26 Nisan 2021 Pazartesi

 

KİFAYETSİZ BİR MUHTERİS: REŞİT GALİP



2009 Yılında MAZLUMDER tarafından başlatılan Andımız Kaldırılsın kampanyası semeresini vermiş 30 Eylül 2013 tarihli demokratikleşme paketi kapsamında yapılan yönetmelik değişikliği ile ‘Andımız’ yürürlükten kaldırılmıştı.

Beş yıl sonra durumu fark eden! Türk Eğitim-Sen 2018 yılında yönetmelik değişikliğini Danıştay’a taşıdı.

Danıştay 8. Dairesi yönetmeliğin kaldırılması kararını iptal ederek ‘Andımız’ın okullarda yeniden okutulmasının önünü açtı.

Bu karar birkaç marjinal okul dışında uygulanmadı.

2021 Yılında ise Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu son kararını vererek ‘Andımız’ın okullarda okutulmayacağını kesin olarak karara bağladı.

Taraftarları ve karşıtları bu kararı tartışırken dillere düşen bir isimdi Reşit Galip. Kimine göre bir Türk kahramanı; kimi içinse misyoner okullarında yetişmiş, Türkçe ibadet ve kafatası meraklısı, İstiklal Mahkemesi azası, adı pek de hayırlı işlerle anılmayan karanlık bir adam.

 

Hiçbir şey durup dururken olmuyor!

1.Dünya savaşından galip ayrılan İtalya büyük bir kriz yaşıyordu. 600 bin askerini savaşta kaybetmiş, kazanan tarafta olmasına rağmen ekonomisi çökmüştü.

Mussolini bu krizi bir fırsata çevirecek, 1922 yılında darbe ile yönetime geçecek ve İtalyan faşizmi tarih sahnesinde yer alacaktı.

Aynı tarihlerde 1. Dünya savaşının kaybedeni Almanya’da büyük bir buhran yaşanıyordu. Versay antlaşması ile Almanların nefesi kesilmiş, para değerini yitirmiş, ekonomi çökmüş, açlık ve işsizlik hat safhaya ulaşmıştı. 1921’de Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi başkanı seçilen Hitler çok etkilendiğini söylediği Mussolini’nin İtalyan faşizminden Alman Nazizmi inşa etmeyi aklına koymuştu.

‘Her Alman’a İş ve Aş’ sloganıyla yola çıkan Hitler, kısa sürede Ordu’yu ve sanayicileri de yanına alarak 1932’de Führer olacaktı.

İtalyan ve Alman faşizmi o yıllarda özellikle kaybeden tarafta büyük bir hayranlıkla izleniyordu. Hitler ve Mussolini’nin tek adamlığı, sokaklarda yapılan askeri geçitler, okul törenleri, yüzbinlerce kişinin aynı anda okuduğu marşlar gıpta ile izleniyordu. Onlarda vardı da bizde neden olmasındı?

 

Reşit Galip, tam adıyla Mustafa Reşit Baydur 1893 yılında Osmanlı’nın Rodos Sancağında doğdu.

İlk ve Ortaokulu Rodos’ta okuduktan sonra, lise eğitimini İzmir St. Jean Babtiste Kolejinde (Fransız misyoner okulu, halen mevcut) tamamladı. Lisenin ardından ise Mekteb-i Tıbbiye’yi bitirerek Doktor oldu.

Reşit Galip’in hikayesi Mersin’de Türk Ocağı başkanıyken Mustafa Kemal’in huzurunda yaptığı konuşmayla değişecekti (1923). Mustafa Kemal bu konuşma sırasında etrafına kim bu diye sormuş, Reşit Galip adını bir kenara not etmişti.

İki yıl sonra bir milletvekilinin ölümü üzerine boşalan yere Mustafa Kemal’in talimatıyla seçilen kişi Mersin Türk Ocakları Başkanı Reşit Galip’ti (1925).

Reşit Galip cevvaldi, bıçkındı. Meclise sert girdi. O sırada Şeyh Sait isyanı patlak vermişti ve Meclis kürsüsünde en sert, en şiddetli, en kanlı konuşma onundu. İsyan bastırıldıktan sonra kurulan İstiklal Mahkemelerine gönüllü olarak giren, yurt dışına kaçmayı beceremeyen İttihatçıları, İskilipli Atıf’ı, İzmir suikasti sanıklarını idama götüren kararlarda onun da adı vardı.

Artık hem Mecliste hem de Çankaya’da en güçlü isimlerden biriydi Reşit Galip. İnsanlar Reşit Galip’in yanaştıklarına yanaşıyor, uzak durduklarından uzak duruyordu.

Türk Ocakları Çankaya tarafından İttihatçı’ların merkezi olarak görülüyor ve bu durum yeni yönetimi rahatsız ediyordu. Reşit Galip Türk Ocağı Genel Kurulunda Sert bir konuşma yapmış, son genel başkan Hamdullah Suphi’yi yerden yere vurmuştu. Merakla neler olacağı beklenirken Türk Ocaklarının kapatılarak CHF’na (Cumhuriyet Halk Fırkası) katıldığı açıklandı. Türk ocakları yerine kurulan Halk Evlerinin başkanı ise tahmin edileceği üzere Reşit Galipti.

Reşit Galip’in işi sadece bu kadar değildi. Mustafa Kemal Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın (SCF) kurucu heyetinde de görev vermişti Reşit Galip’e. SCF’nın tüzüğünü yazanlardan biri de oydu. Reşit Galip’in SCF’ndan istifa ettiği duyulduğunda ise Fırka’nın başına neler geleceğini artık herkes tahmin ediyordu.

Sarhoş olduğunda kontrolünü kaybediyordu Reşit Galip. Bu kontrolsüz günlerinden birinde Çankaya sofrasında haddini aşınca sofradan kovulmuş ama ihtiyaç duyulduğunda bu gözü kara ve kuralsız adam yeni bir görev için yeniden davet edilmişti.  

