12 Nisan 2010 Pazartesi

KIRIK GÖZLÜK KOLEKSİYONU




Önceki gece haber kanallarında izledim. Polis teşkilatının kuruluşunun 165. Yıldönümü nedeniyle bir resepsiyon verilmiş.

Devlet erkânı tam tekmil katılmış. Başbakanından, Milli Savunma Bakanına, İçişleri Bakanından, Milletvekillerine kimi arasanız orada!

Devletin kendi içindeki pornografik bir yapısı var. Bu pornografi kimi kurumlarda daha bir öne çıkıyor. Şüphesiz bu pornografide başı genelkurmay çekiyor, hemen ardındansa bir boy farkıyla polis teşkilatı geliyor.

Her nedense kimi kurumların söyledikleri, doğruda olsa havanda su döverken kimi kurumların bomboş sözleri krize neden olabiliyor.

Her neyse, mesele bu değil.

Devlet erkânının sıradan bir resepsiyona bu kadar kalabalık katılmasını anlamakta güçlük çekiyorum. Zira herhangi bir devlet kurumu olmaktan başka fonksiyonu olmayan bir kuruma bunca önem atfedilmesi bir arızaya işaret ediyor.

Siz hiç Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’nün bilmem kaçıncı kuruluş resepsiyonuna kabinenin tam tekmil katıldığını gördünüz mü?

İşin bir garip yanı da redd-i miras kültürüyle yoğrulmuş bir yapılanmanın, geçmişini toptan kara ve kötü kabul eden bir geleneğin her nedense polis teşkilatının kuruluşunu cumhuriyetle değilde daha öncesiyle irtibatlandırması. Buda garip değil mi sizce?

Her şeyin miladını cumhuriyet kabul eden bir algı neden polis teşkilatının kuruluşunun 165. Yıldönümünü kutlar ki…

Geçelim, bu da konumuz değil…

Beşir ATALAY İçişleri Bakanımız.

Daha dün gibi hatırlarım bakanlık koltuğunu devralışını. Selefini düşününce içimin nasıl ısındığını, nasıl umutlandığımı unutmam mümkün değil.

Sayın Bakanın ilk icraatlarından biri işkenceye sıfır tolerans genelgesi idi. Sonra toplumun farklı kesimleriyle devletin barışma projeleri geldi. Kürtlerle, Alevilerle, Çingenelerle…

Müslümanlarla barışmak unutulmuştu ama olsun, sıra ona da gelirdi nasılsa.
Birkaç hafta önce Ankara’da garip bir işkence ve kötü muamele vakası geldi önümüze.

Anlatılanlara göre park halindeyken stop lambasının kırıldığını fark eden bir yurttaşımız masraflarını sigorta şirketine karşılatabilmek için polis otosu çağırır.
Polisler binbir nazla indikleri araçtan “Ya kendin kırmışsan Ya sana çarpmamışlarsa”, “Sana niye inanalım”, “Zaten akşama kadar bunalmışız, bizi bunun için mi çağırdın” gibi cümlelerle başlamışlar söze.

“Dedektif misiniz, polis mi?, tutanak tutacak mısınız, tutmayacak mısınız” diye karşılık alınca da olanlar olmuş.

“Sen ne diyorsun Ulan”la başlayan, sokak ortasında tekme tokat dövülerek süren, o sırada çağırılan birkaç ekip otosuyla dozajı artan, kelepçeyle, dayakla devam eden bir kötü muamele.

Buda yetmemiş kardeşinin dövülmesine engel olmaya çalışan engellilere kadar uzanmış şiddetin dozajı.

Bu kadar da değil karakolda polis arkadaşlarına direnen “bahtsız bedevi”yi tokatlayan, iteleyen ve döven başka polisler. “Akıllandın mı Ulan!”lar.

Avukatın adli tabibe götürülme taleplerini uzun zaman erteleyen ve ancak 3 saat sonra kerhen adli tabibe götürülen vatandaşa darp izleri bulunduğu, kaşının açıldığı, vücudunda ezilmeler olduğuna dair rapor verilmiş.

İşin garip yanı saatlerce karakol bahçesinde kardeşini almak için bekleyen yakınlarına polisin: “Biz burada yumuşak davranırsak bunlarla baş edemeyiz. Bugüne kadar bir sürü insana yaptık bunu, ilk kez siz itiraz ediyorsunuz” demesi…

Daha sonra olay savcılığa intikal etmiş, polis memurları kendisini müdafaa eden şahıs hakkında şikayette bulunmuşlar, savcılık soruşturma başlatmış vesaire…

Elbette karşı tarafta polisler hakkında suç duyurusunda bulunmuş ve mahkemeye vermiş.
İşin bir başka ilginç yanı ise, polis memurlarının karakolda tuttukları tutanakta şahsın kendilerine saldırdığı ve bir polis memurunun bilmem ne marka gözlüğünü kırdığı şeklinde tutanak düzenlemesi.

