28 Nisan 2026 Salı

 

GREEN CARD SEVDALILARI



7 Ekim’de başlayan HAMAS saldırıları Gazze gündeminden uzak eski İslamcı yeni sağcı kitle üzerinde şok etkisi yarattı.

‘Ne gerek vardı?’, ‘Senin etin ne, budun ne?’, ‘İsrail’le iyi geçinsene’ ile başlayan; ezik bir aklın, vicdanını kaybetmiş bir bedenin hezeyanları diyebileceğimiz suçlamalar ve ayıplamalar; hiç çekinmeden, hiç utanmadan İslam’ın izzetini muhafaza edebilmek için canlarını ortaya koyan insanların üzerine boca edildi.

Bülent Arınç gibi siyasetçiler düşmanı ve katliamlarını ‘kınamak’ yerine; ‘Sen neyine güvendin de İsrail’e kafa tuttun, elindeki ekmeği ben veriyorum. Kime sordun, kime danıştın.’ Deme cüretini gösterdiler.

Bu, aslında bu tiplerin evleri işgal edildiğinde nasıl bir tavır ortaya koyacaklarının da göstergesidir.

Bülent Arınç ve türevlerinin ortaya koyduğu bu ucuz tavır piyasada çok karşılık buldu ve çok müşteri kazandı. Çünkü ucuz şeyin müşterisi çok olur!

Hala utanabilen insanlar bu kokuşmuş yaklaşımlarını yaşanan katliamlar karşısında uzun süre dillendiremediler. Ama onları asıl rahatsız eden şey iktidarlarının ABD­-İsrail karşısında zor durumda kalması, ‘Tam da ekonomiyi yoluna koyup yeniden atağa kalkacakken’ çıkan bu krizin ülkelerine ve toksik otoritelerine zarar vereceği düşüncesi idi.

Yoksa onlar için Gazze’lilerin soykırıma uğratılması çok da üzerinde durulacak bir şey değildi! Abarttığımı ve haksızlık ettiğimi düşünenler olacaktır. Oysa sadece yakın çevremden bir zamanlar İslamcı olduğunu zannettiğim tanıdıklarımla 7 Ekimden bu yana yaptığım sohbetlerimden çıkan sonuç bu.

Üstelik vereceğim tepkiler nedeniyle bu arkadaşların içlerinden geçenleri tam olarak dile getiremediklerini de biliyorum.

‘Yaşı 70 işi bitmiş siyasetçiler’ Necmettin Erbakan’a ‘Yaş 70 iş bitmiş’ derken; ‘Gitsin evinde torunlarını sevsin’ derken bir gün kendilerinin de işi bitmiş bir yaşa ereceğini düşünememişlerdi. Kendi torunlarının da sevgiye muhtaç olacağı akıllarına gelmemişti.

Eski günlerin hatırına La Havle çekerek bütün arsızlıklar sümen altı edildi. Bütün bu menfaatçi ve gayri ahlaki tutum görmezden gelindi. Ancak; imtihan henüz bitmemişti.

Daha Gazze’nin hesabı sorulamamışken birden bire yanı başımızda bambaşka bir savaş patlak verdi. Gazze vahşetinin üzerine ABD-İsrail çetesi İran’da büyük bir saldırıya başladı.

Gazze saldırılarında vicdanını rahatlatmak için yılda bir kez kerhen sokağa çıkan, bir sabah sporu olarak slogan atan kalabalıklar (Bu kalabalığa dâhil olan hesapsız insanlara hürmet ederek ve onları ayırarak) İran’a saldırıldığında İran’ın mı ABD-İsrail çetesinin mi daha tehlikeli olduğunu tartışmaya başladılar.

Onlara göre ‘Şiiler’ ABD’den daha tehlikeli ve daha zararlıydılar. Şia şöyle demişti, Hazreti Ebubekir’e, Hz. Ömer’e, Hz. Osman’a, Hz. Ayşe’ye küfrediyorlardı. Onlar itikadı bozuk, arkalarında namaz kılınamaz necis insanlar ve sapık bir mezheptiler!

Her ‘Amerikan Tipi Müslüman’ gibi aynı torna tezgâhından çıkmış cümlelerle içlerindeki bütün kiri üzerimize boca ettiler.

İran ve İran desteğinde Yemen İsrail’i vururken bunun danışıklı dövüş olduğunu keşfeden sağcı kitle, İran’a saldırıldığında daha şedit ve daha çirkef bir üsluba yöneldiler.

Onlara göre İran, ABD’nin bölgedeki en iyi müttefiki idi. Ara sıra birbirlerini ‘göstermelik olarak’ vursalar da bu sağcı kitle bu numaraları yemeyecek kadar güngörmüş ve akıllı insanlardı!

Hazreti Ayşe ile Hz. Ali arasındaki anlaşmazlığı bilmeyenler, Muaviye ile Hz. Ali arasındaki çatışmayı anlamayanlar, üstelik anlamaya da çalışmayanlar, sadece Hz. Ali’ye karşı olduğu için Muaviye’den dini lider, oğlu Yezit’ten adil bir hükümdar çıkaran sığ zihinler; yüzlerce yıllık ezberlerine, kirlerine, kinlerine ve ırkçı/mezhepçi fanatizmlerine yenik düşerek adaletin ve ahlakın değil nefislerinin esiri oldular.

ABD yenilsin ama İran’ın da kolu kanadı kırılsın akılsızlığıyla, ABD ve İsrail’in yanında duran Namaz kılan kalabalıklar esasen ABD kazansın sonrasında bize saldırırsa zevk almaya çalışırız ve hatta Amerikalıları yeterince mutlu edersek bu işten karlı bile çıkabiliriz modundalar.

Keşke bu sığ kafa, Epstein’da Amerikalıları mutlu etmenin yetmediğini, Amerikalıların her zaman daha fazlasını istediğini, fantezilerinin bir sonunun olmadığını görebilselerdi.

İran devletini ve uygulamalarını savunmak başka bir şey; Türkiye dâhil birçok ülkenin ülke çıkarları sebebiyle Ortadoğu’da takındığı tavrı ve stratejileri kutsallaştırmak başka bir şey!

İran devletini savunmak başka bir şey, İran’lı Şii Müslümanları savunmak başka bir şey. Merak edenler için söyleyeyim, ABD’ye karşı İran Devletini savunmak da ahlakımızın bir gereğidir. Savaş bittiğinde ihtilaflı konularımızı yeniden değerlendiririz.

İran’lı/Şii cahil cühelanın Hazreti Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ayşe’ye hakaretlerini nasıl savunmayacaksak; Sünni cahil cühelanın ister cübbesiyle, ister akademik titriyle, ister televizyon karşısında,  ister cami kürsüsünde cehaletini üzerimize boca etmesini de alkışlamayacağız!

Allah’ın tıpkı Namaz gibi farz kıldığı ümmetçiliği devlet çıkarları, etnik veya mezhepçi ırkçılıklar uğruna yok saymak, değersizleştirmek ileride mutlaka hesaplaşacağımız bir sona doğru sürüklüyor bizi.

İran-Irak savaşında sadece Amerikancılık yapmak için, sadece sahiplerine hizmet etmek için Irak’a milyarlarca dolar para akıtan ‘Sünni’ Körfez ülkeleri, tam da Bülent Arınç’ın dediği gibi etin ne budun ne diye sorabileceğimiz ‘Sünni’ Sudan’ın Saddam’ın emrinde savaşması için sembolik bir birliğini göndermesi, Amerika’dan aferin alabilmek için Irak’ın ve işgalci Amerikan askerlerinin bütün lojistik ihtiyaçlarını ülkesinden karşılayan Özal’lı Türkiye; Amerika bizi öpsün de İran gerekirse yok olsun diye düşünenler ahlaki evrimini tamamlayamamış yetersizler olarak kayıtlara geçecek.

Mezhepçilik Amerikan askeri olmak demektir. Kim mezhepçilik yapıyorsa –Şii ya da Sünni fark etmez- bir gün bu hizmetlerinin karşılığında Green Card hayalleri kuruyor demektir.

Ama kimse boşuna heveslenmesin. O Green Card’ı alamayacaksınız! Damağınızda buruk bir ‘Amerikancı’ yaftasıyla terk edeceksiniz bu dünyayı. Üstelik çocuklarınıza ve sevenlerinize çirkin bir miras bırakarak!

Bilenler bilir! ‘Kişi sevdiğiyle beraberdir’ der Peygamber aleyhisselam. Bütün kızgınlığıma rağmen Allah sevenleri (ABD ve sevenlerini) dünyada ayırmadığı gibi ahirette de ayırmasın demek istemiyorum.

Allah kurtarsın! Kurtulmaya direnenler olacaksa yapacak bir şey yok.

https://hertaraf.com/koseyazisi-cyrano-de-bergerac-green-card-sevdalilari-4827 

 

 

BOSNA GÜNLÜKLERİ -1

 ÜSTÜN BOL
 24.04.2026

 

7 Şevval 1447, Pazar

              Hazırlıklara başladık.

Ben zihni hazırlıklarla uğraşıyorum daha çok.

90’lı yılların başları.

Savaşın en korkunç zamanları televizyonlarda izlediğimiz görüntüler korkunç.

Film gibi ama değil.

Sonra bir sürü gerekli gereksiz hatıra. Hatıraların çoğu keyifsiz.

Aliya’yı ziyaret etme fikri bile güzelken şimdi nereden geldi bunlar aklıma.

Bir gün geleceğim demiştim.

Biraz tembellik, biraz ihmal, biraz ‘büyük işlerin’ peşinde koşma hastalığı.

Sonra her şey geçip yeniden akıl baliğ olunca yapamadıkların, ertelediklerin düşüyor aklına.

Neyse Aliya’yla aynı çağda yaşamış, aynı havayı teneffüs etmiş insanlarız çok şükür.

 

8 Şevval 1447, Pazartesi

              Zeynep’in gelip gelemeyeceği belli değildi.

Sabah gelebileceğini söyledi kızım.

              Beş kişi olduk şimdi.

              Çarşamba günü yola çıkacağız. Öğleden sonra Saraybosna. Program belirsiz.

              Kervan yolda düzülür zaten. Hem böylesi daha heyecanlı.

Birkaç kitap kurcaladım Aliya’dan. Öylesine bakındım. Zaten çoğunun altlarını çizmişim.

Kitapları altını çizerek okumanın ne kadar faydalı bir şey olduğunu bilenler bilir.

Heyecan verici ve fakat bir o kadar da nedensiz bir tedirginlik.

Nedensiz dediysem lafın gelişi.

 

9 Şevval 1447, Salı

              Tedirginliklerim var. Ayak parmaklarımdaki sıkıntılar değil beni tedirgin eden

              Yolu açanın yolu kolaylaştıracağından eminim.

              Bir aydan fazla süredir Amerikan –Yahudi çetesi İran’ı bombalıyor.

              Kâfirdir yapar, sorun değil!

Canımı sıkan, bir zamanlar canıma yoldaş bildiğim dostların en küçük bir rüzgârda toz zerreleri gibi dağılıp gittiğini görmek.

              Bosna’ya giderken aklıma niye takıldı bu mesele?

Aliya ve söyledikleri birkaç gündür kafamda dönüp duruyor.

Üstelik Aliya’nın ümmet ve Müslümanlar üzerine söylediği sözler kafamda dönüp duranlar.

Önemsemediğim insanlar umurumda değil.

Canları cehenneme der geçerim.

Öyle de zaten! Ama zaten birkaç tane dostun olunca söyleyemiyorsun aynı şeyleri.

Aliya her uyardığında O ve hiç tanıdık olmayan cümleleri geliyor aklıma.

Nasıl olabilir diyorum, nasıl olabilir?

Ama oluyor işte!

Biraz öfke var içimde ama daha çok hayal kırıklığı.

İktidar dediğimiz şey insanları bu kadar esir alabilir mi?

Kaybetme korkusu bir bünyeyi bu kadar perişan edebilir mi? Aklım almıyor.

Belki aklımın almaması daha iyidir. Bilemiyorum.

Yarın Aliya’ya doğru yola çıkacağız.

Ben dün olduğu gibi bugün de, bugün olduğu gibi yarın da Aliya ile konuşacağım bu konuyu.

Bir sonuç alır mıyım, bilmiyorum. Önemli de değil!

Sonuç almak için iş yapılmaz zaten. Yol hedeften daha muteberdir.

Ama şunu biliyorum: mezarının başına geldiğimde ruhum sükûnete erecek.

Bilmek ne güzel şey anne.

https://hertaraf.com/koseyazisi-ustun-bol-bosna-gunlukleri-1-4841 

 BİRİKİP YENİDEN SIÇRAMAK İÇİN ELDE VAR HÜZÜN(*)

 ÜSTÜN BOL
 07.02.2025


 

Türkiye savunma sanayiinde son on yılda hızlı bir ilerleme kaydetti. Silah sanayi, füzeler, uydular; Deniz, Kara ve Hava kuvvetlerini tahkim eden heyecanlı bir hareketlilik mevcut.

Savunma sanayii, bir esnaf organizasyonu değil! ‘Ben şöyle bir silah geliştirdim bunu Kuzey Kore’ye, Çin’e, El Salvador’a satıp çok para kazanayım’ diyemez bir silah üreticisi.

Öncelikle bu silahı üretmesine devlet organizasyonunun müsaade etmesi gerekiyor. Devamında ise bu silahın kimler için üretileceğine, kimlerin bu ürünü satın alabileceğine devlet organizasyonu karar verir. ‘Mal benim istediğime satarım’ düşüncesi bu esnaf gurubu için geçerli değildir. Dünyanın hiçbir ülkesinde, hiçbir silah üreticisi de bunu söyleyemez.

İnsani yardım organizasyonları, hayır kurumları, meslek örgütleri, dayanışma örgütleri, çıkar gurupları için de durum farklı değildir! Bu organizasyonlar devlet ve istihbarat örgütlerinin organizasyonu ile faaliyetlerini sürdürürler. Devletler hangi kriz bölgelerinde, hangi yardım organizasyonlarının gerçekleştirileceğine karar verirler. Yardım organizasyonları da bu kararlara uygun olarak faaliyetlerini sürdürürler.

Her ne kadar izin alınarak yardım organizasyonları gerçekleştirseler de zaman zaman izinli olmalarına rağmen ‘Giderken bana mı sordular?’ sendromu da sıklıkla yaşanabilir!

Sivil Toplum Örgütü (STK) dediğimiz ancak örneklerine Türkiye’de çoğunlukla rastlamadığımız organizasyonlar için de durum farklı değildir. Kimisi durumdan vazife çıkarmayı STK’cılık zannederken; kimisi politik organizasyonlarla dirsek temasının kariyer hesaplarının bir parçası olduğunu düşünür.

Çoğunlukla kişisel kariyer hesapları önceliklidir ancak; zaman zaman gurup menfaatlerinin öncelendiği hesaplar da ortaya çıkabilir. Devlet içerisinde kadrolaşma, ekipleşme, cemaatleşme gibi aksiyonlar da sıklıkla karşılaştığımız rahatsızlıklardandır.

