22 Aralık 2013 Pazar

KALKINMA / AHLAK / İNSAN HAKLARI




Mehmet Akif'in kalkınmaya atfettiği anlam ile neo liberal dünyanın verdiği anlam arasında büyük bir fark vardır. Akif "kalkınma" derken şifa bulma, iyileşme kavramlarını öncelerken-ki, "görünen, bir daha kalkınması artık pek zor" (Hasta Şiiri)-; modern dünyanın kalkınma tanımı tüketim ve davranış kalıplarında dönüşüm anlamına geliyor. Sözlüklerde kalkınma diye aradığınızda karşınıza çıkan tanım: 'Bir ekonomide halkın değer yargılarıdünya görüşü ile tüketim ve davranış kalıplarındaki değişmeleri içerecek biçimde toplumsal ve kurumsal yapıda dönüşüme yol açan büyüme'şeklinde ifade ediliyor.
Ahlak ve kalkınma ise muhatapları itibariyle farklı yer ve durumlara işaret ediyor. Örneğin 'devletin ahlakı' diye bir şeyden bahsedilemezken, aynı şekilde yurttaşın kalkınmasından da bahsedilemez. Çünkü devletin ahlakı olmaz, adaleti olur. insanın ise kalkınması değil ahlakı olur. Ekonomik özgürlüklerin gelişmesi maddi anlamda felaha erme insanın kalkınması olarak tarif edilemez. Her halükarda kavramların muhataplarınca değerlendirilmesi ve üzerinde durduğunda değer atfetmeyen yerlerle ilişkilendirilmemesi gerekir.
Güncel örnekler üzerinden giderek ve sadece on yılı aşkın Akparti iktidarında yapılan ekonomik/sanayi atılımları göz önüne alarak ahlak ve kalkınma arasında nasıl bir korelasyon olduğuna bakabiliriz.
Marmaray, Hastane projeleri, adliye sarayları, bölünmüş yollar, kentsel dönüşüm projeleri, gecekondular yerine inşa edilen gökdelenler, havaalanları, stadlar, spor kompleksleri, barajlar, şehri bir ağ gibi ören metrolar ve diğer enerji yatırımları, hızlı tren projesi, tek haneli enflasyon rakamları, ihracat rakamları ve bir sürü başkaca iş kalemi ve rakam görece olarak ülkenin büyük bir atılım/kalkınma içinde olduğunu hepimize gösteriyor. Hele hele eski dönemlerin iş bilmezliği ve yetersizliğiyle kıyaslandığında ülkenin tarihi boyunca gerçekleştirdiği en önemli atılımları bu iktidar döneminde gerçekleştirdiğini; modern zamanların bir zorunluluğu olması yanında ülke potansiyelinin ortaya çıkarılması ve tehdit/tehlike önceliklerinin değişmesinin bunda etkili olduğunu da söyleyebiliriz.
Ancak ekonomik-endüstriyel kalkınma modelleri dünyanın her yerinde olduğu gibi ahlaki gelişimle paralel süreçler değildir. Yani insan ahlakının büyümesi ve değer kazanması ekonomik girdilerle paralel yürüyen adımlar değildir. Esasen ahlak bugün itibariyle girdileri nedeniyle dini/islami bir kavram da değildir. Daha çok bir ortak değerler bütünü diyebileceğimiz ahlak kavramının müslüman olmayan unsurlarda da yerleşik ve değerli olması "kıymetli ortak değer" hüviyetindendir.
O halde ahlak dediğimiz kavramın kadın erkek ilişkileri üzerinden tasnif edilmesi ve bu ilişki biçimlerine göre insanların çeşitli derecelerde ahlaklı ya da ahlaksız olarak tanımlanması vasat bir ahlak tanımının ve algısının bir sonucudur.


