18 Mayıs 2026 Pazartesi

BOSNA GÜNLÜKLERİ -6

 


13 Şevval 1447 / Cumartesi / Karadağ / Tiva /Sabaha Doğru

 

Gece Karadağ’a geldik. Tiva’dayız.

Uzun ve yorucu bir yolculuktu. Bir o kadar da keyifli aynı zamanda.

Saat epeyce geç oldu. Ama bu gece de uyku bizimle beraber değil.

Şehir merkezinde bir yerde kalıyoruz.

Ve dışarıdan, çok da uzak olmayan bir yerden çakal sesleri geliyor.

Şaka gibi, rüya gibi ama değil.



 

Karadağ’dayız ama yazının adı Bosna Günlükleri hala. Karadağ çok zorlarsak Bosna Hersek’in kasabası olur ancak.

Herkes rütbesini bilecek!

Sırbistan da öyle mesela.

Bosna’nın gecekondusu ancak olabilir Sırbistan. O da Bosnalılar lütfederse.

O kadar bile etmez bence.

Her neyse…

 

13 Şevval 1447 / Cumartesi / Karadağ /Öğleden Önce

 



Tiva’da küçük bir tur.

Burada zaman harcamaya gerek var mı bakacağız. Sanki hiç beklemeden gitsek de olur.

Kotor ve Budva varken hemen uzaklaşsak buradan bir şey kaybetmeyiz.

Karadağ’da nüfusun yüzde 40’ı Sırp, 45’i Karadağ’lı geri kalanı ise Müslüman ve Boşnaklardan oluşuyormuş.

Karadağ’lı ve Sırp…

Ne farkları var acaba? Bence yok. İki akraba grubu.

 

13 Şevval 1447 / Cumartesi / Karadağ / Kotor /Öğleden Sonra

 

Kaçtık Tiva’dan. Kotor’dayız.

Kotor bir çeşit zamanda yolculuk sunuyor size.

Modern yapılardan sıyrılıp Old City’ye girdiğinizde zamanda yolculuk da başlıyor.

Her ne kadar restorasyon izleri belli olsa da, şehrin özellikle eski şehrin dokusu ve mimarisinin korunduğunu hissedebiliyorsunuz.

Tabii öyle olunca eski şehrin şehirleşme yanlışları da korunmuş.

İki kişinin yan yana geçemeyeceği sokaklar Mardin’in daracık sokaklarını hatırlatıyor.

İyi mi yapmışlar imar hatalarını muhafaza ederek, evet!

Bir binanın cephesine diğer bina bodoslama dalmış sanki.

Çaptan yanaşmış bina komşusuna.

Bunu da korumuşlar.

O da güzel olmuş.

Demek ki, imar ve mülkiyet sorunları modern bir problem değilmiş.





Yüzlerce yıl önce de insanlar mülkiyetle ve şehir idaresiyle ilgili sorunlar yaşıyorlarmış.

Şaşırdınız değil mi?

 

Eski şehirden çıkıp beton binaların arasına girince şehrin Old City’de nefes aldığını hissedebiliyorsunuz.

Boğulur gibi olduğunuzda hemen Old City’ye.

Biraz nefeslenmek iyidir.

 

13 Şevval 1447 / Cumartesi / Karadağ / Budva

 

Modern –Betonarme yani- şehirlerin betonarme kirliliğin arasından yol alarak Budva’ya geliyoruz.

Daha iki şeritli yollarını bile çözememiş bir ülke Karadağ.

Budva’yı yukarıdan seyrettik yol boyunca.

Güzel bir manzara eşliğinde keyifli bir yolculuktu.

Geldiğimiz günden bu yana Balkanlarda bu kadar yoğun bir beton kirliliği görmemiştik.

Neyle karşılaşacağımıza dair korkmadık diyemem.

Çok şükür ki Budva’da da Eski Şehir varmış.

Denizin kenarında korunmuş bir vaha.

Uzaklaştığınızda sizi boğan şehir Eski Şehir’e döndüğünüzde sizden özür diliyor sanki.

Kusura bakmayın genç çocuklar, yeni nesil…

Ama eski Budva burası, siz onları hoşgörün der gibi.

Eski Şehir özür diliyor sizden.