Bunların dışında kerameti kendinden menkul kimilerinin, şöyle veya böyle kitleleri peşinden sürükleyebilen organizasyonların, sendika, meslek örgütü vb. çıkar eksenli organizasyonların yanaşıkdüzen çalışmaları da benzer rahatsızlıklar üretmeye devam ediyor.

Son on beş yılda Müslüman organizasyonların içine düştüğü zafiyet, artık telafi edilemez bir boyuta ulaştı! Bu zafiyetin bu saatten sonra sürdürülebilir olmadığı çok açık. Hatta zaafiyet olmaktan çıkmış, 7 Ekim’den itibaren bir hezimete dönüşmüş, metastaz bir organizasyonla nefes alıp verebilmek, ahlaklı bir hayatı sürdürebilmek imkân dahilinde görünmüyor.

Gazze katliamının başladığı günden itibaren Müslüman organizasyonların içine düştüğü ikircikli durum son derece vahim! İzin verilen protesto gösterileriyle rahatlamaya çalışan, izin verilmeyen gösterilerle ilgili sesini çıkarmamayı tercih eden bir organizasyon yapısı yok olmaya mahkumdur. 1 Ocak’ta ancak icazetle sokağa çıkma iradesi gösterebilen insanların (ki, o gün sokağa çıkanlara hürmet ederek ama organize edenlerin ne yaptığını bilerek) da dile getirmeseler de durumdan hoşnut olduğunu sanmıyorum.

Milli İrade Platformu gibi arka bahçe organizasyonları tarafından rehin alınan Müslüman organizasyonlar, ideolojik sadakatlerine yenilerek bağımsızlıklarını yitirdiler. Sadece bu da değil! Müslüman organizasyonlar özellikle son on yılda ciddi bir itibar kaybetti. Sadece kamuoyundaki güvenilirlik değil, Müslümanlar kendi içlerinde de birbirlerine güvenlerini yitirdiler! Benim açımdan öyle en azından.

Otuz yıl boyunca bir organizasyonu yöneten ve büyük paralara hükmeden dernek ve vakıfların yöneticilerinin taşıdıkları etiketleri bugün hala liyakatle taşıyıp taşıyamadığını konuşamıyoruz. Bunun yerine susmayı ve arıza çıkarmamayı tercih ediyoruz.

Müslüman organizasyonların bugüne kadar yaptıkları hizmetler gerek insan hakları gerekse yardım organizasyonları ve dini eğitim ve kültürel faaliyetler büyük bir alkışı ve tebriği hak ediyor. Ancak; geçmişin çıkarımları sebebiyle gerçeklikle bağını yitirmiş organizasyonları savunmak zorunda kalmak, aman zarar vermeyelim diyerek yaşadığımız, gördüğümüz sorunları sümenaltı etmek İslam’a ve Müslümanlara büyük bir ihanettir.

Usulü dairesinde bugüne kadar yapılan hizmetlere teşekkür ederek yenilenmenin, eski kadroların tamamen tasfiye edilmesinin, yeni bir heyecan ve vizyonla yeni fırsatların önünü açmanın zamanı geldi de çoktan geçti!

Üstelik eğer bu yapılmazsa, Müslümanlar kendi organizasyonlarını yenileyemezlerse otorite tarafından teker teker köleleştirilerek yok edilecekler. Bir zamanlar liyakat iddiasında olan camia sadakatin kör kuyularında lime lime doğranacak.

Kişisel çıkar ve hırslarına yenik düşen eski model ‘İslamcılık’ kendisiyle birlikte otuz yıldır uyuşturduğu, sarhoş ettiği kitleyi daha vahimi Müslümanların geleceği yeni nesli kötürüm hale getirecek.

Slogan atmak için sokağa çıkabilen ama konuşma ve düşünme yeteneği olmayan duygusal, ırkçı (ulus ve mezhep temelli), İslam’la ilişkisi sadece kullanılabilirlik eksenli mongol bir kitle çevremize hakim olacak.

Mevcut STK yöneticilerinin taşıdıkları etiketleri terk edebilme ahlak ve iradesine sahip olmadıklarını, kendilerini, bulunmaz Hint kumaşı zannettiklerini, kendileri olmazsa bütün organizasyonun çökeceğini düşündüklerini biliyoruz. Teşbihte hata olmaz! İnsanlık tarihi boyunca bütün yanılmışlar, bütün yenilmişler böyle düşündüler.

O halde yönetici muhataplardan, koltuklarını asla terk etmeyeceklerini bildiğimiz insanlardan ayrılık erdemi beklemenin lüzumu yok! Eğer bir temizlik gerekiyorsa, bu temizliği içeriden temizlik talep edenler yapmalı. Korkarak, başım ağrımasın diyerek, bana ne canımcılıkla Müslümanların geleceğine ihanet etmek istemeyen herkese açık bir çağrıdır bu.

Burada bu satırları yazdıktan sonra STK yöneticilerini hizaya çekmek, onları tasviye etmek, yerlerine liyakatli, adil, ahlaklı isimler belirlemek; isimlerinden, bugüne kadar ne yaptıklarından bağımsız sürelerinin dolduğunu ve artık zarar verdiklerini yüksek sesle dile getirmek herkesin üzerine ağır bir yükümlülüktür!

 

Üstün BOL

07.02.2025

(*) Attila İLHAN  https://siir.sitesi.web.tr/attila-ilhan/elde-var-huzun.html#google_vignette 

ERBAİN
 

İlk tanışmamız  1991 yılında gazete ve dergiler yoluyla olmuştu. O zamanlar kadın yazarların çok da görünür olmadığı yıllardı. Eş-dost-akraba dergilerinde, kimi çevrimiçi cemaat yapılarının yayın organlarında yazan kadın yazarlar vardı elbette ama kadın, bu çevrimiçi yapılarda yazdıklarından çok vitrine kattıkları değer kadar önemliydi.

      O dönemlerde genellikle kadın yazarların fotoğrafları kullanılmazdı. Bu bir çeşit ‘İslami hassasiyet’ olarak değerlendiriliyordu. Erkek yazarlar iyi ya da kötü olduklarına bakılmaksızın sadece erkek oldukları ve cemaatlerinin, dahil oldukları yapıların veya siyasi oluşumların temsilcisi sıfatıyla gazete ve dergilerde, televizyonlarda sabah akşam ağırlanıyorlardı. Nitelikten çok niceliğin ön plana çıkartıldığı zamanlardı. Aradan geçen otuz yılı aşkın sürede İslami camiada değişen çok bir şey olmadı. Nicelik hala etrafımızı kuşatmaya devam ediyor.

      Vitrine çıkarabilecek ‘sadık’ kadın müritleri olan cemaat ve yapılar şanslıydı! Kadın yazar bulamayan yapılar ise müstear isimler kullanarak erkek yazarların metinlerinin altına kadın isimleriyle imza atıyorlardı. Nasılsa kadın yazarların fotoğrafları basılmıyordu. İletişim bu kadar yaygınlaşmamıştı ve hiç kimse bu isimde bir kadın yazar olmadığını ispat edemezdi.

      Bu döngünün dışında olan yazarlar da vardı elbette. Cihan Aktaş, Sabiha Ünlü, Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, Yıldız Ramazanoğlu gibi. Bu isimlerin hiçbiri varlığını bir cemaat veya siyasi yapıya angaje ederek varolmamışlardı. Elbette bir siyasi tercihleri, elbette yakınlık duydukları bir siyasi veya İslami oluşum vardı ama bunu kendi lehlerine kullanılacak bir alan olarak görmemişlerdi. Bu istisnai bir durumdu!

      Dini alanı kuşatan erkek egemen bakış açısı fıkıhtan siyasete, yazın hayatından edebiyat ve sanata kadar bütün alanları kuşatıyor ve kadına yaşam alanı bırakmıyordu. Bu zorluklarla 1990’larda eline kalem alan bütün kadın yazarlar yüzleşti. İstisnası var mıdır bilmiyorum.

      Bir süre sonra istisnaya dahil edilemeyecek isimler ortaya çıkmaya başladı. Ünlü bir manken iken ihtida ederek insanların karşısına başörtülü olarak çıkan G. Pınarbaşı bunlardan biriydi. Bundan sonra başörtülü olarak hayatına devam edeceğini söylediği gün Milli Gazetede fotoğraflı bir köşe edinen uzun yıllar yazı yazan Pınarbaşı, öteki mahalleden geldiği için el üstünde tutuldu. Ne yazdığı, onlarca yıl yazı yazdıktan sonra bugün elimizde tek satır kalıp kalmadığı hiç sorgulanmadı. Onun önemi vitrine kattığı değer ile ölçülüyordu. Yazdığı ya da söylediği şeylerin çok da kıymeti yoktu!

      Cihan Aktaş da bu baskıcı dönemde birkaç gazetede müstear isimle yazılar yazdı. Çünkü ‘İslami hassasiyet’ olduğu iddia edilen kimi yaklaşımlar kadını yok sayıyor, varolmak isteyen kadın kendi adıyla varolamasa da müstear isimle kurulu düzene meydan okuyordu.

      ‘Zaman ve şartları’ denilerek geçiştirilen bu kapalı devre dönemler bittikten sonra da kadın yazarın çilesi hiç bitmedi. Öteki mahalleden olmak hep önde olmak demekti. Artık camia kendisine intisap eden kadınların başörtülü olup olmamasına da çok bakmıyordu. Hatta bünyesine dahil ettiği kadınların sarışın olması daha değerli daha kıymetliydi. Refah Partisine katılan ‘sarışın’ N. Ilıcak bunun tipik bir örneğiydi. ‘Aklı yeterince ermeyen’ Müslüman kadına sarışın kadınlar rol model olarak sunuluyordu ki bugün de özellikle Gazze katliamı üzerine söyledikleriyle ‘sarışın’ olmanın konforunu yaşayan figürler ortaya çıktı. 28 Şubat sürecinde Merve Kavakçı’nın yanına N. Ilıcak’tan başka kimsenin yaklaştırılmadığını hatırlayanlar ne demek istediğimi daha iyi anlayacaklardır.      

      İlk okuduğum kitabı Üç İhtilal Çocuğu’ydu. Çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Hala ara sıra dönüp dönüp kurcalıyorum kitabı, aynı tadı alabilecek miyim diye. Şimdi otuz yıl sonra kitaplarına tekrar baktığımda diyorum ki, Acı Çekmiş Yüzünde(1996) ve Son Büyülü Günler(1995) çok etkilemiş beni. Üç İhtilal Çocuğu’ndan (1991) daha çok hem de.

      Romanları arasında ise bir tercih yapabilmem daha zor görünüyor. Modern bir İran masalı olan Şirin’in Düğünü’nü(2016) mü seçmeliyim. Bir kuşağın yatılı okul yıllarını betimleyen Bana Uzun Mektuplar Yaz’ını(2002) mı? Ya da yakın zamanın başka bir gerçekliğini ilmek ilmek dokuduğu Şair ve Gecekuşu’nu (2021) mu? Bir coğrafyayı ve iki farklı dünyayı bir otobüs yolculuğuna sığdıran Sınıra Yakın’ı diğerlerinden nasıl ayırabilirim?

      Türk edebiyatının en iyi öykücü ve romancılarından birinin, Cihan Aktaş’ın edebiyat hayatının kırkıncı yılı yarın(22.12.2024). O yüzden yazının başlığı ERBAİN. Ama bu tanımlama yeterli değil ve eksik. Evet çok iyi bir romancı, çok iyi bir öykücü Cihan Aktaş ama aynı zamanda hayatın içinde, hayatın problemleriyle yüzyüze, yaşadığı toplumun bir paydaşı bununla birlikte o yaşamın seyircisi değil ortağı. Bunu görmezden geldiğimizde sadece bir ezbere tamah etmiş oluyoruz. Kendi yaşadığı sorunların da etkisiyle inceleme araştırma yazılarında, kitaplarında kadının sorunlarına hep yönelmiş, romanında öyküsünde mutlaka ama mutlaka bu soruna değinmiş bir isim Cihan Aktaş. Ama aynı zamanda tek derdi kadın diyemeyeceğimiz kadar da hayatın bütün sorunlarına müdahil.       Şehir Tutulması (2015) neredeyse herkesin kendi cephesinden yaklaştığı Gezi Protestolarına herkesten üstte ve farklı bir perspektifle yaklaştığı düşünsel bir şaheser. Rüzgarla İyi Geçinmek: Esenler’in Hikayesi (2018) bir ilçe tarihi olmanın çok ötesinde hem edebi yanıyla hem şehrin sosyal dokusu ve hem de kültürel yapısıyla bütün yerel yönetimlere ders diye okutulabilecek bir eser. İslamcılık üzerine yazdığı kitaplar, sinema ve özelde İran sineması üzerine yazdığı bir çok kitap, mutlak iktidar ve eleştirisi ve kadın üzerine yazdığı Bacıdan Bayana (2001) ve kadını konu edinen diğer kitaplarını görmezden geldiğimizde saçma sapan bir düzleme erişmiş oluruz. O zaman İsmet Özel’e yakıştırılan ‘Şiiri iyi ama düşüncesi vasat’ zorlama yorumunun bir benzerini Cihan Aktaş için yapmış oluruz ki; bu onun değil bizim eksikliğimizi ortaya koyar sadece. ‘Öyküsü ve romanı iyi ama’ yaklaşımı, onun toplum, sinema ve sosyal olaylar üzerine seçkin yaklaşımını görmezden geldiğimizde okurluğumuzla ilgili bir problemi masaya yatırmamızı gerektirir.

      Belki bunları söylediğim için kızacak bana Cihan abla ama yazmazsam haksızlık etmiş olurum diye düşünüyorum. Bütün kadın yazarlar gibi varolabilmek için ekstra gayret sarfetmek zorunda kalan, yetmezmiş gibi marifetine iltifat edilmezken, ‘sarışın’ olmadığı için marifetini ispat etmek zorunda kalan bir isim Cihan Aktaş. Tehlike anında ilk gözden çıkarılan da o! Yıllarca yazdığı edebiyat dergilerinden oldukça nazik ve ölçülü eleştirilerine rağmen uzaklaştırılan, yıllarca yazdırılmayan bir kalem. Necis biat kültürünün kendine kurban etmek istediği kıymetli bir isim. Sözün kaybolacağı ama yazının sonsuza dek varolacağı bir dünyaya eserleriyle imzasını atmış bir öncü. Mimar olarak çok para kazanabilecekken edebiyatı, yazıyı seçerek zora talip olan ve sadece bu sebeple bile saygı görmesi gereken büyük bir yazar Cihan Aktaş.

      ‘Öteki’ mahallede yeterince ilgi uyandırmaması seçmiş olduğu hayat biçimiyle ilgili. İşin kötü tarafı şu ki; bizim mahallede de yeterince ilgi görmemesi aynı nedene dayanıyor. Başka bir hayat biçimi seçmiş olsaydı bir çok kitabı çok satanlar listesinde olacak, bir çok kitabı klasikler arasında yer alacaktı. Onu yere göğe sığdıramayanlar, her öyküsünde, romanında onun eserlerine atıflar yapan ‘çok satan’ yazarlar olacaktı.