Toplumlar değiştikçe ahlak algıları da değişir/şekillenir. Dolayısıyla tek bir ahlak tanımı ve tek bir ahlak algısından bahsetmek değişen şartlarda insanları zorda bırakabilir. Toplumların iletişiminin ve paylaşımının kolaylaştığı ve hızlandığı zamanımızda ahlakı belirleyen olguların da değiştiğini gözlemleyebiliriz.
Doğa ve hayvanlarla doğru iletişim elli yıl önce "daha" değersiz iken bugünün dünyasında ahlakı belirleyen başat aktörlerden biridir. HES'lere ve nükleer santrallere gösterilen tepki, gecekonduların yerine gökdelenlerin inşa edilmesi, kentsel dönüşüm adı altında yapılan faaliyetlerin tepki toplaması, adalet sarayları hızla yükselirken adaletin aranır bir nesne olması, sağlık hizmetleri yaygınlaşırken sağlığın bir sektör olarak ilaç tüccarlarına endekslenmesi ve benzeri gelişmeler kalkınma - ahlak ilişkisinin çatışma alanlarını oluşturmaktadır.
Bir yandan ülke hızla kalkınırken, kişisel refah düzeyi yükselirken yeni zenginler hızla çoğalırken, ülke olanaklarından ziyadesiyle istifade eden yeni zengin neslin geride bıraktıkları eski mahalleleriyle kurdukları ilişki biçimi başka bir ahlaki ölçüttür. Zengin olanın fakir olana zenginliğinden doğan borcunu görmediği bir dünyada, kalkınma-ahlak ilişkisinin doğru düzlemde bulunduğu söylenemez.
Kendi genel geçer siyasi doğrularını başkaları üzerinde demoklesin kılıcı gibi sallandıran konjonktürel doğrucu halk kesimleri, başkasının yaşam alanına, düşünce dünyasına tahammül edemeyen otorite ve egemenlerin, amelleri ve niyazları ne olursa olsun ahlakilikleri tartışma konusudur.
Sokaklarında mültecilerin aç ve sefil dolaştığı bir ülkede ahlak sahibi insanlar bu durumu görmezden gelemezler ve kaloriferli evlerinde otururken "Allah yardım etsin" lafzıyla sorumluluklarından feragat edemezler. Kişisel ekonomik gelişmişliğin artması, toplumda bireyselciliğin artmasına neden oluyorsa, insanların banka hesaplarının kabarması mahallelerini terk etmelerine, mahalle değiştirmelerine ve ihtiyaç sahiplerine yardım etmek yerine  görmezden gelmelerine neden oluyorsa kalkınma ile ahlak arasındaki ters orantı üzerinde düşünülmelidir.
Devletin evsiz, bakıma muhtaç, ihtiyaç sahibi insanlar için barınma ve yiyecek ihtiyaçlarını karşılayacak düzenlemeler yapması devletin ahlakı ile ilgili değil adına sosyal devlet dediğimiz olgu ile ilgilidir. Dolayısıyla devletin sorumluluklarını yerine getirmesi toplumların taşıması gereken ahlaki değerleri hükümsüz kılmayacağı gibi; toplumsal sorumlulukları da ortadan kaldırmaz.
Mahallelerin "gecekondu" denilerek kentsel dönüşüm adı altında yok edilmesinin zararları onlarca yıl sonra karşımıza çıkacak; koruyan, gözeten, eğiten ve sahip çıkan mahalle ve sokak kültürünün çok katlı binalara terki, yok edilen komşuluk ilişkileri yalnızlaşan ve yalnızlaştıkça bireyselleşen insanlar için bir felakete dönüşebilecektir.
Yardım örgütlerinin çoğalması, her meşrep ve cemaatin kendi kontrollerinde yardım örgütleri kurarak muhtaçlara yardım etmekle birlikte kendi cemaat ve meşreplerinin görünürlüğünü artırmaya çalışmaları da üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken bir husustur. Yardım örgütleri vasıtasıyla toplumsal sorumlulukların yerine getirilmesi kolaylaşırken, yardım edenler açısından yapılan yardımın niceliği ile niteliği arasındaki ilişkinin de muhataplarının vicdanında değerlendirilmesi elzemdir.
Bütün bunlara rağmen ulaşım ve iletişim kanallarının hızlanması ve kolaylaşması, dünyanın farklı kimliklerinin ve uygulamalarının görülmesi ve yaygınlaşması başta "Kürt Meselesi" olmak üzere ülkenin ihtiyaç duyduğu demokratikleşme/normalleşme adımlarını hızlandırmaktadır. Geçmişte bir bölünme nedeni olarak görülen anadil tartışmaları artık rahatlıkla sürdürülebilmekte, değiştirilen yer isimleri aslına rücu ettirilmekte, geçmişte bir korku nesnesi olarak değerlendirilen ülke içindeki etnik unsurların talepleri rahatlıkla konuşulabilmekte ve yavaş da olsa bu alanlarda ilerleme kaydedilebilmektedir. Ancak ekonomik kalkınma hızıyla kıyaslandığında hak ve özgürlüklerin iadesi alanında iradi aklın ve toplumsal ahlakın aynı hızda çalışmadığı da görülmektedir.
İster iktidar, ister muhalefet olsun bütün siyasi aktörlerin "kalkınma ekonomisi" üzerinden kurdukları siyasal düzlem, ekonominin iyi olması halinde, kişi başına düşen milli gelirin artması halinde ülkenin yaşadığı bütün sorunların çözüleceği okuması hem Türkiye örneğinde hem de dünyada başka örneklerde görüleceği gibi yanlış bir okumadır.
İnsanın en değerli vazgeçilmezi onurudur. İnsan onurunun çiğnendiği yerde hiçbir kalkınma modeli şifa üretemez. Kalkınma modelleri üzerinden ahlak inşası eğri cetvelle düz çizgi çizmeye benzer ki, bu durum kısa vadede sorunların sümenaltı edilmesini sağlasa da uzun vadede daha ciddi sorunların kaynağını teşkil eder.
Milli Görüş çizgisinin muhalefet diskurunu teşkil eden "Önce Ahlak Ve Maneviyat" söylemi ile Demokrat Parti çizgisinin ve devamında Özal'ın sürdürdüğü neo liberal söylemler arasında ne fark kaldığı hususu da zamanın ruhu gereği irdelenmelidir.
Milli Görüş'ün "ağır sanayi" hamlesiyle yan yana kurguladığı "Önce Ahlak Ve Maneviyat" çizgisinin-bu çizgiyle ilgili eleştiriler baki kalmak kaydıyla-  kısa sürede kalkınmacılık üzerinden bir ahlak inşasına dönüşmesi, içinde sorunlar barındırır. Kalkınmanın bizatihi ahlak üreteceği düşüncesi siyasi bir modelin sorunu olmaktan öte yıllarca başka öncelikleri olduğunu iddia eden kitlelerin dönüşümünü göstermesi ve büyük bir aşkla savunulan sloganların aynı aşk hızıyla nasıl terk edildiğinin gözlemlenmesi açısından da önemlidir.
Siyasi partilerin politikalarını belirleyen en önemli unsurun kitleler olduğu düşünüldüğünde siyaset mekanizmasının kalkınmacı tutumunun öncelikle halkın talepleriyle örtüştüğünü, bu örtüşmenin bir siyaset modeli ürettiğini belirtmeliyiz. Suçu siyaset mekanizmasının omuzlarına yüklemek, siyaset mekanizmasını işleten ve yönlendiren kitlelerin sorumluluğunu görmezden gelmek doğru bir sosyal okuma olmayacaktır.
Hangi nedenle önceleniyor olursa olsun toplumsal değerleri ihmal ederek yürütülen her kalkınma modeli beraberinde sorunlar da getirecektir. Kalkınmanın her derdin şifası olacağı öngörüsü ülke örneğinde görüldüğü gibi başarısız olmuştur. Ülkenin içinde bulunduğu sorunların çözümünde ortak bir duygu olarak ahlak/adalet kavramının belirleyici olması, insan onurunu zedeleyen kimi uygulamaların bu kavram çerçevesinde sona erdirilmesi, insanların kamu otoritesine güveninin tesisi için adalet duygusunun yeniden tesisi ve bu güveni oluşturacak uygulamaların yaygınlaşması çok daha hakkaniyetli, vicdani ve makbul bir  düzenleme olacaktır.
Kalkınma ve ahlak ilişkisini tesis ederken kavramlardan birini görmezden gelerek veya birini diğeri için feda ederek davranmak hem tercih edilen kavramın başarı kabiliyetini yavaşlatacak hem de beklenilen faydanın oluşmasını engelleyecektir. ülkeler elbette kalkınmak ve güçlü olmak ister ancak güçlü olurken milletleri var eden değerlerin terk edilmesi/görmezden gelinmesi güçlü bir görünüm arkasında çöküş felsefesini yetiştirmek anlamına gelir.
Toplumsal duyarlılıklara sahip çıkan; aile bağları korunmuş, komşuluk ve mahalle ilişkileri, yardımlaşma ve paylaşma duyguları kuşaktan kuşağa bir ödev olarak aktarılmış; hayvanlara, doğaya saygılı, estetik kaygıları ihmal etmeyen ve insanı önceleyen bir kalkınma modeli tesis edilmeden; insanın insanla barışı tesis edilemeyeceği gibi devletin insanla ilişkisi de sağlıklı bir mecrada yürütülemez.
İnsanın insan olma vasfından dolayı biricik kabul edileceği ve bütün uygulamaların bu biriciklik ekseninde tesis edileceği bir kalkınma düşüncesi ve dünya algısı bütün insanlığın ama özellikle müslüman insanların çocuklarına borcudur.



