3 Mayıs 2026 Pazar

BOSNA GÜNLÜKLERİ -3

 


 

 



 

10 Şevval 1447, Çarşamba / Saraybosna

 

Başçarşı'dayız.

Tarih adım adım önümüzde ilerliyor, biz geriden yetişmeye çalışıyoruz.

Gazi Hüsrev Bey Medresesi, tarihi saat kulesi, medreseler, müştemilatlar…

Benzerlerini Türkiye’de de gördük diyeceksiniz.

Benziyor evet ama yok değil.

Bir doku var, bir duygu var sizi içten içe çeken.

Ne olduğunu çok da bilmediğiniz.

 

Sadece bina, tarih, taş, ahşap değil Saraybosna.

Ya da kuru bir ‘ecdat yadigârı’ ezberi hiç değil.

İçten gelen bir çekim, beni de gör, bana da gel diyen bir ses var orada.

Sadece duymak isteyenler için.



 

Saraybosna’ya gelip Boşnak böreğinin ne kadar güzel olduğunu söylemeyeceğim görmemiş türler gibi!

Güzeldi tabi.

 Ama hiç önceliğim olmadı yeme-içme alışkanlıkları.

Hatta bir geziye çıkıp oradan ayrılınca birkaç saat sonra gübre olacak tatlar kalması aklında yeterince çirkin ve rahatsız edici.

 

Ben Morica Kafeyi öncelerim mesela.

Orada oturup çayımı yudumlarken Aliya’nın toplantılarını yaptığı salonun duvarlarına dalıp, stratejilerini geliştirirken aklından geçenleri düşünürüm.



Ruhla mekânın bu kadar mündemiç olduğu bir alanda başka ne yapılabilir ki! 

Orada Aliya ve arkadaşlarının kokusu sinmiştir duvarlara.

Bir şehit tadı, bir önden gidenin izi bulunabilir dikkatli bakılırsa.

Birlikte Bosna direnişini organize ettiğiniz onlarca kayıp isim.

İsimlerini bile bilmediğimiz onlarca şehit ve kahraman.

 

Kayıp dediğimi duysa Boşnaklar hatta aklımdan geçirdiğimi bilseler kızarlardı muhtemelen.

Kayıp ne demek?

Ne kadar modern, ne kadar aşağılayıcı, ne kadar ucuz ve burjuva!



 

 

10 Şevval 1447, Çarşamba / Saraybosna/ Akşama Doğru

 

Hava kararacak birazdan. Başçarşı’dan yürüyerek yavaş yavaş Kovaçi mezarlığına doğru süzülüyoruz.

Karanlıkta kalmayalım Aliya’nın mezarında diye sıklaştırıyoruz adımlarımızı.

Benim için Saraybosna’nın en anlamlı yeri bu mezarlık.

Fotoğraflarına bakıp iç geçirdiğim yerdeyim. Olmak isteyip de yıllarca olamadığım bir yerde.

Aliya’nın mezarını uzaktan görüyorum.



Her mezar taşına dokunmaya çalışarak, her adımda toprağa biraz daha yumuşak basarak ve uzatmaya çalışarak yolu yürüyorum.

Şehit mezarlarına dokunarak, birkaç kelime onlarla konuşarak, arada bir Allah’a seslenerek birkaç kelime dua edip, birkaç kelime hal hatır sorarak ve en önemlisi bitmesin bu yol diyerek adımlarımı serkeş serkeş sürüyerek yaklaşıyorum yanına.

Her mezar taşında aynı Boşnakça ifade dikkatimizi çekiyor birden.

Bütün şehit taşlarında aynı yazılı metin karşılıyor sizi.

Ne olduğunu anlamadığınız ama bir şey olduğundan emin olduğunuz bir kitabe.

 

Boşnakça metni çeviriyoruz.

Duygulanmamak elde değil.

‘Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin. Bilakis onlar diridirler fakat siz bilemezsiniz.’ (Bakara-154)

Orada oturup kalıyorsunuz.

Söz bitiyor, mürekkep tükeniyor, dil lal!



Zaten zor tutuyorum kendimi.

Buna hazır değilim. Kitabeyi okuyunca daha bir yakınlaşıyorum mezar taşlarına.

Neredeyse hepsinde şehadet tarihi 1992-1995 yazıyor.

O zaman anlıyorsun Boşnakların neden ‘kayıp’ kelimesinden hazzetmediğini.

Şehit onlar, kayıp değil!

Kaybolan sensin, kalabalıklar arasında.

Kaybolduğunu kendinden bile saklıyorsun.

Çünkü kaybolmak saklanmanın en temiz ve korunaklı şekli.

Kaybolduğunu kendinden bile sakladığında zihnimiz rahatlatıyor kendini.



 

 

11 Şevval 1447, Çarşamba / Saraybosna

 

Yine Başçarşı’dayız. Akif ve Perihan’la konuştuğumuz üzere saat kulesine ve Mansur Zlatan abiye doğru ilerliyoruz.

Dr. Perihan’ın deyişiyle Son Muvakkit Mansur amca.

Onu Perihan’ın muhteşem makalesinden tanıyoruz. Okumak isteyenler için bırakıyorum makaleyi şuraya.

https://www.muharrembalci.com/hukukdunyasi/alintilar/2143.pdf

Çatpat anlaşmaya çalışıyoruz, anlaşıyoruz da. Dil problem değil gözlerinin içine bakabilen insanlar için.

Ben Muvakkit’im diyor. Bu saat benim emanetim. Tıkır tıkır çalışmaya devam eden yüzlerce yıllık bir şahit var orada. Ve onun çalışma müsebbibi adamla sohbet ediyoruz ayaküstü.


 

Kastamonu kalesinde bir saat kulesi var. Bilenleriniz görenleriniz vardır muhakkak.

2004’te iş için bulunurken oradaki saat kulesinin Muvakkitiyle sohbet etmiştim uzun uzun.

Sonra muhabbet ilerleyince kimseye yapmadığını yapıp beni kuleye çıkarmıştı. Mekanizmanın yanına kadar birlikte tırmanıp saatin nasıl çalıştığını anlatmıştı uzun uzun.

O da yüzyıllardır çalışmaya devam eden bir dostumuzdu.

Bütün mekanizmayı incelemiş, bolca fotoğraflamıştım.

Şimdi nerede o fotoğraflar bilemiyorum.

Muvakkit amcanın ismi de yok hatırımda.

Yaşı ilerlemişti o vakitler. Ne durumdadır yaşıyor mudur Allahualem! Allah selamet versin her halükarda

 


 

 

Kim söylemişti hatırlamıyorum.

Bütün yazılı kaynaklar yok olsa, unutulsa birkaç tane türkü kalsa elimizde o türkülerle yeniden bir medeniyet inşa edebiliriz diyordu.

O geldi aklıma saat kulesini seyrederken. Şunu düşündüm.

Bütün Başçarşı yıkılsa, sadece saat kulesi kalsa ayakta Başçarşı’da Saraybosna’da yeniden inşa edilebilir.

Tıpkı Kastamonu’yu o saat kulesiyle yeniden inşa edebileceğimiz gibi.

Kafam mı karıştı, çok mu romantiğim?

Hayır! Oldukça gerçekçiyim. Kafası karışık olan sizsiniz.

Ne kafam karıştı ne de gereksiz romantiğim.

Hakikate bağlıyım. Gerçek diye üzerime boca edilen her şeyden beriyim.

Hepsi bu!




 

11 Şevval 1447, Çarşamba / Saraybosna

 

Saat gece yarısını geçeli epey olmuş. Uyku da gelmeyecek bu gece anlaşılan.