      Onunla tanışmamın üzerinden 34 yıl geçmiş. Tanışmamızın üzerinden ise 20 yıl. Bana 2010’da yaptığı ve devam eden yıllarda tekrarladığı tavsiyeye uymadığım için çok pişmanım. Bürokrasi yerine kalemi seçip kalıcı şeyler ortaya koyabilirdim belki de, olmadı!

      Edebiyat hayatının 40. yılında Cihan Aktaş için bir kutlama programı düzenleyen İZ Yayıncılığı da tebrik etmem gerekir. Sık karşılaştığımız davranışlar değil bunlar. Hele hele İslami camiada böyle bir nezaketle karşılaşmak maalesef şaşırtıyor beni!

      Onunla tanışmak, onun arkadaşı olmak, ona abla diyebilmek benim için paha biçilmez değerde.  Daha nice yıllar okuyabilmek, bereketli kalemini takip edebilmek duasıyla.

      Bir insanın onlarca dostu olmuyor. Cihan Aktaş için teşekkür ederim Allah’ım.

https://hertaraf.com/koseyazisi-erbain-4404 

4 Kasım 2024 Pazartesi

 

RÜZGÂR GÜLLERİ

 CYRANO DE BERGERAC
 09.10.2024


Eskiden üniversiteler şimdiki gibi laylaylom yerleri değildi. Orada bir kimlik inşa edilir, adeta hayatla bağımız yeniden kurulurdu. Nerede durduğumuz, olaylara yaklaşımımız, değerlendirmelerimiz geldiğimiz günle ayrıldığımız gün arasında yüz seksen derece fark gösterirdi.

1990 yılında üniversiteye başlarken kendimi solcu zannediyordum. Bu konuda yalnız olduğum da söylenemezdi. Etrafım benim gibi ezbercilerden oluşuyordu. Ve biz bizim gibi olmayan herkese gülüyor, söylediklerinin doğru, mantıklı şeyler olup olmadığına bakmadan onlarla dalga geçiyor, alay ediyorduk.

Ama işler istediğim gibi gelişmedi. Ne gülüp eğlenecek, ne de gezip tozacak vaktim hiç olmadı. Belki birkaç ay boyunca ben kimim, ben neyim sorularına cevap ararken geçirdiğim süre laylaylom günlerinden sayılabilir. Eskiden alay ettiğim insanlarla alay edememek bir yandan canımı sıkarken diğer yandan giderek onlara benziyor olmak itiraf etmeliyim ki o zamanlar çok rahatsız ediciydi.

Bilenler bilir Karadeniz Teknik Üniversitesi kampüsünde dört öğrenci yurdu vardır. Bu yurtlarda üç koridor büyük bir holde birleşir. Ben ikinci yurtta kalıyordum. Bütün yurtlarda ortak holde sabit bir ütü masası olurdu. Akşam hava karardıktan sonra ütü masasının etrafında toplanır bazen bağlama, bazen gitar eşliğinde şarkılar türküler söylerdik. 

Bir akşam daha önce hiç olmayan bir şey oldu. Sarıklı, takkeli 10-15 kişilik bir gurup ezan okuyup topluca namaz kılmaya başladı. Onlar gelince müziğe ara verir, gitmelerini beklerdik. Arkalarından da hem içimizden hem dışımızdan söylenirdik. ‘Başka yer mi yoktu, şov yapıyorlardı, mescit mi yoktu mescide gitsinlerdi, biz mescitte şarkı söylüyor muyduk?’.

Bu söylenmelerin ardından yurtta mescit olmadığını ve ülkücü yurt yönetiminin mescit açmamak için direndiğini öğrendik. Namaz kılınabilecek bir merdiven altı bile yoktu. Yurt idaresi bu konuda çok hassastı ve asla taviz vermeyeceklerdi! Biz şarkı söylerken namaz kılan gurup yurt yönetimiyle görüşmüş, namaz kılacak bir alan tahsis edilmesini istemişti. Yurt yönetimi ise alay ederek, ‘Siz kimsiniz? Bizim öyle bir görevimiz yok, hadi işinize!’ diyerek odasından kovmuştu arkadaşları. Onlar da mescit açılıncaya kadar ortak alanlarda topluca namaz kılacaklarını söyleyerek çıkmışlardı müdürün odasından. 

Yurt idaresi bütün yurtlarda ortak alanlarda topluca namaz kılınmaya başlanınca korkmuş, geri adım atarak birkaç ay içinde yurtlarda mescit açmak zorunda kalmıştı. Bir süre sonra ben de arkalarından homurdandığım insanlarla birlikte o mescitte namaz kılıyordum. Her akşam ütü masasının etrafında toplanmaktan da vazgeçmemiştim.

Bu kadarla kalmadı tabi ki. 25 metrekareye sığılmıyordu. Vakit namazları için yetiyordu belki ama Kadir Gecesi, Mevlit Kandili gibi gecelerde mescit yetersiz kalıyordu. Üstelik her Perşembe gecesi topluca Kur’an okunuyor ve kısa bir tefsir yapılıyordu. Alan yetersiz gelmeye başlayınca her katta bir odada toplanılması, Kur’an okuma ve tefsir için bütün yurtlarda Perşembe günleri aynı saatte toplanılması kararı alındı. 

Bu yurt yönetimini ilgilendiren bir durum değildi. Oda arkadaşlarımız sorun çıkarmıyordu. İster toplanıp türkü söylemişiz, ister sohbet etmişiz bu yurt yönetimini ilgilendirmezdi. Önce idareye çağırıp korkutmalar başladı. Ardından yurttan atılmakla tehdit etmeler devam etti. Bu da yetmeyince Perşembe geceleri sohbet düzenlediğimiz odalar basıldı. İdareciler odaya girdiğinde Kur’an okunuyorsa devam ediliyor, sohbet ediliyorsa sohbete ara verilmiyordu. Ayaküstü bir şeyler geveleyip dikkate alınmadıklarını görünce şöyle yaparız, böyle yaparız, yaptığınız yasal değil gibi gevezelikler edip odadan çıkıyorlardı. O gün birlikte hareket ettiğimiz arkadaşların bir kısmı 2002’den sonra içlerindeki ülkücüye yenik düştüler. Kötü mü oldu, emin değilim! 

Tahmin edebileceğiniz gibi bütün bunları organize eden ekip Milli Görüş’çülerdi. Gençtik, heyecanlıydık, ite kopuğa pabuç bırakacak halimiz yoktu. Üniversitede solcular –Türkiye’de sol olmadığını, birtakım insanların ırkçıyım demeye utandıkları için solcuyum dediğini daha sonra öğrenecektim- azınlıktı. Onlar da üniversite yönetiminin ve yurt idaresinin baskısı altında yaşıyorlardı. 

Biz örgütlüydük. Beraber geziyor, neredeyse her şeyimizi paylaşıyorduk. Ülkücüler bizden çekinirdi, bize sataşamazlardı. Bizimle yürüyen hiç kimseyle kavga edemezlerdi. Solcu öğrenciler ülkücülerin tacizlerine maruz kaldıklarında kantinde bizim masamıza oturur, okul çıkışlarında yurtlara bizimle birlikte yürümeyi tercih ederlerdi. Üniversitede kaldığım uzun süre boyunca solcularla hiç kavga etmedik. Bütün kavgalarımız ülkücü öğrencilerleydi.

Ülkücü yurt yönetimi sayıları ve etkinlikleri artan İslamcılara karşı ‘Bakın biz de Müslümanız’ demek için ‘Perşembe geceleri Kur’an okuyun, sohbet yapın’ talimatı verdi partidaşlarına. Daha birkaç ay önce engellemeye çalıştıkları ama güç yetiremedikleri alanı bu şekilde konsolide etmeye çalıştılar. Ancak bütün taklitlerin aslını güçlendirdiğini düşünemediler. Bizim alaycı bakışlarımız altında birkaç hafta süren işlerdi bunlar. İşin komik tarafı ise Kur’an okuyacak kimseyi bulamıyor, bizim arkadaşlarımızı çağırıyorlardı. Kur’an-ı Kerim okunduktan sonra arkadaşlarımız Veda Hutbesinden ırkçılığa karşı birkaç bölüm okuyor. Mü’minlerin ancak kardeş olduğundan bahseden ayetle odadan ayrılıyorlardı. Baktılar olmayacak zaten sıkıcı işler kısa sürede vazgeçtiler ve yalnız gezen solcuları kıstırma operasyonlarına devam ettiler. Hem bu daha eğlenceliydi! 

Devletin bütün imkânlarını askerini, polisini, bürokratını üzerimize saldılar ama neticede hep boynu bükük ayrıldılar yanımızdan. Tam da bu zamanlarda rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu Milliyetçi Hareket Partisinden ayrıldı. MHP dönemin ruhuna ayak uydurarak Seküler Kemalist bir çizgiye oturdu ve bütün partizanlarından da itirazsız itaat bekledi. Muhsin Bey ve ekibi Türk-İslam sentezine yakın durarak bu Seküler Kemalist çizgiyle arasına mesafe koydu. Bize göre ise sentez-mentez işleri kabul edilemez olsa da Seküler-Kemalist çizgiden birilerinin kopması iyi bir şeydi.

Belki hep gözden kaçtı ama ülkücülüğün Seküler-Kemalist bir hareket olduğunu ilk olarak açıkça Muhsin Yazıcıoğlu ifşa etti. Vatan, Millet, Allah, Peygamber numaralarıyla 1993’e kadar gelinmişti ama artık mızrak çuvala sığmıyordu. 28 Şubat geriden geriden inşa edilirken MHP Seküler Kemalist yapısını net bir şekilde ortaya koymalıydı. Nitekim 28 Şubat’ın fiilen ortaya çıkmasıyla da MHP en sert biçimde bu yapıya bağlılığını hiç çekinmeden ilan etti.

28 Şubat dediğimiz süreç aslında Müslümanları toptan yok etmeyi hedeflemiyordu. Daha çok bütün Türkiye’nin iman ettiği şekilde milliyetçi, muhafazakâr, seküler, Kemalist, coğrafyacı, mezhepçi bir imana zorluyordu. İman etmeyenler elbette tokatlanacak ve cezalandırılacaktı. Öyle de yapıldı! Devlet isterse sever, isterse döver çizgisine razı herkes, devletin müşfik kolları arasında korunacaktı.

Seküler Milliyetçi Kemalistlerle Seküler Kemalist Ülkücüler nihayet aynı çizgide buluşmuşlardı. Nihayet kan kardeşleri bir araya gelmişti. Her ikisi için de Müslümanların memnuniyetsiz duruşları büyük sorun teşkil ediyordu. Ne yapılıp ne edilip Müslümanların da Seküler Milliyetçi Kemalist çizgiye çekilmeleri gerekiyordu. 2001 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi kuruldu. 2002 yılında %34 oy oranıyla iktidara geldi.

Ak Parti kurulduğu günden bu yana muhafazakâr demokrat bir çizgide olduğunu İslamcı olmadığını defalarca deklare etti. Bu bir takiyye değil, bir vaka ve tercihti. Erdoğan, Özal’ın denediği ve başarılı olduğu dört eğilimi birleştirme çizgisini taklit ederse başarılı olacağını düşünüyordu. Bugüne kadar da seçim sonuçları dikkate alınırsa başarılı oldu. Hatta çerçeveyi genişlettiğini ve dört eğilimle sınırlı kalmadığını söylemek de mümkün. 

Özal’la Erdoğan arasında ise bariz bir fark olduğu açık. Özal, farklı eğilimleri bünyesinde barındırırken her eğilimin kendisi gibi kalmasına müsaade etti. Erdoğan ise içine dâhil olduğu eğilimlerle özdeşleşme veya bünyesine dâhil olan eğilimlere kendisi gibi olma şartı getirdi. İstisnaları mevcut olmakla birlikte Erdoğan partnerlerinin birbirlerine benzemesini istedi ve bunu başardı. Bunu yaparken en büyük dönüşümü de partisi yaşadı. MHP’nin Ak Partileşmesi mümkün olmadı ama Ak Partililer MHP’lileştiler. Üstelik bu durumu hiçbir Ak Partili garipsemedi. Daha da vahimi MHP’lileşirken bugüne kadar neden MHP’lileşmediklerinin üzüntüsünü yaşadılar. 2013 yılında Barış Sürecinin sonlandırılmasıyla birlikte MHP bir üst irade tarafından iktidara ortak edildi. 

Rahmetli Erbakan seçim koalisyonlarından bahsederken, ortaklık 1+1 değil, 1x1’dir derdi. Erdoğan ise bu ortaklıkların 1+1 olduğuna inanmıştı. Bu sebeple de kitlesinin ortaklık ettiği siyasi hareketle özdeşleşmesinde milliyetçi-muhafazakâr bir çizgiye evrilmesinde bir sorun görmedi. Hatta örgütünün MHP’lileşmesi ortağı karşısında elini güçlendiriyordu.

Bu süreci destekleyen, bu sürece hayat verebilmek için inşa edilen birçok olaydan sonra ‘eski’ İslamcıların da içinde bulunduğu büyük bir kitle eski düşüncelerini terk ederek tek tip bir akla ve kıyafete büründüler. Devletçi, milliyetçi, seküler, utangaç Kemalist, coğrafyacı bu çizgi elbette tasarlayanlar tarafından büyük bir beğeni ile karşılandı.

Bu gün bu çizginin dışında duran, kimliğini gizlemeden ve utanmadan ibraz eden herkes denklem dışıdır. Bürokraside, memuriyette, belediyelerde, sosyal hayatta bu dönüşüme rıza göstermeyen herkes tasfiye edilmektedir. İstenilen tek tip insan, tek tip bürokrat-memur, tek tip hoca âlim, tek tip cemaat ve cemiyettir.

Kim olursanız olun Seküler, Milliyetçi, Kemalist kutsallara iman etmiyorsanız yaşama/varolma hakkınızı kaybettiğiniz bir oyundur bu! 28 Şubat’ın sahipleri bu ilkesiz ve ilkel sürecin 1000 yıl süreceğini söylerken içlerinden geçen kötülüğü dile getirmiyorlardı. Planlanmış ve sahnelenmeye devam edecek acımasız bir senaryoya güvendikleri için ağızlarından bu sözler çıkmıştı.

2007 yılında yapılan anayasa değişiklikleri ve devamında yargılama süreçlerinde darbeci generallerin ve subayların rütbelerinin sökülmesi, kimi cezalara çarptırılmaları günübirlik yaşayan bizler için 28 Şubat’ın sona erdiği romantizmiyle karşılanmıştı. Bugün ise 1000 yıl sürecek bir 28 Şubat sürecinin inşası için heyecanlandığımızı, 1000 yıl sürecek bir süreci alkışladığımızı fark ediyoruz.

Düştüğü yerden memnun olan birini hiçbir güç ayağa kaldıramaz.