Üstün BOL
MAZLUMDER Genel Başkan Yardımcısı



(Sosyal Kalkınma Sempozyumuna sunulan bildiri / 13-15 Aralık Diyarbakır)

7 Şubat 2013 Perşembe

BENDEN UZAK OL AMERİKA




Vize almak için kuyruğa girersiniz.
Kibir karşılar sizi, nezaket görüntüsünün arkasına gizlenmiştir.
Potansiyel teröristsinizdir, teröristlerin gözünde. Teröristler herkesi kendi gibi bilir ya…
Parmak izlerinizi alırlar, eşleştirmek için ülkelerine girişte.
Ahmet ve Muhammed’se adınız, öyle hemen vize alamazsınız. FBI güvenlik soruşturması yapacaktır önce.
Bütün dünyanın parmak izini toplarlar paranoyak korkuları yüzünden.
Uçaktan indiğinizde, sırada bekletirler sizi, tek sıra.
Karşınızda, yine nezaket zırhını bürünmüş kibirleri ve kabalıkları vardır.
Bekleme çizgisinin bir adım önünde durdun diye sıradan bir 657’li kendince ceza verir size.
Gülümseyerek söversiniz, nasılsa anlamaz Amerikalı.
Beraber yola çıktıklarınız hayranlıkla izler olan biteni.
Her şey ne kadar düzenlidir, herkes ne kadar dikkat etmektedir kurallara.
“Türkler olsa şimdi şöyle yapar”mış, “bizimkiler olsa düzen intizam kalmaz”mış.
Katılım yolları bile iki şeritliymiş bu ülkede, sola dönüşler sağa dönüşler de öyle.
Otomobiller ne kadar çeşitli ve istisnasız hepsi ne kadar temizmiş.
Hiç mi kirli araba olmazmış, hiç mi eski model bulunmazmış bu ülkede.
Oh may gad!
Alışveriş merkezlerinde kasiyerden fırça yemeyi bile içselleştirmiştir kimileri.
Çizgiyi geçme, bekle, stop!
Kurallara tapmanın meşrulaştırılmasını görmezden gelir uzak ülke insanı.
Kurallara taptığın sürece makbul olduğunu, aksi halde seni bekleyenin nemrut suratlar olduğunu bilmez.
Kaldığı otelin elli metre arkası gecekondudur oysa, görmek istemez.
Gecekondularda zenciler yaşar genelde.
Tekinsiz yerlerdir gecekondu semtleri.
Kıyafetleri de evleri de salaştır. Varsa arabaları boyasız.
Garaj kapıları gıcırdamaktadır. Dokunsanız dökülecektir sıvaları.
Aşevleri ve kiliseler yoğunlukla oradadır. Günde bir öğün karın tokluğuna Hristiyan olunur oralarda!
Çok katlı gökdelenlerin, alışveriş merkezlerinin lüks salonlarında sarhoş olurken kimileri; kimileri gecekondu semtlerinin tapınaklarında uyutulmaktadır.
Aşevleriyle kiliseler yan yanadır orda!
Brodway’de göremediğiniz ve görmediğiniz için övündüğünüz Amerikan polisi, fakir semtlerde turlamaktadır.
Allah’tan korkar gibi korkulur Amerika’da polisten. Fakirler bin kere fazla korkar, zenginler sadece biraz!
Alışveriş merkezlerinden, indirimlerden, epilsıtori’den, ayfondan, yüksek katlı gökdelenlerden hem aklı hem ruhu sarhoş olmuştur.
Burger’cilerden, sınırsız koladan başı dönmüştür, ruhu olmayanın.
Her lafın başı “eksküizmi, ayem sori”.
Sahte nezaketin ezberletilmiş ritüeli.
Kabadır Amerika. Nezaket zırhıyla giyinmiştir oysa.
Ezberlediği için özür dilemektedir.
Bir kalıptır özür dilemek, afedersiniz felan.
O çok eksküizmili Amerikalı, birkaç saniye sonra gösterir gerçek yüzünü.
Her şey sahtedir Amerika’da. İç sahtedir, ambalaj başka.
Hiç mi iyi yanı yoktur Amerika’nın. Vardır tabi, mesela hiç korna sesi duyulmaz sokakta!
Daha deve boyu kola bardağını yarılamadan yenisini getirir garson, “bu ne lan” diye sarhoş gözlerle kendinden geçer uzak ülkeli.
Boyun devrilsin “coke” cola
Gerçek değildir Amerika. Rüya bile değildir ama rüya diye pazarlanır piyasada.
Fırsatlar ülkesi değildir, fırsatçılar ülkesidir aynı zamanda. Sentrıl parkta düşene bakılmaz mesela.
Çünkü düşmeseydi der Amerikan aklı.
“Birey de, birey” der Amerikalı. Yardım etmek için kolundan tuttuğunuz sizi, hırsızlıkla da suçlayabilir o ayrı.
Sınırsız kolanın, tapılmış kuralların, nezaketli kabalığın,  ezik uzak ülkeli hayranlığının, şovun, gerçek dışılığın ülkesidir Amerika.
Bir rüyaya inanmak için bu kadar çok uyku hapı içilir mi?
Benden uzak ol Amerika.
Yıkıl git başımdan!