Bu kez Darülfünun kapatılacaktı ve bunu yapsa yapsa Reşit Galip yapardı. 1933’te Huzur’da sertçe tartıştığı Maarif Vekili istifa edince yerine Maarif Vekili olarak atandı. Darülfünun’u kapattı, bütün hocalarını işten attı. İstanbul Üniversitesini kurarak kendini Türk İnkılabı Profesörü ilan etti. O vakte kadar herhangi bir tarih eğitimi almadığı halde artık tıp mezunu bir tarih profesörüydü. Maarif Vekaletinin gücüyle kendini rektör yapmak istese de bu kadarı artık fazlaydı, gelen tepkiler üzerine geri adım atmak zorunda kaldı.

Aynı yıl kızları için yazdığı andı 23 Nisan 1933 tarihli çocuk haftası programında okudu. Andını çok beğenmiş olacak ki, kısa süre sonra Maarif Vekaleti genelgesi ile ‘Andımız’ın bütün okullarda her sabah okutulması talimatını verdi. İtiraz etmek kimsenin haddine olamazdı!

Bütün bu yoğun işlerinin arasında Tarih profesörü olarak başka işleri de oldu Reşit Galip’in. Türk Tarih Tezini hazırlayanlardan biri oydu. Hatta teze birçok tarihçinin itirazlarına rağmen gerçek dışı dokusunu veren iki kişiden biriydi.

Bu tez kabaca insanlığın ‘asil’ soylarının Türklerden türediğini, Türklerden türemeyenlerin işçi, köle gibi alt sınıflara mahsus insanlar olduğunu (burada renk ayrımı devreye giriyor, Türkler açık tenli, sarışın, renkli gözlü vs.) iddia ediyordu. Bunu desteklemek için kafatası ölçümü yapmak için mezarları açıyor, Mimar Sinan gibi isimlerin Türk olup olmadığını kontrol ediyordu.

1933’te kızına yazdığı ‘Andımız’ metni yakın tarihe kadar okuduğumuz metin değildi. 1972’de ‘Andımız’a son bölümde yer alan Atatürk’le ilgili kısım ve ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’ bölümü eklendi.

1997’de ise Atatürk’le ilgili bölümde dönemin anlam ve önemine binaen yeni bir düzenleme daha eklendi.

Reşit Galip’in el attığı hemen hemen her şey yok oldu. Bir zamanların korkulan adamının bugün adı bile hatırlanmıyor. Bize 80 yıl boyunca yaşattığı nazist eziyet dışında bir miras da bırakmamıştı artık o da kalmadı!

Reşit Galip 50 yaşında öldü. Kısa diyebileceğimiz hayatına sığdırabildikleri sadece bu kadar da değildi.

Türkçe Ezan, Türkçe kamet, Türkçe Bayram Tekbiri, kılık kıyafet düzenlemeleri gibi nice uygulama onun bakanlığı döneminde uygulandı. Her kurşun asker gibi işi bittiğinde yalnız, biçare ve muhtaç bir şekilde hayata veda etti.

 

 

(Derin Tarih dergisinin Kasım 2018 sayısı ve Yıldıray Oğur'un Alternatif Türkiye Tarihi / Vadi yayınları kitabından faydalanılmıştır)

 

https://hertaraf.com/koseyazisi-ustun-bol-kifayetsiz-bir-muhteris-resit-galip-2235

 

 

 ERDEMLİLER İTTİFAKI (HILFÜ’L FUDÜL) BİR SİVİL TOPLUM ÖRGÜTÜ DEĞİLDİR




Sivil Toplum kavramı 28 Şubat darbesinden sonra gündemimize girdi.

Sadece İslamcılık iddiasında olanların değil farklı dünya görüşlerine sahip insanların da bu kavramla tanışmaları 28 Şubat’tan sonra oldu.

Her ne kadar ismi sivil toplum örgütü olan tabela yapılar geçmişten bu yana mevcutsa da gerçek anlamda sivil bir toplum hareketi 90’ların sonlarına doğru hayat buldu.

Bu tabela yapılar otoritenin arka bahçesinde güvenli bir dil ve söylem üreterek otoriteye hizmet etmeyi, üniforma giymemiş olmayı sivillik kabul ederek kamu kaynaklarından beslenmeyi öngörmüşlerdi, başarılı da oldular.

28 Şubat darbesine karşı varoluşlarını ortaya koyarak sivil bir direniş örgütleyen insanlar ise artık dönüşü olmayan bir sabaha uyandıklarını kendileri de bilmiyorlardı.

Şiddet içermeyen, herhangi bir menfaat talep etmeyen sadece haklarını müdafaa eden bu insanlar 11 Eylül 1998 tarihinde gerçekleştirdikleri ‘İnanca Saygı İfadeye Özgürlük İçin Elele Eylemi’ ile otoriteye karşı o güne kadar yapılmış en büyük ve en organize eylemi gerçekleştiriyorlardı.

90’lı yılların başından sonuna kadar süren bu kaotik ortamda öne çıkan iki sivil toplum örgütü vardı: MAZLUMDER ve İnsan Hakları Derneği (İHD)

Sonra gerçek anlamda bir sivil toplum örgütü olarak Tüketiciler Birliği kuruldu.

İnsan hakları örgütleri nasıl otoritenin defolarını ortaya seriyor ise, Tüketiciler Birliği de tüketici hareketini bir geçim kaynağı haline getirenleri açık etti.

Hem otorite hem de ‘sivil toplum’dan geçimini temin edenler bu tehlikeli gidişe karşı ortak bir önlem almalıydı.

Kısa sürede otorite arka bahçesine sığınan tabela örgütlerini tanıyıp toplantılarına çağırmaya, meclis çalışmalarında komisyonlara davet etmeye başladı.

Otorite artık her iki cümleden birinde sivil toplum örgütü tanımlamasını kullanıyor, kendi kontrolünde ve itaatkar bir yapıyla meşruiyetini tesis ediyordu.

Kimlerdi bu söz dinleyen üniformasız birlikler!

Sendikalar, meslek örgütleri, barolar, hakim otoritenin dernekleri - vakıfları, menfaat eksenli kurumlar, hayvan hakları ve çevre hakları eksenli çalışma yapan kendini kurucu irade olarak gören her yapı bu arka bahçede gönüllü olarak yer aldılar.