Şevval’in 11’i de geçmiş aslında.

Ama öyle kalsın tarih.

Gözümün önünde dönüp dolanıyor bir şeyler.

İki Muvakkit’i düşünüyorum.

İki saat kulesinin fotoğrafı da gözlerimin önünde.

İki çınarı karşılaştırabilseydik ne sohbet ederlerdi acaba? Yedek parça mı konuşurlardı.

Mekanizmaları mı kıyaslarlardı kendi aralarında.

 

Bilmemek de çok güzel değil mi anne!

Çok bildiğini sanmak da büyük bir görme bozukluğu aslında.

29 Nisan 2026 Çarşamba

BOSNA GÜNLÜKLERİ -2



 


 

10 Şevval 1447, Çarşamba / Ankara

 

Havaalanında uçağı beklerken pahalı ve pahalı olduğu kadar klorlu çayımızı yudumluyoruz.

Bahse girerim kullandıkları suyu da tuvaletten doldurmuşlardır.

Bu kadar para verdikten sonra klorsuz çay içmek hakkımız olmalıydı.

Siz çokbilmişler içten içe gülüyorsunuzdur eminim.

Çok da şeyapmayın isterseniz.

Sizin içtiğiniz fil ve maymun şeyi aromalı kahveler gibi düşünün.

Hani bir de öz çekim yapıyorsunuz ya ben buradaydım şu marka aromalı kahve içiyorum filan diye.

 

Birazdan havalanacağız kimsenin ne aroması sevdiğiyle canımızı sıkacak değiliz.

Savaşın ilk günlerinde açlıktan kokan nefesimle, otobüse binecek kadar bile param yokken geleceğim demiştim.

Sonra param oldu ama ben olmamışım demek ki, 34 yıl gerekti adım atabilmem için.

İnsan hayallerinden ibaret.

 

Suriye için de çok istemiştim gidebilmeyi.

Henüz savaş çıkmamıştı daha. Doğu Konferansı vardı o zamanlar bilenler bilir.

Yine önemli işlerim vardı.

Savaş çıkınca imkânsız hale geldi önce.

Sonrasında savaşın yıktığı, yok ettiği Suriye’ye gitme fikri korkutmaya başladı.

Hayal kırıklığı yaşama düşüncesi, göreceklerimden korkma fikri çıkmadı aklımdan.

Bugün bile Suriye’ye gitme fikri korkutuyor beni.

 

Sonra hayallerimin diğer ülkesi İran!

Bir masal dünyasına adım atmak gibi olacaktı İran’a gitmek.

Cihan ablalarla konuştuk zaman zaman, gidebilir miyiz, planlayabilir miyiz diye?

Ama olmadı benim sorunlarım çıktı.

Uğraşmam gereken başka meseleler.

Ama bu sefer gerçekten meseleler vardı, ihmal etmedim, ertelemedim yani.

Nasip olmayınca olmuyor işte.

Ve İran’da yanıyor, yakılıyor gözlerimizin önünde.

Aynı senaryoyu defalarca yaşamak çok can sıkıcı.

 

Ve sonra Kudüs!

Bu da çok yanlış aslında.

Kudüs değil Filistin derdimiz!

Binalara tapmıyoruz.

Başka âlemlerden farkımız var bizim.

Sadece bir mabede, bir tarihi alana hürmet etmiyoruz.

Bir derdimiz var ve onun peşindeyiz.

Kudüs’ü bize versinler de ne olursa olsun sağcılığı bizden uzak dursun. Amin.

 

Muhtemelen Kudüs’ü görebilmem kısa vadede çok mümkün değil.

Giderim gitmesine de oradan çıkabilir miyim emin değilim.

Eminim aslında!

Kim bilir belki İsrail denen yerde bir rejim değişikliği olur.

Allah’ın gücü neye yetmez!

Belki Bosna gezisi her şeyin başlangıcı olur.

Belki açılır bütün kapılar.

Belki felaha erer ruhumuz.

Hem Aliya var orada. Neden olmasın?

 

 

10 Şevval 1447, Çarşamba / Saraybosna

 

Ankara’dan İstanbul’a, İstanbul’dan Saraybosna’ya.

Sabah 06.00’da başlayıp öğleden sonra 14.30’da biten yorucu bir yolculuk.

Neyle karşılaşacağımızı bilememenin verdiği huzur var içimde.

İlginç ama öyle.

Havaalanından çıkar çıkmaz Umut Tüneli’ne gidiyoruz. Birkaç yüz metre zaten.



Ellerimin titrediğini hissediyorum. Bir elimle diğerini tutuyorum titremesin diye.

92-93’te ve devam eden süreçte yaşadıklarımız, hatıralar birer birer geçiyor gözlerimin önünden.

Tünelin açık kısımlarında yürürken aklımdan geçenleri tarif edemem.

Tarif edebilirim aslında ama tarif etmek istemem.

Tünelden çıkıyoruz Avrupa’da adet olduğu üzere çıkışta bir satış konseptine dönüşüyor alan.

Bu kötü mü emin değilim.

Hatırlamak ve unutturmamak için faydalı belki de.

‘Belki de’ si fazla onu kaldırıyorum.



 

Mağazada gezerken, daha önemlisi ne aradığımı bilmeden içimdeki bir şeyi ararken buldum onu.

35 yıllık bir hatıra canlandı gözlerimin önünde.

Köksal abi Bosna’lı mücahitlerin ve Bosna’nın sembolü zambaklı beresini takardı üniversitede.

Benim de birkaç kez kullanmışlığım vardı.

İçeri girer girmez ‘aradığın benim’ der gibi çıktı önüme.

Şimdi tesadüf mü diyeceğiz buna?

Alıp hemen taktım.



Yanımda kimse olmasaydı bir ağaç gölgesinde oturup sohbet etmek isterdim onunla.

Aliya’da ordusunun başında bu bereyle çıkardı televizyon ekranlarına.

Arayışım bitmemişti ama.

Başka bir şey daha var orada biliyorum.

Ne olduğunu bilmesem de biliyorum.

Var ve beni bekliyor eminim.

Bunları düşünüp gezinirken hiç uzatmadan zambak motifli güzel bir yüzük çıktı karşıma.

Türkiye’ye döndükten sonra Köksal abiye niye almadım diye hayıflandım.

Geç kalmış bir hayıflanma. Ama telafisi mümkün. Birlikte gittiğimizde, ilk fırsatta, inşallah.

Bu da dursun aklımın bir kenarında.

Belki bir gelen giden olur, belki birlikte alırız kim bilir?

 

 https://hertaraf.com/koseyazisi-ustun-bol-bosna-gunlukleri--2-4845 


28 Nisan 2026 Salı

 

GREEN CARD SEVDALILARI



7 Ekim’de başlayan HAMAS saldırıları Gazze gündeminden uzak eski İslamcı yeni sağcı kitle üzerinde şok etkisi yarattı.

‘Ne gerek vardı?’, ‘Senin etin ne, budun ne?’, ‘İsrail’le iyi geçinsene’ ile başlayan; ezik bir aklın, vicdanını kaybetmiş bir bedenin hezeyanları diyebileceğimiz suçlamalar ve ayıplamalar; hiç çekinmeden, hiç utanmadan İslam’ın izzetini muhafaza edebilmek için canlarını ortaya koyan insanların üzerine boca edildi.

Bülent Arınç gibi siyasetçiler düşmanı ve katliamlarını ‘kınamak’ yerine; ‘Sen neyine güvendin de İsrail’e kafa tuttun, elindeki ekmeği ben veriyorum. Kime sordun, kime danıştın.’ Deme cüretini gösterdiler.