Bu ilginç çünkü neredeyse her polis memurunun cebinde bir kırık gözlük bulunuyor. Ne zaman polis şiddetine dirense birisi, hemen polisin gözlüğünün kırıldığına dair bir tutanak çıkıyor ortaya.

İnanmayan en yakın mahkemeye gidip bu tür davalara ilişkin herhangi bir dosyaya bakabilir.
Neredeyse tıpatıp düzenlenmiş, aynı ağızdan dökülmüş cümleler...

Avukatlarda zaten şikayet dosyasında önce bu tutanağa bakar. Ve bulamazsa “Unutmuşlar herhalde” deyip gülümser.

Aslında bu kadar çok kırık gözlük olması polis teşkilatının ambarlarını/ambarcısını zan altında bırakıyor!

Ve belki de Türkiye’deki kırık gözlük stoklarını ortaya çıkarmak, mevcut işkence sayısı hakkında bilgi vereceği gibi gelecekte yapılması muhtemel işkencelerinde sayısını tespitte işe yarayabilir.

Ve unutmadan, işkence vakasına karışan polis memurlarını uzun bir yargısal süreç bekliyor. Çünkü iç hukuk yollarıyla haklarını alamazlarsa, bu dava Avrupa insan hakları mahkemesine kadar gidecek. Polis arkadaşlar kendilerine iyi bir avukat tutarsa iyi ederler.

Ve bu kadar meselenin Sayın Atalay’ı ilgilendiren yanı…
Bu olay mahalle sakinlerinin gözleri önünde yaşandıktan sonra, ertesi gün bir polis otosu mahalleye nezaket(?) ziyaretinde bulunmuş.

“Siz burada esnafsınız, bizde bu bölgenin polisiyiz. Biz her zaman karşılaşırız”, anlarsınızya demişler. O saatten sonra da mahalledeki şahit sayısı birden azalmış, olayı görenler bir şey hatırlayamadıklarını fark etmişler…

Sayın İçişleri Bakanımızın bu konuyla ilgili soruşturma başlatacağına, zanlı polislerin davayı etkilemeye yönelik çalışmaları nedeniyle görev yerlerinin değiştirileceğine ve şahitlerin baskı altına alınmasına engel olunacağına inanmak istiyoruz.

Bu konuya ilişkin başvurular hem bizzat Bakanımıza hem İçişleri Bakanlığına hem Emniyet Genel Müdürlüğüne ulaştırıldı. Takipçisiyiz.

Bir de şu kırık gözlük koleksiyonunu meselemiz var…
Bugün yarın köprü altlarına bırakılmış kırık gözlükler bulunursa şaşırmayın!