Tabii ki karşılığında örtülü örtüsüz ödeneklerden yardım aldılar, kimileri kamu arazilerini üniversite arazisi olarak vakıflarına bedelsiz tahsis ettirdiler.

Orman arazilerinin imarı değiştirilirken çevre dernekleri eğitim için ağaç kesilebileceğini, eğitimin bu ülke için her şeyden değerli olduğunu söyleyerek kesilenden daha fazla ağacın dikileceğini açıkladılar.

İslamcı camia ise muhaliflerinden daha hazırlıklıydı sivil bir toplumsal düzene.

90’lı yılların başından itibaren Medine Sözleşmesi ve Erdemliler İttifakı (Hılfu’l Fudül) camianın entelektüelleri arasında sıklıkla tartışılıyordu.

Pek çok dernek ve vakıf sivil toplum tartışmalarını konferanslarına konu ediyor, akademik çevreler sivil toplum üzerine konuşuyor ve yazıyorlardı.

Elbette bu programlarda bütün kurgu Erdemliler Hareketinin yer yüzünde gerçekleştirilmiş ilk sivil toplum hareketi olduğu üzerinde yoğunlaşıyor, camia bu söylemle sivil toplumun dini dinamiklerini kolayca kabulleniyordu.

Peki, Erdemliler Hareketi (Hılfu’l Fudül) anlatıldığı şekliyle bir sivil toplum örgütü müydü?

En basit anlamıyla ‘Hükümetdışı Kuruluşlar’ (NGO: Non-Governmental organizations) diye tanımlayabileceğimiz bu yapılar hangi ahlaki kurallar çerçevesinde kuruluyordu.

Bugün tecrübelerimiz bir STÖ’nün taşıması gereken beş karakteri bulunduğunu söylüyor bize.

Bu sayı elbette detaya inildikçe çoğalabilir.

Bunlardan ilki her türlü otoritenin her türlü egemenliğinden bağımsızlıktır.

STÖ hükümetten veya başkaca otoritelerden talimat almaz, dilerse hükümetlere yön verebilir, ortak insanlık menfaatleri için projeler sürdürebilir ancak, otoritenin etkisi altında kalmayı reddeder.

Siyasi bağımsızlığın yanı sıra ikinci bağımsızlık alanı ekonomik bağımsızlıktır.

STÖ, siyasi otoriteden, ulusal veya uluslarüstü üst birliklerden hangi ad altında olursa olsun maddi yardım almaz, proje karşılığı fon kullanmaz!

STÖ, gönüllülük esasına dayalı bir yapılanmadır. Bir sınıfın veya gurubun organizasyonu değildir.

İnsanlığın ortak menfaatlerini savunmak veya korumak için mücadele eder.

Herhangi bir kişisel menfaat beklentisi ile eylem ve söylem üretmez.

Peygamber Aleyhisselamın kendisine vahiy gelmeden önce dahil olduğu Erdemliler İttifakı bu beş kriterin çoğunu sağlamaktadır.

Ancak siyasi otorite ile bağları söz konusu olduğunda bugünün modern tanımlamasıyla uyuşmamaktadır.

Erdemliler İttifakı Mekke’nin yönetici ailesi KUSAY içerisinde ortaya çıkan idari bir anlaşmazlık sonucu ortaya çıkmıştır.

İttifak Mazlumun hakkını zalimden almak üzere ahitleşmiştir.

Bu ahitte herhangi bir kişisel menfaat talebi söz konusu değildir.

İnsanlığın ortak menfaatini korumak esas alınmaktadır.

Ancak; Erdemliler İttifakı otoriteyle sorunu olmayan, otoritenin daha ahlaki bir yönetim biçimine kavuşmasını arzulayan bir yapıdır.

Otoriteyle barışıktır, otoriteye bir alternatif önermez!

Otorite Erdemliler İttifakının varlığını yönetim anlayışına karşı bir alternatif olarak görmez zira otoritesine alternatif öneren Peygamber aleyhisselamın ileride başına gelenler bu ittifakın sistem içi bir organizasyon olduğunu gösterir.

 

Döneminin şartları göz önüne alındığında son derece ahlaki, adil ve insancıl bir harekettir Erdemliler İttifakı.

Bununla birlikte ittifakın katılımcıları düşünüldüğünde yönetim kademesini temsil eden ‘soyluluk’ esasına dayalı bir kuruluş çıkar karşımıza.

Bugünkü tecrübelerimiz ve tanımlamalarımız dikkate alındığında Erdemliler İttifakı’nın bir sivil toplum örgütü olmadığını söyleyebiliriz.

Her yapıyı kendi dönemi ve şartları ekseninde değerlendirmek, 1400 yıl önceki şartları ve kurumları bugünün değerlendirmeleriyle yorumlamak şüphesiz doğru olmayacaktır.

Erdemliler İttifakı, Erdemliler İttifakıdır, Sivil Toplum Örgütü ise Sivil Toplum Örgütüdür!

https://hertaraf.com/haber-erdemliler-ittifaki-hilfu-l-fudul-bir-sivil-toplum-orgutu-degildir-ustun-bol-6665

 

 

YENİDEN ERDEMLİLER İTTİFAKI



 

Halk nezdinde 1991 seçimleri ile başlayan ve 1994 seçimleri ile zirveye ulaşan Refah Partisi eğilimi, sadece ulusalcı kesimlerin değil, bu kesimleri yöneten otoritenin de tedirginliğini artırmıştı.

Refah Partisinin bir alternatif olarak var olması ve güçlenmesi kurulu 'sermaye ve kabile düzeninin’ konforunu kaçırıyordu.

Sermaye, kendisi ile iyi geçinen /iyi geçinmek istediği/ ordu mensuplarını emekli olduklarında şirketlerinde üst düzeyde istihdam ediyor, bu istihdam devletin açılamaz denilen kapılarını sermayeye açıyor; bunun karşılığında, sermayenin elindeki yazılı ve görsel medya ‘yüce otorite’nin bütün günahlarını temizliyordu.

