Bu Blogda Ara

Yükleniyor...

8 Ocak 2012 Pazar

Allah Büyük, İktidar Geçici




Yıl 1925 Türkiye Büyük Millet Meclisinde “Şapka Devrimi” görüşülmektedir. Meclisin Müslüman aza’ları şapka devrimine ilişkin tasarının Anayasa’ya aykırı olduğunu söylediklerinde büyük “atılgan” ve Adalet Bakanı M. Esat Bozkurt çok sert şekilde mukabele ediyor, adeta tehditkâr bir dille şöyle diyordu: "Hürriyetin nasibi, irticanın elinde oyuncak olmak değildir? Ülkenin çıkarlarına olan şeyler hiçbir zaman anayasaya aykırı olamaz, olmaması mukayyettir (belirlenmiştir)."
Meclis buz kesmişti. Topal Osman ortalıkta dolaşıyordu. Aralık 1923’te Ali Şükrü Bey bu eşkıya tarafından katledilmişti.

İrtica o gün de geçer akçeydi ve İrtica ile yaftalananlar başlarına ne gelebileceğini biliyordu. Bu şartlarda olanlar oldu, yasa meclisten geçti. Takvimler 25 Kasım 1925’i gösteriyordu ve aslında her şey yeni başlıyordu.

Şapka devriminin tatbikiyle birlikte Anadolu’da Müslüman ahalide huzursuzluklar artmaya başladı. Rejim, muhalefet edenlere çok sert tedbirler aldı. Para cezaları uygulandı, uslanmayanlar hapis cezasıyla cezalandırıldı. Hala isyan edenler idam edildi (bakınız İskilipli Atıf Efendi).
Bunca “rutin” işlem arasında dikkat çeken bir başka gelişme yaşandı. Rize’de Müslüman ahali şapka giymeyiz, vergi vermeyiz diye ayaklandı. Aslında ayaklanma değil, bir ihtardı bu. Kimse silah çekmedi, kimse öldürülmedi, kamu kurumları işgal edilmedi. Ahali sesini yükseltti sadece.
Takvimler 12 Aralık 1925’i gösteriyordu. Sekiz alim şapka giymeyeceklerini, sarık saracaklarını beyan etmiş, bir takım ahali de zabıta karakoluna kadar yürüyerek nümayiş yapmıştı.
Devlet, bu isyana sessiz kalamazdı elbette. Hamidiye zırhlısı ( evet zırhlı, bildiğiniz savaş gemisi) Rize’yi top atışlarıyla vurdu. Müslüman ahali şer’rinden korktuğu devlete boyun eğdi, ama teslim olmadı. Türkü yaktı ardından, yüzyıllar sonra da devlet alnında kara bir leke olarak taşısın diye: “Atma Hamidiye atma”

Olaylar sona erince İstiklal Mahkemesi kuruldu Rize’de. Bir gün içinde yargılama tiyatrosu gerçekleştirildi: 8 kişi idam cezasına, 55 kişi beş yıl ila on beş yıl arasında hapis cezasına çarptırıldı.

*

Yıl 2011, Aralık ayının 28’i…
Şırnak’ın Uludere ilçesinde “sınır ticareti” yapan Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları mensubu oldukları ülkenin uçakları tarafından vurularak katledildiler.
Kimilerine göre kaçakçılık suçtu. Ülke ekonomisi bu yüzden geri kalıyordu. Bu düşünce sahipleri bu görüşlerini Dubai’den getirttiği bilgisayarda yazıyor veya Çin’den aşırdığı cep telefonuyla konuşuyordu. Ülkenin en büyük akaryakıt kaçakçısıyla devlet bizzat pazarlığa oturmuş ve anlaşma imzalamıştı birkaç yıl önce. Ama olsundu, kaçakçıydılar sonuçta, kalkınmamız için öldürülmeleri gerekiyordu.

Kendini ülkenin sahibi gören kimi beyaz renkli canlılarsa güvenlik öncelikleri nedeniyle “olur böyle şeyler” tadında yazılar yazdılar. Gece yarısı ayırt edilemeyebilirdi silahlı ve silahsız gruplar. 35 Kişi öldü diye güvenliğimiz için kahramanca çarpışan askerlerimize söz söylenebilir miydi? Hem biz yataklarımızda mışıl mışıl uyuyalım diye öldürüyorlardı onlar. Bakın Amerika da, Afganistan’da kaç sivili öldürüyordu yanlışlıkla neredeyse her gün, oluyordu böyle şeyler. Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin insan hata yapabiliyordu ve yapabilecek bir şey yoktu.

İşin garip yanı ise beyaz sahiplerin bu sözlerine teslim olan kölelerin papağan gibi bu sözleri tekrarlamasıydı. Bu köleler fakirdiler, ezilmişlerdi. Bazen işyerinde, bazen asker ocağında, bazen devlet kapısında aşağılanmışlardı ama tecavüzcüsüne aşık olacak kadar geçmişlerdi kendilerinden. Kimilerinin ikbal kaygısı vardı belki, kimileri köprüyü geçinceye kadar dayı demenin derdindeydi. Kimisi ise gerçekten aşıktı failine.

Uludere’de doğmuş olsaydı kaçakçılık yapmak zorunda kalacak insanlar, üstelik sahip olduğu her şeyi kaçak yollarla elde etmiş olanlar ahlak zabıtalığı yapıyordu garip bir biçimde.