16 Mart 2010 Salı

Sevgili Cindy ve Sevgili Craig





Sevgili Cindy ve Craig,
Bugün 16 Mart Salı. Birkaç haftadır zihnim yoğun şekilde Rachel’le meşgul.
Siz dünyanın bir ucundasınız ve ben dünyanın diğer ucundayım.
Ve hiç tanımadığım, hiç görmediğim, hafızamda silik birkaç kare fotoğraftan ve kısa televizyon görüntüsünden ibaret olan bir anne babaya mektup yazıyorum.
Bunu yaparken altı yaşındaki kızım elime ayağıma dolanıyor. “Baba ne zaman bilgisayarı bana vereceksin” diyor. Çizgi film seyredecekmiş.
Her şey Rachel’i hatırlatıyor Cindy. O da anne babasına sorar mıydı, bilgisayarı ne zaman alabileceğini?
Ben yaramaz bir çocuktum Craig.
Ordu’nun bir köyünde doğmuşum. Fındık bahçelerimiz vardı, hala da var. Fındık bahçelerinde çalışırken “girebi” (baltadan küçük ama keskin bir alet) ile dizimi, bacaklarımı yaralamışımdır çoğu kez.
Balık tutarken evimizin hemen aşağısındaki derede, çıplak ayaklarımı taşlar, paslanmış tenekeler kesmiştir.
Okul çıkışı yamaç aşağı koşarken kollarım, dizlerim, yüzüm gözüm kan revan içinde kalmıştır.
Ve tüm bunların sonunda ağlaya ağlaya eve döndüğümde annemin çığlıkları vücudumdaki yaralardan daha çok acıtmıştır canımı!
İşte o yüzden ve ondan sonra nerem yaralanırsa yaralansın, gizlemişimdir yaralarımı…
Taki acı dayanılmaz bir hale gelinceye kadar.
Rachel’in size yazdığı mektupları okurken düştü aklıma bu düşünceler.
Oda gizlemiş midir, üzülmeyesiniz diye başından geçenleri.
Ben otuz altı yaşımdayım Cindy…
Ve benim annem hala nereye gideceğime, ne yapacağıma karışır.
Benim için korktuğunda bir yandan kızgınlıkla bağırırken, diğer yandan hüngür hüngür ağlar mesela.
Doğru olanı yapmakla, anacığımı üzmek arasında gider gelir ruhum. Ama doğru olanı yapmayı tercih ederim. Annemin üzülmesi pahasına…
Bizim buralarda başkası için bir şeyler yapmak akıllıca karşılanmaz Craig.
Her koyun kendi bacağından asılır buralarda. O yüzden anlayamazlar Rachel’in neden öldüğünü.
O yüzden bilemezler Cindy ve Craig olmanın ne anlama geldiğini…
Bizim buralarda cenaze evine konu komşu birkaç kap yemek götürür Cindy.
Düşünülür ki ev halkının yemek yapacak vakti yoktur.
Uzaklardan gelecek yakınları vardır. Ve elbette kendileri yemek düşünecek durumda değillerdir.
Herkes birkaç kap yemek getirir ki, hem misafirler aç kalmasın, hem de ev ahalisinin boğazından birkaç lokma bir şeyler geçsin.
Rachel’in öldüğünü duyduğum an düşünmüştüm bunu.
Elime sefer taslarını alıp gözyaşları içinde kapınızı çalıp ben “Türkiye’den komşunuzum ve Rachel, benim kardeşimdi” deyip acılarınıza ortak olmayı istemiştim.
Hiç olmayacağını bilsem de yedi yıl sonra bile, hala aynı ruh hali içindeyim. Ve belki kim bilir, bir gün kapınızı çalar, gecikmişte olsa birkaç kap yemek getiririm size.
Bizim buralarda büyüklerin elini öpmek, bir saygı ifadesidir Cindy.
Bayramlarda, düğünlerde, cenazelerde…
Büyüklerin elleri öpülür. Belki anlamayacaksınız bu duyguyu, Ortadoğululuk deyip geçin önemli değil…
Ama adettir işte.
Rachel’in ilkokulda fakir çocuklar için yaptığı konuşmayı izledikten sonra ellerinizi öpme ihtiyacı hissetmiştim ilk kez.
Şartlar bunu da mümkün kılmadığına göre, varsayın ki bu mektup elinize geçtiğinde Türkiye’den bir evladınız her ikinizin de ellerini öpüp alnına götürüyor.
Sizde öperseniz benim yanaklarımdan nasıl sevinirim anlatamam.
Bizim buralarda, biz ölülerimizi Allah’a uğurlarken. O’na tanrıdan rahmet dileriz. Dileriz ki Allah merhametiyle muamele etsin.
Dileriz ki Allah günahlarını affetsin. Dileriz ki bizleri öldüğümüzde cennetinde buluştursun.
Dilerim ki, Rachel’e Allah rahmet eylesin Cindy, dilerim ki Allah O’na merhamet etsin Craig.
Ve dilerim ki Rachel’i bizlerle Cennetinde buluştursun.





Dear Cindy and Craig,
Today is 16th of March, Tuesday. My mind is very busy with Rachel for a couple of weeks.
You are living in the far end of the world and I am living in another far end of the world.
And now, I am writing this letter to a mother and father whom I have never met or seen before, and to whom I can only imagine by a few hardly visible pictures and a very short television image.
When I am doing this, my six years old daughter is hurrying and asking me: “Dad, when will you leave the PC to me?”. She wants to watch a cartoon on the PC.
Everything reminds me of Rachel, Cindy. Did she used to ask her mother and father when they will leave the PC to her?
I was a naughty child, Craig.
I was born in a village, in Ordu. We used to have hazelnut gardens, which we still have. When I was working at those gardens, I had repeatedly wounded myself with “girebi”, which is a tiny gadget smaller than axe.
When I was fishing in the brook close to our house, stones and rusted tins had cut off my naked foots.
After school, when I was running down the slope of the hill, my face , arms, knees were all getting injured.
And after all those things, when I arrive home crying, my mother’s screams have always hurt me more than my wounds.
So, for this reason, whenever I get injured and no matter how much I get injured, I started to hide my wounds.
Till the pain becomes unsufferable.
All those things appeared on my mind while I was reading Rachel’s letters to you.
I wonder if Rachel did also hide the things she faced with, in a manner to not to hurt you.
I am thirtysix years old Cindy..
And my mother still tries to manage where I go, what I do.
For instance, when she worries for me, she shouts in anger or she wails loudly.
My spirit gets confused between doing the right thing and afflicting my mother. However I prefer to do what is right. Even it makes my mum upset..
Here, around us, doing something for others is not treated as reasonable.
Every sheep is hanged up its own leg. So they can not understand why Rachel died.
So they can not know what it means to be Cindy and Craig..
Here, around us, when somebody dies , their neighbours take some dishes of food to the funeral house.
It is thought that people in this house have no time to cook.
They would have some relatives to come from far away. And of course they are not in the condition to think about theirselves or cooking.
Everybody brings some dishes of food so that both the guests and members of the house can eat some bite.
I have thought this when I heard about Rachel’s death.
I had wanted to take some food with me, and knock your door in tears, tell you that “I am your neighbour from Turkey and Rachel.. She was my sister” and share your pain.
Although I know it will never be able to happen, I am still in the same mood, even after seven years. And who knows, maybe one day I may knock your door and bring some food to you, even I have been a bit late.
Here, around us, people kiss others’ hands to show their respect.
In festivals, in weddings and in funerals..
People kiss hands of elders. Maybe you won’t understand the manner in that tradition, but you may just think of it as a middle eastern attitude.
But this is custom you see.
The first time I had wanted to kiss both of your’s hands were when I watched Rachel’s speech in primary school for poor children.
As this was also not possible to happen, please when you receive this letter, assume that a son of you living in Turkey kisses both of your’s hands and puts them on his forehad with respect.
And if you kiss my cheekes, I can not explain how much I would be happy.
Here, around us, when we say farewell to our deaths while we send them to God, we wish God’s mercy and grace to be with them. We pray God to treat them with its grace and mercy.
We pray God for forgiving their sins. And we pray God for bringing us together in his heaven.
Dear Cindy, I wish God’s mercy and grace to be with Rachel. And Dear Craig, I wish God treat her with its grace and pity.
And I wish God will bring Rachel and us together in his heaven.