Teşbihte hata olmaz! Müşrik Mekke’de var olan düzen de, kendini sermaye ve kabile (sınıf) üstünlüğü üzerine kurulu bir iktidar ile var ediyordu.

Bu iktidar, sahip olduğu güç ve sermayeyi korumak için güçsüz ve yoksun olanın hakkını kolayca gasp ediyor ve kendi yandaşlarının hizmetine sunuyordu.

Tam da bu sırada Mekke’nin en itibarlı kabilesi kabul edilen KUSAY içinde yaşanan 'idari' anlaşmazlık, Mekke’de o güne kadar görülmeyen çapta büyük bir ayrışmaya neden oldu.

Bu ayrışmanın sonunda, ellerini güzel kokuyla doldurulmuş bir kaba bandıranlar ‘Güzel Kokulular İttifakı’; ellerini kesilmiş bir hayvanın kanıyla dolu kaba bandıranlar ‘Kan Yalayanlar İttifakı’ (Yeminliler İttifakı) adını aldılar.

Güzel Kokulular İttifakı ileride Peygamber aleyhisselamın da içinde yer alacağı Erdemliler İttifakı’nın (Hilfü’l Fudul) temelini oluşturmaktaydı.

Erdemliler ittifakı, ezilmişler için adaleti sağlayıp zalimlere yaptıklarının karşılığını misliyle, kanun önünde ödetmenin garantörlüğünü üstleniyordu. (1)

Yeminliler İttifakı ise, Mekke’nin diğer yüzünü temsil ediyor, mal ve iktidar sahiplerinin menfaatlerini koruyup kollayarak, onların her türlü fırsatçılığına güvenlik ve zemin tesis edeceğini ilan ediyordu.(2)

Bu yönetimsel ayrışma esasında bir idari anlaşmazlık değil ilkesel bir bölünmeydi.

Nitekim İslam’ın tebliğ edilmeye başlanması ile birlikte Peygamberin yanında yer alanlarla, O’nun karşısında duranlar neredeyse tamamen bu ayrışmanın tarafları olacaktı.

Peygamber aleyhisselam çok zaman sonra bu günleri anlatırken ‘Amcalarımla birlikte öyle bir anlaşmaya katıldım ki, benim gözümde kızıl tüylü bir deve sürüsünden daha sevimlidir. O anlaşmaya şimdi de çağırılsam, yine icabet ederim’ (3) diyecekti.

 

1990’lı yılların başından itibaren 'tehlike'nin farkına varan günün ‘Yeminliler İttifakı’, elindeki güç ve sermayenin menfaatleri ile iktidarını korumak için sınıf farkı gözetmeksizin kendileri gibi olmayan bütün insanlar üzerinde acımasız bir baskı kurdu.

Gerek fiziki, gerekse psikolojik baskılar arttığında ise, 'Erdem' sahibi insanlar haksızlıklar karşısında seslerini yükselttiler.

Yaşam tarzı ve düşünce itibariyle esasen Yeminliler İttifakıyla benzeşen ancak haksızlıklar karşısında susmayan bu insanlar, önce kendi çevrelerince tecrit edildiler sonra ise var oldukları mecralarından kovuldular.

Zaman, 1400 yıl sonra yeni bir 'Erdemliler İttifakı'nın kurulması için en uygun şartları oluşturuyordu.

'Yüce Otorite' ile geçinemeyen ve onların isteğiyle medya patronları tarafından işten atılan veya istifa ettirilen Kürşat BUMİN, Ali BAYRAMOĞLU, Gülay GÖKTÜRK, Cüneyt ÜLSEVER, Cengiz ÇANDAR, Koray DÜZGÖREN, Etyen MAHÇUPYAN ve adı aklımıza gelmeyen başkaca yazarlara İslami camianın gazete, dergi ve televizyonları kapılarını açıp özgürce yazabilekleri, yayın yapabilecekleri ortamlar oluşturdu.

Birimizin özgürlüğünün hepimizin özgürlüğü olduğu düşüncesinden yola çıkan yeni  'Erdemliler İttifakı' ilerleyen zamanlarda güç ve otorite alanlarının el değiştirmesiyle doğal olarak bozuldu.

Aradan çok zaman geçmedi! Kimi, dengeler adına kimi, kutsal otoriteler adına kimisi de, kişisel sebeplerle çok günah işlendi.

Eski dostluklar yitirildi, geçmişte erdem olarak görülen davranışlar artık tehlike olarak değerlendirilmeye başlandı.

Güçlü ile zayıfın yer değiştirdiği bir tarih diliminde zaman ve mekan bizi yeni bir 'Erdemliler İttifakı' kurmaya zorluyor.

Ama bir farkla! Bu kez 'Erdem' göstermesi gerekenler; güç, otorite ve varsıllıklarından feragat etmesi gerekenler, başkaları…

 

 

 

 

1. İlk Bahar/Hz. Peygamberin Hayatına Dair Stratejik ve Siyasi Bir Okuma/ – Wadah KHANFAR- VADİ Yayınları

2. A.g.e. Syf. 139

3. A.g.e. Syf. 135

 

https://hertaraf.com/haber-yeniden-erdemliler-ittifaki-ustun-bol-6596

 


 

HERKES BİLİYOR ZARLARIN HİLELİ OLDUĞUNU



 

1990’lı yıllar partili İslamcılığın zirve yaptığı zamanlardı.

O zamanlar iyi organize olmuş bir teşkilat, gönüllülük esasına dayalı bir iş bölümü vardı.

Elbette ‘aşağıdakiler’ ve ‘yukarıdakiler’ denklemi burada da işliyordu ama biz ‘aşağıdakiler’ henüz bunun farkında değildik.

Her yaştan Anadolu insanını Refah Partisine yaklaştıran farklı nedenler vardı, elbette.

Gençler ve orta yaşlıların partiye yaklaşması başka sebeplere, yaşını almış - gün görmüş insanların parti etrafında toplanması başka sebeplere dayanıyordu.