(Konuya ilişkin 23 yıl önce yapılmış bir değerlendirme için bakınız: https://www.muharrembalci.com/yayinlar/makaleler/66.pdf )
Cyrano de Bergerac


https://hertaraf.com/koseyazisi-cyrano-de-bergerac-ruzg-r-gulleri-4330 

AMERİKAN TİPİ MÜSLÜMANLIK

            Tarihe hep ilgi duydum. Özellikle 90’larda çok tartışılan yakın tarih özel ilgi alanımdı. Gerekli-gereksiz birçok kaynak okudum. Aynı olayı anlatan birbirinden tamamen farklı metinleri çapraz okumalarla heyecanla ve bir o kadar şaşkınlıkla takip ettim. Neticede bugün, aklı başında birçok insan gibi tarihin bir yalan söyleme biçimi olduğuna kani oldum. 

            Tarih dediğimiz yalan dünyasının ihtiyaca binaen üretildiğini, zaman zaman günün ihtiyaçlarına göre revize edildiğini artık herkes kabul ediyor. Aynı yazar elli yıl önce otoritenin ihtiyaçlarını karşılamak için yazdığı ‘milli’ tarihi, yıllar sonra otoritenin güncellenen ihtiyaçlarına göre yeniden düzenleyebiliyor. Zamanla buna da alışıldı. İlk yazılan yalanı makbul kabul edip, revize edilen yalanları kabul etmemek anlamsızdı! Küçük bir azınlık dışında yalanı yalan olarak kabul edip, gereksiz anlamlar yüklememeyi hiç kimse akıl edemedi.

            İnsanların hayata bakışına, sosyolojik tabanlarına, ideolojik duruşuna göre biçimlenen bir alandı tarih. Tarihi her zaman galiplerin yazdığını düşününce muhalif hareketlerin inkâr ve yalanlama üzerine kurulu hamasi düşünceleri de şaşırtıcı değil.

            İslami camia 1950 yılına kadar süren diktatoryal bir serüvenin ardından herhangi bir literatür bilgisine dayanmayan, romantik, hamasi, heyecan verici metinler üretti. İsmi büyük insanlar, yere göğe sığdıramadığımız karakterler, tıpkı muarızları gibi gerektiğinde belgeler üreterek kendi tabanları için bir tarih ürettiler. Makul bir çerçevede olayları anlamaya çalışanlar için iki yalancıdan birini tercih etmek akıllıca bir yöntem değildi.

            Her iki camianın da dokunulamaz, eleştirilemez büyük isimlerinin aslında ne kadar yetersiz olduğu ve bu yetersizliği gizlemek için süslü cümlelerin arkasına saklanıldığı hiçbir zaman itiraf edilemedi. Ancak içten içe herkes çoğalttığı yalanların hakikatle uzaktan yakından bir ilgisi olmadığını hep biliyordu. Toplumun sosyolojisini, insanların psikolojisini görmezden gelerek verilen bütün hükümler gibi bu hükümler de zamanla kendi kendini itibarsızlaştırdı.

            Toplumun her kesimi hem kendi hayal dünyası hem rakibinin hayal dünyasıyla ilgili uzun bir süre kafa karışıklığı yaşasa da sonunda dâhil olduğu politik kampın yalanlarına sarılma ihtiyacı hissetti. Rekabetin olduğu yerde ahlak aranmazdı.

            Özellikle siyasal İslam ekseninde en yoğun hareketliliğin yaşandığı 90’lı yıllarda birkaç istisna hariç hemen herkes, çatışma ortamının da verdiği heyecanla kendi kampının doğrularına sığındı. Bu bir çeşit ayakta kalma serüveni, varlığını örgüt arkadaşlarına borçlu hissetme durumuydu. 1997’de gerçekleşen 28 Şubat darbesiyle de aklı başında insanlar için yeni bir sorgulama dönemi başladı. Rakibini sorguladığı kadar kendi ezberlerini de sorgulamaya başladı İslamcılar. Seküler cephede ise mutlak bir iman hâkimdi.

            1990’ların sonuna doğru başlayan bu sorgulama süreci devamında kim olurlarsa olsunlar bütün İslami yapıların eleştirisine dönüştü. Eskiden kim olursa olsun kendini İslam’a nispet eden bütün yapıları, ne yapmış olursa olsun savunan insanlar sakalına, cüppesine aldırmadan hiçbir ezbere tamah etmemeye başladılar. En azından İslamcıların bir kısmı için durum böyleydi. Bu bakış açısının verdiği özgürlüğe paha biçilemezdi.

 

Zaruri Açıklama

Bu yazımızda bahsedilen olaylarla ilişkisi olmayan ve bu olayları tasvip etmediği ve katılmadığı gibi karşısında duran insanlara haksızlık ediliyor mu? sorusu hepimizin aklını kurcalıyor olmalı. Bu nedenle başlangıçta yanlış anlaşılmalara yol açmamak için böyle bir açıklama yapmayı zorunlu gördüm.

Bahsettiğimiz olayların geliştiği yıllarda – özellikle 70’lerden sonra- Müslüman camia içinde hakikati seslendiren ve hiçbir otoritenin boyunduruğu altına girmeyen İslami guruplar ve isimler mevcut. Bununla birlikte birçok olayda taşeronluk rolü üstlenen isimler ve sınıflar da mevcut. Solun kendi açmazları ve ilkesiz duruşlarını ortaya koyan birçok olay bu yazının konusu olmadığı için ele alınmadı. Solcuların ilkesiz tutumlarından bahsederken bütün solcuları hedef almadığımız gibi Müslümanların ilkesiz tutumlarından bahsettiğimizde de bütün Müslümanları hedef alamayız. Üstelik kimi olaylardan bahsederken MAZLUMDER, Refah Partisi gibi İslami camianın önemli figürlerinin itirazlarına ve haksızlık karşısında duruşlarına da yer verildi. Dolayısıyla çok geniş bir kapsama alanında sadece haksızlık yapanların üzerlerine alınmaları gereken bir eleştiri söz konusu.

Tarihi ve saygın karakterleri eleştirirken dönemin şartlarını göz ardı etmemek gerektiğini, toplumsal ve psikolojik ortamı değerlendirmeden yapacağımız yorumların kişi ve topluluk haklarına saygısızlık olacağını en başta belirtmiştik.

Bu yazıda kişi ve topluluklardan bağımsız bir vakayı irdeliyoruz. Yazıda ismi geçen insanlar ve topluluklar yazının ana konusu değil. Ahmetgil’ler yerine Mehmetgil’ler dediğimizde yazının içeriği değişmiyor. Eleştiriler, kişilere veya kendini bir guruba nispet eden insanlara yönelik değil. Değerlendirme yapılırken isimlerden bağımsız olgunun kendisinin değerlendirilmesi ve eleştirilerin şahsileştirilmeden anlaşılması gerekiyor. Üstelik bazı kişilerin veya toplulukların bazı konularda yanılıyor olmaları, hata etmiş olmaları onların başka alanlarda yaptıkları hizmetleri, iyilikleri inkâr etmemizi, yok saymamızı gerektirmiyor. Aynı şekilde bahsettiğimiz kişi ve toplulukların iyi yanları da yaptıkları kötü ve yanlış uygulamaları görmezden gelmemizi gerektirmiyor. Bu ikisinin birbiriyle karıştırılmaması önem arz ediyor.

 

        Diktatörlüğün Sonu: 1945

            1945 yılında ABD’nin sert notasıyla Türkiye yönünü Alman Nazizm’inden ayırarak Amerikan kapitalizmine çevirdi. İkinci dünya savaşından birkaç ay önce gerçekleşen rota değişikliği Türkiye’nin bugününe kadar sirayet eden yeni bir başlangıca işaret ediyordu. Amerikan zoruyla diktatörlükten vazgeçilmiş gibi gösterilirken hileli 1945 seçimleriyle bir beş yıl daha diktatörlük sürdürüldü.

            1924’ten 1950’ye kadar süren baskı rejiminin ardından Türkiye’deki dini organizasyonlar biraz nefes almaya başladı. O güne kadar kendilerine diz çöktüren, merdiven altı organizasyonlara çeviren Cumhuriyet Halk Fırkasına (CHF) karşı Menderes’i destekleyerek 1950 seçimlerinde büyük bir ders verdiler. Bu dersler 1955 seçimleri ve devamında da bugüne kadar sürdü.

            1950 yılına kadar acımasız tek parti diktatörlüğüne karşı ontolojik bir direniş geliştiren İslami yapılar saygı duyulmayı hak etse bile, bu yıldan sonra dini alan üzerinde Amerikan hâkimiyeti baskın bir hal aldı. Düşmanımın düşmanı dostumdur mantığından yola çıkan Müslüman organizasyonlar bir süre sonra tamamen Amerikancı bir akla büründüler.

            Ceberrut devlete ve tek parti diktatörlüğüne direnen Müslümanlar 1950 seçimlerinin ardından sorunlarının rejimle değil, rejimin başındaki isimlerle olduğu yanılgısına düşerek teslim oldular. Amerikan Tipi Müslümanlığın bünyeye ilk sirayet edişi böylece başladı. Zira Amerikan Tipi Müslümanlık, ‘Dikeyde Müslüman, Yatayda Amerikan Vatandaşı’[1] tezine dayanıyordu. Dinle devlet arasında bir problem yaşandığında devleti tercih eden; ‘devletle çatışmadığı sürece dininde özgür olan’ bir akıldı bu.

            Bu tek taraflı barış Müslümanlar rejime bağlılıklarını bildirdiği sürece, rejimin politik çıkarlarına entegre oldukları sürece devam etti. 1960, 1980, 1997 ve 2016 darbelerinde tokatlansalar da sırtlarını pışpışlayan bir el onları hep oyunun içinde tuttu.

1952 yılında Türkiye NATO’ya dâhil edilirken en büyük destek devlet organizasyonlarının yanında Müslüman camiadan geldi. Müslüman camianın kanaat önderleri, tarikat, cemaat ve cemiyet liderleri Allah’sız Komünist yayılmacılığına karşı ehli kitap Amerika’nın yanında durmanın İslami bir şuur olduğunu düşünüyorlardı. Hatta Nur Cemaatinin kurucusu Said-i Nursi Türkiye’nin NATO üyeliğini tebrik etmek için dönemin Başbakanı Menderes’e tebrik telgrafı gönderecek kadar heyecanlanmıştı[2].  Diğer cemaat ve yapılar da en az onun kadar heyecanlanmıştı. NATO üyeliğinin ceberrut devlete karşı kendilerini koruyacağını, ABD’nin kolları arasında olmanın, 2. Dünya savaşı sonrasında oluşturulan özgürlük numaralarının üzerlerindeki baskıyı sonsuza dek kaldıracağını düşünüyorlardı.

1950 yılından itibaren başta İstanbul, Ankara, İzmir, Konya, Erzurum gibi iller olmak üzere Amerikan talimatıyla Komünizmle Mücadele Dernekleri (KMD) kurulmaya başladı. Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF) ve Demokrat Parti (DP) yanında KMD’nin kuruluşunda İslami camianın önde gelen isimleri aktif rol oynadılar. Bir yıl içinde KMD’nin sayısı 800’ü buldu. Menderes hükümetinin bakanları, vekilleri, valileri, eski CHF vekilleri, bürokratları KMD kurmak için birbirleriyle yarışıyordu.

Ama hepsi bu kadar değildi. CHF ve DP ile birlikte Müslüman camianın önde gelen isimleri de KMD’nin kurucuları arasında yer almak için yarışıyordu. Bekir BERK (Said-i NURSİ ve Nurculuk davasının ünlü avukatı), Fetullah GÜLEN, rahmetli Recai KUTAN, rahmetli Turgut ÖZAL, Cemal GÜRSEL, İlhan DARENDELİOĞLU, Celal BAYAR, Süleyman DEMİREL, Adnan MENDERES, Fethi TEVETOĞLU bu isimlerden bazılarıydı. KMD’nin kurucuları arasında yer alan bu isimlerin bir kısmı bir süre sonra İlim Yayma Cemiyetinin de kurucuları arasında yer alacaktı.

 

Lolipop!

Müslümanların çoğunluğu çocuk gibiydi! Ve kandırılmaları bir lolipop şekeriyle sağlanabiliyordu. Amerika devam eden yıllarda Müslümanların eline defalarca lolipop şekerleri tutuşturdu. Müslüman camia kanaat önderlerinin devreye girmesiyle bir anda KMD’nin din savunmasına karşılık geldiğine ikna edildi. Birileri bu tezi doğrulamak için sloganlar üretti. Artık sokakta, camide, okulda, kahvehanede ‘Allah’sız Sovyetlere karşı Ehli Kitap Amerika’nın yanındayız’ sloganları ortalığı inletiyordu.[3]

KMD’nde kurucu veya üye olarak yer alan isimler 2000’li yıllara kadar önemli mevkilere yerleştirildiler. Gerek seçimle, gerekse atama yoluyla korunup kollandılar! Müslüman politikacılar da bu furyadan payını aldı. Müslüman politikacılar, zaman zaman aşağılansalar, tokatlansalar da 28 Şubat’a kadar korundular ve yedekte tutuldular. Zaman zaman gönülleri alındı ve motive edildiler.

1950 Yılında önemli bir gelişme daha oldu. Türkiye, Marshall yardımından faydalanmak ve NATO’ya üyelik karşılığında Kore’ye askerlerini gönderdi. Amerikan askerleri ölmesin diye yapılan bu hamle de Müslüman camiadan tam destek gördü.

Ömer Fevzi MARDİN[4] Kore Savaşına Katılmamızda Dini ve Siyasi Zaruret-Kore’de Şehitliğin Mukaddes Manası ismiyle bir kitap yayınladı. Daha Kore’ye asker gönderme kararının mürekkebi kurumadan yazılan bu kitap ve resmî ideolojinin memuru sıfatıyla Diyanet İşleri Başkanlığının vaaz ve telkinleri kitleyi ikna etmeye yetmişti. 

Dönemin bugün de takipçileri tarafından çok sevilen ve saygı duyulan kanaat önderleri Kore’de ölen hiçbir askerin şehit olmayacağını biliyorlardı. Ancak; onlar, kaz gelecek yerden tavuk esirgenmeyeceğini de biliyorlardı.

1955 yılında ise organize bir terör eylemi gerçekleştirildi. 6-7 Eylül tarihlerinde İstanbul’da yaşayan Rumları hedef alan bir saldırıydı bu. ‘Yunanistan’da Mustafa Kemal’in evini yaktılar’ yaygarası ile başlatılan bu saldırı sadece Rumlarla sınırlı kalmadı. Ermeniler ve diğer gayrimüslim vatandaşlarımız da hedef alındı. İşyerleri yağmalandı, dükkânlar talan edildi, kasalar boşaltıldı. Gayrimüslimlerin mal varlıklarına başıboş sokak çeteleri ve devlet tarafından el konuldu. Ülkede 6-7 Eylül zenginleri oluştu.