1 Mart 2010 Pazartesi

1000 YIL UTANACAKSINIZ!




Siyasal iktidar düşürüldü. 8 Yıllık kesintisiz eğitime geçilerek İHL'lerin orta kesimleri kapatıldı. İmam Hatip Liselilerin üniversitelere girişleri imkansızlaştırıldı. Üniversitelerde, kamu kurum ve kuruluşlarında ve hatta özel sektörde başörtüsü yasaklandı. Üniversitelerde ikna odaları kuruldu.

En faşist üniversite hocaları, ikna odalarının mucitleri ödüllendirilerek milletvekili yapıldı. Başörtülü personelin işine son verildi, başörtülü personel işe alınmadı. Kur'an kursları kapatıldı. Tarak, mendil ve gümüş yüzük kontrolleri yapıldı.

Devlet memurları fişlendi, işten atıldı, tasfiye edildi. Askeri personelin aile fotoğrafları, aile fertlerinin alkol kullanıp kullanmadığı ve hatta dans edip etmedikleri rapor edildi. Bu raporlara ilişkin önce disiplin soruşturmaları açılıp, ardından YAŞ kararlarıyla askeri personel işten çıkarıldı. Askeri personelin görevden atılmasından sonra hiçbir kamu kurumunda çalışmaması ve işe alınmaması için gizli yazışmalar yapıldı. Bunun için Yerel yönetimlere baskılar uygulandı ve tehdit edildi.

Refah Partisi kapatıldı. Parti yöneticileri, parti üyeleri yargılandı, siyaset yapmaları engellendi. Partinin genel başkanı siyaseten yasaklandı. Vakıflar ve derneklere baskınlar yapıldı, bazı dernek ve vakıflar emir komuta zinciri içerisinde kapatıldı. Kimileri çalışamaz hale getirildi.

Sermaye sınıflara ayrılarak bir kesim yok edilmeye çalışıldı, yok olmak istemeyenler darbe sahiplerine rüşvet vermeye zorlandı. Yüzlerce insan gözaltına alındı, onurları zedelendi, aile mahremiyetleri ve saygınlıkları çiğnendi. Yüzlercesi sistematik işkenceden geçirildi. İşlemedikleri suçlar işlemişler gibi itiraf ettirildi, hukuksuz yargılamalar gerçekleştirildi.

Gazeteciler, sendikacılar, hatta şarkıcılar ve türkücüler genelkurmay karargahına götürüldü, tezgahtan geçirildiler. Ne söylemeleri gerektiği ezberletildi. Psikolojik harp çalıştırıldılar.

Dönemin tek başı örtülü milletvekili Merve Kavakçı linç edilmeye çalışıldı. Çocuklarına okulda, mahallede, sokakta çirkin yaratıklar tarafından saldırılar düzenlendi. Dönemin savcıları bir milletvekilinin evini gece yarısı basmaya kalktılar.

İmam hatip okullarını kapatmak pahasına bütün meslek lisesi öğrencileri feda edildi. Kamu ihaleleri en fazla yüzde verene peşkeş çekildi, bankaların içi boşaltıldı. Bütün bunlar ve burada yazılmayan daha niceleri bundan tam 13yıl önce bu ülkede yaşandı. Bütün bunlar bu ülkeyi kendisinin çiftliği sanan bir avuç üst düzey askeri / sivil memurun talimatıyla yapıldı.

Eski darbelerden farklı olarak tek bir kurşun bile atılmadı bu darbede. Bu darbeyi gerçekleştirmek için radyo evleri basılmadı. Tok sesli kadrolu darbe tellalları “Yinede şahlanıyor aman, kolbaşının yandım da kır atı” diye gürlemedi ajanslardan. Bu kez radyo ve televizyonlar kendi rızalarıyla açtılar kapılarını.

Sermaye gurupları rakiplerini saf dışı edebilmek, pastadan aldıkları payı artırabilmek için hazır olda bekliyorlardı. Darbelerden en çok muzdarip olduğunu iddia eden sözüm ona solcu sendikalar ve sendikacılar en iyi bot yalama yarışındaydılar. İstibdat yönetiminden dert yanan medya patronları karargahtan “görülmüştür” onayı almadan basmadılar gazetelerini.