Ama daha kötüsü de vardı elbette. “Kimsesizlerin kimi” iddiasıyla iktidara gelenler kimin neyi olduğunu ispat edercesine “Özür mözür dileyemeyiz, parası neyse veririz” tadındaydılar.
Aynı ağızlar daha birkaç hafta önce “Dersim katliamı” için özür dilemişlerdi oysa. Adli ve idari inceleme başlattıklarını söyledikleri gün, soruşturmayı etkileyecek “herhangi bir kasıt olmadığına” dair peşin hükümlerini de ifade ettiler. Şimdi hangi müfettiş Başbakan’ın sözü üstüne kasıt bulunduğunu rapor edebilir? Hangi rapor hakikati anlatabilir bize…

1925’ten 2011’e devlet cephesinde yeni bir şey yok. Reisi Cumhur’un adı değişiyor, Başvekil’in adı değişiyor. Mahmut Esat Bozkurt yok Adalet Nazırlığında. Topal Osman arıza çıkaranlara çemkirmiyor gözleriyle...
Her şey değişiyor. Teknoloji değişiyor, devlet yeniliyor kendini.
Zırhlılar değil, uçaklar bombalıyor artık.
Ölenlerin yasını tutmak kalıyor bize.

Uludere için 70 yıl daha beklemeliyiz. Devlet 70 yıl sonra özür dileyebiliyor belli ki. Hükümet, bizi “devlet gibi sevmeye” devam ediyor.

Şükür ki Allah büyük ve iktidar geçici…
1925 Rize’sinin ahalisi Uludere vakasını duysaydı ne düşünürdü acaba?
Üstelik kendi çocuklarının hükümete vaziyet ettiğini bilseydi…

Allah büyük şüphesiz, şüphesiz iktidar geçici…

13 Kasım 2011 Pazar

Üzüntü ve Muz Kabuğu



Birkaç hafta önce Gazeteciler ve Yazarlar Vakfından Cemal Uşşak’ın Radikal gazetesine verdiği bir mülakatla başladı her şey. Kısaca Kürt meselesinde Müslümanların –isterseniz Dindar / İslamcı diye de okuyabilirsiniz.- durduğu yeri, Müslümanların Kürt meselesindeki sorumluluğunu sorgulayan ve “Özeleştiri” yaptığını iddia eden bir metin vardı karşımızda.

Bu özeleştiriyi iki kısımda değerlendirmek gerekiyor. Birincisi Cemal Uşşak’ın içinde bulunduğu daireden yapmış olduğu Özeleştiri; ikincisi ise, daha geniş anlamda Müslümanlar / İslamcılar “biz” üzerinden söyledikleri.

Değerlendirilmesi gereken bir başka alan ise mülakatın sonuçları itibariyle klasik sol öğretide estirdiği rüzgar ve bunun kronik yansımaları.

Baştan belirtmeliyim ki Cemal Uşşak’ın mülakat boyunca sarfettiği sözlerinde samimi olduğundan şüphe etmiyorum. Aidiyet hissettiği, birlikte yol aldığı arkadaşlarının tutarsızlıklarını son derece iyi gözlemlediğinden de eminim.

Diğer yandan “biz” kavramının neye tekabül ettiğine ve “biz” kavramını kullanmaya ilişkin eleştirilere hiç girmeyeceğim. Esasen söyleyeceklerimde Cemal Uşşak’a yanıt olsun diye değil, genel olarak bir bilinçaltını ifşa etmeye yönelik olacak.

Özeleştiri Milattır

Son yıllarda gerçek anlamda yapılmış en önemli özeleştiri örneği “Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım" kitabıyla Hasan Cemal tarafından gerçekleştirildi. Hasan Cemal uzun yıllar içinde bulunduğu sol camianın yaptığı yanlışları, kendi işlediği günahları bir bir deşifre ediyor ve aslında kendisiyle helalleşiyordu.

Hasan Cemal’in bu çıkışı kendisi için bir milattı ve Hasan Cemal bu milattan itibaren eski hatalarını bir daha yapmayacağını, eski günahlarını bir daha tekrarlamayacağını söylüyordu. Hasan Cemal’den sonra başka “özeleştiri” yapanlarda oldu, bunların bir kısmı şartların gereği olarak özeleştiri kavramının arkasına sığınırken bir kısmı gerçek bir pişmanlıkla yeni bir milat ile yollarına devam ettiler.

“Özeleştiri” kavramını “Milat” kavramıyla birlikte anmadığınız zaman sadece bir laf kalabalığı etmiş oluyoruz. Çünkü pişmanlık içermeyen, tövbe içermeyen ve yapılan hatalardan dersler çıkararak, bir daha işlememe azmi göstermeyen bir özeleştiri, yalnızca dedikodu kabilinden bir mızmızlanma olabilir.

Cemal Uşşak’ın aidiyet hissettiği yol arkadaşlarının gazete ve televizyonlarına bakıldığında; bu gazetelerde atılan manşetler göz önüne alındığında; televizyon kanallarında gösterilen dizi film ve haberlerin içeriğine bakıldığında söz konusu edilen özeleştiriye ilişkin izler göremiyoruz.

Kürt meselesine sadece güvenlik merkezli bakan bir haber konsepti, en basitinden Kürtleri; güzel Türkçe konuşanları iyi Kürt, şive ile konuşanları kötü Kürt olarak tasnifleyen bir dizi film propagandası “özeleştiri” başlığı adı altında sunulan bütün sözleri yalanlıyor.

Buradan bakıldığında Cemal Uşşak’ın cemaati açısından bir özeleştiriyi gerek görmesi takdire şayan olmakla birlikte bu özeleştirinin herhangi bir sonuç doğurmaması, yanlışlardan vazgeçmek gibi erdemleri ıskalaması nedeniyle havada durduğunu söylemeliyiz. Herhangi bir milada sebebiyet vermeyen, etkileri özeleştiri yapan grupta fark edilmeyen bir özeleştiri yok hükmünde değil midir?