Bu, aslında bu tiplerin evleri işgal edildiğinde nasıl bir tavır ortaya koyacaklarının da göstergesidir.

Bülent Arınç ve türevlerinin ortaya koyduğu bu ucuz tavır piyasada çok karşılık buldu ve çok müşteri kazandı. Çünkü ucuz şeyin müşterisi çok olur!

Hala utanabilen insanlar bu kokuşmuş yaklaşımlarını yaşanan katliamlar karşısında uzun süre dillendiremediler. Ama onları asıl rahatsız eden şey iktidarlarının ABD­-İsrail karşısında zor durumda kalması, ‘Tam da ekonomiyi yoluna koyup yeniden atağa kalkacakken’ çıkan bu krizin ülkelerine ve toksik otoritelerine zarar vereceği düşüncesi idi.

Yoksa onlar için Gazze’lilerin soykırıma uğratılması çok da üzerinde durulacak bir şey değildi! Abarttığımı ve haksızlık ettiğimi düşünenler olacaktır. Oysa sadece yakın çevremden bir zamanlar İslamcı olduğunu zannettiğim tanıdıklarımla 7 Ekimden bu yana yaptığım sohbetlerimden çıkan sonuç bu.

Üstelik vereceğim tepkiler nedeniyle bu arkadaşların içlerinden geçenleri tam olarak dile getiremediklerini de biliyorum.

‘Yaşı 70 işi bitmiş siyasetçiler’ Necmettin Erbakan’a ‘Yaş 70 iş bitmiş’ derken; ‘Gitsin evinde torunlarını sevsin’ derken bir gün kendilerinin de işi bitmiş bir yaşa ereceğini düşünememişlerdi. Kendi torunlarının da sevgiye muhtaç olacağı akıllarına gelmemişti.

Eski günlerin hatırına La Havle çekerek bütün arsızlıklar sümen altı edildi. Bütün bu menfaatçi ve gayri ahlaki tutum görmezden gelindi. Ancak; imtihan henüz bitmemişti.

Daha Gazze’nin hesabı sorulamamışken birden bire yanı başımızda bambaşka bir savaş patlak verdi. Gazze vahşetinin üzerine ABD-İsrail çetesi İran’da büyük bir saldırıya başladı.

Gazze saldırılarında vicdanını rahatlatmak için yılda bir kez kerhen sokağa çıkan, bir sabah sporu olarak slogan atan kalabalıklar (Bu kalabalığa dâhil olan hesapsız insanlara hürmet ederek ve onları ayırarak) İran’a saldırıldığında İran’ın mı ABD-İsrail çetesinin mi daha tehlikeli olduğunu tartışmaya başladılar.

Onlara göre ‘Şiiler’ ABD’den daha tehlikeli ve daha zararlıydılar. Şia şöyle demişti, Hazreti Ebubekir’e, Hz. Ömer’e, Hz. Osman’a, Hz. Ayşe’ye küfrediyorlardı. Onlar itikadı bozuk, arkalarında namaz kılınamaz necis insanlar ve sapık bir mezheptiler!

Her ‘Amerikan Tipi Müslüman’ gibi aynı torna tezgâhından çıkmış cümlelerle içlerindeki bütün kiri üzerimize boca ettiler.

İran ve İran desteğinde Yemen İsrail’i vururken bunun danışıklı dövüş olduğunu keşfeden sağcı kitle, İran’a saldırıldığında daha şedit ve daha çirkef bir üsluba yöneldiler.

Onlara göre İran, ABD’nin bölgedeki en iyi müttefiki idi. Ara sıra birbirlerini ‘göstermelik olarak’ vursalar da bu sağcı kitle bu numaraları yemeyecek kadar güngörmüş ve akıllı insanlardı!

Hazreti Ayşe ile Hz. Ali arasındaki anlaşmazlığı bilmeyenler, Muaviye ile Hz. Ali arasındaki çatışmayı anlamayanlar, üstelik anlamaya da çalışmayanlar, sadece Hz. Ali’ye karşı olduğu için Muaviye’den dini lider, oğlu Yezit’ten adil bir hükümdar çıkaran sığ zihinler; yüzlerce yıllık ezberlerine, kirlerine, kinlerine ve ırkçı/mezhepçi fanatizmlerine yenik düşerek adaletin ve ahlakın değil nefislerinin esiri oldular.

ABD yenilsin ama İran’ın da kolu kanadı kırılsın akılsızlığıyla, ABD ve İsrail’in yanında duran Namaz kılan kalabalıklar esasen ABD kazansın sonrasında bize saldırırsa zevk almaya çalışırız ve hatta Amerikalıları yeterince mutlu edersek bu işten karlı bile çıkabiliriz modundalar.

Keşke bu sığ kafa, Epstein’da Amerikalıları mutlu etmenin yetmediğini, Amerikalıların her zaman daha fazlasını istediğini, fantezilerinin bir sonunun olmadığını görebilselerdi.

İran devletini ve uygulamalarını savunmak başka bir şey; Türkiye dâhil birçok ülkenin ülke çıkarları sebebiyle Ortadoğu’da takındığı tavrı ve stratejileri kutsallaştırmak başka bir şey!

İran devletini savunmak başka bir şey, İran’lı Şii Müslümanları savunmak başka bir şey. Merak edenler için söyleyeyim, ABD’ye karşı İran Devletini savunmak da ahlakımızın bir gereğidir. Savaş bittiğinde ihtilaflı konularımızı yeniden değerlendiririz.

İran’lı/Şii cahil cühelanın Hazreti Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ayşe’ye hakaretlerini nasıl savunmayacaksak; Sünni cahil cühelanın ister cübbesiyle, ister akademik titriyle, ister televizyon karşısında,  ister cami kürsüsünde cehaletini üzerimize boca etmesini de alkışlamayacağız!

Allah’ın tıpkı Namaz gibi farz kıldığı ümmetçiliği devlet çıkarları, etnik veya mezhepçi ırkçılıklar uğruna yok saymak, değersizleştirmek ileride mutlaka hesaplaşacağımız bir sona doğru sürüklüyor bizi.

İran-Irak savaşında sadece Amerikancılık yapmak için, sadece sahiplerine hizmet etmek için Irak’a milyarlarca dolar para akıtan ‘Sünni’ Körfez ülkeleri, tam da Bülent Arınç’ın dediği gibi etin ne budun ne diye sorabileceğimiz ‘Sünni’ Sudan’ın Saddam’ın emrinde savaşması için sembolik bir birliğini göndermesi, Amerika’dan aferin alabilmek için Irak’ın ve işgalci Amerikan askerlerinin bütün lojistik ihtiyaçlarını ülkesinden karşılayan Özal’lı Türkiye; Amerika bizi öpsün de İran gerekirse yok olsun diye düşünenler ahlaki evrimini tamamlayamamış yetersizler olarak kayıtlara geçecek.

Mezhepçilik Amerikan askeri olmak demektir. Kim mezhepçilik yapıyorsa –Şii ya da Sünni fark etmez- bir gün bu hizmetlerinin karşılığında Green Card hayalleri kuruyor demektir.

Ama kimse boşuna heveslenmesin. O Green Card’ı alamayacaksınız! Damağınızda buruk bir ‘Amerikancı’ yaftasıyla terk edeceksiniz bu dünyayı. Üstelik çocuklarınıza ve sevenlerinize çirkin bir miras bırakarak!