Bütün bunlar bu ülkede çok değil on üç yıl önce yaşandı.

28 Şubat’ın 1000 yıl süreceğini iddia eden dönemin Genelkurmay Başkanına Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel elindeki fötr şapkayla işte çağdaş Türkiye bu diye karşılık veriyordu.

Hayatında ilk kez opera izlerken, üstelik operanın yarısını uyuklayarak geçirmişken izleyemediği operadan çağdaş Türkiye devşiren bir cumhurbaşkanı vardı bu ülkenin.

Ve aradan 13 yıl geçti. 1000 Yıl süreceği iddia edilen bir süreç 13 yılda sona erdi.

Bizler 28 Şubat darbesinde emeği olan herkese, başta Süleyman Demirel olmak üzere bütün askeri ve sivil memurlara 1000 yıldan arta kalan 987 yıl boyunca utanç dolu bir yaşam diliyoruz.

Hayatlarını kaybettikten sonra da isimlerinin darbeci olarak anılması için elimizden geleni yapacağımıza, isimlerinin tarihin karanlık sayfalarında yer almasına özen göstereceğimize, bizden sonraki nesillerin bu isimleri hakkettikleri gibi anması için gayret edeceğimize söz veriyoruz.

27 Mayıs’tan bu güne ne kadar darbe yapılmışsa, bütün sorumlularının yargılanmasını, cezalandırılmasını, 28 Şubat’ta en çok payı bulunan Süleyman Demirel ve dönemin askeri ve sivil bürokratlarının yargılanmasını istiyoruz.

Olan oldu. Ve şimdi o dönemin bütün ihtişamlı paşaları, emir erleri, bürokratları, piyonları, tetikçileri, ispiyoncuları birkaç kişi hariç Silivri’deler. Hala dışarıda olan ve fakat sırasını bekleyenlerinde bir an önce yargılanmasını, olanın olduğuyla kalmamasını istiyoruz.

28 Şubat’ta işinden kovulan, okulundan atılan, başını açmak zorunda bırakılan, fişlenen, işkence gören, aşağılanan, rencide edilen onbin’lerce kişi adına darbecilere hakkımızı helal etmiyoruz. Utanç dolu bir yaşam diliyoruz.

Üstün BOL
MAZLUMDER Ankara Şube Başkanı

23 Şubat 2010 Salı

ODTÜ ÇOCUKLARI!




1.
2008’in Mart ayı...
Türkiye’de bir ilk yaşanmış ve siyasi bir inatlaşmadan da çıksa kamuoyunda “başörtüsü düzenlemesi” olarak bilinen bir yasa meclis genel kurulundan geçmiş…
Kısaca başı örtülülere üniversite kapısını açan bu yasal düzenleme, eğitim hakkının evrensel ve vazgeçilemez bir insan hakkı olduğuna atıf yapıyor, bu ilkel yasağı kaldırmayı amaçlıyor.
Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) bir genelge yayımlayarak üniversitelerden yeni düzenlemeye uygun olarak hareket etmelerini istiyor…
Her şey bundan sonra başlıyor işte.
Yasal bir düzenleme yapılmış, YÖK genelge yayımlamış…
ODTÜ güvenlik görevlisi Soner ERÇİM yasalara uygun olarak üniversiteye başı örtülü girmek isteyen kızlara üniversitenin kapılarını açıyor.
Kanunu uyguluyor aslında…
Hemen ardından da üniversite yönetimi tarafından önce başka bir bölgeye sürgün ediliyor, ardından bu yetmiyor güvenlik görevlisi olmasına rağmen başka bir işe gönderiliyor.
Yetmiyor, attığı her adımdan dolayı soruşturma geçiliyor…
Bu da yetmiyor, bir sabah 5 dakika geç kalması bahane edilerek işine son veriliyor.

İş yargıya, yargıcılara intikal ediyor.
Bildiğiniz yargıcılara!
Atılma kararını bozdurmaya çalışıyor Soner Erçim ama yargıcıların soğuk kapıları birer birer yüzüne kapanıyor.
O mahkeme senin, bu mahkeme benim hakkını arıyor. Olmuyor…
Enson yüksek mahkemeden kararın döneceğini umut etmek istiyor ama çok yüksek mahkemede de havalar bulutlu!
Soner Erçim’in suçu büyük…
Derin TC’nin kutsal kitabına aykırı işlem yapmış, derinlerin tanrıları affedemez bu tür bir ihaneti!
Bedelini mutlaka ödemeli ki başkaları da aynı şeyi denemesin…
Sonuçta yargısal süreç sonuçlanıyor. Soner ERÇİM işsiz! Üstelik Soner Erçim evli…
Üstelik çocukları var…
Üstelik yüksek yargıcılar gibi bir eli yağda, bir eli balda değil Soner Erçim’in…
Ne lojmanda oturuyor, ne elinin altında kapıkulları var!