Üstün BOL


12 Aralık 2012 Çarşamba

17 Eylül 2012 Pazartesi


ŞAŞIRTICI OLAN NE?
Gaziantep saldırısı pek çok açıdan ilginç bir zamanlamaya sahne oldu. Bir yanda Suriye’de yaşanan iç savaş ve bu iç savaşa ilişkin Türkiye- Suriye- İran arasında kopan ilişkiler; diğer yanda PKK’nın Şemdinli saldırıları ile start alan “cephe savaşı” stratejisi çok ihtimalli bir saldırıyı ve dolayısıyla bir kafa karışıklığını birlikte getirdi. Görünen bu iki aktörün dışında Suriye meselesiyle ilintili veya ilintisiz başkaca aktörlerin bölgedeki muhtemel hesapları doğal olarak akla getirilmedi bile.
PKK’nın Şemdinli’de ilçe merkezini ele geçirmek için giriştiği ve gerek hazırlanışı gerekse sonuçları itibariyle ancak bir “fantezi” olarak değerlendirilebilecek bu kalkışma örgüte yüz’lü rakamlarla ifade edilen kayıplar getirdi. Ancak örgüt bu kayıplara rağmen “yıkılmadım, ayaktayım” dercesine Şemdinli saldırısıyla eş zamanlı olarak bölgede yol kesmelere, insan kaçırmalara devam etti. Yetmedi büyük zayiat verdiği belirtilen Şemdinli’de ilçe merkezinde/sivil alanda ağır silahlarla saldırılar düzenledi.
Öte yandan Suriye’de diğer Arap Baharı ülkelerinde görülmeyen şiddette bir iç savaş yaşanırken, Esad rejiminin arkasına aldığı uluslararası destekle giriştiği “temizlik operasyonu” sonrası; Esad rejiminin çarçabuk yıkılamayacağının anlaşılması, Suriye’nin iç tehdide destek vermekle suçladığı ülkeleri de tehdit eden açıklamaları, Suriye rejimini PKK ile birlikte Gaziantep saldırılarının en önemli şüphelisi yaptı.
Gaziantep saldırısının hemen ertesinde kamuoyunda çok da dikkat çekilmeyen bir başka gelişme daha yaşandı. 2 Temmuz'da PKK’lılar tarafından kaçırılan AK Parti Gürpınar İlçe Başkanı Hayrullah Tanış Mazlumder’in girişimleriyle serbest bırakıldı. Ailesinin başvurusu üzerine uzun süredir serbest bırakılması için girişimlerde bulunulurken, Gaziantep saldırısının hemen arkasından İlçe Başkanının serbest bırakılması PKK’nın üzerine çevrili okları yanıltmaya yönelik bir hamlesi olarak okunsa da sonuçta ailesi ve yakınları açısından İlçe başkanının özgürlüğüne kavuşması her türlü politik mülahazanın üzerindeydi.
Saldırıya ilişkin Kandil’den yapılan açıklamalarda “Gaziantep saldırısını örgütün gerçekleştirmediği, PKK’ya bağlı birimlerin hiçbirinin bu saldırıda yer almadığı, PKK başkanlık konseyinin sivillerin hedef alınmaması için alınmış kararlarının olduğu, bugüne kadar örgüt tarafından hatalar yapıldığı, Batman, Bingöl ve Silvan saldırıları gibi sivil hayatı hedef alan saldırıların hata olduğu ve bu saldırıları gerçekleştirenlerin cezalandırıldığı” belirtiliyordu.
Örgüt daha öncede çeşitli kereler sivil alana yönelik saldırılar düzenlemiş, bu saldırıları önce inkar etmiş daha sonra ise kabullenmek zorunda kalmıştı. Gaziantep saldırısı eğer benzetilecekse, belki en çok, tamamıyla sivillerin hayatını kaybettiği ve kamuoyunda çok tepki çekmiş olan Ankara Kumrular’daki saldırıya benzetilebilir ve o saldırı da hatırlanacağı üzere, PKK tarafında değil, örgütle doğrudan ilişkisi olmayan(!) TAK tarafından üstlenilmişti.  Doğal olarak kamuoyu bu arka planı göz önüne alarak örgütün yalanlamasını dikkate almak konusunda tereddütlü davrandı. Nitekim soruşturmayı yürüten resmi makamların ısrarla saldırıyı PKK’ya mal etmesi, kamuoyundaki zaten angaje olmaya hazır inancı kuvvetlendirdi.
PKK’nın yalanlamaları her ne kadar kamuoyunda güven oluşturmasa da bölgenin diğer aktörlerini göz ardı ederek yürütülecek bir soruşturmanın sağlıklı olmayacağı aşikar. Aslında devletin diğer ihtimalleri göz ardı ederek saldırıyı sadece PKK’nın düzenlediği şeklinde bir kanaate sahip olduğu da doğru olmayabilir! Kamuoyuna yansıtılan görüşler ile devlet katına sunulan raporların aynı olmaması da çok kuvvetle muhtemel!
Bölgede yıllardır savaştığı düşman bir örgüt varken, güney komşusundaki iç savaş nedeniyle İran ve Suriye ile de düşman haline gelen Türkiye çok ihtimalli bir oyunla karşı karşıya. Bu ihtimallerin hepsinin Türkiye’ye karşı düşmanlık üretmesinin kendilerince haklı gerekçeleri olabilir.
Kandil, her ne kadar saldırının kendi tarzları olmadığını, bu saldırıyı kendilerinin gerçekleştirmediğini, Türkiye’nin Irak Kürdistanı, Suriye ve İran’la husumetini göz ardı ederek ihaleyi kendilerine bıraktığını söylese de bu saldırının PKK ile ilişkili kişilerden bağımsız gerçekleştirilebilmesi mümkün görünmüyor.
Saldırı Suriye istihbaratı tarafından gerçekleştirilmişse bu işte PKK’nın Suriye kanadıyla ilişkili olan kişilerin bilgisi dışında olması akla zarar! İran tarafından gerçekleştirilmiş ise İran PKK’sı (PJAK) ile İran arasında yapıldığı bilinen ancak teyit edilmeyen anlaşmanın hangi maddeler içerdiği, Suriye sorunuyla ilgili İran’ın PJAK üzerinden karşı hamle yürütüp yürütmediği sorulması gereken sorular olarak hafızalarda kalıyor. İran, Suriye siyasetiyle Türkiye’den ayrışsa bile doğrudan Türkiye’ye yönelik bir eyleme girişir mi, maşa kullanmak varken elini kirletir mi bu da akılda tutulması gereken sorulardan.
PKK ihtimali dışında Gaziantep saldırısı ister İran tarafından, ister Suriye tarafından isterse başka aktörlerce organize edilmiş olsun, her halükarda saldırının ardında PKK ile bir şekilde irtibatlı kişilerin izini aramak hiç kimse için garip olmayacaktır.
İhaleyi PKK’nın önüne bırakmadan önce diğer alternatifleri de göz önüne almak ve hatta bütün aktörlerin ortaklığını birlikte değerlendirmek ihmal edilmemesi gereken bir seçenektir.



Üstün BOL

20 Temmuz 2012 Cuma

Kerem'e Ağıt

Ardımda hiçlik dereleri
Önümde varlık gülleri
 Ellerim Kerem’in elleri
Uzaktan çocuk haberleri
Dediler ki Kerem ölmüş
Güzellikler deren ölmüş

Canımın bağı oğlum
Kalbimin ağı oğlum
Acının dağı oğlum
Derdin otağı oğlum
Yel eser ağu oğlum
Önümde duran ova
Bir kan çanağı oğlum
Gökyüzü boydan boya
Hüzün ırmağı oğlum
Senin güzelliğinden
Yerler ağmalı oğlum
Hasretin inceden akan su gibi
İçimi doldurup taşırır gibi
Her adımda kurulu bir pusu gibi
Deniz diplerinin yosunu gibi.
Dereler tepeler çağlıyor oğlum.