Evet Dindarlar Kabahatlidir Ama…

Dindarların Kürt meselesinde sınıfta kalması, Kürtlerin doğuştan sahip oldukları haklarına –ana dilde eğitim vs.- kayıtsız davranması geniş toplum kesimleri açısından bakıldığında doğrudur. Dindarların birey olarak Kürt meselesinde sınıfta kaldığı söylenebilir ancak; dünyanın hiçbir yerinde tabandan gelişen bir devrim yoktur. Yani kitlelerin tamamen erdem üzerine ittifak ettiği bir hareket olağan değildir. Toplumu yönlendiren Kanaat önderleridir ve bu önderler tamamen tekamül etmemiş olsa dahi bir toplumu devrime ulaştırabilir.

Dindarlarda tek başına homojen bir yapı değildir ve pek çok konuda farklı fikirlere sahiptir. Dolayısıyla dindarların Kürt meselesinde veya başka bir konuda tam bir ittifak halinde olmasını beklemek komik olacağı kadar imkânsızdır da. Ancak kanaat önderlerinden Kürt meselesine ilişkin İslami bir duruş beklemek hepimizin hakkıdır.

Bu kanaat önderlerinden Kürt meselesine kayıtsız kalan, kardeşlerinin canı yakılırken sırtını dönen ve görmezden gelen var ise –bizce de vardır- bu kanaat önderlerinin bir an önce yeni bir milat ile yola koyulmaları ve bugüne kadarki duyarsızlıkları için Kürt kardeşlerinden af dilemeleri elzemdir. Anlaşıldığı kadarıyla Cemal Uşşak bu kanaat önderlerinden bazılarını tanımakta ve bilmektedir!

Öte yandan kimi tanıdık kanaat önderlerinin kayıtsız tutumları nedeniyle yıllardır Kürt meselesinde adil bir duruş sergileyen örgütlerin yok sayılması, Mazlumder’in Kürt meselesine ilişkin duruşundan bahsedilince “sadece Kürt illerindeki şubelerin gayretleri” denilerek küçümsenmeye çalışılması bir hakkın çiğnenmesidir.

Mazlumder 1990 yılında Kürt Raporu’nu yayımladığında nerede duruyorsa bugünde aynı çizgidedir. “Kürt” kelimesini telaffuz etmenin bile tehlikeli görüldüğü bir zaman diliminde Kürt raporu yayımlayan bir örgütün çalışmalarının dernekteki Kürtlerin faaliyetleri olarak sunulması hem Mazlumder müktesebatını yok saymak hem de dernekte görev yapan ve Kürt meselesi hususunda sözünü söylemekten çekinmeyen Türk kökenli şube başkanlarına ve yönetim kurulu üyelerine bühtandır.
Sadece Mazlumder değil elbette, Özgürder’in de Kürt meselesinde durduğu yer çok nettir.

Üstelik Milli Görüş hareketinin ve özellikle hareketin lideri konumundaki Rahmetli Erbakan’ın bakış açısını ve yapmaya çalıştıklarını yok saymak, ödediği bedelleri görmezden gelerek küçük siyasi beklentilerle hareket etmekle suçlamak kabul edilebilir gibi değildir.

Cemal Uşşak burada saydığım hareket ve isimleri İslami camiadan kabul etmiyorsa söylediklerinde haklıdır. Ancak burada söz edilen hareketler İslami camianın bir parçası ise başka bir hata yapıyor demektir. Öte yandan “Biz Müslümanlar” ifadesinin kapsamını aidiyet kurduğu camia ile sınırlı tutuyorsa özeleştiri mantığının temelinin doğru olduğunu kabul etmeliyiz. Çünkü bu temel ekseninde Kürt’lere yönelik pek çok haksızlık bizim de bilgimiz dahilindedir.

Kürt meselesi gibi hassas bir meselede devletçiler tarafından Kürtçü olmakla itham edilirken, örgüte yönelik eleştirilerinden dolayı milliyetçi, ırkçı, devletçi olarak suçlanan ve ne Musa’ya ne İsa’ya yaranamayan Mazlumder’in hukukunu ve yirmi yıllık müktesebatını görmezden gelmek, Mazlumder’e emek vermiş, bedel ödemiş öncülerinin hukukunu çiğnetmek olacaktır.

Bununla beraber Mazlumder dahil olmak üzere İslami camianın kendi içinde bir özeleştiri yapması, yapabildiklerini ve yapamadıklarını değerlendirmesi elbette ve muhakkak önemlidir. Ancak bu özeleştiri asla fedakârlıkları inkâr ederek gerçekleşebilecek bir özeleştiri değildir.

Çok Kullanışlı Propaganda Malzemesi

Söz konusu mülakatın yayımlanmasının ardından hiçte beklenmedik bir şekilde televizyon ekranlarında, gazete sayfalarında bir tartışma başladı. Eski tüfek solcular televizyon ekranlarında artık ezberlediğimiz görüşlerini yenilediler.

Onlara göre Sünni Müslümanlar devlete tapan, devleti kutsal kabul eden ve devlete yönelik her kalkışmada kökten devletçi bir tutum sergileyerek hak hukuk gözetmeksizin güçle ittifak eden canlılardı.

Sünniler ve özelde Hanefiler bu devletçi tutumlarıyla korunmuşlar, gözetilmişler ve devlet mekanizmasının işleyişinde başat rol almışlardı.

Bu eski tüfek solculara göre din zaten ontolojik olarak güce iman etmeyi; dindarlık da bencilliği, çıkarcılığı gerektiren bir tutumdu.