Doğrusu Parti de, her kesimden insanı içinde barındıracak aksiyona sahipti.

Öncelikle Türkiye şartlarında sahici görünüyordu siyasal hareket.

Açık oturumlarda, Meclis grup toplantılarında eli yüzü düzgün konuşmaları onlar yapıyor; onlar konuştukça statüko partilerinin makyajı akıyordu.

İnsanlar sıkıştıklarında, bir işleri olduğunda devlet mekanizmalarına değil, parti teşkilatlarına gidiyorlardı.

Çoğu zaman devlet kapısından daha çok işe yarıyordu parti teşkilatları.

Biz üniversiteliler ise bambaşka bir motivasyonla teşkilatlarda çoğalıyorduk.

Dönemin edebiyat ve fikir dergilerini sıkı takip ediyor, yeni sayının çıkacağı günü iple çekiyorduk.

Evet, kitap okuyorduk ama düşünce dünyamızı biçimlendiren baskın unsur dergilerdi.

O yıllar dergiciliğin siyasal hareketin önünde yürüdüğü zamanlardı.

Çoğu zaman ‘İslamcı’ siyasal hareketin toplumsal bir konuda davranışını, entelektüel dergi çevreleri belirliyordu.

İZLENİM, 90’lı yıllarda bir fikir dergisi olarak sıkı takip ettiğimiz yayınlardandı. İsmail Kara, Mustafa Özel, İsmet Özel, Turgut Cansever, Bahri Zengin, Ali Bulaç ve daha nicelerini İZLENİM’deki yazılarından veya dergide haklarında yazılanlardan tanıyorduk.

Diğer taraftan ise edebiyat dergileri delişmen taraflarımızı dinginleştiriyor, ruhumuzu besliyordu.

Üniversitelerde arkadaşlarımızın çıkardığı onlarca dergi - bülten vardı.

Çıplak ayaklı çocuklardık ama başımızın dik olduğu zamanlardı.

Sermayeye karşı şiir yazıyor, sermayeye karşı dergi çıkarıyorduk.

Yok sayıyorlardı bizi, dağıtım şirketleri ücretli dağıtımımızı bile yapmıyordu ama aşkla şiir yazıyor, inatla dergi çıkarıyorduk.

Aradan çok zaman geçmedi!

Sermayeye rağmen şiir yazan arkadaşlarımız, sermaye için şiir yazmaya; sermayeye karşı dergi çıkaran abilerimiz, sermaye için dergi çıkarmaya başladı.

Herhangi bir derdi olmayan, günü birlik kaygıların telaşında, reel politik savunma refleksiyle donanmış yapılara dönüştü dergiler.

Varlığın inkarıydı bu, yokoluşun tescili.

Daha düne kadar siyasetin önünde yürüyen dergilerimiz, arka bahçenin konforuna teslim oldular.

Hulusi Dosdoğru ve Burhan Arpad’ın  1940 yılında yayımlanan İnanç Dergisi (**) başyazısında söylediği gibi, ‘Sanat, ne bir post kavgası, ne eş dost loncası, ne de şöhret basamagı’ idi oysa.

Bugün fikir dergiciliği-edebiyat dergiciliği yaptığını iddia edenler; bir post kavgasının, eş dost loncasının ve şöhret basamağının öznesi oldular.(1)

Bu süreç bir ayrışmayı da beraberinde getirdi.

Daha düne kadar omuz omuza verip yokluk içinde dergi çıkarmaya çalışanlar, direniş şiirleri yazanlar; önce eski arkadaşlarını tasfiye edip, ardından itaatin şiirini yazmaya başladılar.

1940 yılı Son Posta gazetesinde (**) olduğu gibi, içinde Reşat Nuri, Mithat Cemal, Faruk Nafiz, Peyami Safa, Aka Gündüz, Orhan Seyfi, Yusuf Ziya, Behçet Kemal... gibi isimlerin bulunduğu tasfiye listeleri yayınlanmıyor artık.

Ama herkes biliyor, kimlerin sakıncalı olduğunu.

Bilinen bir şey daha var: ‘Herkes biliyor zarların hileli olduğunu!’


Üstün BOL

(*) Leonard Cohen: Everybody Knows (https://www.youtube.com/watch?v=Lin-a2lTelg)
(**) Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu / Salah Birsel
(1) Varlığını ilkelerine bağlı kalarak sürdüren dergilerimizi ve emek verenlerini hariç tutarak ve hürmet ederek.

 

https://hertaraf.com/haber-herkes-biliyor-zarlarin-hileli-oldugunu-ustun-bol-6520

 

 

 

28 ŞUBAT NE ZAMAN BAŞLADI



 

28 Şubat’ın ne zaman başladığını tespit etmek güç.

Her zihnin, her hikayenin farklı bir başlangıç tarihi olmalı.

Benim için 28 Şubat, 1989 yılında Ordu Lisesinde ilk derse başörtülü girip ikinci derste başını açmak zorunda kalan Kimya Öğretmenimin, öğrencilerinin gevşek bakışları ve ikircikli soruları karşısında gözleri nemli, boğazı düğümlenmiş fotoğrafıyla başladı.

O gün ne olduğunu anlayamamış ve fakat bu başlangıcı yıllar sonra farketmiştim.

 

28 Şubat 1997’nin üzerinden 24 yıl geçti.

28 Şubat darbesinin ne kadar kötü olduğunu, o dönemde idareci/bürokrat olarak görev yapıp, bütün gayrimeşru kararları itinayla uygulayan yöneticilerden dinledikten sonra yaşadığımız aydınlanma tarif edilemez!

Sahip olduğu makamı kaybetmemek için üniversite öğrencilerini kampüse sokmayan, 15-16 yaşlarındaki lise öğrencilerini şehrin dışında ormanlık alanlara bırakan memurlar, o zor günlerde nasıl baskı altında kaldıklarını, ne zorluklar yaşadıklarını ağlak ağlak anlatıyor kameralar karşısında!

 

Suç ve Ceza’da bir Rus atasözünden bahsediyor Tolstoy:’Çar’ın kalbi Tanrı’nın ellerindedir’.