Rabbim aramızda gizimiz var
Bir sandık içinde çeyizimiz var
Uzar mahşeredek dehlizimiz var
Batan günlerde akar güzümüz var
Ağaçlar dallarını eğiyor oğlum

Cennetin güzel çocuğu
Gözleri gül tomurcuğu
Yavruların yavrucuğu
Unutma şu babacığı
Şu babacık gönlünü dağlıyor oğlum


Özden harabeyim ben
Onulmaz yareyim ben
Kendime çareyim ben
Kerem’im divaneyim ben


Aleeddin ÖZDENÖREN

10 Haziran 2012 Pazar

SÖZ KONUSU MÜSLÜMANLAR OLUNCA, SESSİZLİK!

İfade hürriyeti, üzerine çok konuşulan alanlardan biri. Yazarlar, çizerler, sanatçılar, engellendiğini düşünenler sadece Türkiye’de değil dünyanın neredeyse bütün ülkelerinde yasaklanmalarına, engellenmelerine ilişkin söz söylüyorlar ve eylem yapıyorlar. Çoğunlukla bu kesimler seslerini duyurabilecek iletişim kanallarına sahipler ya da seslerini çıkarmalarına yetecek kadar politik, sosyal alanın bir parçası durumundalar. Bu kesimler bir şekilde haksızlıklara karşı mücadele edebilme alanları oluşturabilirken, toplumun başka bir kesimi tüm engellenmişliklerine rağmen bu mecralardan olabildiğince uzaklar. İsim yapmış kişilere yönelik ihlallerde kampanyalar düzenleyen, gösteriler tertip edenler sokaktaki insanların kısıtlanması ve yasaklanması durumunda ise bir o kadar sessizliğe bürünüyorlar. Söz konusu ihlaller Müslüman bireylere yönelik olduğunda ise sessizlik iki katına çıkabiliyor. Bu durumda genel argümanlar, bu bireylerin “zaten iktidar”da oldukları, “kendilerinden olan bakanların milletvekillerinin, bürokratların sorunları bir telefon ile çözebileceği”, “başka mağdurların yanında bu kesimin mağduriyetinin göz ardı edilebileceği” gibi sakat bir retorik üzerine oturuyor. Çoğunlukla iktidarın bütün hatalarının sorumlusu olarak, iktidara oy veren sokaktaki/”cahil” insanın gösterildiği bir sosyal alanda iktidara oy vermek gibi büyük bir suç işleyen insanlar ‘kendilerine aydın’ bir tabaka tarafından böylece aşağılanıyor ve kendilerinden bu şekilde intikam alınıyor. Herkes için adalet’in yalnızca sloganlarda kaldığı, kendi adaletini tesis ettikten sonra baskıcı unsurlarla kol kola girmekten, yan yana durmaktan imtina etmeyen bir özgürlükçülük anlayışının giderek bütün halk katmanlarında daha da yaygınlaştığı bir toplumda yaşananlar bizi hiç şaşırtmıyor. İki binli yılların başından itibaren Siyasi iktidarın muhafazakar kimliği nedeniyle hakları gasp edilen, özgürlük alanları kısıtlanan ve talepleri görmezden gelinen insanlar seslerini duyurmanın bir yolunu bulamazken, hem iktidar yandaşı particiler tarafından hem de iktidar karşıtlarının hışmına uğrayarak çift taraflı bir mahalle baskısının altında eziliyor, seslerini çıkaramaz, hak talep edemez hale geliyorlar. İşte bu nedenle burada, yazıp çizemeyen, yazılı ve görsel alanda kendini ifade edemeyen, kendisini ifade edebilmesinin tek biçimi kılık kıyafeti, ticaret yapma şekli, alışveriş alışkanlıkları ve sözcükleri olan bu insanların yaşadıklarına değinmek ve bu insanlar üzerinden birbirlerine karşı silahlanan kesimleri konuşmak gerekiyor. Sesi kısılan, baskı altına alınan ve susturulan insanların sosyal hayatta altında ezildikleri çift taraflı mahalle baskısı örneklerine baktığımızda şöyle bir tablo karşımıza çıkıyor. Bir arsa kooperatifinin olağan genel kurulu yapılıyor. Gündemin ilk maddesinde yer alan açılış, yoklama ve saygı duruşu maddesine dindar üyelerden biri itiraz ediyor ve bu toplantının bir iş toplantısı olduğunu, buranın kamu dairesi olmadığını ve yönetimin herhangi bir yasal zorunluluk olmadığı halde ne anlama geldiği bilinmeyen bir maddeyi (saygı duruşunu kastediyor) dayatamayacağını söyleyerek toplantıyı terk ediyor. Kooperatif yönetimi ise aralarında bir komiserinde bulunduğunu, bu tür toplantılarda bu gündemin adetten olduğunu söyleyerek işleme devam ediyor. Muhafazakarların çoğunlukta olduğu toplantıda bir arıza çıkarmamak, tatsızlığa neden olmamak için toplantıyı terk etmek isteyen diğer dindar insanlar başka dindar insanlar tarafından ikna ediliyor ve toplantı saygı duruşuyla devam ediyor. Divan başkanı gündem sırası geldiğinde herkesi saygı duruşuna davet ediyor, ancak saygı duruşunun kim için yapıldığı, ne için yapıldığı hiç kimse tarafından bilinmiyor! Aynı toplantının mali işlerinin görüşüldüğü maddede ise yine muhafazakar insanlar kooperatifin parasının faizsiz bir bankada değerlendirilmesini talep ettiğinde aslen azınlıkta bulunan “çağdaş” bir kesimin hışmına uğruyor, bahsedilen kurumların güvensiz olduğundan, İran ve Suudi Arabistan bağlantısından, Mercümek davasından, Bosna parasından, laiklik-şeriat sarmalından bahisle yeni bir şedid mahalle baskısıyla muhataplarını susturuyor; kendisine şeriatçı, İrancı, Arabistancı, denmesin diye insanlar bu taleplerinden de vazgeçiyor. Kişisel yatırımlarını hiçbir şekilde faizle çalışan bankalarda değerlendirmeyen insanlar dini görüşlerine aykırı kabul etmelerine rağmen, faizli bankacılık sistemi ile çalışan bankalara mahkum ediliyor. Bir başka mahalle baskısı dindar