Yani dindarların bir kısmının yanlış tutumlarından yola çıkarak ve fakat dindarların diğer bir kısmının adil duruşunu görmezden gelerek dinin ve dindarların bir bölümünün suçlanması için biçilmiş kaftandı bu “özeleştiri”.

Başka konularda tavırlarını sorguladığımız da bizi toptancılıkla suçlayan sol camia, her nedense kendisi toptancılık yapmaktan hiç çekinmiyor. Buna şimdilik “çelişki” diyerek geçelim. Ama hafızalarımıza da kaydedelim.

Başörtüsü Yasağı Sürüyor



Ak Parti tabanına göre başörtüsü sorunu çoktan çözüldü. Daha kötüsü Akparti yöneticileri de buna inanıyor.

“Şurada da sıkıntı var” dediğinizde koca bir duvar üzerinize, üzerinize yürüyor.

“Her şey bir anda olmuyor”, “On yıl önce düşünülebilir miydi, böyle bir şey”, “Sizde çok insafsızsınız canım, elinden geleni yapıyor hükümet”, “Her şeyin bir sırası var”, “Şapka giysinler canım, köprüyü geçinceye kadar”…

Böyle uzayıp gidiyor duvardan yansıyanlar…

Başörtüsü meselesiyle uzun zamandır ilgilendiğim için ne olup bittiğini yakinen biliyorum. Sokakta yürürken, bir üniversite önünden geçerken, içeride başörtülü olup olmadığına, giriş çıkışlarda sorun yaşanıp yaşanmadığına özellikle dikkat ediyorum.

Öyle günlerden birinde birkaç hafta önce Tandoğandaki Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesinin önünden geçerken, yine adımlarımı yavaşlatıp etrafı kolaçan ederken karşılaştım onlarla.

Kampus girişindeki güvenlik kulübesinin hemen arkasında görünmemeye çalışarak başlarını örtüyorlardı. Ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, açık alanda üç-beş metrekarelik bir kulübenin arkasında görünmeme ihtimalleri yoktu.

Yüksek Öğretim Kurumu’nun bütün iyi niyetli çabalarına rağmen sayıları hiçte azımsanamayacak sayıda üniversitede ilkel bir direnç hala sürüyor.

Zaman zaman “Açta o güzel saçlarını göreyim” diye başlayan hakaretler, zaman zaman “Hepimiz Atatürk çocuğuyuz, aç saçlarını” şekline bürünen, zaman zaman “Salonu terk etmezsen, derse başlamam” diyerek diğer öğrencilerle başörtülüleri karşı karşıya getiren bir saldırı bu.

Öğrenciler bu ifadeleri doğrusu “nazik” buluyor. Çünkü işittikleri öyle sözler var ki, onların yanında bunlara razılar!

Bunun dışında her ders, derse başörtülü girdi diye tutanak tutan ve bunu üniversite yönetimine ileten öğretim üyeleri, “Biz YÖK, MÖK tanımayız karar aldık bu şekilde derse giremezseniz” diyen hocalar da var.

Yetmezmiş gibi özel güvenlik güçlerini öğrencilerin üzerine salıp, otobüsten indirmeye çalışan, yerleşke kapılarında öğrencilerinin girişlerine engel olan üniversiteler de var.

İşin ilginç yanı özel güvenlikçiler başörtülüleri kovalarken namazı kaçıracakları için de kızıyor başörtülü öğrencilere.

Ama belki en acısı şu…

Anadolu’nun göbeğinde bir üniversitede derslere başörtülü girmeye çalışan bir öğrenciye, en yakın başörtülü arkadaşı “Bir daha görüşmeyelim, yan yana gelmeyelim, başımızı derde sokacaksın” diyor.

Oysa senin başın bundan daha büyük bir derde nasıl girebilir ki! Farkında değil…



Yaklaşık iki yıldır Türkiye’nin bütün üniversitelerinde başörtüsü sorununu takip ediyoruz.

Bu süreçte gelinen noktayı da çok iyi biliyor ve küçümsemiyoruz. Bir zamanlar kampüse başörtülü girişi bile hayal edemediğimiz üniversitelerde yaşanan olumlu gelişmelerden de haberdarız.

Ancak; Akparti hükümeti “Bu işi fiilen çözelim” diyerek büyük bir yanlış yapıyor.

Yasakçılar da, fiili bir yasak uygulamışlardı unutmayalım. Anayasa mahkemesi kararının arkasına sığınarak, birkaç yönetmelik uydurarak sağlamışlardı başörtüsü yasağını.

Bu saatten sonra yasalarda başörtüsü yasağının suç olduğuna dair bir madde görmeden rahat edecek değiliz.

Başörtüsü yasağının sürdüğü üniversite, fakülte ve bölümlerin listesini vermeden önce bir borcu ödemeliyim. Uzun zamandır, başörtülü arkadaşlarımıza “özgür üniversite” google grubu üzerinden hukuki yardım sunan, yüz yüze görüşen, üniversitelerle ve YÖK’le direk temasa geçen, nasıl davranmaları, nerelere başvurmaları, nasıl tutanak düzenlemeleri gerektiği hakkında yardımda bulunan Avukat Fatma Benli ve Avukat Şerife Gül Arıman’a teşekkür borçluyum.

Hem kendi adıma, hem de başörtülü arkadaşlarım adına. Sağolsunlar, iyi ki varlar.

Not: Özgür üniversite grubuna katılmak isteyen “başörtülü” arkadaşlarımızın Mazlumder Ankara Şubesinin ankaramazlumder@gmail.com elektronik posta adresine okudukları üniversite, fakülte ve bölümü belirten bir mail atmaları yeterli olacaktır.