Dilesin de zaten.

 

Karadağ denilince önünüze düşen o fotoğraf var ya.

O çok gösterişli ada.

Sveti Stefan adasındayız.

Daha doğrusu kapısındayız. Çünkü adanın kapısı kapalı!

Adanın kapısı mı olur diyeceksiniz. Evet var ve üstelik kilitli.

Otopark ücreti ödeyerek girdiğiniz bir mekanda sizi kilitli bir kapı karşılıyor.

Kapıya ve kilidine bakıp ayrılıyorsunuz oradan. Hayır sizi kovmuyorlar.

Metal bir kapıyı ve üzerindeki kilidi seyretmek istiyorsanız orada saatlerce kalabiliyorsunuz.

Karadağ’lılar bu konuda çok anlayışlılar sağolsunlar! 

Karşımızda devasa bir taş yapı mevcut. Binanın pencereleri bile kapatılmış.

Adaya ilişkin hiçbir şey göremeden ayrılıyoruz buradan.

 

Karadan öyle en azından.

Adaya teknelerle ulaşım sağlanıyormuş.

Karadağ’ın Arap, İngiliz, Amerikan, Rus milyarderlerin yat gözdesi olduğunu düşününce burada neler oluyor diye düşünmeden edemiyorsunuz.

Ama fotoğrafları bu kadar güzel olan bir ada, bir ülkeyi nasıl zehirliyor gelin de görün.

 



Bosna’da en büyük hayal kırıklığımın Balakay tekkesi olduğunu söylemiştim.

Haksızlık etmişim, geri alıyorum.

Bu gezinin en büyük hayal kırıklığı Sveti Stefan adası.

Büyük reklam, çok büyük piar ve unutulmaz bir Hayal kırıklığı.

 

Ben hayal kırıklığı dedim ama Ayşenur’un yorumu daha sert.

Adaya girişin kapatılması, camların, pencerelerin bile kapalı olmasına eşimin yorumu şu:

‘Epstein Adası gibi. Duvardan başka görebileceğiniz hiçbir şey yok.

Sanki Epstein’giller için kapatılmış, ulaşımı sadece zenginler için denizden planlanmış, gizemli ve gizemli olduğu kadar da sevimsiz.’

Evet, gerçekten de içeride pis şeyler oluyor diye düşündüğünüz karanlık bir şey var karşımızda!

 

 

BOSNA GÜNLÜKLERİ -5

 

12 Şevval 1447, Cuma / Mostar/ Öğleden sonra

 

Yine Mostar.

Karagöz Bey Caminin avlusunda mezar taşlarıyla konuşurken fark ediyorum ki, burada da mezar taşları üzerinde aynı ayet yazıyor. Onlara ölüler demeyin…

Neredeyse bütün camilerin avlularında Bosna savaşında şehit edilenlerin mezarları var.

Ve neredeyse hepsi 25-30 yaşlarında.    



                               

 

Küçük bir Müslüman köyünden geçiyoruz. İsmini not almamışım nedense.

Mezarlığı köyden daha büyük!

Şaşırtıcı geliyor önce, sonra mezar taşlarına bakıyorum.

1992-1995 arasında öldüklerini görüp, yine aynı ayetle karşılaşınca mezar taşları üzerinde gerçeklikle yeniden bağ kuruluyor.

Evet, diyorsun ben turist değilim!

Ben bu toprakların sahibiyim ve bu toprakların altına da üstüne de talibim!

Bu topraklar da bana sahip. Hadi gel dese neden demeyecek kadar içimde bir yerde her şey.

Ben sendenim ve sen benden bir parçasın Mostar!

 

12 Şevval 1447, Cuma / Balakay Tekkesi

 

 


Bosna’ya gelirken mutlaka görmek istediğim yerlerden biriydi Balakay Tekkesi.

Olağanüstü bir coğrafyaya eşlik eden sekülerlerin de anlayacağı şekilde ifade edersem bir arınma, soyutlanma, kopuş manastırı gibi bir dünya hayali vardı içimde.

Tekke’nin içinden doğan koca bir nehir ve nehrin etrafında şekillenmiş bir dünya.

Hayaller öyleydi en azından.