insanların aslında suçsuz olduğuna inandığı halde, özellikle 28 Şubat gibi olağan dışı dönemlerde haksızlık karşısında sesini yükseltememesiyle karşımıza çıkıyor. Bunun en dikkat çekici örneklerinden biri 28 Şubat sürecinde cafcaflı bir operasyonla gözaltına alınan, silahlı örgüt kurarak devleti yıkmaya çalışmakla suçlanan ve ömür boyu hapse mahkum edilen İBDA-C adlı yapının kurucusu olduğu iddia edilen (kendisi kabul etmiyor) Salih Mirzabeyoğlu davasında yaşanıyor. Asıl adı Salih İzzet Erdiş olan Mirzabeyoğlu’nun hiçbir silahlı eylemi ve silahla teması bilinmiyor. Farklı düşünceleri olmaktan başka bilinen bir suçu olmayan Mirzabeyoğlu, bu fikirlerini yıllardır onlarca kitabıyla kamuoyuyla paylaşıyor. Karşımızda bir yer altı yapılanması da olmadığı, hareketin bütün düşüncelerini web sayfaları ve kitaplar yoluyla kamuoyuyla paylaştığı bilindiği halde Mirzabeyoğlu birilerine gözdağı vermek için hapse mahkum ediliyor. Ancak bu da yetmemiş olmalı ki dava sürerken cezaevinde işkence yapılıyor işkence fotoğrafları çekilerek Star gazetesinde Fatih Çekirge tarafından kolaj yapılarak işkence insanların gözünde meşru ve olağan hale getirilmeye çalışılıyor. Saçları zorla kazınmış, zorla traş edilmiş, kaşında, yanaklarında, alnında yer alan işkence izleri gazete manşetinde “tıraş olurken yüzünü kesti”, “kafasını copa çarptı”, “cezaevinin demirlerine vurdu” gibi cümlelerle karikatürize edilmeye çalışıyor. Bu yapılırken İslami düşünceye sahip insanlara seslerini yükseltmemeleri, itaat etmeleri öğretilmeye çalışıldığı gibi, yayınlanan ve alay edilen işkence fotoğrafları marifetiyle de Mirzabeyoğlu’na sahip çıkabilecek, onu savunabilecek insanlara nelerle karşılaşabilecekleri gösterilmiş oluyor. Tabi ki bu operasyon silahlı güçlere sınırsız destek veren silahsız sivil çeteler eliyle kamuoyunda meşrulaştırılıyor. Bu çetenin mensupları bugün televizyon ekranlarında, gazete sayfalarında demokrasi nutukları atabiliyor ve geçmişe ilişkin bir özeleştiri, bir utanç da barındırmıyor. Ülke’de bu tür bir operasyon yaşanırken Avrupa’da oryantalist bir bakış açısıyla hem Müslümanların zihinlerine hem de birlikte yaşama iradesine sahip Müslüman olmayan insanların bilinçaltına başka bir operasyon yapılıyor. Londra sokaklarını süsleyen bir afişte NATO’nun Afganistan’da ne işi var sorusuna afişin fotoğrafı yanıt veriyor. Afişte burkalı iki kadının arasından başını uzatan bir kız çocuğu görülüyor ve zımnen Afganistan’da “bu kız çocuğu için varız ve var olmaya devam edeceğiz” deniyor. Çünkü NATO Afganistan’da olmazsa bu kız çocuğu da büyüyünce burka giymek zorunda kalacak. Batı’nın Müslümanlara bakış açısı ve insan zihninde Müslümanlara karşı oluşturmaya çalıştığı algı bu ülkede inşa edilmeye çalışılan algıyla farklı materyaller kullanılsa da bire bir örtüşüyor. Batı’nın bu algısı Türkiye’de en bariz şekilde Turhan Selçuk’un Abdülcanbaz karakteriyle kendini gösteriyor. Bu karakterle çizer bir aşağılamayı canlandırdığı gibi bir biçimlendirmeyi ve bir tariflemeyi de gerçekleştiriyor. Çizdiği karakterin maceralarıyla kendi camiasının aşağılama güdüsüne karşılık verirken aynı zamanda yandaşlarının Müslümanları nasıl görmesi, onları nasıl değerlendirmesi gerektiğini politik argümanlarıyla birlikte çizimlerine yansıtıyor. Öte yandan Müslümanları da kendi karakteri dışında bir çerçeveye girmeyi telkin ederek biçimlendirmeye çalışıyor, bu karakterle benzer özellikleri olanları aşağılanabilir, hakir görülebilir nesneler haline dönüştürerek bu çerçevenin dışında kalmaya zorluyor. Buna benzer bir başka karikatür ise 28 Şubat sürecinde Sultanbeyli’de sokağın ortasına dikilen Atatürk heykelinde karşımıza çıkıyor. Ama şüphesiz bu heykel Turhan Selçuk’un çizgilerinden çok daha kaba, çok daha zorba ve çok daha ilkel bir mahalle baskısı olarak halen karşımızda duruyor. Ve esasen gerek tiplemeleriyle, gerekse varlığını halen sürdüren uygulamalarıyla rejimin hayatlarımızı nasıl biçimlendirmeye çalıştığını gözler önüne seriyor. Uzun yıllardır pek çok alanda sürdürülen operasyonun önemli basamaklarından biri de İslami kelime ve ifadelerin değersizleştirilmesi ile yapılmaya çalışıldı. 1970 Yılında Necmettin Erbakan meclis kürsüsünde vekilleri “Selamün Aleyküm” diye selamlayıncaya kadar Müslümanlar kendi aralarında selamlaşmayı bile “başka bir dil” ile yapıyor, “Selamün Aleyküm” demekten korkuyorlardı! Erbakan’ın bu çıkışı Müslümanları uzun zamandır kaybettikleri özgüvenle yeniden tanıştırırken karşı cephede de reaksiyona neden oldu. Bu konuşmanın hemen ardından varlığını halen sürdüren boyalı kalemler eliyle Erbakan’a yönelik bir küçümseme, alaya alma ve değersizleştirme operasyonu başlatıldı. Ve bu operasyon mevcut iktidarla yaşanan bölünmeye kadar sürdürüldü! Yakın zamanda ise buna benzer bir cezalandırmayı 28 Subat sürecinde 14 yaşındayken katıldığı bir eylem nedeniyle devleti yıkmaya teşebbüs suçuyla yargılanan önce idama sonra müebbet hapse mahkum edilen Yakup Köse yaşadı. Cezaevinde tekbir getirdiği, “Allahu Ekber” dediği için birkaç ay önce 6 aylık hapis cezası Yargıtay’ca onanan Köse eğer bir değişiklik olmazsa tekbir getirdiği için hapis cezasını çekmek üzere cezaevine girecek. Erbakan’la başlayan “tehlike” Türkiye’nin basınında, siyasetinde, bütün ‘beyaz’ kesimlerinde ülke insanının bilinçaltına dini motiflerin bir alay konusu, bir gericilik figürü, bir eğlence materyali, bir suç unsuru olarak işlenmesiyle bugüne kadar sürüyor ve hız kesmeden halen varlığını sürdürüyor. 