Başörtüsü yasağının uygulandığı üniversite, fakülte ve bölümler…

1. 9 Eylül Üniversitesi / İlahiyat Fakültesi, yüksek lisans hazırlık / derslere başörtülü alınmıyor.

2. Ankara Üniversitesi / Eczacılık Fakültesi / Başörtülü kampus girişi yasak

3. Marmara Üniversitesi / Atatürk Eğitim Fakültesi / diplomada Başörtülü fotoğraf yasak

4. Erciyes Üniversitesi / Sağlık Bilimleri Fakültesi / Beslenme ve Diyetetik Bölümü / bazı öğretim görevlileri başörtülü öğrencileri derslere almıyor

5. 9 Eylül Üniversitesi / FTR Yüksek okulu / öğrenciler derslere gürültü çıkarırlarsa girebiliyor, öğretim görevlileri tutanak tutuyor. Disiplin cezasıyla tehdit ediyor.

6. Çukurova Üniversitesi / Mimarlık Fakültesi / hakaret ediliyor, başörtüsü zorla çıkarılmaya çalışılıyor.

7. Çukurova Üniversitesi / İstatistik bölümü / tutanak tutuluyor. Diğer bölümlerde zorla açtırılıyor

8. Başkent Üniversitesi / tüm fakülte ve bölümler / rektör yardımcıları sorun yok derslere girebilirsiniz diyor, Rektör başörtülü öğrencileri yanına çağırıp başlarını açmalarını istiyor. Tutanak tutuluyor.

9. 9 Eylül Üniversitesi / İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi / Çalışma Ekonomisi Bölümü/ sözlü hakaret ediliyor: “Belgeler, YÖK umurumda değil, seni böyle derse alırsam kendimden utanırım”, “Biz Atatürk’ün kızlarıyız, çıkar o güzel saçlarındaki örtüyü”, “üniversite yönetimi karar aldı, başörtülüleri derse almayacağız”

10. Akdeniz Üniversitesi / Hemşirelik Bölümü / öğrenciler başlarını açmaları için tehdit ediliyor.

11. Boğaziçi Üniversitesi / İngilizce öğretmenliği son sınıfta bazı öğretim üyeleri derse almıyor.

12. Marmara Üniversitesi / Hukuk Fakültesi / bazı öğretim üyeleri derse almıyor, öğrenciler notla tehdit ediliyor, rencide edici sözler kullanılıyor.

13. Boğaziçi Üniversitesi / Batı Dilleri Bölümü / bazı öğretim üyeleri öğrencileri şapkalı dahi derse almıyor, yabancı öğrenciler de dışarı çıkarılıyor.

14. Mersin Üniversitesi / Maliye Bölümü / bazı öğretim üyeleri derse almıyor.

15. Dumlupınar Üniversitesi / Fen Edebiyat Fakültesi / Biyoloji Bölümü Başörtülü öğrencileri derse almıyor.

5 Eylül 2011 Pazartesi

ABDULLAH DEMİRBAŞ YURT DIŞINDA TEDAVİ EDİLSİN!




Uzun zamandır güvenlik-terör denklemiyle terbiye edilmeye çalışılan halklarız.
Güvenlik öncelikli yaşayanlar işledikleri suçları terör kılıfıyla bir güzel örtüyor. Üstelik böyle olunca geniş tabanlı bir kitle arkanızda duruyor.

Diğer taraftan işin terör tarafı da boş durmuyor ve güvenlik kaygısını derinleştirmek için elinden geleni yapıyor.

Taraflarının gerilimden beslendiği bir oyun bu. Bir taraf ödeneklerinin artırılması ve sorgulanamazlığının teyidi için terörü kullanıyor, diğer taraf iktidar alanını doğrudan şiddete dayıyor ve şiddetin sona ermesi durumunda –barış tehlikesi- iktidar alanının zayıflayacağını ve giderek gücünü kaybedeceğini düşünüyor.

Bu tavır/lar karşısında Türk ve Kürt halklarının ne kadarının kurban edildiği, önemsiz istatistik değer olmaktan öte anlam ifade etmiyor.

Ölümlerin kutsandığı yaşamın ise önemsizleştirildiği bir süreçten geçiyoruz.
Herkes diğer tarafın ölülerini sayıyor.

Bir futbol maçı izler gibi.
“Buda mı gol değil, buda mı değil” tezahüratları eşliğinde.

Şiddet hepimizin gözlerini kör ediyor, farkında değiliz.
Kendi ölülerimize karşı ötekilerin ölülerini lanetliyoruz. Biri diğerinden “leş” diye bahsediyor. Birinin ve diğerinin kim olduğu önemsiz.

Giderek kör oluyoruz. Kalbimizde biryer katılaşıyor. Sis perdeleri iniyor vicdanlarımıza.
Tedavi görmesi gereken tutukluların tedavi haklarını engellemeyi gol atmak gibi görüyoruz.

Güler ZERE geçtiğimiz yıl uzun uğraşlardan sonra son isteğine uygun olarak evinde ölmeyi başarabildi.
Cumhurbaşkanı artık tedavi edilemeyecek durumda olan ZERE’yi affederek son isteğinin yerine getirilmesini sağladı.

Hatırlayın o günkü tartışmaları. Neye yaradı o tartışmalar?
ZERE’nin “terörist” olması, “suçlu” olması başka bir şeydir, tedavi hakkını kullanması ve ömrünün son günlerini evinde geçirmesi başka!

Hasta Paşa Olunca / Güven Erkaya Örneği

Hayat adil değil der materyalistler.
Kimileri birkaç sıfır önde başlar maça.

Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya kuvvet komutanlığı sırasında Karaciğer rahatsızlığı yaşıyor ve tedavi görüyor.