 

Bosna’da beni en çok hayal kırıklığına uğratan Balakay Tekkesi oldu diyebilirim.

Bakımsız, terk edilmiş hissi veren bir yapı.

Ticari işletmelere servis edilmiş, kaderine terk edilmiş Tekke’den çok başka bir şeye evrilmiş eski bir yapı kalmış geriye.

Eskişehir’in Odunpazarı evlerinden hallice bir turist tokatlama mekânı olmuş tarihi yapı.

Yazık!

Tekke’den beklediğiniz, samimiyeti, içtenliği görebilmeniz, hissedebilmeniz mümkün değil. Geçmişle bir bağ kurabilmek, seslendiğinde birinin duyabileceğini düşünmek imkânsız!

Gittiğiniz yerin tarihi, kültürel mirasını bilmeseniz ödediğiniz otopark ve giriş ücretine üzüleceksiniz. O kadar vasat, o kadar üzüntü verici manzara.

Sırtını dönüp gidemiyorsun ama.




Bakıp geçemiyorsun.

Geçip gidemediğin gibi yok sayıp burası Tekke değil de diyemiyorsun.

Kafan karışıyor, gidip geliyorsun.

Birkaç sitem edecek birini arıyor gözlerin o bile yok. O kadar yok!

Ne diyordu Calimero: ‘Üzüntü ve muz kabuğu!’  

 

12 Şevval 1447, Cuma / Poçitel

 



Osmanlı’nın Balkanlardaki son köyü deniyor Poçitel için.

Biraz pazarlama kokmuyor değil. Ama bir o kadar da hakikat.

Başına gelenleri düşününce neden böyle olduğunu anlamak da mümkün.

Neretva nehrinin muhteşem doğası eşliğinde nehrin harikulade akıntısıyla ilerliyoruz biz de.

Uzun ama keyifli bir yolculuktan sonra Poçitel’deyiz.

 

Tarihi dedikoduları internet müdavimlerine bırakalım.

Ne kendi başımı ne de sizinkini şişirmeye niyetli değilim.

Merak eden okusun baksın.

Sadece Akif Emre’nin Poçitel yazısı dönüp duruyor aklımda.

O da aklımda ne kadar kaldıysa o kadar işte.

Bakayım bulabilecek miyim yazıyı.

Buldum. Ben bulamadım aslında Kırşehir Ahi Evran Üniversitesinden Dr. Öğretim Üyesi İzzet Gülaçar hoca buldu gönderdi sağ olsun.

https://www.yenisafak.com/yazarlar/akif-emre/pocitelden-isfahana-yitik-nehir-36999

Ama şunu söylemeliyim.

Hırvatlar 1993’te bir İslam medeniyetini yok etmek için bütün güçleriyle toplarıyla, tüfekleriyle, yamyamlarıyla saldırıyorlar Poçitel’e.




Taş üstünde taş, omuz üstünde baş bırakmamacasına.

Bütün camileri, Osmanlı evlerini yakıp yıkarak bombalayarak yok edebileceklerini sanmışlar.

Fotoğraflar çektirmişler yakıp yıkarken, barbarca.

Her nedense Hırvatların savaşta yaptığı barbarlığı görmezden geliyoruz çoğu zaman.

Sırplar daha barbar olduğu için muhtemelen.

Ama bu büyük bir yanılsama.

Barbarlıksa mesele bir Hırvat bir Sırp’tan daha medeni değil.

Aksine en az onlar kadar vahşi ve barbar!

 

Poçitel camisinin yakılmış fotoğraflarına bakarken ‘Hayır!’ diyorsunuz. Bunlar 1993’te yaşanmış olamaz.

İlkel çağlardan kalma fotoğraflar olmalı bunlar.

Evet, ilkel çağlardan kalma fotoğraflar onlar.

İlkel Hırvatların, ilkel Sırplarla beraber çektirdiği fotoğraflar.

 

12 Şevval 1447, Cuma / Akşama Doğru/ Kravitse Şelaleleri




Olağanüstü bir manzara.

Büyüleyici bir ortam.

Elimde yeterince süslü kelime yok.

Bir fotoğraf bırakayım sadece.

Ruhlarımıza şifa niyetine.

Çok güzel buralar.