2.
19 Şubat’ta ODTÜ’de Hrant’ımız için bir panel düzenleniyor.
Üç başörtülü kafadar panele katılmayı koyuyor akıllarına..
Ama bir sorun var… Hepsi başörtülü.
Ümit Kıvanç’tan, Agos’a…
Programı düzenleyen ODTÜ öğretim görevlileri derneğinden, üniversite rektörlüğüne kadar aranmadık yer bırakılmıyor.
“Girişte başörtüsü sorunu yaşanmayacak” deniyor.
Oysa biz söz konusu ODTÜ olunca güvenilmemesi gerektiğini biliriz!
İki arkadaşımız toplu ulaşım aracından indiriliyor giriş kapısında.
Herkesin bakışları arasında…
Kimse şaşırmıyor, son derece olağan bir durum olmalı!
“Bu şekilde giremezsiniz” deniliyor.
Güvenlik binasında telefonlaşmalar, beklemeler, aramalar, aranmalar…
Ön kapıda bunlar olurken, arka kapıdan giriyor bir arkadaşımız.
Ama girmenin de kıriterleri var.
Şoför mahallinde olursanız başıörtülü olarak ODTÜ’ye giremezsiniz mesela...
Şoför olmasanız bile önde oturursanız, yine giremezsiniz…
Ama önde oturan bir başı açık varsa ve siz arka koltukta oturuyorsanız ODTÜ’’nün güve’leri sizi görmezden gelebilir ve içeri sızabilirsiniz!

Diğer kapıda hala güvenlik kulübesinde beklemekte olan arkadaşlarımız ise ODTÜ’’nün güveleriyle muhataptır hala.
“Ne olursanız olun, sizi kim davet ederse etsin, bu şekilde giremezsiniz kardeşim!”
Saatler ilerlemektedir.
Program başlamıştır. Hem kapıdakiler hem içerdekiler tedirgindir.
Herkesin kalbi diğerinin yanında…
Sonunda aracı ile ODTÜ’ye girişi sağlayan arkadaşımız çıkıp diğer kapıdan bayan arkadaşlarımızı alır, giriş yaptığı kapıya gelir.
Başörtülüler yine arka koltuğa oturtulur.
“Siz mezunumuzsunuz hocam, hadi bu seferlik geçin, kıyağımız olsun!”
Programın yapıldığı salona girildiğinde vakit ilerlemiştir artık, hiç kimsede keyif kalmamıştır.
ODTÜ’lü olmayan üç başörtülü birkaç saatlik bir mücadeleden sonra girebilmiştir kampüse…
Ama hergün yüzlerce başörtülü ODTÜ’lü aynı kapıdan ya geri dönmektedir, ya da nazi kampının kurallarına itaat ederek girmektedir içeri…
Bize düşen ise sadece Sırrı Süreyya Önder’i hayırlı anmak ve başlığı atmaktır…
“ODTÜ Çocukları”!

18 Şubat 2010 Perşembe

HUKUKTA MERDİVENALTI: HSYK



Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) dün aldığı bir kararla, Erzurum Özel Yetkili Savcısı Osman Şanal, Erzurum Özel Yetkili Başsavcıvekili Tarık Gür, Cumhuriyet savcıları Rasim Karakullukçu ve Mehmet Yazıcı'nın, yetkilerinin kaldırılmasına karar vermiştir.

Bu kararla üyelerinin özlük haklarını, atamalarını ve tayinlerini yürütmekle yükümlü idari bir kurum olan HSYK, hukukun alanına müdahale etmiş ve hukuki işleyişe tecavüz etmiştir.

HSYK bu kararla kimlerin soruşturulabileceğine, kimlerin soruşturulamayacağına karar verdiği gibi, görevden alınan savcıların, yerine atanacak savcılara da gözdağı vermiştir.

Bu karar hukukun siyasallaştığının en bariz örneğidir.

Bununla birlikte yargıcı darbesinin 3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk’e ifade vermesi için 26 Şubat’a kadar süre verilmiş iken gerçekleşmiş olması, yargıcıların emir komuta zinciri içerisinde yer alıp almadığına dair şüpheler doğurmaktadır.

Eğer bu kalkışma askeri makamların haklılığını ispat maksadıyla savcılar üzerinden oynanan bir oyun ise bu numarayı yemediğimizi ve bütün darbecilerle her ne olursa olsun hesaplaşacağımızın bilinmesini isteriz.

2. Mahmut 1826 tarihinde Yeniçeri ocağını kaldırmıştı. Yeniçeriler; duraklama döneminden itibaren disiplinsiz davranışları, devlet mekanizmalarına müdahaleleri, beğenmedikleri padişahları, sadrazam ve nazırları idam etmeleri ile bilinen, ulufe ve culüs’ten başka değeri, ilkesi bulunmayan askeri bir çete haline gelmişti.

1826 Yılından bugüne geldiğimizde adına yargıcı dediğimiz bir gurubun iş ve işlemlerini beğenmedikleri için meslektaşlarına, yönetim felsefesini beğenmedikleri için siyasi iktidara ve hukukun yaygınlaşmasını talep ettiği için de ülke halkına yönelik bu kalkışması yeni bir yeniçeri isyanını andırmaktadır.