Ancak yeterli olmuyor ve Erkaya’nın yurt dışında tedavi edilmesi zorunluluğu doğuyor.
Mevzuata göre birinci derece devlet memurları dışında yurt dışında tedavi imkanları sağlanamadığı için Erkaya Başbakan Baş Danışmanlığına getiriliyor.

Başbakan Mesut Yılmaz ile Başbakan Yardımcıları Bülent Ecevit ve İsmet Sezgin'in imzasını taşıyan görevlendirme yazısı Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından onaylanıyor.

Tüm bunlar Güven Erkaya yurt dışında tedavi edilebilsin diye yapılıyor. İyide yapılıyor, Erkaya’yla ahirete taalluk eden husumetime rağmen neden yapıldı demiyorum.

ABDULLAH DEMİRBAŞ’da İNSAN, EN AZ GÜVEN ERKAYA KADAR!

Oysa bir başka insan aynı hakkı kullanmak istediğinde burnundan getiriyoruz.
Teröristten, katilden, binbir türlü küfürden geçilmiyor. “Entel - dantel işler” diyor en terbiyelimiz.

Abdullah DEMİRBAŞ, Diyarbakır Sur Belediye Başkanı. Kalp- Damar Sorunları, Akciğer Sorunları yaşıyor ve Kanser tedavisi görüyor.

KCK davasında tutuklanan DEMİRBAŞ sağlığının tutuklu yargılanmasına müsait olmaması nedeniyle serbest bırakıldı ve yurt dışına çıkış yasağı konuldu. İstanbul Üniversitesinden alınan raporlar DEMİRBAŞ’ın yurt dışında tedavi edilmesi gerektiğini söylüyor.

Tıp ilerledi aynı tedavi Türkiye’de de yapılabilir geyiği yapmayın lütfen, yapılsa üniversite yurt dışında tedavi edilsin raporu vermezdi herhalde!

Yaşam hakkı vazgeçilemez ve ertelenemez bir insan hakkıdır. Sürdürülen yargılama ve yurtdışına çıkış yasağı nedeniyle DEMİRBAŞ’ın sağlığının telafisi mümkün olmayan ve geriye dönülemez bir noktaya gelmesi kabul edilemez bir insan/yaşam hakkı ihlali olacaktır.

DEMİRBAŞ şüpheli olarak yargılandığı KCK davasında suçlu bulunsa dahi yaşam hakkı ertelenemez bir hakdır.

Ve hiçbir gerekçe, hiçbir güvenlik algısı bir yaşamı göz göre göre ölüme gönderemez.
Suçlu bulunsa dahi durum böyle iken, ya suçlu değilse!

Ve KCK davasından beraat ederse…
Başkaları beni çok ilgilendirmez ama o zaman kafasını kuma sokan dindarların yatacak yeri yoktur!

NOT: MAZLUMDER Tarafından başlatılan ve Abdullah DEMİRBAŞ’ın yurt dışında tedavi edilmesi edilmesine imkan tanınmasını isteyen kampanyasına linke tıklayarak ulaşabilirsiniz. http://demirbasyurtdisindatedaviedilsin.blogspot.com/

20 Ağustos 2011 Cumartesi

Ezber bozan Ramazanlardan, Ramazan ezberlerine




“Nerede o eski ramazanlar” diyecek değilim.

Her Ramazan’ın kendine has güzelliği olduğuna inananlardandım. Taki bu ramazana kadar.

28 Şubatta bile Ramazan günlerinin bir huşusu, bir ahengi vardı.

Hiçbir şey beyaz kadar çok kirlenmemişti henüz.

Her Ramazan bir ezber bozma adımı olurdu eskiden.

Horoz kurban edenlerden, namaz vakitleriyle oynayanlara; teravih vardı yoktu saçmalıklarından “oruç tutmadı dayak yedi” haberlerine kadar her şey aynıydı oysa!

Eskiden Yaşar Nuri’ler, Zekeriya Beyaz’lar olurdu laik medyamızın Ramazan ekranlarında.

Birkaç uygunsuz laf eder geçerdik, takmazdık, işimize bakardık.

Şimdi öyle değil oysa, kerameti kendinden menkul yeni rol modellerimiz var.

“Ebuzer sosyalistti” diyecek kadar ileri gideni de, bir ileri iki geri oynayanı da var.

Yarın öbür gün ne olur olmaz diye sermayeyi tüketmek istemeyeni de mevcut.

Bu ramazan daha bir ezber geçiyor gerçekten.

Eski ve üzeri tozlanmış fasılalar açılıyor birer birer.

Ama eski ramazanlardan farklı olarak bizi kendimize getirecek akil adamlarımız yok artık karşımızda!

Ya da var da, ortalığa çıkamıyorlar belki…

Bir gece Hilal Kaplan’ın Muhalif programında Ebubir Sifil’i görebildik ondan sonrası yok.

Eskiden sahur programlarını, iftar programlarını iple çekerdik, bir şey kaçırmamak için aile ferdleri uyarırdı birbirlerini.

Şimdi ise çoğu evde izlenmiyor bu programlar. Ve izlenmemesinin nedeni biz olmamalıyız, başka bir şey daha olmalı!

Sanki bütün TV kanallarının kadrolu ramazan memurları var.

Dön dolaş yine kürkçü dükkanı…

Ramazan Kurban Ediliyor!

Kitap fuarları bile eskisi gibi değil.

Dün bir dostumla yeni kitap var mı diye konuştuk, yok!

Koskoca yayınevleri eski kitaplarını koyuyor raflara. Birkaç popüler ismin, birkaç popüler konuda yazdıkları kitaplar dışında bir ölüm sessizliği hakim.