Ve ilave ediyor:’Çar tarihin kölesidir’.

Hangi Çar? Çar Aleksandr mı, Çar Nikolay mı?

Hiçbiri! Çar, yani Devlet!

Çar bir şey yapmışsa bunu Tanrı istemiştir.

Tanrı bir şeyin olmasını istemişse Çar/Devlet masumdur!

Tolstoy’un ‘Çar tarihin kölesidir’ sözü ‘olacağı vardı, oldu’ demeye geliyor.

Rus devleti ‘zavallı rusları’ Tanrıyla bu şekilde aldatıyordu işte!

Öyle ya! Rusya’da Avrupa’nın tamamından daha çok Kilise ve Manastır vardı!

28 Şubat yargılamaları sırasında sanıklara, ‘Uzatmayalım, olan oldu. Bundan sonra memleket için ne yapabiliriz, ona bakalım’ dedirten özgüven aynı Tanrı-Devlet ilişkisine dayanıyordu.

 

‘Biz Türkler’ ise Padişahın Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olduğuna inandırılmış topluluklarız.

Hangi Padişah Allah’ın gölgesi? 2. Mahmud mu, 3. Selim mi?

Deli ve çocuk padişahlarda gölgeden sayılıyor mu?

Herhangi bir isimden bağımsız, tüzel kişiliktir Allah’ın gölgesi olarak kutsanan güç.

28 Şubat, dili hamaset kokan ezbercilerin anlattığı gibi üç-beş üniformalının kişisel fantezisi değildi.

Bu üniformalıların etrafında toplanan tüccar sınıfı ve onların kiralık kalemlerinin ‘bu aziz millete’ kumpası değildi söz konusu olan!

‘Yüce otorite’ içerisinde bir sınıfın izni ve talimatları ekseninde gerçekleştirilmiş bir toplu cinayet girişimidir 28 Şubat.

15 Temmuz da tıpkı 28 Şubat gibi aynı ‘yüce otorite’nin izni ve talimatları ile gerçekleşmiş bir darbe girişimidir.

 

‘Yüce otorite’ 28 Şubat’ta başarılı oldu ancak 15 Temmuz’da başarılı olamadı.

28 Şubat’ta darbe başarılı olduğu için hepiniz darbeci olmuştunuz, 15 Temmuz’da darbe başarılı olamadığı için hepiniz darbe karşıtısınız.

Tıpkı Hitler kaybettiği için bütün Almanların nazi karşıtı olması gibi!

Biliyoruz hepiniz oradaydınız.

 

https://hertaraf.com/haber-28-subat-ne-zaman-basladi-ustun-bol-6447

 

 

 

ANLAMAK DERDİ İÇİN İYİ BİR BAŞLANGIÇ KİTABI: OSMANLI ÇAĞI VE SONRASI




 

 

 

Tarih, doğu toplumları için gereksiz bir şekilde övünç ve utanç kaynağı olabiliyor. Bu sebeple geçmişimizin övünülecek yanlarını abartarak öne çıkarıyor, utanacağımız yanlarının ise üzerini kolayca örtüyoruz. 

Her ne kadar siyasi birer proje olsalar da ‘Diriliş Ertuğrul’, ‘Kuruluş Osman’  ve ‘Uyanış Büyük Selçuklu’ gibi diziler hem güncel politik mesajlarıyla taraftarlığımıza, hem de geçmişe öykünme hastalığımız sebebiyle asabiyetimize hizmet ediyor. Siyasetin ittifak eksenli dokusu, dizi ve sinema sektörünü de ister istemez biçimlendiriyor. 

Batıda da durum farklı değil aslında. Fransızlar; Tunus ve Cezayir’de, İngilizler; Hindistan’da ve diğer sömürgelerinde işledikleri günahların üzerini profesyonelce örtebiliyor. Ispanyollar, Hollandalılar daha bir sürü sömürgeci ülke tarihlerinin kirli-karanlık yanlarını kilitli sandıklarda saklıyor. 

Amerika Birleşik Devletlerinin yeni kıtada işlediği cinayetlerden sonra ise başka bir hal alıyor süreç. Herşeyi bir pazarlama nesnesi olarak gören amerikan emperyalizmi, sinema sektörünün büyüsü ile olayları tersyüz edip, işlediği bütün suçları hem olağanlaştırıyor, hem de bir eşyaya dönüştürüyor. 
Bu akım, amerikan yerlilerini katil olarak gösterip, Amerika’ya köle olarak getirilmiş kara tenli insanları vahşi olarak belletiyor bize. Üstelik bütün ‘işe yarar‘ bilgiler çılgınca zihinlerimize boca ediliyor.

Avrupa tabi, geri kalmıyor bu süreçten. Avrupalı sömürgeciler de işgal ettikleri topraklarda işledikleri cinayetleri, insanlık suçlarını sinematografik şekilde siyasetin ve ticaretin hizmetine sunuyor. 

Kutsal bir alan olarak tarih:

Türkiye üzerinde konuşacak olursak, özellikle yakın tarih açısından iki baskın tarafın savaşı ve kutsal öğretisi hakim. Milliyetçi/muhafazakar diyebileceğimiz taraf -daha çok savunma refleksiyle- kendi rol modelleri üzerinden bir bilinç inşa ediyor. Kemalist diyebileceğimiz taraf ise ürettiği entelijansiyanın ve kontrolündeki kolluk gücünün marifetiyle kendi kutsalını bütün alanlarda dikte ediyor ve bu kutsalı artan bir hızla çoğaltıyor.

Bir yanda yeni cumhuriyetin attığı her adımı, ilahi bir tasavvurla kutsallaştıran yeni ve tek tip entelijansiya, diğer tarafta Kadir Mısıroğlu, Necip Fazıl Kısakürek gibi etkili yazar ve hatipler... 

Her iki tarafta kendi haklılığını ispat etmek telaşında. Bu telaş gerektiğinde belge üretmeye ve/veya belgeleri inkar etmeye, kendince haklı gerekçeler üretebiliyor. Taraftarlarda ise  mutlak bir inanç hakim!