Çıkın çıkın gelin.

Mazeret üretmeyin. Sonra pişman olursunuz.





 

 

 

BOSNA GÜNLÜKLERİ - 4

 

 

12 Şevval 1447, Cuma / Saraybosna/ Sabah olmadan önce

 



Saraybosna ile ilgili ilginç bir his var içimizde.

Bunu beklemiyordum doğrusu.

Kapıyı çalıp biz geldik diyecektik. Burası bizim de evimiz. Ve insanlar kucaklayacaklardı bizi.

Nerede kaldınız, gözlerimiz yollardı kaldı diyeceklerdi.

Öyle olmayacağını biliyorduk elbette ama umuyorduk diyelim.

Acılarımız kardeş bizim, tanışıyoruz bir yerlerden. Susarak anlaşabilen insanların kardeşliği.

 

Belki turist yorgunluğudur emin değilim. Hak da vereceğim üstelik!

İtalya’da da yaşamıştım bu duyguyu. Ama onlara hak vermemiştim.

Ve hatta üstten bir bakış atıp Antalya’da tatil yapıp artistlik yaparken iyiydi demiştim.

İtalyanlar turistlerden bıkmış durumda.

Yüzümüze, ‘Niye geldiniz, bizi rahatsız ediyorsunuz demişlerdi. Özellikle yaşlı nüfus çok sevimsizleşebiliyordu.

Çok şaşırmış mıydım, evet. Ama geçiyor.




‘Nefes alamıyoruz. Her yerdesiniz, bizi ve şehri boğdunuz, bize yer bırakmadınız’ demişlerdi.

Boşnaklar bu kadar açık ifade etmediler kendilerini.

Ama konuşurken mesafeli duruşları, orada kal, mesafeyi koruyalım bakışları, bir soru sorduktan sonra ikinci ve sonrasındaki sorularda ‘Tamam bu kadar yeter’ mesafesi yorgunluğu görmemiz ve anlamamız için yeterliydi.

 Biraz hayal kırıklığı yaratmadı diyemem.

Ama şartların ne kadar zorlandığını, turistlerle özellikle Türk turistlerle neler yaşanabileceğini hayal edince susuyorum.

Olsun! O kadar kadı kızında da olur.

Türkiye’ye döndükten sonra kardeşim Servet’le de konuştuk bu konuyu.

Benden birkaç yıl önce gidip o da hissetmişti aynı mesafeyi.

Nedenlerini konuşurken ilginç bir şey söyledi.

FETÖ denilen şeyin Balkanlar’da ama özellikle Bosna’da sebep olduğu tahribatın sonuçları gibi duruyor yaşananlar.

Yine hangi kötü niyetle geldiler düşüncesi Boşnakları korkutuyor olmalı.

Gözlerden uzak kaldı FETÖ meselesi ama önümüzdeki 40-50 yılda daha olumsuz etkilerini üzerimizden atamayacağımız bir pislik olarak duruyor önümüzde.

 

Neyse ne diyordu bir Boşnak atasözü: ‘İnsan taştan pek, yumurtadan zayıftır.’ Bu da geçer!

Vardır bir şey, olmuştur bir şey!

 

12 Şevval 1447, Cuma / Saraybosna/ Sabah

 

Mostar’a doğru yola çıktık. Vakit epeyce erken.

Daha dünün yorgunluğunu atamamışken sabah yoğun bir tempoyla başladık güne.

Pişman mıyız, değiliz. Gene olsa gene yaparız.

Saraybosna’dan yola çıkıp Konjiç’e doğru yol aldık.

 


Bir, 1,5 saat süren güzel manzaralı bir yolculuktan sonra altı gözlü Konjiç köprüsüne ulaşıp mola verdik.

Daha görür görmez Diyarbekir’in sembollerinden ‘10 gözlü köprü bu’ dedim.

Yaklaştıkça ayaklar üzerinde dalgakıran vazifesi gören Künç’ler belirdi.

Ve bu sefer Amasya’da misafirlerini ayakta karşılayan Yeşilırmak üzerindeki köprü canlandı gözümde.

Amasya’daki köprü göz sayısı itibariyle yarısı kadardı Konjiç’in. Ama künç’leri kardeşiz diyordu.