Müslümanlar yine sessizliğe büründü. Hırsızlığın, talan ve yağmanın dinde yerinin olmadığını söyleyemediler. Devletten korktukları için mi sessiz kaldılar yoksa yine bir kaz beklemeye mi başladılar bilinmez. Ama bilinen şu ki İstanbul’da yaşanan bu vahşeti içlerinden bile kınama ihtiyacı hissetmediler. Müslümanlar devletin isterse döveceğine, isterse seveceğine inanıyorlardı. Yüzlerce yıllık geçmişin birikimi kulaklarına bunları fısıldıyordu. Sessiz kalırlarsa, itaat ederlerse, uslu olurlarsa, devletlerinin yanında dururlarsa yeni lolipop şekerleri alacaklarını hayal ediyorlardı. Kimdi bu saldırgan ve yağmacı insanlar? Üniformalı ve üniformasız devlet görevlileri dışında Komünizmle Mücadele Dernekleri(KMD), Milli Türk Talebe Birliği (MTTB)[5], ulusalcılar, seküler ırkçılar, başıboş yağmacılar, hırsızlar, ayyaşlar…[6] 

1967 Yılına gelindiğinde Türkiye yaklaşık 2 yıl sürecek olan Amerikan 6. Filo protestoları ile çalkalandı. 16 Şubat 1969 tarihi kayıtlara Kanlı Pazar olarak geçti. Eylemler sırasında Amerikan askerlerinin kepleri başlarından alınıyor, askerlerin üzerlerine kırmızı boya dökülüyor, üniformaları jiletle kesiliyor, kuytu bir köşede kıstırılan Yankee’ler dövülüyor ve son olarak da şartlar müsaitse Amerikan askerleri yaka paça denize atılıyordu.

Bu eylemlerin nedeni neydi? Amerika Birleşik Devletlerinin (ABD) Kıbrıs politikasına yönelik tepkiler, Vietnam’ın işgali, ABD’nin Ortadoğu’da İsrail yanlısı ahlaksız tavrı[7], İstanbul’daki genelevlerin Amerikan askerleri gelecek denilerek tadilata alınması 1960’lı yılların komünist gençlerini harekete geçirmişti.

Komünist gençler protesto gösterisi düzenlerken karşılarında iki güç vardı. Devletin kolluk güçleri ve onlarla birlikte hareket eden Müslüman camianın unsurları: Komünizmle Mücadele Dernekleri(KMD), Milli Türk Talebe Birliği(MTTB), Milli Mücadeleciler. Sokaklar, Amerikan askerlerini müdafaa eden, Allah’sız Komünistlere karşı Ehli Kitap Amerika’nın yanında duran Müslümanların sloganları ile inliyordu!  

16 Şubat 1969’da komünist gençler önceden izin alarak Taksim’de protestolara başladılar. Aynı anlarda MTTB, KMD, Milli Mücadeleciler ve sivil görünümlü görevliler Taksim’e doğru yürüyüşe geçtiler. ‘Komünistlere ölüm’ sloganları eşliğinde iki gurup Taksim’de karşı karşıya geldi. Taşlı, sopalı, bıçaklı kavgada iki komünist genç bıçaklanarak öldürüldü. Bir gün sonra gazetelerde yayınlanan fotoğraflarda öldürülen Ali Turgut Aytaç bıçaklanırken birkaç adım ötesinde bir polis memurunun olanları seyrettiği görülüyordu.[8] 

Müslümanlar, her ne kadar Allah’sız Sovyetler’e karşı dini şuurun bir gereği olarak orada olduklarını iddia etseler de gerçekte yine, bir kere daha Amerika için çarpışıyorlardı!

 

Peki, Kimdi Bu Amerikan Tipi Müslümanlar?

Müslüman dediğimizde bir genelleme yaptığımız açık! Mü’min, Müslüman, İslamcı gibi birbirine benzeyen ama birbirinden farklı tanımlamaların insanların politik görüşlerine, hayat felsefelerine göre tercih edildiği ve kullanıldığı doğru. Ancak, burada Mü’min ve İslamcı gibi bilinçli seçilmiş tercihler yerine daha geniş bir kabul olarak Müslüman tanımını kullanıyoruz. Bu kapsayıcı tanım amel çizgisinden bağımsız düşünce olarak Allah’a inanan, inancın gereklerini yerine getirmese de ve zaman zaman inancının gereklerini yerine getirenlerle çatışsa da anne-babadan ve çevresel/coğrafi faktörlerden etkilenerek tercih edilmiş bir Müslümanlık tanımını kapsıyor. Bugün yerleşmiş haliyle ‘Sağcı’ diyebileceğimiz, ‘Muhafazakâr’ diyebileceğimiz geniş bir çevre bu tanımlamada yer alıyor. Bu haliyle Ak Partili, MHP’li, BBP’li, İYİ Partili, Allah’ı inkâr etmeyen sol ve CHP’li, bazen ‘Ben de Müslümanım’ deme ihtiyacı hisseden seküler vatandaşları, Tarikat ve cemaatlerle ilişkili en geniş anlamda ortalama çevreyi ve nihayetinde kendini İslamcı olarak tanımlayan sayıca az da olsa etkili bir zümreyi kapsıyor.

 

Bir Amerikan Tipi Müslümanlık Projesi: MEZHEPÇİLİK!

Amerika, 2. Dünya Savaşının hemen sonrasında Sovyetler Birliği ile girdiği güç mücadelesinde mevzi kazanmak için hamleler yaptı. Amerika, Sovyetler Birliğini kuşatma altında tutarak hareket kabiliyetini kısıtlamak, açık denizlere inmesini engellemek ve Sovyet etkisine girebileceğini düşündüğü ülkeleri Marshall yardımı gibi yöntemlerle satın almak istiyordu.

Amerika’nın o tarihlerde Doğu’daki uç karakolu Şah Rıza Pehlevi’nin İran’ıydı. Rıza Pehlevi bu iş için biçilmiş kaftandı. Fransa’nın ‘Doğu’nun Paris’i Beyrut’ konseptine uygun olarak ABD kendi Paris’ini Tahran’da kurmuştu.

Batılı hayat tarzı, zevk, sefa, eğlence… Amerika’da ne varsa Tahran’da da o vardı. Seçkin bir azınlık gülüp eğlenirken büyük bir kalabalık arka sokaklarda açlık ve sefaletle boğuşuyordu. Petrol ve Tarım politikaları ABD’nin çıkarlarına göre belirleniyor, halk giderek yoksunlaşırken seçkin sınıfın ayrıcalıkları genişletiliyordu.

Kısa süre sonra Liberaller, Solcular, Demokratlar ve Müslüman halk Şah’ın karşısında birleştiler. Ardından da bu birliktelik önünde durulamaz bir güce dönüştü. Şah’a karşı sert eleştiriler dile getiren İmam Humeyni verdiği rahatsızlığın ardından sürgün edildi. Önce Türkiye ardından da Irak’ta ikamete zorlandı. Saddam Hüseyin hem İran’la husumeti hem de ülkesindeki Şii nüfusu etkileyebileceği düşüncesiyle Humeyni’yi sınır dışı etti. Humeyni’ye bu kez Fransa kapılarını açtı.

Fransa Ortadoğu’daki rolünü zayıflatan ve bölgede kendisine karşı bir hegemonya kurmaya çalışan ABD’ye ‘Ben de oyunda varım’ demek için yapmıştı bu hamleyi. Humeyni’nin Fransa günleri böylece başlamış oldu.

Humeyni’nin sürgün hayatı boyunca İran’da muhalefet daha da çeşitlendi ve güçlendi. Humeyni sürgünde bir yılını bile doldurmadan İran halkı Şah’ı devirerek devlet başkanı olarak onu ülkesine davet etti.

ABD’nin beklemediği ve hazırlıksız yakalandığı İran İslam Devrimi can sıkıcı bir hal almıştı. İran’ı boşaltmak zorunda kalan ABD, İran’ı yalnızlaştırmak için mezhep kartını öne sürdü. Sünni devletlerle anlaşmazlıkları kızıştırarak bir Şii-Sünni çatışmasına yatırım yaptı. Bunu yaparken de satın aldığı Türkiye, Mısır, Irak, Suriye, Suudi Arabistan gibi ülkeleri saldırgan bir pozisyonda İran’ın karşısına koydu. İlk hamle Irak’tan geldi ve Saddam Hüseyin Amerika’nın isteği ile hiç kimsenin anlam veremediği bir şekilde İran’a saldırarak savaş ilan etti.

İran İslam Devriminin üzerinden daha bir buçuk yıl bile geçmeden bugün adını kolaylıkla Şii-Sünni savaşı olarak koyabileceğimiz İran-Irak savaşı böylece başlamış oldu. Savaş, İran’la Irak arasındaydı ancak; aslında Amerika’nın yanında olanlarla, Amerika’nın karşısında olanlar arasında cereyan ediyordu. Suudi Arabistan, BAE, Ürdün, Kuveyt, Mısır Irak’ın yanında yer alarak savaşı milyarlarca dolar finanse ettiler. Sudan, Irak saflarında savaşması için sembolik bir birliğini Saddam Hüseyin’in komutasına verdi. Türkiye ise, Amerika’nın kontrolünde bir başka ülke olarak Irak’ın bütün lojistik ihtiyacını karşıladı.

Amerika’nın Yeşil Kuşak projesinin uç kalesi Şah’ın İran’ıydı. ABD Sovyetler Birliğini İran üzerinden dinliyor ve izliyordu. İran’ın Basra Körfezine hâkim olması da ABD’yi endişelendiriyordu. İslam Devrimi ile birlikte İran’ın geri alınamayacağını gördüğünde kendisine yeni bir uç kalesi inşa etmeye karar verdi. Bugüne kadar ara sıra nazlansa da sözünden hiç çıkmayan Türkiye bu iş için en uygun ülkeydi.

Savaş taraflardan biri kazanamadan büyük bir yıkımla sonuçlandı. 1 Milyon insan öldü. 2 Milyon insan sakatlandı. 200 Milyar dolardan fazla maddi hasar gerçekleşti. Amerikan Tipi Müslümanlığın (Yeşil Kuşak) yeni sınır karakolu bundan sonra Türkiye’ydi.

Bu tarihten itibaren Türkiye’de onlarca üs ve radar kuruldu. Yabancı askerlerin Türkiye’de konuşlanmasına izin verildi. Çok sayıda Amerikan üssünün yanında çok sayıda NATO üssü de aynı amaç doğrultusunda sınırlarımız içinde konuşlandırıldı.

Şii – Sünni çatışmasının temelleri atıldıktan sonra ABD bu stratejisini genişleterek sürdürdü. Türkiye, Irak, Suriye, Mısır ve Suudi Arabistan gibi coğrafi olarak büyük ülkelerde Sünnicilik kışkırtılırken, farklı kaynaklar üzerinden de İran ve bugün Şii Hilali dediğimiz etki alanı/Şiicilik kışkırtıldı. 2000’li yıllara geldiğimizde doğrudan fiili bir çatışmaya dönüşmese de sokaktaki insanlar nezdinde Şiicilik-Sünnicilik en baskın ayrıştırıcı kimliklerden birine dönüşmüştü.

Bütün Sünni bloğunda olduğu gibi Türkiye de, Amerikan Tipi Müslümanlığın bir neticesi olarak Sünni blokta yer almakta bir sakınca görmedi!

 

1991 ve 2003 Irak Tezkereleri

Birileri kaderin, siyaseten benzer yörüngeler izleyen iki lideri, Özal ve Erdoğan’ı aynı yerden test edeceğini söyleseydi muhtemelen kimse inanmazdı. Ama oldu. Özal 1. Körfez Savaşında ülke dışına (Irak’a) asker gönderebilmek için Meclise bir tezkere sundu. Ona göre bugün masada olmazsak yarın ağır bedeller ödeyebilirdik. PKK’ya karşı sınır güvenliğimiz fiilen Irak’ın işgal edilmesine katılmamıza bağlıydı. Üstelik bir koyup beş kazanacaktık. Hangi tüccar bire beş kazanılacak bir ticarete hayır diyebilirdi ki? Irak yıkılacak paramparça edilecek ve ardından da yeniden inşa edilecekti. Tezkereye evet dersek Türk müteahhitler çok para kazanacak, sınır komşusu olmamız sebebiyle Irak’la ticaretimiz bire bin artacaktı. Ardahan’dan Edirne’ye Gayri safi milli hasılamız çoğalacak, ölen çocuklar ve kadınlar karşılığında, tecavüz edilen çocuklar ve kadınlar karşılığında zenginleşecektik. Öyle buyurmuştu Amerika! Ve Amerikan Tipi Müslümanlık bunda bir kötülük görmüyordu.

Özal’ın tezkeresinde düşman askerlerinin Türkiye’de konuşlandırılması yoktu ama Tıpkı Kore’de olduğu gibi Amerikan askerleri ölmesin diye Türk Ordusu Irak’ın içlerine ilerleyecek ve çatışmalara girecekti.

Tezkere tam olarak Özal’ın planladığı gibi kabul edilmedi. Türk askerinin Irak’ta konuşlandırılması kabul edilmese de Türkiye ABD’nin ağır lojistik giderlerini hafifletmek için başta İncirlik üssü olmak üzere havaalanlarının ve askeri üslerinin kullanılmasına müsaade etti. Özal’ın dostu BUSH’a karşı mahcubiyet içerisinde yaptığı bu jest de işe yaramadı. Savaş sonrasında Türkiye’nin Yumurtalık Petrol Boru Hattı’ndan zararı 100 milyar dolar seviyesinde iken Amerika ve müttefikleri Türkiye’ye 3 Milyar dolarlık bir yardımı ancak kabul ettiler. 3 milyar dolarlık yardımın ödenmesinde de pürüzler yaşandı. Bu para cep harçlığı şeklinde iyice ağlatılıp, inletildikten sonra ödendi. Üstelik Saddam’dan kaçan 1,5 milyonluk Kürt nüfus sınırlarımızdan geçerek kamplara yerleştirilmişti. Bu para mültecilerin bir aylık bakım masraflarına bile karşılık gelmiyordu.

Özal, Musul ve Kerkük’ü geri alacağız diyerek tebaasını kandırmaya çalışmıştı, başarılı da oldu. Musul ve Kerkük’ün geri alınması, öldürülecek çocuklar, tecavüz edilecek kadınlardan daha kıymetli bir şeydi! Özal hayatının sonuna kadar tezkerenin arkasında durdu. Sınır güvenliğimizi tezkereye karşı çıkanlar tehdit etmişti. İnşaat sektörü 100 milyarlarca dolar gelecek kârdan mahrum edilmişti. Diğer lojistik alanlarındaki kayıplarla Türkiye’nin zararı uzun vadede ülkenin bütçesi kadar büyük rakamlara ulaşıyordu. Müslüman camianın kahir ekseriyeti de Özal’la aynı fikirdeydi. Musul ve Kerkük’ün geri alınması için ödenmesi gereken bedel ne ise ödenmeliydi. Müslümanların rüyayla imtihanı devam ediyordu. Hatta Müslümanlar rüyada yaşamaya devam ediyorlardı.