2020 yılında 3. baskısını yapan Ümit AKTAŞ’ın Osmanlı Çağı ve Sonrası kitabı tam da bu düzlemde okunması gereken bir kitap. Ilk basımı 1998’de yapılan kitabı 2020 yılında farketmiş olmayı kendi adıma büyük bir eksiklik olarak kabul ediyorum. Tarihin bir durak değil bir süreç olduğunu düşünen, hakikat arayışına cesaret edebilen herkesin okuması gereken bir kitap var karşımızda. 

Hepimiz dünyada, ister istemez heybemize doldurulan bilgi ve ezberlerle varoluyoruz.  Çoğu zaman organize ve disiplinli bir şekilde otoritenin doldurduğu bilgi ve ezberlerden bahsediyorum. Üzerine konuşmanın, tartışmanın yasak olduğu, farklı düşünmenin şirk derecesinde tehlikeli görüldüğü bilgiler bunlar. Bu bilgi ve ezber eleştirisi, bir başka bilgi ve ezberin müdafası için yapıldığında ise mutlaka sahihliğini yitiriyor. 

Ümit Aktaş’ın kitabında ise bir savunma/karşı çıkma refleksinden ziyade anlama ihtiyacı hakim. Muğlak sonuçlardan çok, süreçlere odaklanmış bir düşünme biçimi kitapta öne çıkıyor. Türklerin at üstünde Ortaasya’dan vuruşa vuruşa batıya ilerlemesi,  göçebe bir toplumun yurt edinme tutkusu ve bu tutkunun hala sahiplik duygusu olarak içimizde varolması, genetiğimize işlemiş bir yaşam tarzının zaman ve mekan değişse bile kendisine bir varolma biçimi ürettiğini gösteriyor. 

Göçebe bir toplum olmamızla ilgili ise iki baskın görüş öne çıkıyor. Cemal Kutay ‘Göçebe olmadığımızı’ iddia ederken, İsmet Özel ‘göçebe olduğumuz için yerleşik hayata intibak sağlayamadığımızı’ söylüyor. Cemal Kutay’ın inşa etmeye çalıştığı ‘yeni ülkü’ ‘biz Türkler’in göçebeliğini kabul edemezken, İsmet Özel’in anlamaya dönük çabası modern hayata neden uyum sağlayamadığımız sorusunu anlaşılır kılıyor. 

Toprağa duyduğumuz bağlılık, Ümit Aktaş’ın belirtiği gibi cep telefonu ve otomobil hızına  düşkünlüğümüz, göçebe kimliğimizin izleri sanki. Selçukludan bu yana hem Osmanlı tecrübesinde hem de yeni cumhuriyette karşımıza çıkan askeri darbe geleneği, yüzlerce yıllık bir kabul ve öğretinin modern hali. Toprak sistemimiz, yardımlaşma anlayışımız, merhametimiz, iyilik duygumuz nasıl bin yıldan öte bir öğretiye dayanıyorsa; devlet-ordu sistemimiz, bürokratik alışkanlıklarımız, hamasi nutuklarımız da geçmişin bir durağında heybemize konulmuş olmalı!

Ne kadar inkar etmeye çalışırsak çalışalım uzun bir geçmişin güncel sürümüyüz. Bugünkü davranışlarımız, kalıplarımız, ezberlerimiz, kutsallarımız eğer bir sorgulama alanımız yoksa terkedemediğimiz geçmişimizin bir parçası. Esasen ortada siyasi hayatımıza şekil veren iki farklı görüş de yok. Aynı odaktan etkilendiklerini kabul etmeyen kalabalıklar var.

‘Osmanlı Çağı Ve Sonrası’ kitabı geçmişle bağımızı ortaya çıkardığı kadar, kendimizle hesaplaşmamızın da önünü açıyor bu bağlamda.

Bu kitap, aramak ve anlamak derdi olanlar için çok iyi bir başlangıç kitabı olabilir.

 

https://hertaraf.com/haber-anlamak-derdi-icin-iyi-bir-baslangic-kitabi-osmanli-cagi-ve-sonrasi-ustun-bol-6310

 

 

 

ANNEANNE KADER MİDİR?



 

‘Cemiyet Hayatında’ günlük yazmanın edebi bir tür olup olmadığı ile ilgili bir tartışma var. Tartışmanın bir tarafı, yazarların günlüklerde mahrem alanını kamuya açtığı için içeriği değiştirdiğini, bunun ise esere zarar verip gücünü zayıflattığını söylüyor. Olağan bir otosansür bahsedilen. Oysa hangi yazar sözünü  tartmadan kullanabilir ki? 

 

Hatıratlar da bu kapsamda bir edebiyat metni olarak görülmüyor yine aynı çevrelerce. Çünkü hatıratlar günlüklerle kıyaslandığında daha çok ‘ideal’i konu ediyor. Kalemin yazar olduğunu herkes biliyor hatıratta! Kalemin siyasi görüşleri, kalemin sevdikleri, kalemin sevmedikleri...

 

Kurmaca öyle mi ya! Yazar, öykü ve romanda da kendinden bir parça koyuyor ortaya ama bir sıkıntı olduğunda ‘bu bir kurmaca’ denildiğinde, bütün dertler sona eriyor. Hatırat bir şekilde paylaşılmak için yazıldığı için daha steril oluyor genelde. Günlükler ise, insanın eşinden çocuklarından bile gizlediği cümleleri barındırıyor. Ömrü boyunca günlük tutup ölümünden önce günlüklerini yakan insanlar var, ya da en güvendiği insana öldükten sonra günlüklerini yakmasını vasiyet eden yazarlar. Hoş, bu vasiyete uyulmadığı için kitaplarını okuduğumuz önemli yazarlar da yok değil. 

 

‘Turuncu Günler’i okurken zaman zaman bu duygular sarmalıyordu beni. 2000’lerin başı olmalı, neyin mahrem sınırında kalacağına, kimlerin ne yazıp, neden imtina etmesi gerektiğine kalabalıkların karar verdiği zamanlardı. Bu kalabalıklardan hiç etkilenmedim diyemem. Ama içimde hep kalabalığa sataşan bir yer vardı.  Bazen gerekli-gereksiz ortaya çıksa da bu sataşma ihtiyacının beni çoğu ezberden koruduğunu düşündüm hep. 