Yargı mekanizması içerisinde kümelenmiş ve hatta yargıyı ele geçirmiş bu gurubun ulufe ve culüs talebi hem siyasi irade tarafından, hem halklar tarafından, hem de hukukun üstünlüğüne inanan tüm hukukçular tarafından reddedilmelidir.

Öte yandan HSYK’nın aldığı hukuk dışı karara istinaden Yargıtay 1. Başkanlık kurulu adına açıklama yapan Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker’in “HSYK’nın aldığı kararın hukuka uygun olduğu sonucuna vardıkları” açıklaması ve Danıştay Başkanı Mustafa Birden’in, “HSYK’nın yargıçlarına güvenimiz tamdır” açıklamaları ideolojik saflaşmanın ürünü olmakla birlikte bizler açısından şaşırtıcı olmamıştır.

Ancak zihinlerde karışıklığa neden olmamak için kimin şıracı, kimin bozacı olduğunun acilen açıklığa kavuşturulması elzemdir.

HSYK aldığı bu hukuk dışı kararla “Hukuki anlamda bir kağıt parçasına” imza atarak, bir türlü oluşturamadığı saygınlığını yerlebir ettiği gibi, durduğu yerin “merdivenaltı” olduğunu da tescil etmiştir.

8 Şubat 2010 Pazartesi

BAROSUNUN DANIŞTAYI!





Şaşırıp şaşırmadığımı soruyor arkadaşlar.
Baştan söyleyeyim ki, hiç şaşırmadım.
Kararın nasıl verileceğine dair tereddütüm yoktu.
Ama, evet itiraf edeyim, zamanlama beni şaşırttı!
Ben Danıştay kararının sınavlara çok az bir zaman kala verileceğini ve hem YÖK’ün iki ayağının bir papuca sokulacağını, hem de meslek lisesi öğrencilerinin psikolojik olarak perişan edileceğini düşünüyordum.
Hemen sevinmeyin…
Daha zaman var ve henüz oyun bitmedi, hala haklı çıkabilirim!

Danıştay’ın katsayı kararını erken! açıklaması YÖK’na yeni bir düzenleme yapma şansı verdi.
Belki de ilgili daire sınava kadar bütün kartları açtıralım da, “altın vuruş”la işi bitirelim diye düşünmüştür!
Neden olmasın?
Katsayı sorununun en temel üç muhatabı var malumunuz.
1. İstanbul Barosu
2. Danıştay
3. Meslek lisesi öğrencileri ve aileleri
Istanbul barosu açısından bakıldığında, Hukukun yaygınlaştırılması ve adaletsizliklerin giderilmesi için çalışması ve hukuktan taraf olması gereken bir meslek örgütünün, üzerine vazife olmadığı halde yüksek öğretimde eşitlik ilkesinin iptalini ve hukukun gasp edilmesini istemesi son derece manidar!
Kaldı ki, İstanbul Barosunun işi, hukuku yaygınlaştıran ve eğitim eşitliğine fırsat veren bir düzenlemenin iptali için gayret sarf etmek değil.
Toplumun bir kesimi tarafından “darbeci” olarak anılan bir meslek örgütü bahsettiğimiz.
Bu açıdan bakınca aslında taşlar yerine oturuyor!
O halde bize de söz söylemek düşer.
Istanbul Barosu yöneticileri hukuk fakültesini bitirmiştir, evet.
Avukattırlar, evet.
Ancak bu barodaki arkadaşların hukukçu olduğu anlamına gelmez!
Olsa olsa ticaret erbabıdır hepsi!
Avukatlıktan geçinen ticaret erbabı!
Bu ticaret erbabının çocukları hangi liselerde okuyor, bakmak lazım birde!
Kimilerinin tembel çocuklarına, doğum günü hediyesi olmasın bu katsayı kararı!


Uzun zamandır, Türkiye’de hukuk devleti çizgisine karşı, bir “yargıcı cumhuriyeti” lobisi oluştuğunu söylüyoruz.
Ve yaşanan gelişmeler hep bizi haklı çıkarıyor.
Ve bu “yargıcı” lobisi yasama ve yürütmeyi kontrol etmek istiyor.
Açıkça ulufe ve cülüs isteyememenin bir sonucu olabilir mi bu?
Bir çeşit “gelinim sen anla” hali…

Meslek liseli gençler ve ailelerine ise tamir edilemez bir tranva kaldı geriye.
Nice emek, nice gayret, onca maddi harcamaya karşın pinpon topu gibi bir oyana, bir bu yana fırlatılan hayatları var bu çocukların…
Ve sevgili “yalnız ve güzel ülkeleri” hizmet bekleyecek onlardan…
Devlet değil mi, “hem sever, hem döver” diyecek, az gelişmiş yöneticileri…

Bu karar yargının, yasama ve yürütmeyi kontrol etmesi, yasama ve yargı erk’i üzerinde baskı kurma çalışmalarının en bariz örneği...
Şimdi YÖK, Meslek lisesi öğrencilerini bu ideolojik çarpışmanın dışında tutarak, öğrencilerin moral motivasyonlarını da göz önüne alarak en kısa sürede katsayı problemini derhal çözmeli…
Ve diğer yandan gözlerimiz Danıştay’ın üzerinde olacak.
Bakalım başka davalarda da bu kadar hızlı karar verebilecek mi?
Bakalım katsayı kararı “matbu” bir karar mı?!
Bekleyecek ve göreceğiz…

5 Şubat 2010 Cuma

SUS NESRİN SUS!