 

Diyarbakır 10 gözlü köprü ise künçleri olmasa da yapı tekniği ve gözleriyle benziyordu kardeşine.

Hangi tarihlerde imal edilmiş bakmam lazım Türkiye’ye dönüşte.

Muhtemelen aynı dönemin, aynı mimari olgunluğun eseri her üçü de.

Konjiç köprüsü 1682 yapımı. Diğerlerine memlekete dönünce çalışayım biraz.

Bakalım nasıl bir ortaklık çıkacak aralarında.

Köprünün yanı başında bir sebil inşa etmiş Osmanlı yüzyıllar önce.




Önce Hırvatlar ardından rezil Sırplar yok etmeye çalışmış sebili. Ama becerememiş yetersizler!

Bir süre suyu kesilse de, fiziki tahribata uğrasa da 2009’da TİKA suyu yeniden akıtmayı başarmış.

Her şey yerli yerinde yani! Hilal hep Haç’ın üzerinde.

İnanmayan gözlerini kaldırıp gece baksın gökyüzüne.

Çok şükür sebilimizin suyu gürül gürül akmaya devam ediyor.

 

Konjiç’deki köprüye benzer on tane köprü sayabilirim size.

Ama burayı farklı yapan şey suyun berraklığı ve masmavi rengi.

Su o kadar temiz ki avuçlayıp içmemek için kendinizi tutmanız gerekiyor.

O kadar temiz ve o kadar iyi.

 

Ama tabi, modern köleler anlamayacak bunu.

Amsterdam’ın, Venedik’in, Berlin’in kapkara ve iğrenç kokulu nehirlerine methiyeler düzenler, adına ister sarhoşluk deyin ister akıl tutulması küçümseyecekler muhakkak.

Onlara tavsiyem şu: O iğrenç nehirlerin, iğrenç kirli sularıyla selfieler çektirirken yüzünüze uyguladığınız filtrelerin bir kısmını da nehirlere uygulayın.

Siz güzel çıkıyorsunuz da ben fotoğraflarınızdan o pis nehirlerin pis kokularını alabiliyorum.

 

Filtreler için yardıma ihtiyacınız olursa buralardayım!

 

12 Şevval 1447, Cuma / Mostar




Ve Mostar. Aşkım Mostar!

Bombalandığını seyrettiğim, yıkılışını izlediğim Mostar.

İçim buruk!

Top ve mermi izlerini hala üzerinde bir takı gibi taşıyan bir şehre giriyorum.

 

Belki çoğunuz için Mostar, Mostar köprüsünden ibaret.

Garip de değil bu. Ama benim için Mostar hemen arkasındaki, hala ayakta durmaya çalışan, hala perişan kız lisesi öncelikle.

Kirli izlerini hala temizlememiş, elini yüzünü yıkamamış ve ben olduğum gibi, kendim gibi buradayım ve ayaktayım diyen kız lisesi.

Bombalandıkça ayağa kalkmış, her ayağa kalktığında yüzünde çizgileri artmış bir lise.




Mostar köprüsü çok önemli elbette. Bir mesaj, bir yaşama belirtisi, bir varoluş belgesi çok şükür. Ama var olandan görünür olandan başkası da var orada.

Mostar’ın her santimetrekaresine işlemiş hüznünden öpüyorum derin derin…

Bakmakla görmek arasında, turist olmakla yerli olmak arasında fark olması gibi.

Yerlilere selam olsun.

 

Eski Çarşı’da gezerken o hüznü de o dokuyu da hissetmek mümkün.

Yapmanız gereken sadece adımladığınız yerlerin kulaklarınıza fısıldayacağı şeylere fırsat tanımak.

 

Bir an olsun kiralık turist ayarlarından çıkıp bu toprakların sizin bir parçanız olduğunu hissetmek ve yere basarken bunu da o şehre hissettirmek.

 


Mostar’ın suyunun da Konjiç kadar olmasa da pırıl pırıl olduğunu söylememe gerek var mı bilmiyorum.

Filtresiz çekimler.

 

3 Mayıs 2026 Pazar

BOSNA GÜNLÜKLERİ -3

 


 

 



 

10 Şevval 1447, Çarşamba / Saraybosna

 

Başçarşı'dayız.