Tartışmalı 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra Amerika, Afganistan ve Irak’ı işgal etmeye karar verdi. 11 Eylül saldırılarından bağımsız ABD, Afganistan üzerinden Rusya’yı kontrol edebileceğini, Irak üzerinden de İsrail’in elini güçlendireceği gibi Suriye’deki Rus üslerine karşı kontrolü sağlayabileceğini düşünüyordu. Kimi romantiklerin aksine bu işgaller 11 Eylül saldırılarına karşılık olarak yapılmadı. 11 Eylül saldırılarından istifade edilerek bir fırsat değerlendirildi.

ABD, işini bitirdikten sonra Afganistan işgalini 2021 yılında sonlandırdı. Irak işgali ise savaş 7 ay sürmesine rağmen hala devam ediyor! Uzun süren bir bombardımanın ve katliamın ardından sıra Irak’ın fiilen ve karadan işgaline gelmişti. ABD’nin Ortadoğu’daki en güvenilir müttefiki İsrail’den sonra Türkiye’ydi. ABD’nin bölgede en çok üssü ve birliği Türkiye’de bulunuyordu. ABD, Irak savaşında en büyük ortağının Türkiye olacağını düşünüyordu.

Hükümet de aynı düşüncede olmalı ki ‘Türk Silahlı Kuvvetlerinin Yabancı Ülkelere Gönderilmesi ve Yabancı Silahlı Kuvvetlerin Türkiye’de Bulunması İçin Hükümete Yetki Verilmesi’ne dair Başbakanlık tezkeresi Meclis Başkanlığına sunuldu. Üstelik 1991 tezkeresinin utancı bu tezkere kabul edilirse örtülebilir, ABD ile yepyeni sevdalara yelken açılabilirdi!

Abdullah Gül Başbakan, Recep Tayyip Erdoğan Ak Parti Genel Başkanıydı. 1991 yılında olduğu gibi Türkiye’nin sınır güvenliğinin bu tezkereye bağlı olduğu, yıkılacak Irak’ın imarından çok büyük paralar kazanılacağı, ekonominin canlanacağı, Türkiye’nin bölgede masada olacağı konuşuluyordu. 1991 tezkeresinden tek farkı Musul ve Kerkük’ü geri alacağız denilmiyordu. Çünkü oralar artık ABD’nin ganimetiydi!

Oysa tezkere geçmiş olsaydı Türk askeri, ABD askerleri ölmesin diye savaşacak, Marshall yardımlarında olduğu gibi kullanım ömrü geçmiş süt tozları dağıtılarak, birkaç ihalede taşeronluk verilecek ama asla oyuna dâhil edilmeyerek kullanılacaktı. İşlenecek insan hakları ihlalleri, tecavüz ve cinayetler birkaç ekonomik göstergenin arkasına gizlenecekti.

Neyse ki iktidar partisinden de birkaç fire olunca sayısal çoğunluk sağlansa da yeter sayı sağlanmadığından tezkere Meclis’ten geçmedi. Tezkereye karşı çıkan isimler genellikle sol ve ulusalcı kesimlerden oluşuyordu. 1991 tezkeresinde Erbakan’lı Refah Partisi iktidara karşı sert bir tavır takınmıştı. 2003 tezkeresinde ise karşı cephede İslami camiadan başta MAZLUMDER olmak üzere az sayıda bileşen ile Saadet Partisi ve Ak Parti içinden küçük bir gurup milletvekili vardı. Ancak; Müslüman kesimin büyük çoğunluğu tezkerenin ve işgal planının arkasında durdu. Başbakan Abdullah Gül yıllar sonra tezkere hakkında konuşurken ‘ “Batıcı bilinen birçok arkadaş tezkereye karşı çıktı ancak kendisini ‘geleneksel’ ve ‘yerli’ sayan birçok arkadaş ise tezkerenin geçmesi için daha çok çaba sarf etti”[9] diyecekti.

Tezkere sonrasında Türkiye’den Amerikan savaş uçakları havalanarak Irak’ı bombalamadı –resmi kayıtlara göre!- ancak; İncirlik üssü Amerika’nın bütün lojistik ihtiyacını karşıladı. Türkiye bu haliyle bile milyonlarca insanın öldürülmesine, milyonlarcasının sakat bırakılmasına, on binlerce kadın ve çocuğa tecavüz edilmesine ortak oldu. Müslüman çoğunluğa göre PKK ile mücadele edebilmek, Irak pastasından pay alabilmek ve masaya oturabilmek için ödenebilecek bedellerdi bunlar! Çok büyük bir kalabalık milyonlarca insanın öldürülmesinden çok pastadan alınacak paya odaklanmıştı. Türkiye test edildiği bir meselede daha kitleler halinde Amerikan Tipi Müslümanlığın kurbanı olmuştu.

 

12 Mart 1971 Muhtırası

Doğan Avcıoğlu ve çevresi 1970’li yıllarda askeri bir müdahale ile sosyalist bir devrim gerçekleştireceklerine inanıyorlardı. Doğan Avcıoğlu yönetiminde Yön ve Devrim dergileri Milli Demokratik Devrim iddiasıyla düşünce üretiyor ve bu düşünce özellikle ordu içinde ilgi görüyordu. Militarizm karşıtı olduğunu iddia eden sosyalist kesim devrim gerçekleştirmek için militarizmle iş birliği yapıyor ve bunda bir problem görmüyordu!

Türkiye ilginç bir dönemden geçiyordu. 16 Şubat 1969’da tarihe Kanlı Pazar olarak geçen eylemler gerçekleşmiş, Amerikan 6. Filo protestoları kanlı şekilde ‘elbirliği ile’ sonlandırılmıştı!

Ordu, 1966’da Cemal Gürsel’in hastalığını bahane ederek onu görevden aldırmış devamında da Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay’ı Cumhurbaşkanlığına seçtirmişti. Süleyman Demirel Hükümeti Meclise bir önerge sunarak DP’li yasaklı isimlerin haklarının iadesini istedi. Ordu bu önergeden rahatsızlığını açıkça dile getirmiş, tehditkâr bir üslupla önergenin geri çekilmesini emretmişti!

Adalet Partisi (AP) ve CHP iş kanununda değişiklik yaparak Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (DİSK) güçlenmemesi için TÜRK-İŞ’i destekleyen, sendikalardan istifayı güçleştiren ve sendika değişikliğini kısıtlayan bir yasayı Meclis gündemine soktu. Doğrudan DİSK’i hedef alan bu yasa değişikliği yürürlüğe girer girmez DİSK’e bağlı sendikalar ülke genelinde eylemlere başladılar.

Olaylar beklenilmediği kadar büyüyünce Bakanlar Kurulu 60 günlük sıkıyönetim ilan etti. DİSK’e bağlı sendika yöneticileri tutuklandı. Eylemlerde iki işçi, bir esnaf ve bir polis hayatını kaybetti. DİSK’e destek vermek isteyen solcu öğrenciler eylemleri üniversitelere taşıdılar. Üniversitelerde karşıt görüşlü öğrencilerle eylemci öğrenciler arasında çatışmalar yaşandı. Polis bu çatışmalar sırasında sağcı öğrencilerle aynı saflarda yer alıyordu. Deniz Gezmiş ve arkadaşları 4 ABD askerini kaçırdı. Baskılar sonucu bir süre sonra serbest bıraksalar da olan olmuştu. ABD, bu ‘hata’yı affetmeyecekti!

Aynı günlerde ODTÜ’de yaşanan çatışmalarda bir komando erin göstericiler tarafından öldürülmesi ile olaylar başka bir boyuta evrildi. Ordu bu ölüme çok sert bir bildiri ile karşılık verdi.

İngiliz istihbaratı Ankara’ya, 1970 Mayıs’ında Ordu içinde silahlı sosyalist bir kalkışma bilgisi rapor etmişti. Amerikan istihbaratı ise 1971 başında aynı bilgiyi rapor etti. Amerikan raporunda kalkışmanın Korgeneral Cemal Madanoğlu liderliğinde 9 Mart’ta gerçekleştirileceği belirtiliyordu. Doğan Avcıoğlu, Hasan Cemal gibi isimler ve Yön ve Devrim dergisi çevreleri bu darbenin hazırlayıcıları arasındaydı.

Hasan Cemal yıllar sonra Cumhuriyeti Çok Sevdim adlı kitabında maksatlarının ‘Ulusalcı subayları ikna ederek, onlarla bir Milli Demokratik Devrim gerçekleştirmek olduğunu itiraf edecekti. Hasan Cemal, Doğan Avcıoğlu’nun çıkardığı Devrim dergisinin genel yayın yönetmeniydi.

O yıllarda Millî İstihbarat Teşkilatı Amerikan kontrolündeydi. Hatta o günlerde söylentilere  göre MİT personellerinin maaşları bile ABD tarafından ödeniyordu. MİT tarafından sosyalist devrimcilerin içine yerleştirilen Mahir Kaynak ordu içerisindeki darbe hazırlıklarını Genelkurmay Başkanlığına rapor etti. Mahir Kaynak açığa düşse de darbe engellenmişti. Bu darbe girişimine karşılık olarak 12 Mart 1971’de Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının imzasıyla TRT radyosundan okunan muhtıra ile hükümet düşürüldü. Ordu’nun Nihat Erim’i başbakanlığa seçin talimatı üzerine Meclis talimatı yerine getirdi ve Nihat Erim, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk darbeci Başbakanı olarak atandı.

Amerika 6. Filo protestocularını bu şekilde cezalandırmış, askerlerini denize atan sosyalistlere haddini bildirmişti. Türkiye Amerika kontrolünde bir darbe daha yaşamıştı.

Sosyalistlerin darbe hazırlığına sağcıların darbesiyle karşılık veren ABD, kendince çıkarlarını korumuş olabilirdi. Ancak; sağ cenahta, Müslüman kanatta her türlü darbeye karşı olduğunu söyleyecek çoğunluk bir irade ortaya çıkmamıştı. Daha da kötüsü Müslüman çoğunluk ‘Biz yapmasak onlar darbe yapacaktı’ diyerek Amerikan Tipi Müslümanlık tavırlarını savunmayı sürdürdüler.

 

Vekâletler Savaşı: Suriye

‘Suriye İç Savaşı’, izahını tam olarak yapamadığımız, derdimizi tam olarak anlatamadığımız bir tanımlama. Suriye’de yaşananları anlamak için savaştan bir yıl önceye gitmek ve Arap Bahar’ına odaklanmak gerekiyor.

Tunus, Yemen, Libya, Mısır, Cezayir ekseninde peş pese başlayan ve devam eden halk isyanları sonu hüsranla biten acı sonuçlar doğurdu. Tunus’ta seyyar satıcılık yapan Muhammed Buazizi’nin polis ve zabıtaların baskısından bunalarak kendini yakmasıyla başlayan eylemler kısa sürede bütün bölgeye yayılmış; Libya, Tunus ve Mısır’da başarılı olmuş zannedilse de bölge insanı için büyük bir felaketle neticelenmiştir.[10]

Arap Baharı olarak adlandırılan ve hızla yayılan gösteriler, göstericiler nezdinde haklı nedenlere dayanıyordu. Adı sayılan ülkelerin tamamında diktatörlük rejimleri onlarca yıldır yönetimdeydi. Kötü muamele ve işkence günlük sıradan işlemlerdendi. Küçük bir azınlık konforunu muhafaza ederken büyük kitleler açlık ve sefaletle boğuşuyordu. Ancak bu ülkelerde sistematik bir muhalefet anlayışı ve bu anlayışı besleyebilecek organize bir direniş kültürü mevcut değildi. İlk günlerin heyecanıyla ilerleme kaydeden sokaklar günler geçtikçe organizasyon zaaflarına yenik düştüler. Ülke rejimleri kısa sürede olayları bastırmayı ve göstericilere bedelini en ağır biçimde ödetmeyi başardı.

Eylemlerin başladığı ilk günlerde Batı’dan büyük övgü ve destek alan eylemciler zafer sarhoşluğu yaşarken, Batı’nın desteğinin sonuna kadar arkalarında olacağına inanıyorlardı. İşler ters gitmeye başlayınca Batı, tavsiyeden öte bir katkı sağlayamayacağını belirterek göstericileri ülke rejimlerinin insafına terk etti.

Aynı sıralarda Occupy Wall Street (Wall Street’i işgal et) eylemleri başladı[11]. Bu eylemleri organize edenler eş zamanlı olarak sosyal medyada Arap Baharını organize etmeye başladılar. OccupyMısır, OccupyLibya, OccupyTunus etiketleri ve web sayfaları üzerinden nasıl eylemler yapılacağı, hangi sloganların kullanılacağı, nelerin talep edileceği bu işlere yeni başlayan Arap çocuklarına öğretiliyordu. Occupy Wall Street sakince tamamlandı, Arap gençleri ise çok ağır bedeller ödediler ve halen ödemeye devam ediyorlar.

Suriye’de yaşananları bir iç savaş olmaktan çıkarmaya, kendi doğasında gelişen bir direniş olmaktan çıkarmaya uluslar üstü ‘OCCUPY’ organizasyonunun katılımı yeterli aslında. Ancak; meselelere daha duygusal yaklaşan, tarihsel okuma yapamayan Müslüman kesimler Arap coğrafyasında gelişen isyan hareketlerini eleştirel bir akla başvurmadan koşulsuz desteklediler. Elbette bu direniş haklı sebeplerle desteklenmeyi hak etti. Ancak; bu eylemlerin sonuçlarını öngörebilen az sayıda insan temkinli yaklaşılmasını, herhangi bir örgütlü muhalefet deneyimi olmayan çoğu genç insanın geri dönülemez sonuçlar ortaya çıkmadan daha makul bir çerçevede tutulmasını dile getirdi. Elbette bunun bedelini hain olmakla, Müslüman olmamakla, birilerinin adamı ve ajanı olmak ithamıyla ödediler.

Suriye’de yaşananlar da bu gelişmelerden bağımsız değildi. Suriye’yi farklı kılan Rusya, İran ve Çin’in öncekilerden farklı olarak erken reaksiyon göstermesiydi. Esad rejimi hem hafız Esad hem de Beşar Esad yönetiminde özellikle Sünni halka zulmetmeye devam ediyordu. Hem etnik ayrımcılık, hem mezhepsel ayrımcılık çok derin bir yara olarak yıllardır sürmekteydi.[12]

Rusya, Akdeniz’e açılan kapısı Suriye’nin işgal edilmesine müsaade etmeyecekti. İran, kendisini dünyaya bağlayan tek müttefikini yalnızlığa terk etmeyecekti. Küresel bir güç olarak Çin de ABD hegemonyasının bölgeyi kuşatmasından rahatsızdı. Savaş 2011 yılında bir halk isyanı olarak patlak verdi. OccupySuriye hemen devreye girdi. ABD ve Türkiye, muhalifleri silahlandırarak eğitmeye başladı. Organizasyonsuz bir kalabalık, kim oldukları bilinmeyen birçok gurup eğitildi, silahlandırıldı ve cepheye sürüldü. Bu muhaliflerden bir kısmı daha sonra ellerindeki Amerikan silahları ve üniformaları ile İŞİD saflarına katıldılar!