Sus Nesrin sus
cyranodebergerac@timeturk.com


Önce bir internet sayfasında izledim.

Birkaç dakikalık bir konuşmaydı.

Sonra bir lokantada televizyonda ilişti gözüme…

Uğur Dündar alışık oluğumuz ciddi televizyon yüzü maskesiyle ve

üstelik maskenin de önüne geçen

“Bakın, şimdi tarikatımızın işine gelecek şeyler söyleyecek, iyi dinleyin bakışıyla”

hayran hayran soru soruyordu…

Yoksa hayatını Türk tipi laikliğe feda etmiş! bir “kamu malı”,

kelebek yaka dahi olsa, bir türban!lıyı “kamusal televizyon alanına” neden çıkarsın ki?

Bu kadını hatırlıyordum bir yerlerden.

Onca unutmaya çalışmalarıma rağmen, daha görür görmez tanımıştım.

“Allah kahretsin” dedim bu O!

Dakikada 2,5 cümle kuruyordu üstelik.

Buna şaşırdım.

Eskiden önüne konulmuş A4 metinleri okurdu,

gözünü bir an notlarından ayırmadan.

Şimdi peş peşe cümleler kurabiliyordu.

Keşke cümle kurmadan önce tartıştığı / yanıt verdiği şey’in ne olduğunu anlamış olsaydı!

Belki bu kadar komik olmazdı o zaman…

Kendisini şartlandırmıştı baştan, bu belliydi.

Uğur Dündar faraza “Doktorlar muayene sırasında bir hastaya tecavüz etmiş, doğru mudur efendim” deseydi…

“Vallahi ben görmedim, Antalya’da 7 yıldır muayene etmediğim kimse kalmadı.

Kimseden bu yönde bir şikâyet almadım” diyecekti.

Ona göre gündem değiştirmeye çalışıyordu birileri.

Bu ülkenin başörtüsünden başka sorunları vardı.

Eczacılar SGK’dan alacaklarını tahsil edemiyordu mesela.

Eczacı bir tanıdığın kırılamayan ricası olabilir miydi bu!…

Hoş ben Antalya’dan Hale’ye, Jale’ye ve Lale’ ye sıradaki üçüncü sayfa haberini göndermesini bekliyordum ama, olmadı çok şükür!

Basur sorunu vardı insanların…

Ama başörtüsü sorunu yoktu!

Muayene ettiği hiç kimse bugüne değin başörtüsü şikâyetinde bulunmamıştı!

Böyle bir sorun olsa, mutlaka bir hastası söylerdi…

Üstelik kendisi de toplu iğnelerini kapıda teslim ederek,

kelebeğiyle birlikte, hiçbir sıkıntı yaşamadan girebilmişti, GATA’ya…

Sadece GATA’ya olsa iyi.

Woşington’a, Bürüksel’e de gitmişti.

Hiçbir askeri yetkili “Şişt bacım, toplu iğnelerini çıkar, kelebeğini göriiim” de dememişti!

Milletinin birliği ve beraberliği için kendini feda etmiş Türk kadını modundaydı hanfendi!

Oysa ben, Ecevit, tarikatıyla birlikte mecliste yemin etmeye çalışan bir başörtülü kadına haddini bildirirken tanımıştım onu.

Ve o günden sonra adını duymamaya, yüzünü görmemeye azami gayret sarf ettim.

Hakkında konuşmamak, varlığını redd ve inkâr etmek, yokmuş gibi davranmak benim intikamımdı.

Üstelik herkesin adından bahsettiği bir “kamu mülkiyeti”ni görmezden gelmek,

kamuya da rest çekmek anlamına geliyordu…

Aradan oniki yıl geçti…

Ve tarihin kirli sayfalarından, yeniden “mülkiyeti kamuya ait” bir varlık olarak çıkıyor karşıma…

Ve ben eski ben değilim!

Susup geçmeyeceğim bu sefer…

“Sus nesrin, sus” diyeceğim.

Veya “nesrin topu at”.

“Tut nesrin, tut. Topu tut.”

Git başımdan nesrin.

Git başımdan…

Kelebeğini de al git…

TEZAT KAVRAMLAR: AHLAK – NAMUS – GAZETECİLİK

  TEZAT KAVRAMLAR: AHLAK – NAMUS – GAZETECİLİK Bütün genellemeler gibi yanlış bir yerden konuya girdiğimi biliyorum. Ama bütün genellemele...