Tarih adım adım önümüzde ilerliyor, biz geriden yetişmeye çalışıyoruz.

Gazi Hüsrev Bey Medresesi, tarihi saat kulesi, medreseler, müştemilatlar…

Benzerlerini Türkiye’de de gördük diyeceksiniz.

Benziyor evet ama yok değil.

Bir doku var, bir duygu var sizi içten içe çeken.

Ne olduğunu çok da bilmediğiniz.

 

Sadece bina, tarih, taş, ahşap değil Saraybosna.

Ya da kuru bir ‘ecdat yadigârı’ ezberi hiç değil.

İçten gelen bir çekim, beni de gör, bana da gel diyen bir ses var orada.

Sadece duymak isteyenler için.



 

Saraybosna’ya gelip Boşnak böreğinin ne kadar güzel olduğunu söylemeyeceğim görmemiş türler gibi!

Güzeldi tabi.

 Ama hiç önceliğim olmadı yeme-içme alışkanlıkları.

Hatta bir geziye çıkıp oradan ayrılınca birkaç saat sonra gübre olacak tatlar kalması aklında yeterince çirkin ve rahatsız edici.

 

Ben Morica Kafeyi öncelerim mesela.

Orada oturup çayımı yudumlarken Aliya’nın toplantılarını yaptığı salonun duvarlarına dalıp, stratejilerini geliştirirken aklından geçenleri düşünürüm.



Ruhla mekânın bu kadar mündemiç olduğu bir alanda başka ne yapılabilir ki! 

Orada Aliya ve arkadaşlarının kokusu sinmiştir duvarlara.

Bir şehit tadı, bir önden gidenin izi bulunabilir dikkatli bakılırsa.

Birlikte Bosna direnişini organize ettiğiniz onlarca kayıp isim.

İsimlerini bile bilmediğimiz onlarca şehit ve kahraman.

 

Kayıp dediğimi duysa Boşnaklar hatta aklımdan geçirdiğimi bilseler kızarlardı muhtemelen.

Kayıp ne demek?

Ne kadar modern, ne kadar aşağılayıcı, ne kadar ucuz ve burjuva!



 

 

10 Şevval 1447, Çarşamba / Saraybosna/ Akşama Doğru

 

Hava kararacak birazdan. Başçarşı’dan yürüyerek yavaş yavaş Kovaçi mezarlığına doğru süzülüyoruz.

Karanlıkta kalmayalım Aliya’nın mezarında diye sıklaştırıyoruz adımlarımızı.

Benim için Saraybosna’nın en anlamlı yeri bu mezarlık.

Fotoğraflarına bakıp iç geçirdiğim yerdeyim. Olmak isteyip de yıllarca olamadığım bir yerde.

Aliya’nın mezarını uzaktan görüyorum.



Her mezar taşına dokunmaya çalışarak, her adımda toprağa biraz daha yumuşak basarak ve uzatmaya çalışarak yolu yürüyorum.

Şehit mezarlarına dokunarak, birkaç kelime onlarla konuşarak, arada bir Allah’a seslenerek birkaç kelime dua edip, birkaç kelime hal hatır sorarak ve en önemlisi bitmesin bu yol diyerek adımlarımı serkeş serkeş sürüyerek yaklaşıyorum yanına.

Her mezar taşında aynı Boşnakça ifade dikkatimizi çekiyor birden.

Bütün şehit taşlarında aynı yazılı metin karşılıyor sizi.

Ne olduğunu anlamadığınız ama bir şey olduğundan emin olduğunuz bir kitabe.

 

Boşnakça metni çeviriyoruz.

Duygulanmamak elde değil.

‘Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin. Bilakis onlar diridirler fakat siz bilemezsiniz.’ (Bakara-154)

Orada oturup kalıyorsunuz.

Söz bitiyor, mürekkep tükeniyor, dil lal!



Zaten zor tutuyorum kendimi.

Buna hazır değilim. Kitabeyi okuyunca daha bir yakınlaşıyorum mezar taşlarına.

Neredeyse hepsinde şehadet tarihi 1992-1995 yazıyor.

O zaman anlıyorsun Boşnakların neden ‘kayıp’ kelimesinden hazzetmediğini.