Bilenler bilir! ‘Kişi sevdiğiyle beraberdir’ der Peygamber aleyhisselam. Bütün kızgınlığıma rağmen Allah sevenleri (ABD ve sevenlerini) dünyada ayırmadığı gibi ahirette de ayırmasın demek istemiyorum.

Allah kurtarsın! Kurtulmaya direnenler olacaksa yapacak bir şey yok.

https://hertaraf.com/koseyazisi-cyrano-de-bergerac-green-card-sevdalilari-4827 

 

 

BOSNA GÜNLÜKLERİ -1

 ÜSTÜN BOL
 24.04.2026

 

7 Şevval 1447, Pazar

              Hazırlıklara başladık.

Ben zihni hazırlıklarla uğraşıyorum daha çok.

90’lı yılların başları.

Savaşın en korkunç zamanları televizyonlarda izlediğimiz görüntüler korkunç.

Film gibi ama değil.

Sonra bir sürü gerekli gereksiz hatıra. Hatıraların çoğu keyifsiz.

Aliya’yı ziyaret etme fikri bile güzelken şimdi nereden geldi bunlar aklıma.

Bir gün geleceğim demiştim.

Biraz tembellik, biraz ihmal, biraz ‘büyük işlerin’ peşinde koşma hastalığı.

Sonra her şey geçip yeniden akıl baliğ olunca yapamadıkların, ertelediklerin düşüyor aklına.

Neyse Aliya’yla aynı çağda yaşamış, aynı havayı teneffüs etmiş insanlarız çok şükür.

 

8 Şevval 1447, Pazartesi

              Zeynep’in gelip gelemeyeceği belli değildi.

Sabah gelebileceğini söyledi kızım.

              Beş kişi olduk şimdi.

              Çarşamba günü yola çıkacağız. Öğleden sonra Saraybosna. Program belirsiz.

              Kervan yolda düzülür zaten. Hem böylesi daha heyecanlı.

Birkaç kitap kurcaladım Aliya’dan. Öylesine bakındım. Zaten çoğunun altlarını çizmişim.

Kitapları altını çizerek okumanın ne kadar faydalı bir şey olduğunu bilenler bilir.

Heyecan verici ve fakat bir o kadar da nedensiz bir tedirginlik.

Nedensiz dediysem lafın gelişi.

 

9 Şevval 1447, Salı

              Tedirginliklerim var. Ayak parmaklarımdaki sıkıntılar değil beni tedirgin eden

              Yolu açanın yolu kolaylaştıracağından eminim.

              Bir aydan fazla süredir Amerikan –Yahudi çetesi İran’ı bombalıyor.

              Kâfirdir yapar, sorun değil!

Canımı sıkan, bir zamanlar canıma yoldaş bildiğim dostların en küçük bir rüzgârda toz zerreleri gibi dağılıp gittiğini görmek.

              Bosna’ya giderken aklıma niye takıldı bu mesele?

Aliya ve söyledikleri birkaç gündür kafamda dönüp duruyor.

Üstelik Aliya’nın ümmet ve Müslümanlar üzerine söylediği sözler kafamda dönüp duranlar.

Önemsemediğim insanlar umurumda değil.

Canları cehenneme der geçerim.

Öyle de zaten! Ama zaten birkaç tane dostun olunca söyleyemiyorsun aynı şeyleri.

Aliya her uyardığında O ve hiç tanıdık olmayan cümleleri geliyor aklıma.

Nasıl olabilir diyorum, nasıl olabilir?

Ama oluyor işte!

Biraz öfke var içimde ama daha çok hayal kırıklığı.

İktidar dediğimiz şey insanları bu kadar esir alabilir mi?

Kaybetme korkusu bir bünyeyi bu kadar perişan edebilir mi? Aklım almıyor.

Belki aklımın almaması daha iyidir. Bilemiyorum.

Yarın Aliya’ya doğru yola çıkacağız.

Ben dün olduğu gibi bugün de, bugün olduğu gibi yarın da Aliya ile konuşacağım bu konuyu.

Bir sonuç alır mıyım, bilmiyorum. Önemli de değil!

Sonuç almak için iş yapılmaz zaten. Yol hedeften daha muteberdir.

Ama şunu biliyorum: mezarının başına geldiğimde ruhum sükûnete erecek.

Bilmek ne güzel şey anne.

https://hertaraf.com/koseyazisi-ustun-bol-bosna-gunlukleri-1-4841 

 BİRİKİP YENİDEN SIÇRAMAK İÇİN ELDE VAR HÜZÜN(*)

 ÜSTÜN BOL
 07.02.2025


 

Türkiye savunma sanayiinde son on yılda hızlı bir ilerleme kaydetti. Silah sanayi, füzeler, uydular; Deniz, Kara ve Hava kuvvetlerini tahkim eden heyecanlı bir hareketlilik mevcut.

Savunma sanayii, bir esnaf organizasyonu değil! ‘Ben şöyle bir silah geliştirdim bunu Kuzey Kore’ye, Çin’e, El Salvador’a satıp çok para kazanayım’ diyemez bir silah üreticisi.

Öncelikle bu silahı üretmesine devlet organizasyonunun müsaade etmesi gerekiyor. Devamında ise bu silahın kimler için üretileceğine, kimlerin bu ürünü satın alabileceğine devlet organizasyonu karar verir. ‘Mal benim istediğime satarım’ düşüncesi bu esnaf gurubu için geçerli değildir. Dünyanın hiçbir ülkesinde, hiçbir silah üreticisi de bunu söyleyemez.

İnsani yardım organizasyonları, hayır kurumları, meslek örgütleri, dayanışma örgütleri, çıkar gurupları için de durum farklı değildir! Bu organizasyonlar devlet ve istihbarat örgütlerinin organizasyonu ile faaliyetlerini sürdürürler. Devletler hangi kriz bölgelerinde, hangi yardım organizasyonlarının gerçekleştirileceğine karar verirler. Yardım organizasyonları da bu kararlara uygun olarak faaliyetlerini sürdürürler.

Her ne kadar izin alınarak yardım organizasyonları gerçekleştirseler de zaman zaman izinli olmalarına rağmen ‘Giderken bana mı sordular?’ sendromu da sıklıkla yaşanabilir!

Sivil Toplum Örgütü (STK) dediğimiz ancak örneklerine Türkiye’de çoğunlukla rastlamadığımız organizasyonlar için de durum farklı değildir. Kimisi durumdan vazife çıkarmayı STK’cılık zannederken; kimisi politik organizasyonlarla dirsek temasının kariyer hesaplarının bir parçası olduğunu düşünür.

Çoğunlukla kişisel kariyer hesapları önceliklidir ancak; zaman zaman gurup menfaatlerinin öncelendiği hesaplar da ortaya çıkabilir. Devlet içerisinde kadrolaşma, ekipleşme, cemaatleşme gibi aksiyonlar da sıklıkla karşılaştığımız rahatsızlıklardandır.

Bunların dışında kerameti kendinden menkul kimilerinin, şöyle veya böyle kitleleri peşinden sürükleyebilen organizasyonların, sendika, meslek örgütü vb. çıkar eksenli organizasyonların yanaşıkdüzen çalışmaları da benzer rahatsızlıklar üretmeye devam ediyor.

Son on beş yılda Müslüman organizasyonların içine düştüğü zafiyet, artık telafi edilemez bir boyuta ulaştı! Bu zafiyetin bu saatten sonra sürdürülebilir olmadığı çok açık. Hatta zaafiyet olmaktan çıkmış, 7 Ekim’den itibaren bir hezimete dönüşmüş, metastaz bir organizasyonla nefes alıp verebilmek, ahlaklı bir hayatı sürdürebilmek imkân dahilinde görünmüyor.