Rusya, Suriye rejimine isyanın ilk günlerinden itibaren destek verdi. Ancak fiili bir çatışmadan uzak durdu. NATO’nun sınırları etrafından kendisini kuşattığını gördüğünde önce Kırım’ı ilhak ederek bir mesaj verdi. Bu mesajı anlamamazlıktan gelen Batı bloğu el artırarak gerilimi daha da yükseltti ve Suriye’de yer alan Rusya’nın en büyük deniz üssünü tehdit etti. Bunun üzerine Rusya, Suriye’de fiilen çatışmaların ortağı oldu ve devamında Romanya, Finlandiya ve İsveç gibi ülkelerin NATO’ya katılması ve hatta Gürcistan’ın NATO’ya üyeliğinin konuşulmaya başlanması ile birlikte Ukrayna’ya savaş ilan etti. Dolayısıyla Rusya-Ukrayna savaşını da Suriye savaşının devamı bir vekâletler savaşı olarak değerlendirmek gerekir.[13]

Suriye ve İran’ın ulusal çıkarları için yaptığı hamleler, Çin’in jeopolitik kaygıları bir direnişi meşru ya da gayrimeşru yapmaz elbette. Ancak, bu vekâletler savaşında, savaşın asıl tarafı vekiller değil, daha ne için savaştığından bile emin olmayan asılların ölüme yollanmasına itiraz etmek, Suriyeli mazlum Sünnilerin bu vekâletler savaşında hazırlıksız bir biçimde ölüme yollanması itiraz edilmeyi hak eden bir durumdur.

Bu itirazı dillendirmek için ortaya çıkan 3. Yol İnisiyatifi[14] 2011 yılından bu yana anlaşılmayı bekliyor. Herhangi bir etnik veya mezhepçi içerik barındırmayan, sadece masumların zarar görmemesini ve emperyalistlerin kazanmamasını hedefleyen bu inisiyatif bugün bile saldırılara uğramaktan kurtulamıyor.[15]

Dönemin Başbakan Yardımcısının beş yıl sonra da olsa ‘Vekâletler Savaşı’ olarak tanımladığı Suriye savaşını, iktidar yanlıları hala bir halk direnişi olarak anlamak istiyor.[16] Güney sınırlarımızdan 30 km. Suriye içlerine girilerek PKK’ya karşı tesis edilen güvenli bölge, Musul - Kerkük rüyasına benzer Halep, Humus, Şam rüyaları, Emevi camiinde akşam namazı kılma hayalleri kitleyi tatmin ediyor olmalı! Ama Suriye savaşını destekleyen Müslümanların en büyük motivasyonu kronik Amerikan Tipi Müslümanlık hastalığıdır. Amerika’yla birlikte hareket etmek, Amerika’nın saflarında olmak, Batı ile yanaşık düzen ilişkiler kurmak, ‘Biz de sizin gibiyiz, biz Arap değiliz, medeniyiz’ sayıklamaları, bir türlü bünyeden atılamayan aşağılık kompleksi, çok geniş bir Müslüman kitleyi zehirlemeye devam ediyor.

 

Dikey Olarak Müslüman - Yatay Olarak Amerikalı[17]

Geleneksel anlamda bir ulus kültürü bulunmayan ABD, tebaasını bir arada tutabilmek için diğer ulus devletlerden farklı metotlar geliştirmek zorundaydı. Din, mezhep, etnik sınıf birlikteliği kuramayacağını bildiği için vatandaşlık tanımı üzerinden bir devlet inşa etti. Birçok farklı din, mezhep, etnik sınıf ve ten rengine sahip ‘fırsatlar ülkesi’ bütün farklılıklarını ve zenginliklerini yok ederek tek potada eritecek bir sihirli dokunuş arıyordu. Bu sihirli dokunuş Amerikan vatandaşlığı yemini ile sağlandı. Amerika, vatandaşlık verdiği insanlara önce sadakat yemini ettiriyor, bağlı olduğu din, ırk, mezhep gibi farklılıkları Amerikan vatandaşlığının gerisinde kurguluyordu. Bugün Amerika’da büyük haksızlıklara uğrayan Kızılderililer, esmer tenliler bile Amerikan vatandaşlığına bağlılık konusunda hiçbir sorun yaşamıyorlar. Amerikan vatandaşı olmanın verdiği prestij ve ayrıcalık geçmişin bütün acılarını örtmeye yetiyor.

Geçmişte yaşanan sıkıntıları sihirli bir değnekle örtbas eden ABD için asıl tehlike ülkesine sonradan yerleşen özellikle Müslüman nüfusun sadakatiyle ilgiliydi. Amerikan vatandaşlığı sihri burada da işe yaradı. Dışarıdan gelen Müslümanlar vatandaşlık sihri ile entegre edildiler ancak sonradan Müslüman olan yerli Amerikalıların yeni dinleri ile nasıl bir entegrasyon yaşayacakları kafaları karıştırıyordu.

Amerikalı Müslümanlar din değiştirseler de kreşlerden itibaren İslam dinine karşı önyargı ile yetiştiriliyorlardı. Bu kalabalık gurup esasında Müslümanların kendileri gibi birinci sınıf olmadığı düşüncesindeydiler. Bir yandan ortak bir dinleri vardı fakat diğer yandan kendisi gibi olmayan özellikle Ortadoğulu Müslümanlarla yan yana gelmemeye çalışıyorlardı. Bunu fark eden ABD yönetimi İslam’ı kendi devlet yapısına göre revize edebileceğini düşündü.

Kadın imamların[18] ortaya çıkışı, Yeşil Kuşak[19] ve takiben Büyük Ortadoğu Projesi[20] (BOP) gibi uluslar üstü organizasyonlarla kullanışlı bir din inşa etti. Bu din devletle çatışmadığı, Amerika ile barışık olduğu sürece makbul bir dindi. ‘Gökyüzündeki Tanrı’ Amerika’nın işlerine karışmadığı sürece bireylerin Müslüman ya da Hristiyan olmaları, dinsiz ya da deist olmaları sorun teşkil etmiyordu.

İslam’ı ontolojisinden uzaklaştırarak devletler için tehdit teşkil etmeyen uyumlu, kullanışlı bir alana hapsetme girişimini Muharrem BALCI şu şekilde izah etmektedir:  

‘Bu proje, İslâm’ı salt teolojik bir olgu olarak görüp, İslâm dinini temsil eden toplumsal aktörler (Müslümanlar) arasında bir dayanışma (solidarity) gerçekleşmesine, İslâm’ın bir toplumsal kimlik olarak anlaşılmasına mümkün olabildiğince engel olmak ve bunun yerine Amerikan kimliğinin toplumsallaşmasını sağlamayı amaçlamaktadır. Öte yandan, sosyo-psikolojik bir kriz ortamının gün be gün arttığı ve tüketimin başlıca değer olduğu Amerikan toplumunda ‘İslâm dininin siyasi ve toplumsal içeriklerinden bağımsız’ olarak kabul görmesi, Amerikan toplumunun geleceği açısından önemli ve yararlı görülmektedir. Bu doğrultuda son günlerde yeni Müslüman olan Amerikalılar arasında giderek popülerleştirilen bu eğilim dikkat çekicidir. Söz konusu eğilimi temsil eden Amerikalılar, ‘dikey olarak Müslüman’ ‘yatay olarak Amerikan’ olduklarını iddia etmektedirler.  Bu anlayış giderek güçlenmektedir. Bunun altında yatan en önemli sebep ise, ortalama Amerikan zihninde yatan oryantalist bakış açısıdır. Sıradan bir Amerikalı, Müslüman olduktan sonra bir Arap ile ya da bir ‘Orta Doğulu’ ile birlikte aynı ‘cemaat’in içerisinde olmak, toplumsal yaşamını sürdürürken önceki alışkanlıklarından vazgeçmek istememektedir.’[21]

Amerikan Tipi Müslümanlığın toplumda olumlu bir karşılık bulması üzerine Müslüman nüfusun entegrasyonu konusunda sıkıntı yaşayan sömürgeci Avrupa da Amerikan Tipi Müslümanlığı kopya ederek Avrupa Tipi Müslümanlık projesini geliştirdi. Temelde Avrupa Tipi Müslümanlık da devlete sadakat fikrine bağlı olmak şartıyla isteyen herkesi dininde özgür bırakma düşüncesine dayanıyordu. Avrupa’nın ya da Amerika’nın kendine göre bir Müslüman tipi icat etmesi yeterli değildi. İletişimin hızla arttığı, mesafelerin hızla azaldığı bir çağda Avrupa ve Amerika dışındaki ülkelerin de -özellikle Müslüman ülkelerin- kendi devlet modellerine sadakat fikrini dini bir terminoloji ile tesis etmeleri gerekliydi. Türkiye’de çok popüler olan Anadolu İslam’ı düşüncesinin de Amerikan İslam’ı düşüncesinden aşırma olduğunu ve aynı maksada hizmet etmek için üretildiğini düşünmek hiç zor olmasa gerek!

ABD ve son dönemlerde Avrupa, verim aldığı Müslümanların dönüştürülmesi çalışmalarına yoğunluk verdi. Ömer Fevzi Mardin gibi isimlerle, Biberiler[22] gibi seküler tarikatlarla, Yeşil Kuşak projesi, BOP gibi aparatlarla, Dinler Arası Diyalog, Dinlerin Birleştirilmesi projeleri ile milyonlarca insanın dini düşüncesi kirletilmeye çalışıldı. BALCI, bu durumu aynı makalesinde şöyle açıklıyordu:

‘Tehlikenin Avrupa sürümü de; görüntü itibariyle yerel olarak İslâm Dininin temel ilkeleriyle, çağdaş(!) Avrupa’nın gerçeklerinin telif edilmesi, kültür ve dinin temel ilkelerinin birbirlerinden ayrılması ile göçmenlerin anavatanlarıyla olan irtibatlarının kesilmesini amaçlamaktadır. Bu proje aynı zamanda, Türkiye’nin İslâmi kimliğinin Avrupa Birliği’ne girerken bir engel teşkil etmeyeceğini, çünkü İslâm’ın Avrupalı da olabileceğini savunmaktadır. Bu yönüyle de sadece Avrupa’da yaşayan Müslüman göçmenler için değil, aynı zamanda AB kapısında bekleyen Müslümanlar için de kuramlar sunmaktadır. Türkiye'nin Avrupa'nın parçası olduğunu söyleyen Bessam Tibi[23], Avrupa'da, özellikle de Almanya'da gelişen köktendinciliğe karşı ‘Avrupa İslâm’ı’ projesini öneriyor[24].’

 ‘Kurgulanan formül, çoğulculuk, demokrasi gibi değerlerle ve Batı kültürüyle İslâm'ın uzlaşması olarak ortaya çıkıyor. 56 İslâm ülkesinde İslâm'ın 56 değişik yorumu yapıldığı varsayımından yola çıkarak bir ilave ile Avrupa'ya özgü bir yorumun öncelendiği ileri sürülse de eklektik bir anlayışla İslâm’ı kişisel görüş ve uygulamalara indirgeyen bu plan, Müslüman Topluluğu parçalamayı, en azından orijinal vahyi ilkelerden uzaklaştırmayı hedeflemektedir.[25]

 

Amerikan Tipi Müslümanlık ve Fetullah Gülen

Amerikan tipi Müslümanlık denilince akla ilk gelen isim şüphesiz Fetullah Gülen’dir. Amerikan Tipi Müslümanlık tartışmalarına ilişkin önemli verilerden biri de Fettullahçıların bu konuda ne söylediğidir. Fetullah Gülen’in Dinler Arası Diyalog ve Dinlerin Birleştirilmesi gibi projelerdeki rolü bilindiğinden söyledikleri şaşırtıcı gelmeyecektir.

Daha önce defalarca yazılara konu olan bu söylemler tekrara düşmemek için burada tekrarlanmayacaktır. Ancak; Fethullahçılığın saygın dini otoritelerinden Suat Yıldırım’ın sözleri dikkat çekicidir. Türkiye’de yakın tarihe kadar Fetullah Gülen kontrolünde gerçekleştirilen ve devletin en üst kademesi tarafından desteklenen Dinler Arası Diyalog projesi hem ülke içinde hem ülke dışında büyük bir saygınlığa sahipti. Bu anlaşılamaz saygınlığın nedenleri Suat Yıldırım’ın sözlerinde gizleniyor olabilir.

‘“… Müslüman ve Hıristiyan ümmetlerinin, Hz. İsa’nın şahsiyeti etrafında bütünleşerek, hem kendilerini, hem de bütün insanlığı kurtarmaya yönelmeleri, hepimizin ideali olmalıdır. Bunun bazı emareleri de görünmektedir.”[26]

Neticede Amerikan vatandaşlarının dönüşümü için başlatılan projelerin halen bütün dünyada cari olduğu ortada. Amerika’da, Amerikan vatandaşlığını dinin üstünde bir değer olarak üreten ‘Batı’, İslam ülkelerinde de vatandaşlık bilincini dinin üstünde bir yere koydurmaya çalışmaktadır. Türk vatandaşlığı bugün genel bir kabul olarak dini alanın üzerinde bir otoritedir. Aynı şekilde Irak, Mısır, Suriye, Suudi Arabistan vb. ‘İslam’ ülkelerinde de vatandaşlık bağı dinden daha kıymetli kabul edilmektedir.

Yeşil Kuşak, BOP, Dinler Arası Diyalog, Amerikan / Avrupa Tipi Müslümanlık, Sekülerleştirme / Protestanlaştırma / Muhafazakârlaştırma projeleri neticesinde ırkçılığın yükselmesi, ülkemiz için konuşacak olursak Türk vatandaşlığına sadık kalmak kaydıyla bir folklor olarak dini ritüellerin makbul kabul edilmeye başlanması uzun soluklu bu projenin başarılı olduğunu göstermektedir.

Geçmişte dini hassasiyetleri ile öne çıkan insanların son 30 yılda geçirdiği evrim, Türk milliyetçiliğinin ve Türk vatandaşlığının dindar kesimler için bile, artık dinin kendisinden kıymetli kabul edilmesi itiraf edilememiş bir yenilgidir.

Bu yenilginin en bariz işaretini bir yılı aşkın süredir Filistin’de/Gazze’de yaşanan soykırımda da görebiliriz. Amerikan Tipi Müslüman ortalama Türkiyeliler soykırımın devam ettiği günlerde, 7 Ekim öncesinde normalleşme hülyalarıyla ve ‘tarafsızlık’ numaralarıyla katilleri demokrasinin kıblesi dedikleri Meclis’te, siyonizmin göbeğinde Türkevi’nde ağırlayıp onurlandırarak Amerika ve İsrail’in yanında yer aldıklarını açıkça ilan ettiler. Sadece sokaktaki sağcı ve solcu seküler kalabalıklar değil, devlet yönetiminde de Amerikan Tipi Müslümanlık baskın bir karakter oluşturuyor. Soykırımı destekleyen markaların boykotu ve İsrail’le ticaret meselelerinde sergilenen söylem ve tavır çelişkileri Amerikan Tipi Müslümanlık düşüncesinin bünyeyi ele geçirdiğini ortaya koyuyor. Akli ve ahlaki yetersizliklerini hiç gizlemeden ortaya koyan Amerikan Tipi Müslümanlar tek başlarına hesap vereceklerini dikkate almadan kalabalık olmanın konforunu bir süre daha sürdürecekler.