1970’li yıllardan, 2012’ye geldiğimizde hakim devlet algısında hiçbir değişikliğin olmaması üzerinde düşünülmeyi hak eden bir konu olmalı. Bununla birlikte İslami gelenek içinde bir zamanlar sıkça kullanılan “Hacı”, “Hafız”, “Şaban”, “ Abuzer” gibi Müslümanlarca değerli kabul edilen isimler özellikle sinemanın ve televizyonun yaygınlaşması ile birlikte bir başka operasyona maruz kaldılar. Bu alanlara yazılı basında kısa sürede adapte olarak bu isimleri aşağılama, alay ve eğlence figürü haline dönüştürdü. Dindar aileler çocuklarının okulda, sokakta, işyerinde arkadaşları tarafından alaya alınmaması, aşağılanmaması için bu isimleri kullanmaktan vazgeçtiler. Bu operasyonu yapanlar dine ait kavramları, isimleri aşağılayarak bir algı oluşturmanın yanında dine ait kelime ve ifadelerin ancak eğlencelik/alay konusu olabileceğine dair bir bakış açısını yerleştirmeyi amaçladılar. Bunun açık örneklerinden biri Leyla&Mecnun dizisinde karşımıza çıkar. Sokağın dilini yansıtan dizide kullanılan, “Hacı”, “Hafız” gibi isimler bütün toplum kesimleri tarafından normal karşılanmaktadır çünkü dini ifadelerin normalleşebilmesi, olağanlaşabilmesi için önce eğlencelik olması gerekmektedir! Müslümanların kendilerini ifade ediş biçimlerini kısıtlama ve engelleme de en başarılı çalışma isimler üzerinde gerçekleştirilmiştir diyebiliriz. Soyadı kanunu uygulamalarında İslami ifadelere karşı nüfus memurlarının sergilediği katı karşı tutum aradan geçen onca yıl sonunda şekil değiştirerek farklı boyutlarda halen sürdürülüyor, “devlette devamlılık”ın nasıl bir şey olduğu belki de böylece ispat ediliyor!. Örneklerimizin sonuncusu ise halen kanayan bir yara olarak varlığını sürdüren Müslüman kadınların kendini ifade edişinin en bariz, en görünen örneği olan başörtüsü ve başörtüsü üzerinden onlarca yıldır yürütülen toplum mühendisliği çalışmalarıdır. Muhafazakar bir iktidar döneminde adına kamu dediğimiz alanda başörtülü bireylerin mesleklerini icra edemeyişi ve üstelik bu engellemenin “henüz vakti değil” gibi “tanrısal” bir bahaneyle muhafazakar kesimler tarafından engellenmesi çift taraflı mahalle baskısının en önemli örneklerinden biridir. Genel olarak bütün kamu alanında ama özel olarak Eğitim Bakanlığında halen sürdürülen katı tutum, öğretmen ve memurlar dışında okula çocuklarını başörtüleriyle göndermek isteyen velilerin ve öğrencilerin başına gelenler resmi ideolojinin halen sapa sağlam ayakta olduğunu ve üstelik bu yapının muhafazakar bürokratlar eliyle nasıl sürdürüldüğünü açıkça göstermektedir. Kılık kıyafetin de bir ifade biçimi olduğunu düşündüğümüzde onlarca yıldır başörtülü bireylerin ifade hürriyetleri kısıtlanmakta, inançlarıyla kariyerleri arasında bir cenderede sıkıştırılmaktadır. Halen herhangi bir partinin seçilebilecek yerden başörtülü aday göstermeye cesaret dahi edememesi, Başörtülü aday göstermeye korkuyor, olması bile kadın nüfusun yüzde 65’inin kendini ifade edememesidir. Kadınlara yönelik bu ayrımcılığa “kendine kadın örgütü” yapıların duyarsız kalması, daha da önemlisi bu yapıların söz konusu başörtüsü olduğunda takındığı şirret tutum da kayıtlara geçirilmelidir. Başörtülülerin herhangi bir kurumda çalışmasına reaksiyon gösterilirken aynı başörtülü kadınların temizlik görevlisi olarak aynı kurumda çalışması hususunda ortaya konan geniş katılımlı mutabakat düşüncelerin hayata yansımasına yönelik kısıtlamanın ne kadar bilinçli şekilde yapıldığının göstergesidir. Ülkenin laiklik konusunda en hassas kurumlarında dahi başörtülü temizlik görevlisinin makbul kabul edilmesi, ancak mesleki formasyon söz konusu olduğunda aynı çevrelerin başörtülülere karşı takındığı tavır psikolojik hastalıkların ilgi alanına girmeli ve etrafımızda sıkça karşılaştığımız bu vakalar mutlaka tedavi edilmelidir. Benzer şekilde örnekleri çoğaltmak mümkündür. Yakın tarihte 28 Şubat sürecinde bedel ödeyen dindar insanlar, bu kez “muhafazakarlar iktidarda” denilerek hem muhafazakarlar tarafından hem de karşıtlarınca yeni bedeller ödemeye zorlanmaktadır. Bir yandan muhafazakar siyasetçilerin ve yandaşlarının mahalle baskısı, diğer yandan kendine muhalif diyen başkaca insanların siyasal iktidarla hesaplarını dindarlar üzerinden görmeye kalkmaları, her yönden mahalle baskısıyla kendini ifade imkanı bulamayan dindar kimlikli insanları boğmaktadır. Üstelik giderek vicdan sahibi kesimler de farkında olmadan bu mahalle baskısının bir figürü haline dönüşmektedir.