Gazze katliamının başladığı günden itibaren Müslüman organizasyonların içine düştüğü ikircikli durum son derece vahim! İzin verilen protesto gösterileriyle rahatlamaya çalışan, izin verilmeyen gösterilerle ilgili sesini çıkarmamayı tercih eden bir organizasyon yapısı yok olmaya mahkumdur. 1 Ocak’ta ancak icazetle sokağa çıkma iradesi gösterebilen insanların (ki, o gün sokağa çıkanlara hürmet ederek ama organize edenlerin ne yaptığını bilerek) da dile getirmeseler de durumdan hoşnut olduğunu sanmıyorum.

Milli İrade Platformu gibi arka bahçe organizasyonları tarafından rehin alınan Müslüman organizasyonlar, ideolojik sadakatlerine yenilerek bağımsızlıklarını yitirdiler. Sadece bu da değil! Müslüman organizasyonlar özellikle son on yılda ciddi bir itibar kaybetti. Sadece kamuoyundaki güvenilirlik değil, Müslümanlar kendi içlerinde de birbirlerine güvenlerini yitirdiler! Benim açımdan öyle en azından.

Otuz yıl boyunca bir organizasyonu yöneten ve büyük paralara hükmeden dernek ve vakıfların yöneticilerinin taşıdıkları etiketleri bugün hala liyakatle taşıyıp taşıyamadığını konuşamıyoruz. Bunun yerine susmayı ve arıza çıkarmamayı tercih ediyoruz.

Müslüman organizasyonların bugüne kadar yaptıkları hizmetler gerek insan hakları gerekse yardım organizasyonları ve dini eğitim ve kültürel faaliyetler büyük bir alkışı ve tebriği hak ediyor. Ancak; geçmişin çıkarımları sebebiyle gerçeklikle bağını yitirmiş organizasyonları savunmak zorunda kalmak, aman zarar vermeyelim diyerek yaşadığımız, gördüğümüz sorunları sümenaltı etmek İslam’a ve Müslümanlara büyük bir ihanettir.

Usulü dairesinde bugüne kadar yapılan hizmetlere teşekkür ederek yenilenmenin, eski kadroların tamamen tasfiye edilmesinin, yeni bir heyecan ve vizyonla yeni fırsatların önünü açmanın zamanı geldi de çoktan geçti!

Üstelik eğer bu yapılmazsa, Müslümanlar kendi organizasyonlarını yenileyemezlerse otorite tarafından teker teker köleleştirilerek yok edilecekler. Bir zamanlar liyakat iddiasında olan camia sadakatin kör kuyularında lime lime doğranacak.

Kişisel çıkar ve hırslarına yenik düşen eski model ‘İslamcılık’ kendisiyle birlikte otuz yıldır uyuşturduğu, sarhoş ettiği kitleyi daha vahimi Müslümanların geleceği yeni nesli kötürüm hale getirecek.

Slogan atmak için sokağa çıkabilen ama konuşma ve düşünme yeteneği olmayan duygusal, ırkçı (ulus ve mezhep temelli), İslam’la ilişkisi sadece kullanılabilirlik eksenli mongol bir kitle çevremize hakim olacak.

Mevcut STK yöneticilerinin taşıdıkları etiketleri terk edebilme ahlak ve iradesine sahip olmadıklarını, kendilerini, bulunmaz Hint kumaşı zannettiklerini, kendileri olmazsa bütün organizasyonun çökeceğini düşündüklerini biliyoruz. Teşbihte hata olmaz! İnsanlık tarihi boyunca bütün yanılmışlar, bütün yenilmişler böyle düşündüler.

O halde yönetici muhataplardan, koltuklarını asla terk etmeyeceklerini bildiğimiz insanlardan ayrılık erdemi beklemenin lüzumu yok! Eğer bir temizlik gerekiyorsa, bu temizliği içeriden temizlik talep edenler yapmalı. Korkarak, başım ağrımasın diyerek, bana ne canımcılıkla Müslümanların geleceğine ihanet etmek istemeyen herkese açık bir çağrıdır bu.

Burada bu satırları yazdıktan sonra STK yöneticilerini hizaya çekmek, onları tasviye etmek, yerlerine liyakatli, adil, ahlaklı isimler belirlemek; isimlerinden, bugüne kadar ne yaptıklarından bağımsız sürelerinin dolduğunu ve artık zarar verdiklerini yüksek sesle dile getirmek herkesin üzerine ağır bir yükümlülüktür!

 

Üstün BOL

07.02.2025

(*) Attila İLHAN  https://siir.sitesi.web.tr/attila-ilhan/elde-var-huzun.html#google_vignette 

ERBAİN
 

İlk tanışmamız  1991 yılında gazete ve dergiler yoluyla olmuştu. O zamanlar kadın yazarların çok da görünür olmadığı yıllardı. Eş-dost-akraba dergilerinde, kimi çevrimiçi cemaat yapılarının yayın organlarında yazan kadın yazarlar vardı elbette ama kadın, bu çevrimiçi yapılarda yazdıklarından çok vitrine kattıkları değer kadar önemliydi.

      O dönemlerde genellikle kadın yazarların fotoğrafları kullanılmazdı. Bu bir çeşit ‘İslami hassasiyet’ olarak değerlendiriliyordu. Erkek yazarlar iyi ya da kötü olduklarına bakılmaksızın sadece erkek oldukları ve cemaatlerinin, dahil oldukları yapıların veya siyasi oluşumların temsilcisi sıfatıyla gazete ve dergilerde, televizyonlarda sabah akşam ağırlanıyorlardı. Nitelikten çok niceliğin ön plana çıkartıldığı zamanlardı. Aradan geçen otuz yılı aşkın sürede İslami camiada değişen çok bir şey olmadı. Nicelik hala etrafımızı kuşatmaya devam ediyor.

      Vitrine çıkarabilecek ‘sadık’ kadın müritleri olan cemaat ve yapılar şanslıydı! Kadın yazar bulamayan yapılar ise müstear isimler kullanarak erkek yazarların metinlerinin altına kadın isimleriyle imza atıyorlardı. Nasılsa kadın yazarların fotoğrafları basılmıyordu. İletişim bu kadar yaygınlaşmamıştı ve hiç kimse bu isimde bir kadın yazar olmadığını ispat edemezdi.

      Bu döngünün dışında olan yazarlar da vardı elbette. Cihan Aktaş, Sabiha Ünlü, Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, Yıldız Ramazanoğlu gibi. Bu isimlerin hiçbiri varlığını bir cemaat veya siyasi yapıya angaje ederek varolmamışlardı. Elbette bir siyasi tercihleri, elbette yakınlık duydukları bir siyasi veya İslami oluşum vardı ama bunu kendi lehlerine kullanılacak bir alan olarak görmemişlerdi. Bu istisnai bir durumdu!

      Dini alanı kuşatan erkek egemen bakış açısı fıkıhtan siyasete, yazın hayatından edebiyat ve sanata kadar bütün alanları kuşatıyor ve kadına yaşam alanı bırakmıyordu. Bu zorluklarla 1990’larda eline kalem alan bütün kadın yazarlar yüzleşti. İstisnası var mıdır bilmiyorum.