Eskiden “Yeni şeyler söylemek lazım cancağazım” diyenler yine terk etmişler siperleri…

Üstelik sadece bu kadar da değil kötüye gidiş.

Kocatepe Kitap fuarında hiç utanmadan “Zemzem” satıyor bir esnaf!

“Bir buçuk liraya soğuk zemzem”

Allah ıslah etsin seni be adam!

Hemen Kocatepe kitap fuarının altındaki alışveriş merkezinde Türk Hava Kurumu stand açmış ve fitre ve zekat topluyor.

“Toplanan zekat ve fitrelerden Sosyal Dayanışma Vakfına %40, Diyanet Vakfına %3, THK’na %53... pay aktarılmaktadır.”

THK’nun topladığı zekat ve fitreleri nereye harcadığı, nasıl harcadığı az çok hepimizin malumu.

“Yeni yıl kutlamaları sizin fitre ve zekatlarınızla karşılanmıştır.” “Planör uçak eğitim kurslarının giderleri fitre ve zekatlarınızla karşılanmıştır.”

Üstelik THK’nun fitre ve zekat toplaması dinen caiz olmadığı gibi, kanun önünde de sorunludur!

Hepsi bu değil!

İlk duyduğumda sempatiyle yaklaştığım israf iftarlarına dikkat çekmek için düzenlenen yer sofrası iftarları da çizgisinden sapmış durumda.

Ramazan kişinin nefsine karşı giriştiği bir eylem iken, artık ötekine karşı kullandığı bir silah haline dönüşüyor.

Lüks otellerde iftar açanlarının yüzde kaçı oruçludur bilmem.

Ama oran çok düşük seviyelerde olmalı. Bir adet, bir ritüel, bir toplanma nedeni haline dönüştürülmüş ve çoğunlukla laik dinci güdülere hizmet eden bir organizasyonun nesini protesto edeceksiniz?

Dindar bir camia, kitle bir israf iftarı düzenliyorsa o iftar sofrasının önünde dizilelim hepimiz ve sesimizi yükseltelim.

Hem uyaralım ayağı kaymakta olanları, parası ahiretini kirletenleri ve dur diyelim.

Hem Müslümanları uzak tutalım ve vicdanlarına seslenelim.

Ama öyle olmuyor işte.

Kimi adamlar çıkıyor ve diyor ki: “Bu sosyalistlerle Müslümanların bir araya geldiği ilk eylem”

Hem içerik doğru değil, hem söyleyiş biçimi.

Müslümanlarla sosyalistlerin bir araya gelmesi iyi birşeyse bu daha önce çeşitli kereler yapıldı. Ortada bir ilk falan yok.

Öte yandan nedir bu sosyalist öykünmesi!



Protesto İftarlarına Gelenler Kim?

Tuna Kiremitçi, Ece Temelkuran, Sırrı Süreyya Önder…

Son iftara CHP İstanbul kadın kolları da katılmış, vay canına!

Ağzı iftar, oruç görmemiş insanlar oruç tutanlara racon kesiyor!

Tuna Kiremitçi twitter hesabında “dincilerin” rahatsızlığından mutlu olduğunu söylüyor. Zekasınca birkaç üstü kapalı hakarette ediyor.

Ece Temelkuran, “Londradaki fakirlere bakmaya gideceği için” iftara katılamadığını söylüyor, ama başka bir iftara katılmak istediğini yazıyor.

Sırrı Süreyya Önder’in iftardaki konuşması ise siyasi pozisyonuna zemin hazırlamaktan öte değil. “Paylaşmak yoksa barış içinde yaşayamayız”

Allah Aşkına bu mudur ramazan algımız?

Kimsenin oruç tutup tutmaması beni ilgilendirmiyor.

Ama lütfen ağzı oruç görmemiş hiç kimse birilerinin yanına sığınıp Müslümanlara racon kesmesin!

Ömrü hayatında oruç tutmayıp protesto iftarı gösterisinde! Ramazan ayının faziletlerinden dem vurmasın.

Paylaşmanın ne demek olduğunu bari müsaadenizle sizden iyi bilelim!

Hadi hepsi bir yana da O CHP Kadın kollarıyla yan yana durmaktan hiç sıkılmadınız mı?

20 Temmuz 2011 Çarşamba

Bir Günlük Gazete



Bölünmüş durumdayım.
20 Günlük bir oğlum var ve onun bitmeyen gaz sancıları…
Annem geldi bir süreliğine yanımıza, yardım etmek için.
Yılda bir görebiliyorum annemi.
O da birkaç gün ancak.
On gün izin aldım işyerinden.
Ama bunu anneme söyleyemiyorum.
Çünkü her sabah işe gider gibi evden çıkıp, akşam işten döner gibi geliyorum eve.
Çoğu zaman işten döner gibi de olmuyor eve gelişlerim.
Geç vakit kapıdan girerken acaba kaç numaralı bakış ile karşılanacağımı düşünüp, eziliyorum.
İzinli olduğumu öğrenirse, yirmi günlük çocuğumu bırakıp nereye gittiğimi sorarsa cevap veremem diye korkuyorum.
Yılda bir kere, o da birkaç günlüğüne görüşebildiğimizi düşününce…
Neden yanımda değilsin derse, neden eşinle çocuğunla değilsin derse…

Benimle kahvaltı yapmak istediğini söylemiş annem.
Bu sabah kahvaltı yaptık birlikte.
Onu otobüs terminaline bırakabilecek kadar vaktim olup olmadığını sordu, bu sabah evden çıkmadan önce…
İhmal ettiğim başkaları da var biliyorum.
Yüzümün bir yanı da o yüzden kızarıyor.
“Filistin Günleri” geçerse her şey düzelir, biraz tamirat yaparım diye düşünüyorum.
Sonra hep böyle olduğunu hatırlıyorum.
Geçen yılda düşünüyordum bunları.
Geçen yıldan biriken tamiratlar da duruyor şimdi önümde.
Ondan önceki yıl, bir önceki…
Daha önceki öncekilerde…

8 Temmuz 2011 Cuma

Sivas Katliamı ve İlkel Gazetecilik




Bundan on sekiz yıl önce Sivas’ta 38 insan öldürüldü.