Şehit onlar, kayıp değil!

Kaybolan sensin, kalabalıklar arasında.

Kaybolduğunu kendinden bile saklıyorsun.

Çünkü kaybolmak saklanmanın en temiz ve korunaklı şekli.

Kaybolduğunu kendinden bile sakladığında zihnimiz rahatlatıyor kendini.



 

 

11 Şevval 1447, Çarşamba / Saraybosna

 

Yine Başçarşı’dayız. Akif ve Perihan’la konuştuğumuz üzere saat kulesine ve Mansur Zlatan abiye doğru ilerliyoruz.

Dr. Perihan’ın deyişiyle Son Muvakkit Mansur amca.

Onu Perihan’ın muhteşem makalesinden tanıyoruz. Okumak isteyenler için bırakıyorum makaleyi şuraya.

https://www.muharrembalci.com/hukukdunyasi/alintilar/2143.pdf

Çatpat anlaşmaya çalışıyoruz, anlaşıyoruz da. Dil problem değil gözlerinin içine bakabilen insanlar için.

Ben Muvakkit’im diyor. Bu saat benim emanetim. Tıkır tıkır çalışmaya devam eden yüzlerce yıllık bir şahit var orada. Ve onun çalışma müsebbibi adamla sohbet ediyoruz ayaküstü.


 

Kastamonu kalesinde bir saat kulesi var. Bilenleriniz görenleriniz vardır muhakkak.

2004’te iş için bulunurken oradaki saat kulesinin Muvakkitiyle sohbet etmiştim uzun uzun.

Sonra muhabbet ilerleyince kimseye yapmadığını yapıp beni kuleye çıkarmıştı. Mekanizmanın yanına kadar birlikte tırmanıp saatin nasıl çalıştığını anlatmıştı uzun uzun.

O da yüzyıllardır çalışmaya devam eden bir dostumuzdu.

Bütün mekanizmayı incelemiş, bolca fotoğraflamıştım.

Şimdi nerede o fotoğraflar bilemiyorum.

Muvakkit amcanın ismi de yok hatırımda.

Yaşı ilerlemişti o vakitler. Ne durumdadır yaşıyor mudur Allahualem! Allah selamet versin her halükarda

 


 

 

Kim söylemişti hatırlamıyorum.

Bütün yazılı kaynaklar yok olsa, unutulsa birkaç tane türkü kalsa elimizde o türkülerle yeniden bir medeniyet inşa edebiliriz diyordu.

O geldi aklıma saat kulesini seyrederken. Şunu düşündüm.

Bütün Başçarşı yıkılsa, sadece saat kulesi kalsa ayakta Başçarşı’da Saraybosna’da yeniden inşa edilebilir.

Tıpkı Kastamonu’yu o saat kulesiyle yeniden inşa edebileceğimiz gibi.

Kafam mı karıştı, çok mu romantiğim?

Hayır! Oldukça gerçekçiyim. Kafası karışık olan sizsiniz.

Ne kafam karıştı ne de gereksiz romantiğim.

Hakikate bağlıyım. Gerçek diye üzerime boca edilen her şeyden beriyim.

Hepsi bu!




 

11 Şevval 1447, Çarşamba / Saraybosna

 

Saat gece yarısını geçeli epey olmuş. Uyku da gelmeyecek bu gece anlaşılan.

Şevval’in 11’i de geçmiş aslında.

Ama öyle kalsın tarih.

Gözümün önünde dönüp dolanıyor bir şeyler.

İki Muvakkit’i düşünüyorum.

İki saat kulesinin fotoğrafı da gözlerimin önünde.

İki çınarı karşılaştırabilseydik ne sohbet ederlerdi acaba? Yedek parça mı konuşurlardı.

Mekanizmaları mı kıyaslarlardı kendi aralarında.

 

Bilmemek de çok güzel değil mi anne!

Çok bildiğini sanmak da büyük bir görme bozukluğu aslında.

BOSNA GÜNLÜKLERİ -6

  13 Şevval 1447 / Cumartesi / Karadağ / Tiva /Sabaha Doğru   Gece Karadağ’a geldik. Tiva’dayız. Uzun ve yorucu bir yolculuktu. Bir ...