      Bir süre sonra istisnaya dahil edilemeyecek isimler ortaya çıkmaya başladı. Ünlü bir manken iken ihtida ederek insanların karşısına başörtülü olarak çıkan G. Pınarbaşı bunlardan biriydi. Bundan sonra başörtülü olarak hayatına devam edeceğini söylediği gün Milli Gazetede fotoğraflı bir köşe edinen uzun yıllar yazı yazan Pınarbaşı, öteki mahalleden geldiği için el üstünde tutuldu. Ne yazdığı, onlarca yıl yazı yazdıktan sonra bugün elimizde tek satır kalıp kalmadığı hiç sorgulanmadı. Onun önemi vitrine kattığı değer ile ölçülüyordu. Yazdığı ya da söylediği şeylerin çok da kıymeti yoktu!

      Cihan Aktaş da bu baskıcı dönemde birkaç gazetede müstear isimle yazılar yazdı. Çünkü ‘İslami hassasiyet’ olduğu iddia edilen kimi yaklaşımlar kadını yok sayıyor, varolmak isteyen kadın kendi adıyla varolamasa da müstear isimle kurulu düzene meydan okuyordu.

      ‘Zaman ve şartları’ denilerek geçiştirilen bu kapalı devre dönemler bittikten sonra da kadın yazarın çilesi hiç bitmedi. Öteki mahalleden olmak hep önde olmak demekti. Artık camia kendisine intisap eden kadınların başörtülü olup olmamasına da çok bakmıyordu. Hatta bünyesine dahil ettiği kadınların sarışın olması daha değerli daha kıymetliydi. Refah Partisine katılan ‘sarışın’ N. Ilıcak bunun tipik bir örneğiydi. ‘Aklı yeterince ermeyen’ Müslüman kadına sarışın kadınlar rol model olarak sunuluyordu ki bugün de özellikle Gazze katliamı üzerine söyledikleriyle ‘sarışın’ olmanın konforunu yaşayan figürler ortaya çıktı. 28 Şubat sürecinde Merve Kavakçı’nın yanına N. Ilıcak’tan başka kimsenin yaklaştırılmadığını hatırlayanlar ne demek istediğimi daha iyi anlayacaklardır.      

      İlk okuduğum kitabı Üç İhtilal Çocuğu’ydu. Çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Hala ara sıra dönüp dönüp kurcalıyorum kitabı, aynı tadı alabilecek miyim diye. Şimdi otuz yıl sonra kitaplarına tekrar baktığımda diyorum ki, Acı Çekmiş Yüzünde(1996) ve Son Büyülü Günler(1995) çok etkilemiş beni. Üç İhtilal Çocuğu’ndan (1991) daha çok hem de.

      Romanları arasında ise bir tercih yapabilmem daha zor görünüyor. Modern bir İran masalı olan Şirin’in Düğünü’nü(2016) mü seçmeliyim. Bir kuşağın yatılı okul yıllarını betimleyen Bana Uzun Mektuplar Yaz’ını(2002) mı? Ya da yakın zamanın başka bir gerçekliğini ilmek ilmek dokuduğu Şair ve Gecekuşu’nu (2021) mu? Bir coğrafyayı ve iki farklı dünyayı bir otobüs yolculuğuna sığdıran Sınıra Yakın’ı diğerlerinden nasıl ayırabilirim?

      Türk edebiyatının en iyi öykücü ve romancılarından birinin, Cihan Aktaş’ın edebiyat hayatının kırkıncı yılı yarın(22.12.2024). O yüzden yazının başlığı ERBAİN. Ama bu tanımlama yeterli değil ve eksik. Evet çok iyi bir romancı, çok iyi bir öykücü Cihan Aktaş ama aynı zamanda hayatın içinde, hayatın problemleriyle yüzyüze, yaşadığı toplumun bir paydaşı bununla birlikte o yaşamın seyircisi değil ortağı. Bunu görmezden geldiğimizde sadece bir ezbere tamah etmiş oluyoruz. Kendi yaşadığı sorunların da etkisiyle inceleme araştırma yazılarında, kitaplarında kadının sorunlarına hep yönelmiş, romanında öyküsünde mutlaka ama mutlaka bu soruna değinmiş bir isim Cihan Aktaş. Ama aynı zamanda tek derdi kadın diyemeyeceğimiz kadar da hayatın bütün sorunlarına müdahil.       Şehir Tutulması (2015) neredeyse herkesin kendi cephesinden yaklaştığı Gezi Protestolarına herkesten üstte ve farklı bir perspektifle yaklaştığı düşünsel bir şaheser. Rüzgarla İyi Geçinmek: Esenler’in Hikayesi (2018) bir ilçe tarihi olmanın çok ötesinde hem edebi yanıyla hem şehrin sosyal dokusu ve hem de kültürel yapısıyla bütün yerel yönetimlere ders diye okutulabilecek bir eser. İslamcılık üzerine yazdığı kitaplar, sinema ve özelde İran sineması üzerine yazdığı bir çok kitap, mutlak iktidar ve eleştirisi ve kadın üzerine yazdığı Bacıdan Bayana (2001) ve kadını konu edinen diğer kitaplarını görmezden geldiğimizde saçma sapan bir düzleme erişmiş oluruz. O zaman İsmet Özel’e yakıştırılan ‘Şiiri iyi ama düşüncesi vasat’ zorlama yorumunun bir benzerini Cihan Aktaş için yapmış oluruz ki; bu onun değil bizim eksikliğimizi ortaya koyar sadece. ‘Öyküsü ve romanı iyi ama’ yaklaşımı, onun toplum, sinema ve sosyal olaylar üzerine seçkin yaklaşımını görmezden geldiğimizde okurluğumuzla ilgili bir problemi masaya yatırmamızı gerektirir.

      Belki bunları söylediğim için kızacak bana Cihan abla ama yazmazsam haksızlık etmiş olurum diye düşünüyorum. Bütün kadın yazarlar gibi varolabilmek için ekstra gayret sarfetmek zorunda kalan, yetmezmiş gibi marifetine iltifat edilmezken, ‘sarışın’ olmadığı için marifetini ispat etmek zorunda kalan bir isim Cihan Aktaş. Tehlike anında ilk gözden çıkarılan da o! Yıllarca yazdığı edebiyat dergilerinden oldukça nazik ve ölçülü eleştirilerine rağmen uzaklaştırılan, yıllarca yazdırılmayan bir kalem. Necis biat kültürünün kendine kurban etmek istediği kıymetli bir isim. Sözün kaybolacağı ama yazının sonsuza dek varolacağı bir dünyaya eserleriyle imzasını atmış bir öncü. Mimar olarak çok para kazanabilecekken edebiyatı, yazıyı seçerek zora talip olan ve sadece bu sebeple bile saygı görmesi gereken büyük bir yazar Cihan Aktaş.

      ‘Öteki’ mahallede yeterince ilgi uyandırmaması seçmiş olduğu hayat biçimiyle ilgili. İşin kötü tarafı şu ki; bizim mahallede de yeterince ilgi görmemesi aynı nedene dayanıyor. Başka bir hayat biçimi seçmiş olsaydı bir çok kitabı çok satanlar listesinde olacak, bir çok kitabı klasikler arasında yer alacaktı. Onu yere göğe sığdıramayanlar, her öyküsünde, romanında onun eserlerine atıflar yapan ‘çok satan’ yazarlar olacaktı.

      Onunla tanışmamın üzerinden 34 yıl geçmiş. Tanışmamızın üzerinden ise 20 yıl. Bana 2010’da yaptığı ve devam eden yıllarda tekrarladığı tavsiyeye uymadığım için çok pişmanım. Bürokrasi yerine kalemi seçip kalıcı şeyler ortaya koyabilirdim belki de, olmadı!