 

Cihan Aktaş ismi 90’ların başından itibaren kıymetliydi benim için. Hatırlıyorum, Turuncu Günler’i okuduğumda bir sürü çağrışım oluşmuştu kafamda. Bildiğim Cihan Aktaş metinlerinden başka birşey okuyordum. Sadece ‘keyifli’ bir günlük okuyor gibi değil de, farklı katmanlar arasında geçiş yapıyordum. Ve hatırlıyorum kitabı her elime alışımda acaba yanlış mı yapıyorum duygusu gelir beni bulurdu ve fakat okumaktan alamazdım kendimi. 

 

Bunun sebebi, kitaba konu olan süreç değil, metnin bir ‘günlük’ olmasıydı. Kendi günlük tuttuğum zamanları düşünüyor, günlüklerimin birileri tarafından okunduğunu hayal ediyordum. Velev ki, günlükler yazarın rızasıyla yayımlanmış olsun. Utana sıkıla başka günlükler de okumaya devam ettim ama. Seattle Günlüğü’nü okurken ise bir özel alan ihlali yaptığım düşüncesinden uzak olduğumu farkettim. 

 

‘Kimsenin suçlu olmadığı yerde herkes şüphelidir’

 

Yine aynı şey oluyor ama bu kez şaşırmıyorum. Günlüğü okumaya başlarken bir anneanne-torun başlığı altında yine çok katmanlı bir dünyanın beni beklediğini biliyordum. Bazen bu katmanlar arasında gezerken Kaan’ı unutuyordum bile. 

 

‘Kimsenin suçlu olmadığı yerde herkes şüphelidir’ satırının altına, Masum değiliz hiç birimiz yazmışım. Yönetmen N. Pouchet, Retch filmini anlatırken kullanıyor bu cümleyi. Belki coğrafya farkı, belki yüklediğimiz anlam. ‘Masum değiliz hiç birimiz’ bu coğrafyanın meselelere yaklaşımını özetliyor. Kimse suçsuzluğunu ispat etme derdinde değil, herkes yaşananlarda bir kabahati olup olmadığını sorguluyor. Bunları düşünürken Kaan’ın ilk gülümseyişi canlanıyor gözlerimin önünde...

 

Sonra öğreniyoruz ki, ‘Kızılderili’lerin dillerinde ‘veda’ sözcüğü yokmuş. Şarkı söyleyerek ayrılıyorlarmış birbirlerinden. Ve daha sonra ‘Kızılderili’lerin kendilerine ‘Kızılderili’ denmesinden hoşlanmadıkları gerçeği çıkıyor karşımıza. Siyah derili/zenci demenin bir ırkçılık olduğundan hepimiz mutabıkız artık ama ‘Kızılderili’ derken yaşadığımız şeye ne demeliyiz, sadece düşünce tembelliği mi? Üstelik bir firmanın atıştırmalık ürünü Negro hala üretim bandında duruyor. Ne garip ki, bu ürün batıya satılamıyor, onun pazar ağı doğu! Tek başına bu çelişki bile düşünce tembelliği fikrini çok naif bırakıyor. 

 

Bu arada Kaan büyüyor tabi. Bir anneannenin aklından geçenleri ayrıca merak ediyorum. Kendi merhum kayınvalidemin kızımıza bakmak için bizde kaldığı zamanları, kimi anlamsız bulduğum çekincelerini, çocuk yetiştirmeyle ilgili ortaya çıkan kimi anlaşmazlıkları - kuşak farkı mı desek- hatırlıyorum. Kimi duygular o kadar tanıdık, kimi anlar o kadar benzer ki. 

 

Sonra -kimse kusura bakmasın ama- bir orta sınıf burjuva alışkanlığı, ticari bir faaliyet alanı haline gelen ‘göreceli hayvanseverliğin’ yanında bir örümceğin açlığıyla, halsizliğiyle ilgilenen bir merhamet çıkıyor karşımıza. Evde karşımıza çıkan örümcek ağlarını kimse görmesin diye süpürgenin ucuyla hemen temizlerken, şekeri düşmüş bir örümceğin derdiyle dertlenmek başka bir merhamet katmanı olmalı.

 

Kaan için söylenen ninnilere ilham veren düşünme biçimi ile görsel bir malzeme olarak sıklıkla kullandığımız merhametin, Şehla bir bakış üzerinden bizi yeniden inşa ediyor olması başka bir paralel evrene taşıyor düşüncelerimizi. Bir şehrin dokusu, kütüphanesi, ormanları ve kuşları üzerine düşünmeye başlıyorsunuz günlükleri okurken. Insanların ‘gurbet elde’ dayanışma ihtiyacını kıskançlıkla izliyorsunuz. Kütüphaneyi evi gibi kullanan evsizlerin dünyasına temas ederken, karşılaştığınızda yüzünüzü çevirdiğiniz sokağınızdaki evsizler geliyor aklınıza. 

 

Ve bütün bunları okurken Kaan’ın karnının acıkmasını, Kaan’ın gaz sıkıntısını, Kaan’ın dışarıya ilk çıkışını, bir hoşgeldin hediyesi olarak satırlara nakşettiğini anlıyorsunuz yazarın. O yüzden Seattle Günlüğü sadece bir günlük değil. 

 

İbn-i Haldun'un Coğrafya - Kader ilişkisi belki de Anneanne - Torun ilişkisi üzerinden  yeniden düşünmeye sevk etmeli bizi.

 

07.02.2021

 

https://hertaraf.com/haber-anneanne-kader-midir-ustun-bol-6253

 

 

TEZAT KAVRAMLAR: AHLAK – NAMUS – GAZETECİLİK

  TEZAT KAVRAMLAR: AHLAK – NAMUS – GAZETECİLİK Bütün genellemeler gibi yanlış bir yerden konuya girdiğimi biliyorum. Ama bütün genellemele...