Her biri insan oldukları için değerliydiler.

Kimileri “Aydın” fetişizmine tutuşarak bu 38 ölümden kendine “Aydın” yaftası yonta dursun, benim için ne ölüm şekillerinin ne de mesleklerinin hiçbir önemi yoktu.

İnsandılar ve bu şekilde öldürülmeyi hak etmemişlerdi.

Belki hiçbiriyle ortak noktam yoktu, belki karşılaşmış olsaydık kavga ederdik birbirimizle ama insandılar ve yaşamaya en az benim kadar hakları vardı.

İlk kez geçen yıl düşmüştü aklıma. Bir Müslüman olarak iki Temmuzda Sivas’a gidip Pir Sultan Abdal Derneğiyle birlikte bu katliamı kınamalıydık. O vakit olmadı.

Bu yıl farklı kaynaklardan iletişim kurmak istedik Alevi dernekleriyle. Sivas’ta bu acıyı hep birlikte dillendirelim, bu yası birlikte tutalım istedik. Yine olmadı.

Dönüş bile yapmadılar. Ama bu kez kendi nefislerinin altında ezildiler. Kendi taassuplarına teslim oldular.

Öyle bir basın açıklaması yapalım ki metnin altında Pir Sultan Abdal Derneği ve Mazlumder yazsın istedik. Yeter ki metnin içerisinde “gericiler”, “yobazlar”, “dinci katiller” gibi ortaçağdan kalma kelimeler yer almasın dedik.

Tek derdimiz farklılıklarımızın ayrışmaya, kamplaşmaya neden olmadığını göstermek, birbirimizin acısını paylaştığımızı, birbirimizin acısından zevk almadığımızı göstermekti.

Özgür Gündem: Gazete olmak ya da olmamak

Özgür Gündem gazetesi 2 Temmuz tarihinde Özel harpçi H.Ç.’nin itiraflarına yer vererek Sivas katliamının özel harp dairesi tarafından düzenlendiğini manşetten haber yaptı.

Bugüne değin sol kesimin Müslümanlara yönelik bir saldırı argümanı olan Sivas olayları ilk kez bir sol gazete tarafından tekzip ediliyor ve “işin içinde başka işler var” deniyordu.

Özel harpçinin itiraflarının doğruluğu ya da yanlışlığı değil mesele. Böyle bir ihtimalin var olduğu düşüncesi bile bu kesim için büyük bir ilerleme.

Gazete 3 Temmuz tarihli baskısında da iddialarını sürdürdü ve manşet haberlerinden sonra Mazlumder Genel Başkanı Faruk Ünsal’ın Sivas davasının yeniden görülmesine ilişkin açıklamalarına yer verdi. Buraya kadar sorun yok.

Haberin iç sayfalardaki devamında ise gazete iletişim fakültelerinde ders olarak okutulabilecek bir gazetecilik faciasına imza attı.

“Katillerin AKP’li avukatları” başlıklı bölümde halen AKP’de siyaset yapan milletvekilleri, belediye başkanları teker teker sayılarak bu kişilerin yaptıkları “hizmet” nedeniyle nasıl kollandıkları ve hangi görevlere yükseltildikleri sıralanıyordu.

İnsanın utanması olmayınca ne yapsa hak!

Ancak ilginçtir gazete AKP’lileri listelerken bile ortaçağ solculuğundan kurtulamamış. Av. Faik Işık’ın titrine Başbakan Erdoğan’ın ve Süleyman Mercümek’in avukatı yazmış histerik bir bilinçaltı geçmişiyle.

Süleyman Mercümek kim? Bilen bilir!

AKP’li değil, vekil değil, belediye başkanı değil, parti yöneticisi değil…

O halde bu ismin burada ne işi var?



Histerik bilinçaltı bu işte.

Ortaçağ solculuğu tam olarak bu!

Gazeteyi çıkaranlar belli ki savunma hakkının kutsal olduğundan habersizler.

Kaldı ki Sivas davasında yargılanan ve ceza alanlar o gün orada bulunmaktan başka suçu olmayan insanlar. Sivas katliamının failleri halen bulunmuş ve adalete teslim edilmiş değil. Sırf birilerini teskin etmek için kamera kayıtlarında yer alan kişiler yargılanmış ve hukuk cinayetleri işlenerek mahpus edilmişlerdir.

Ancak ne yazık ki bu dava kan davası şeklinde görülmüş ve onlardan olan suçlu-suçsuz fark etmez cezalandırılsın denilmiştir. Sözüm ona solcularda bu hukuk komedisinin başrol oyuncularıdır.

Sivas bir yaradır. Ne için ve kim tarafından tasarlanmış olursa olsun reddedilmeli ve failleri bulunarak cezalandırılmalıdır. Bu yarayı dağlamak için hukuk cinayetlerini meşru görmek ise gayri insanidir.

Ve son olarak haberi yapan gazeteci kılıklı arkadaş Mazlumder avukatlarının da Sivas Davasında müdahil olduğunu bilmeli.

Benim tavsiyem müdahil Mazlumder avukatlarını da listeye eklemesidir!

Eğer biraz yeteneği varsa müdahil avukatların isimlerine ulaşabilir.

tagore