      Edebiyat hayatının 40. yılında Cihan Aktaş için bir kutlama programı düzenleyen İZ Yayıncılığı da tebrik etmem gerekir. Sık karşılaştığımız davranışlar değil bunlar. Hele hele İslami camiada böyle bir nezaketle karşılaşmak maalesef şaşırtıyor beni!

      Onunla tanışmak, onun arkadaşı olmak, ona abla diyebilmek benim için paha biçilmez değerde.  Daha nice yıllar okuyabilmek, bereketli kalemini takip edebilmek duasıyla.

      Bir insanın onlarca dostu olmuyor. Cihan Aktaş için teşekkür ederim Allah’ım.

https://hertaraf.com/koseyazisi-erbain-4404 

4 Kasım 2024 Pazartesi

 

RÜZGÂR GÜLLERİ

 CYRANO DE BERGERAC
 09.10.2024


Eskiden üniversiteler şimdiki gibi laylaylom yerleri değildi. Orada bir kimlik inşa edilir, adeta hayatla bağımız yeniden kurulurdu. Nerede durduğumuz, olaylara yaklaşımımız, değerlendirmelerimiz geldiğimiz günle ayrıldığımız gün arasında yüz seksen derece fark gösterirdi.

1990 yılında üniversiteye başlarken kendimi solcu zannediyordum. Bu konuda yalnız olduğum da söylenemezdi. Etrafım benim gibi ezbercilerden oluşuyordu. Ve biz bizim gibi olmayan herkese gülüyor, söylediklerinin doğru, mantıklı şeyler olup olmadığına bakmadan onlarla dalga geçiyor, alay ediyorduk.

Ama işler istediğim gibi gelişmedi. Ne gülüp eğlenecek, ne de gezip tozacak vaktim hiç olmadı. Belki birkaç ay boyunca ben kimim, ben neyim sorularına cevap ararken geçirdiğim süre laylaylom günlerinden sayılabilir. Eskiden alay ettiğim insanlarla alay edememek bir yandan canımı sıkarken diğer yandan giderek onlara benziyor olmak itiraf etmeliyim ki o zamanlar çok rahatsız ediciydi.

Bilenler bilir Karadeniz Teknik Üniversitesi kampüsünde dört öğrenci yurdu vardır. Bu yurtlarda üç koridor büyük bir holde birleşir. Ben ikinci yurtta kalıyordum. Bütün yurtlarda ortak holde sabit bir ütü masası olurdu. Akşam hava karardıktan sonra ütü masasının etrafında toplanır bazen bağlama, bazen gitar eşliğinde şarkılar türküler söylerdik. 

Bir akşam daha önce hiç olmayan bir şey oldu. Sarıklı, takkeli 10-15 kişilik bir gurup ezan okuyup topluca namaz kılmaya başladı. Onlar gelince müziğe ara verir, gitmelerini beklerdik. Arkalarından da hem içimizden hem dışımızdan söylenirdik. ‘Başka yer mi yoktu, şov yapıyorlardı, mescit mi yoktu mescide gitsinlerdi, biz mescitte şarkı söylüyor muyduk?’.

Bu söylenmelerin ardından yurtta mescit olmadığını ve ülkücü yurt yönetiminin mescit açmamak için direndiğini öğrendik. Namaz kılınabilecek bir merdiven altı bile yoktu. Yurt idaresi bu konuda çok hassastı ve asla taviz vermeyeceklerdi! Biz şarkı söylerken namaz kılan gurup yurt yönetimiyle görüşmüş, namaz kılacak bir alan tahsis edilmesini istemişti. Yurt yönetimi ise alay ederek, ‘Siz kimsiniz? Bizim öyle bir görevimiz yok, hadi işinize!’ diyerek odasından kovmuştu arkadaşları. Onlar da mescit açılıncaya kadar ortak alanlarda topluca namaz kılacaklarını söyleyerek çıkmışlardı müdürün odasından. 

Yurt idaresi bütün yurtlarda ortak alanlarda topluca namaz kılınmaya başlanınca korkmuş, geri adım atarak birkaç ay içinde yurtlarda mescit açmak zorunda kalmıştı. Bir süre sonra ben de arkalarından homurdandığım insanlarla birlikte o mescitte namaz kılıyordum. Her akşam ütü masasının etrafında toplanmaktan da vazgeçmemiştim.

Bu kadarla kalmadı tabi ki. 25 metrekareye sığılmıyordu. Vakit namazları için yetiyordu belki ama Kadir Gecesi, Mevlit Kandili gibi gecelerde mescit yetersiz kalıyordu. Üstelik her Perşembe gecesi topluca Kur’an okunuyor ve kısa bir tefsir yapılıyordu. Alan yetersiz gelmeye başlayınca her katta bir odada toplanılması, Kur’an okuma ve tefsir için bütün yurtlarda Perşembe günleri aynı saatte toplanılması kararı alındı. 

Bu yurt yönetimini ilgilendiren bir durum değildi. Oda arkadaşlarımız sorun çıkarmıyordu. İster toplanıp türkü söylemişiz, ister sohbet etmişiz bu yurt yönetimini ilgilendirmezdi. Önce idareye çağırıp korkutmalar başladı. Ardından yurttan atılmakla tehdit etmeler devam etti. Bu da yetmeyince Perşembe geceleri sohbet düzenlediğimiz odalar basıldı. İdareciler odaya girdiğinde Kur’an okunuyorsa devam ediliyor, sohbet ediliyorsa sohbete ara verilmiyordu. Ayaküstü bir şeyler geveleyip dikkate alınmadıklarını görünce şöyle yaparız, böyle yaparız, yaptığınız yasal değil gibi gevezelikler edip odadan çıkıyorlardı. O gün birlikte hareket ettiğimiz arkadaşların bir kısmı 2002’den sonra içlerindeki ülkücüye yenik düştüler. Kötü mü oldu, emin değilim! 

Tahmin edebileceğiniz gibi bütün bunları organize eden ekip Milli Görüş’çülerdi. Gençtik, heyecanlıydık, ite kopuğa pabuç bırakacak halimiz yoktu. Üniversitede solcular –Türkiye’de sol olmadığını, birtakım insanların ırkçıyım demeye utandıkları için solcuyum dediğini daha sonra öğrenecektim- azınlıktı. Onlar da üniversite yönetiminin ve yurt idaresinin baskısı altında yaşıyorlardı. 

Biz örgütlüydük. Beraber geziyor, neredeyse her şeyimizi paylaşıyorduk. Ülkücüler bizden çekinirdi, bize sataşamazlardı. Bizimle yürüyen hiç kimseyle kavga edemezlerdi. Solcu öğrenciler ülkücülerin tacizlerine maruz kaldıklarında kantinde bizim masamıza oturur, okul çıkışlarında yurtlara bizimle birlikte yürümeyi tercih ederlerdi. Üniversitede kaldığım uzun süre boyunca solcularla hiç kavga etmedik. Bütün kavgalarımız ülkücü öğrencilerleydi.

Ülkücü yurt yönetimi sayıları ve etkinlikleri artan İslamcılara karşı ‘Bakın biz de Müslümanız’ demek için ‘Perşembe geceleri Kur’an okuyun, sohbet yapın’ talimatı verdi partidaşlarına. Daha birkaç ay önce engellemeye çalıştıkları ama güç yetiremedikleri alanı bu şekilde konsolide etmeye çalıştılar. Ancak bütün taklitlerin aslını güçlendirdiğini düşünemediler. Bizim alaycı bakışlarımız altında birkaç hafta süren işlerdi bunlar. İşin komik tarafı ise Kur’an okuyacak kimseyi bulamıyor, bizim arkadaşlarımızı çağırıyorlardı. Kur’an-ı Kerim okunduktan sonra arkadaşlarımız Veda Hutbesinden ırkçılığa karşı birkaç bölüm okuyor. Mü’minlerin ancak kardeş olduğundan bahseden ayetle odadan ayrılıyorlardı. Baktılar olmayacak zaten sıkıcı işler kısa sürede vazgeçtiler ve yalnız gezen solcuları kıstırma operasyonlarına devam ettiler. Hem bu daha eğlenceliydi! 