2 Haziran 2012 Cumartesi

Barış yeniden mümkün mü?

İlk insandan günümüze kadar insan ırkı sürekli bir çatışma ortamında yaşadı. İnsanların çoğalması, yeryüzüne dağılması farklı coğrafyalarda farklı kimliklerin, ırkların, dinlerin tesisiyle birlikte; küçük çaplı anlaşmazlıklardan ırklar, kültürler, dinler arası büyük çatışmalar zamanına geçildi. Dünya, imparatorluklar döneminde yaşanan işgal ve fetih amaçlı savaşlardan, birinci ve ikinci dünya savaşları gibi endüstrileşmenin getirdiği ekonomik paylaşım savaşlarından sonra zirvesini 11 Eylül saldırılarından sonra bulan İslamifobik bir başka kültürel, sosyal ve fiili savaş ile karşı karşıya kaldı. Bu savaşta 11 Eylül sembolik bir anlama sahiptir. 11 Eylül saldırılarını kimlerin gerçekleştirdiği halen açıklığa kavuşmamış olsa bile 11 Eylül, İslam dünyası dışında kalan büyükçe bir dünyanın islamifobik tutum ve davranışlarını gizlemeye ihtiyaç duymadan ortaya koymaya başladığı bir dönüm noktası tarih olmuştur. Asya’nın merkezinde Filistin topraklarında 65 yıldır bütün ilahi ve modern hukuk ilkelerini çiğneyerek varlığını sürdüren Siyonist işgal, kendine dayanak olarak Avrupa’da yeşeren islamifobik düşünceden, Müslüman eşittir terörist denkleminden kuvvet almaktadır. Sovyet Rusya’nın yıkılışı ile soğuk savaşın sona ermesi “Batı”da düşman rengin ‘kırmızı’dan ‘yeşil’e dönmesine neden olmuş ve o güne kadar yakın tarihte doğrudan büyük çaplı bir çatışmanın tarafı olmamasına rağmen İslam coğrafyasına ‘düşman’ üniforması giydirilmiştir. Bu düşman ve düşmanlık tanımı kendini dünyanın efendisi gören başta Amerika ve onun kukla müttefikleri için zaman içerisinde çeşitli ekonomik gerekçelerle işgallere neden olmuş Afganistan, Irak gibi fiili işgallerin yanı sıra Pakistan gibi ülkelerde yönetimsel işgalleri ve başkaca ülkelerde kültürel işgalleri beraberinde getirmiştir. Amerika’nın fiilen işgal ettiği Irak ve Afganistan’da Amerikan ve/veya müttefik askerlerince işlenen cinayetler, Müslüman ahaliye karşı takınılan tavır ve kötü muamele doğal bir savaş ve işgal psikolojisinden ayrı olarak doğrudan islamifobik bir kültürel beslenmenin ve düşmanlığın ürünüdür. İşgal coğrafyasında, İslamın ibadethanelerine yönelik saldırılar, Müslümanların dini inançlarıyla alay edercesine mahremiyet kurallarının çiğnenmesi, İslamın kutsal kitabının yakılması ve Kur’an-ı Kerim’e yönelik başkaca kabul edilemez saldırılar Müslüman kadınlara yönelik tecavüzler bir insani/ahlaksal/cinsel sapkınlığın yanı sıra Müslümanlara yönelik islamifobik bir düşmanlığın ve aşağılama güdüsünün ürünüdür. Çok yakın zamanda Norveç’te İşçi Partisi'nin gençlik kampının basılması sonucu 77 kişi öldürülmüş ve saldırının hemen ardından Norveç polisi ve bütün dünya basını “Aşırı Dinci, Radikal İslamcı Gruplar”dan şüphelenildiğini duyurmuştur. Saldırının Norveç’li bir ırkçı tarafından gerçekleştirildiği ortaya çıktıktan sonra bile herhangi bir terör saldırısında, ortada herhangi bir delil yokken bütün ağızların ısrarla bir süre daha ilk şüpheli olarak Müslümanları ve aslında İslam’ı mahkum etmeye çalışmaları islamifobia’nın zihinsel altyapısını göstermesi açısından dikkatlerden kaçmamalıdır. Avrupa’nın kimi ülkelerinde başörtülü ve sakallı öğrencilerin okullara alınmaması ve öğrenim haklarının engellenmesi, kimi ülkelerde Müslümanların kılık kıyafetlerine yönelik cezai uygulamalar, Müslümanların kendi mimari estetiklerine uygun olarak ibadethane yapmalarına izin verilmemesi gibi artık sıradanlaşan tutum ve davranışlar da uzun soluklu bir islamifobik bilinçaltı beslenmenin sonucudur. Bununla birlikte içinde Türkiye’nin de bulunduğu halkı büyük çoğunlukla Müslüman olan ülkelerde “kamusal alan”da ve okullarda sürdürülen başta başörtüsü yasağı olmak üzere Müslümanlara yönelik yasaklar başkaca bir aşağılık kompleksinin ve islamifobia’nın sonucudur. Buradan hareketle islamifobia’nın sadece avrupa’nın başını çektiği bir kültür havzasında yaşamadığını, kimi İslam ülkelerinde devşirme aydıncıklar ve politikacılar eliyle de Müslüman kimlikler üzerinden Müslümanlara yönelik bir başka etkin islamifobik damarın var olduğunu görmemiz gerekmektedir. Fransa’da yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Fransız ırkçısı partinin almış olduğu yüzde on sekiz oranındaki oyda değerlendirilmeye muhtaçtır. Fransız ırkçı partisi Front National’ın adayı Marine Le PEN babasından aldığı mirasla Fransa’da yaşanan ekonomik krizin faturasını ve aslında Fransa’da yaşanan bütün sorunların faturasını göçmenlere çıkarmasıyla bilinen bir siyasetçidir. Göçmenler olmasaydı Fransa’da milli gelir daha yüksek olacaktı diyebilen, göçmenler olmasaydı Fransa’nın daha güvenilir olacağını söyleyerek suç oranlarından bahisle Müslümanları suç işlemeye meyilli, Fransız toplumu üzerinde yaşayan asalaklara benzeten bu ırkçı ve aslen islamifobik zihin algısı İslamifobia cephesinin yıllardır sürdürdüğü çalışmalarının karşılığını yüzde on sekiz ile alırken, Avrupanın içine düştüğü İslam düşmanlığı kültürünün de meyvesini toplamaktadır. Irkçı Fransız partisinin ve ırkçı Fransızların, göçmenler ve onların ülkeleri olmasaydı bugün ortada Fransa diye bir ülkenin olmayacağı gerçeğini ıskalamaları, üstelik varlık sebeplerini düşman olarak ilan etmeleri sadece bir akıl tutulması olarak izah edilemez! İnsanlık tarihi boyunca, insanlığın büyük bir bölümünün topluca içine düştüğü en büyük çukurlardan biri olan islamifobia akımının bizleri nereye sürükleyeceğini bilemiyoruz. Ancak yaşadıklarımız ve tarihin bize aktardıkları insanın çiğnenmemesi gereken en önemli değerinin “onur” olduğunu göstermektedir. Irak’ta, Afganistan’da, Filistin’de veya başkaca fiilen, hukuken, sosyal açıdan işgal edilmiş ülkelerde direnmek en doğal haktır. Öyle gözüküyor ki bu direnişin topyekün bir savaşa dönüşüp dönüşmemesi bir politika olarak islamifobia üreten ve yaygınlaştırmaya çalışan ülkelerin elinde olacaktır. İnsanlığın ihtiyacı birilerini ötekileştirerek sömürüye açık hale getirmek değil, dünyanın içinde bulunduğu açlık, adil paylaşım, hastalık ve adalet gibi sorunlara çözüm üretmek olmalıdır. Bu gerçekleştirilmezse, İslam coğrafyası ötekileştirilmeye, aşağılanmaya, düşmanlaştırılmaya devam ederse olacakların sorumluluğu rüzgar ekenlere ait olacaktır.

tagore