Devletin bütün imkânlarını askerini, polisini, bürokratını üzerimize saldılar ama neticede hep boynu bükük ayrıldılar yanımızdan. Tam da bu zamanlarda rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu Milliyetçi Hareket Partisinden ayrıldı. MHP dönemin ruhuna ayak uydurarak Seküler Kemalist bir çizgiye oturdu ve bütün partizanlarından da itirazsız itaat bekledi. Muhsin Bey ve ekibi Türk-İslam sentezine yakın durarak bu Seküler Kemalist çizgiyle arasına mesafe koydu. Bize göre ise sentez-mentez işleri kabul edilemez olsa da Seküler-Kemalist çizgiden birilerinin kopması iyi bir şeydi.

Belki hep gözden kaçtı ama ülkücülüğün Seküler-Kemalist bir hareket olduğunu ilk olarak açıkça Muhsin Yazıcıoğlu ifşa etti. Vatan, Millet, Allah, Peygamber numaralarıyla 1993’e kadar gelinmişti ama artık mızrak çuvala sığmıyordu. 28 Şubat geriden geriden inşa edilirken MHP Seküler Kemalist yapısını net bir şekilde ortaya koymalıydı. Nitekim 28 Şubat’ın fiilen ortaya çıkmasıyla da MHP en sert biçimde bu yapıya bağlılığını hiç çekinmeden ilan etti.

28 Şubat dediğimiz süreç aslında Müslümanları toptan yok etmeyi hedeflemiyordu. Daha çok bütün Türkiye’nin iman ettiği şekilde milliyetçi, muhafazakâr, seküler, Kemalist, coğrafyacı, mezhepçi bir imana zorluyordu. İman etmeyenler elbette tokatlanacak ve cezalandırılacaktı. Öyle de yapıldı! Devlet isterse sever, isterse döver çizgisine razı herkes, devletin müşfik kolları arasında korunacaktı.

Seküler Milliyetçi Kemalistlerle Seküler Kemalist Ülkücüler nihayet aynı çizgide buluşmuşlardı. Nihayet kan kardeşleri bir araya gelmişti. Her ikisi için de Müslümanların memnuniyetsiz duruşları büyük sorun teşkil ediyordu. Ne yapılıp ne edilip Müslümanların da Seküler Milliyetçi Kemalist çizgiye çekilmeleri gerekiyordu. 2001 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi kuruldu. 2002 yılında %34 oy oranıyla iktidara geldi.

Ak Parti kurulduğu günden bu yana muhafazakâr demokrat bir çizgide olduğunu İslamcı olmadığını defalarca deklare etti. Bu bir takiyye değil, bir vaka ve tercihti. Erdoğan, Özal’ın denediği ve başarılı olduğu dört eğilimi birleştirme çizgisini taklit ederse başarılı olacağını düşünüyordu. Bugüne kadar da seçim sonuçları dikkate alınırsa başarılı oldu. Hatta çerçeveyi genişlettiğini ve dört eğilimle sınırlı kalmadığını söylemek de mümkün. 

Özal’la Erdoğan arasında ise bariz bir fark olduğu açık. Özal, farklı eğilimleri bünyesinde barındırırken her eğilimin kendisi gibi kalmasına müsaade etti. Erdoğan ise içine dâhil olduğu eğilimlerle özdeşleşme veya bünyesine dâhil olan eğilimlere kendisi gibi olma şartı getirdi. İstisnaları mevcut olmakla birlikte Erdoğan partnerlerinin birbirlerine benzemesini istedi ve bunu başardı. Bunu yaparken en büyük dönüşümü de partisi yaşadı. MHP’nin Ak Partileşmesi mümkün olmadı ama Ak Partililer MHP’lileştiler. Üstelik bu durumu hiçbir Ak Partili garipsemedi. Daha da vahimi MHP’lileşirken bugüne kadar neden MHP’lileşmediklerinin üzüntüsünü yaşadılar. 2013 yılında Barış Sürecinin sonlandırılmasıyla birlikte MHP bir üst irade tarafından iktidara ortak edildi. 

Rahmetli Erbakan seçim koalisyonlarından bahsederken, ortaklık 1+1 değil, 1x1’dir derdi. Erdoğan ise bu ortaklıkların 1+1 olduğuna inanmıştı. Bu sebeple de kitlesinin ortaklık ettiği siyasi hareketle özdeşleşmesinde milliyetçi-muhafazakâr bir çizgiye evrilmesinde bir sorun görmedi. Hatta örgütünün MHP’lileşmesi ortağı karşısında elini güçlendiriyordu.

Bu süreci destekleyen, bu sürece hayat verebilmek için inşa edilen birçok olaydan sonra ‘eski’ İslamcıların da içinde bulunduğu büyük bir kitle eski düşüncelerini terk ederek tek tip bir akla ve kıyafete büründüler. Devletçi, milliyetçi, seküler, utangaç Kemalist, coğrafyacı bu çizgi elbette tasarlayanlar tarafından büyük bir beğeni ile karşılandı.

Bu gün bu çizginin dışında duran, kimliğini gizlemeden ve utanmadan ibraz eden herkes denklem dışıdır. Bürokraside, memuriyette, belediyelerde, sosyal hayatta bu dönüşüme rıza göstermeyen herkes tasfiye edilmektedir. İstenilen tek tip insan, tek tip bürokrat-memur, tek tip hoca âlim, tek tip cemaat ve cemiyettir.

Kim olursanız olun Seküler, Milliyetçi, Kemalist kutsallara iman etmiyorsanız yaşama/varolma hakkınızı kaybettiğiniz bir oyundur bu! 28 Şubat’ın sahipleri bu ilkesiz ve ilkel sürecin 1000 yıl süreceğini söylerken içlerinden geçen kötülüğü dile getirmiyorlardı. Planlanmış ve sahnelenmeye devam edecek acımasız bir senaryoya güvendikleri için ağızlarından bu sözler çıkmıştı.

2007 yılında yapılan anayasa değişiklikleri ve devamında yargılama süreçlerinde darbeci generallerin ve subayların rütbelerinin sökülmesi, kimi cezalara çarptırılmaları günübirlik yaşayan bizler için 28 Şubat’ın sona erdiği romantizmiyle karşılanmıştı. Bugün ise 1000 yıl sürecek bir 28 Şubat sürecinin inşası için heyecanlandığımızı, 1000 yıl sürecek bir süreci alkışladığımızı fark ediyoruz.

Düştüğü yerden memnun olan birini hiçbir güç ayağa kaldıramaz.

(Konuya ilişkin 23 yıl önce yapılmış bir değerlendirme için bakınız: https://www.muharrembalci.com/yayinlar/makaleler/66.pdf )
Cyrano de Bergerac


https://hertaraf.com/koseyazisi-cyrano-de-bergerac-ruzg-r-gulleri-4330 

BOSNA GÜNLÜKLERİ -3

        10 Şevval 1447, Çarşamba / Saraybosna   Başçarşı'dayız. Tarih adım adım önümüzde ilerliyor, biz geriden yetişmey...