 

Şüphesiz ‘Allah onların tuzaklarını boşa çıkaracaktır.’[27]

 

 

Üstün Bol

Devrek/Ekim 2024

https://hertaraf.com/koseyazisi-ustun-bol-amerikan-tipi-muslumanlik-4347 

 

 

 

 

 

 

 

 

KAYNAKLAR

 

Bessam TİBİ, BOĞAZ'IN İKİ YAKASI: AVRUPA İLE İSLAMCILIK ARASINDA TÜRKİYE, Doğan Yay. İst. 2000.

Muharrem BALCI, Müslüman Hukukçuyu Bekleyen Tehlikeler DÖNÜŞTÜRME PROJELERİhttps://www.muharrembalci.com/yayinlar/tebligler/239.pdf

Muharrem BALCI, Müslüman Hukukçuyu Bekleyen Tehlikeler DÖNÜŞTÜRME PROJELERİ  https://www.muharrembalci.com/yayinlar/tebligler/239.pdf

Saidi NURSİ, Emirdağ Lahikası,

Üstün BOL, SEKÜLER TEOLOJİ, Yüzleşme Yayınları, İstanbul 2022

Üstün BOL, Dünya Barışı İçin İsveç ve Finlandiya’ya Hayır, https://www.hertaraf.com/koseyazisi-ustun-bol-dunya-barisi-icin-isvec-ve-finlandiya-ya-hayir-3492

Üstün BOL, Üçüncü Dünya Savaşına Doğru, https://www.hertaraf.com/koseyazisi-ustun-bol-ucuncu-dunya-savasina-dogru-3748

 

İnternet Kaynakları

Filistin Kurtuluş Örgütü,

https://tr.wikipedia.org/wiki/Filistin_Kurtulu%C5%9F_%C3%96rg%C3%BCt%C3%BC

Kanlı Pazar, 1969, https://tr.wikipedia.org/wiki/Kanl%C4%B1_Pazar_(1969)

Gül, 1 Mart Tezkeresini Anlattı, https://serbestiyet.com/featured/gul-1-mart-tezkeresini-anlatti-icimizdeki-bircok-batici-tezkereye-karsi-cikti-bircok-yerli-gecmesi-icin-caba-sarf-etti-158870/

Arab Spring, https://en.wikipedia.org/wiki/Arab_Spring

Wall Street’i İşgal Et, https://tr.wikipedia.org/wiki/Wall_Street%27i_%C4%B0%C5%9Fgal_Et

MAZLUMDER, 2011 Suriye İnsan Hakları Raporu, https://www.mazlumder.org/tr/main/yayinlar/yurt-disi-raporlar/19/2010-suriye-insan-haklari-raporu/684 

Dört Yıl Önce Suriye’de Üçüncü Yol Mümkün Diyenler Haklı Çıktı, https://medyascope.tv/2017/11/24/dort-yil-once-suriyede-ucuncu-yol-mumkun-diyenler-hakli-cikti/

Numan KURTULMUŞ, Vekâlet Savaşlarında da Bir Sona Gelindi, https://www.bloomberght.com/haberler/haber/1958367-numan-kurtulmus-vekalet-savaslarinda-da-bir-sona-gelindi

MİLLİ TÜRK TALEBE BİRLİĞİ, https://www.mttb.org.tr/sayfalar/tarihce/94

6-7 Eylül olaylarının yıl dönümü: Neler yaşandı, nasıl hatırlanıyor? https://tr.euronews.com/2021/09/06/6-7-eylul-olaylar-65-y-l-donumu-neler-yasand-nas-l-hat-rlan-yor-


[1]     Muharrem BALCI, Müslüman Hukukçuyu Bekleyen Tehlikeler DÖNÜŞTÜRME PROJELERİhttps://www.muharrembalci.com/yayinlar/tebligler/239.pdf

[2]     Aktaran: Atasoy Müftüoğlu.

Saidi NURSİ, Emirdağ Lahikasında ABD ve batı ile ilişkileri şöyle savunuyordu: ‘İhtar ediyoruz ki, vatan ve millet ve onların hayatı ve saadeti, hakaik-i Kur’âniyeye dayanmak ve bütün âlem-i İslâm’ı arkasında ihtiyat kuvveti yapmak ve uhuvvet-i İslâmi’ye ile dört yüz milyon kardeşi bulmak ve Amerika gibi din lehinde ciddî çalışan muazzam bir devleti kendine hakikî dost yapmak…” Yine aynı eserde: ‘Şimdi ehl-i iman, değil Müslüman kardeşleriyle, belki Hıristiyan’ın dindar ruhanîleriyle ittifak etmek ve medar-ı ihtilâf meseleleri nazara almamak, niza etmemek gerektir. Çünkü küfr-ü mutlak hücum ediyor…’ diyecektir.

[3]   KMD’ne üye olmak prestijli bir şeydi. 1950’li yıllarda daha Türkiye’de sağlık sigortası duyulmamışken KMD’ne üye olanlar sağlık sigortasına kavuşuyor, hastanelerde, kamu kurumlarında sıraya girmeden öncelik hakkına sahip oluyordu.

Bakınız: Seküler Teoloji. Üstün BOL, Yüzleşme Yayınları, İstanbul 2022

[4]     https://www.youtube.com/watch?v=Ju3uuz7ehTI  Ömer Fevzi Mardin, Arusi Tarikatı Şeyhi olarak pazarlanan karanlık bir isimdir. Esasen Müslümanlardan sayılması tartışmalı olsa da, yaşadığı dönem ve devamında ne Diyanet İşleri Başkanlığı ne de bağımsız İslami oluşumlar ve liderleri tarafından sözleri ve yazıları tenkite uğramamıştır. Bunun tek istisnası cins bir isim olarak Kadir Mısıroğlu’dur. Detaylı bilgi için bakınız: Üstün BOL, SEKÜLER TEOLOJİ, Yüzleşme Yayınları, İstanbul 2022.

[5]     MTTB, kurulduğu 1916 yılından 1960 yılına kadar Kemalist, milliyetçi bir çizgideydi. 1960 yılında İslamcı öğrenciler MTTB’yi ele geçirdi ve bütün çizgisini değiştirdi. Süreç boyunca birkaç kez kapatılan MTTB 2008 yılında Talebe Birliği Federasyonu adıyla yeniden kuruldu. https://www.mttb.org.tr/sayfalar/tarihce/94

[6]     Detaylı bilgi için; https://tr.euronews.com/2021/09/06/6-7-eylul-olaylar-65-y-l-donumu-neler-yasand-nas-l-hat-rlan-yor-

[7]     Yeni nesiller Türk Solu’nun Filistin hassasiyetini garipseyebilir. Ancak o tarihlerde Marksist-Amerikancı! Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ile Türk Solu beraber çalışıyor ve cephede birlikte çarpışmak dahil birçok ortak eylem gerçekleştiriyordu. Direniş İslamî bir boyut kazanınca FKÖ Amerikancı tavrını gizleme ihtiyacı hissetmemeye başladı. Devamında da Türk Solu nostaljik fotoğraflar dışında Filistin davasıyla ilişkisini kopardı. https://tr.wikipedia.org/wiki/Filistin_Kurtulu%C5%9F_%C3%96rg%C3%BCt%C3%BC

[8]     https://tr.wikipedia.org/wiki/Kanl%C4%B1_Pazar_(1969)

[9]     https://serbestiyet.com/featured/gul-1-mart-tezkeresini-anlatti-icimizdeki-bircok-batici-tezkereye-karsi-cikti-bircok-yerli-gecmesi-icin-caba-sarf-etti-158870/

[10]   https://en.wikipedia.org/wiki/Arab_Spring

[11]   https://tr.wikipedia.org/wiki/Wall_Street%27i_%C4%B0%C5%9Fgal_Et

[12]   https://www.mazlumder.org/tr/main/yayinlar/yurt-disi-raporlar/19/2010-suriye-insan-haklari-raporu/684

[13]   Detaylı bilgi için: https://www.hertaraf.com/koseyazisi-ustun-bol-dunya-barisi-icin-isvec-ve-finlandiya-ya-hayir-3492 https://www.hertaraf.com/koseyazisi-ustun-bol-ucuncu-dunya-savasina-dogru-3748

[14]   Esasen 3. Yol İnisiyatifinin metni 2012 yılında MAZLUMDER Genel Başkanı Ahmet Faruk Ünsal tarafından bizzat yazıldı. O tarihte akşam namazını Emevi camiinde kılacaklarını zanneden Müslüman camia bildiriye hem uzak durdu hem de emeği geçenleri Şia olmakla, Esed’ci olmakla, hain olmakla vs. suçladı. O günlerde kadük bırakılan bildiri bir yıl sonra intihal ile başkaları tarafından imzaya açıldı. Bu saygısızca tavra rağmen  Ahmet Faruk Ünsal maksat hasıl olsun diyerek bildiriyi imzalamaktan imtina etmedi. İlk haliyle daha geniş bir çerçevede imzaya açılabilecek bildiri bu haliyle daha politize bir şekle dönüştü.

[15]   https://medyascope.tv/2017/11/24/dort-yil-once-suriyede-ucuncu-yol-mumkun-diyenler-hakli-cikti/

[16]   https://www.bloomberght.com/haberler/haber/1958367-numan-kurtulmus-vekalet-savaslarinda-da-bir-sona-gelindi

[17]   Muharrem BALCI, Müslüman Hukukçuyu Bekleyen Tehlikeler DÖNÜŞTÜRME PROJELERİ  https://www.muharrembalci.com/yayinlar/tebligler/239.pdf

[18] https://en.wikipedia.org/wiki/Amina_Wadud

[19] https://tr.wikipedia.org/wiki/Ye%C5%9Fil_Ku%C5%9Fak_Projesi

[20] https://tr.wikipedia.org/wiki/B%C3%BCy%C3%BCk_Orta_Do%C4%9Fu

[21]   A.g.m.

[22]   Seküler Teoloji, Üstün BOL, Yüzleşme Yayınları, İstanbul - 2022

[23] https://en.wikipedia.org/wiki/Bassam_Tibi

[24]   Bessam TİBİ, BOĞAZ'IN İKİ YAKASI AVRUPA İLE İSLAMCILIK ARASINDA TÜRKİYE,

[25]   Muharrem BALCI, a.g.e.

[26]   A.g.m. Aktaran: Mehmet BAYRAKDAR. Dinlerarası Diyalog ve Başkalaştırılan İslâm - İslami Araştırmalar Dergisi

[27]   Enfal suresi 30. ayet

 

 



[1]     Muharrem BALCI, Müslüman Hukukçuyu Bekleyen Tehlikeler DÖNÜŞTÜRME PROJELERİ, https://www.muharrembalci.com/yayinlar/tebligler/239.pdf

[2]     Aktaran: Atasoy Müftüoğlu.

Saidi NURSİ, Emirdağ Lahikasında ABD ve batı ile ilişkileri şöyle savunuyordu: ‘İhtar ediyoruz ki, vatan ve millet ve onların hayatı ve saadeti, hakaik-i Kur’âniyeye dayanmak ve bütün âlem-i İslâm’ı arkasında ihtiyat kuvveti yapmak ve uhuvvet-i İslâmi’ye ile dört yüz milyon kardeşi bulmak ve Amerika gibi din lehinde ciddî çalışan muazzam bir devleti kendine hakikî dost yapmak…” Yine aynı eserde: ‘Şimdi ehl-i iman, değil Müslüman kardeşleriyle, belki Hıristiyan’ın dindar ruhanîleriyle ittifak etmek ve medar-ı ihtilâf meseleleri nazara almamak, niza etmemek gerektir. Çünkü küfr-ü mutlak hücum ediyor…’ diyecektir.

[3]   KMD’ne üye olmak prestijli bir şeydi. 1950’li yıllarda daha Türkiye’de sağlık sigortası duyulmamışken KMD’ne üye olanlar sağlık sigortasına kavuşuyor, hastanelerde, kamu kurumlarında sıraya girmeden öncelik hakkına sahip oluyordu.

Bakınız: Seküler Teoloji. Üstün BOL, Yüzleşme Yayınları, İstanbul 2022

[4]     https://www.youtube.com/watch?v=Ju3uuz7ehTI  Ömer Fevzi Mardin, Arusi Tarikatı Şeyhi olarak pazarlanan karanlık bir isimdir. Esasen Müslümanlardan sayılması tartışmalı olsa da, yaşadığı dönem ve devamında ne Diyanet İşleri Başkanlığı ne de bağımsız İslami oluşumlar ve liderleri tarafından sözleri ve yazıları tenkite uğramamıştır. Bunun tek istisnası cins bir isim olarak Kadir Mısıroğlu’dur. Detaylı bilgi için bakınız: Üstün BOL, SEKÜLER TEOLOJİ, Yüzleşme Yayınları, İstanbul 2022.

[5]     MTTB, kurulduğu 1916 yılından 1960 yılına kadar Kemalist, milliyetçi bir çizgideydi. 1960 yılında İslamcı öğrenciler MTTB’yi ele geçirdi ve bütün çizgisini değiştirdi. Süreç boyunca birkaç kez kapatılan MTTB 2008 yılında Talebe Birliği Federasyonu adıyla yeniden kuruldu. https://www.mttb.org.tr/sayfalar/tarihce/94

[7]     Yeni nesiller Türk Solu’nun Filistin hassasiyetini garipseyebilir. Ancak o tarihlerde Marksist-Amerikancı! Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ile Türk Solu beraber çalışıyor ve cephede birlikte çarpışmak dahil birçok ortak eylem gerçekleştiriyordu. Direniş İslamî bir boyut kazanınca FKÖ Amerikancı tavrını gizleme ihtiyacı hissetmemeye başladı. Devamında da Türk Solu nostaljik fotoğraflar dışında Filistin davasıyla ilişkisini kopardı. https://tr.wikipedia.org/wiki/Filistin_Kurtulu%C5%9F_%C3%96rg%C3%BCt%C3%BC

[14] Esasen 3. Yol İnisiyatifinin metni 2012 yılında MAZLUMDER Genel Başkanı Ahmet Faruk Ünsal tarafından bizzat yazıldı. O tarihte akşam namazını Emevi camiinde kılacaklarını zanneden Müslüman camia bildiriye hem uzak durdu hem de emeği geçenleri Şia olmakla, Esed’ci olmakla, hain olmakla vs. suçladı. O günlerde kadük bırakılan bildiri bir yıl sonra intihal ile başkaları tarafından imzaya açıldı. Bu saygısızca tavra rağmen  Ahmet Faruk Ünsal maksat hasıl olsun diyerek bildiriyi imzalamaktan imtina etmedi. İlk haliyle daha geniş bir çerçevede imzaya açılabilecek bildiri bu haliyle daha politize bir şekle dönüştü.

[21]   A.g.m.

[22]   Seküler Teoloji, Üstün BOL, Yüzleşme Yayınları, İstanbul - 2022

[24]   Bessam TİBİ, BOĞAZ'IN İKİ YAKASI AVRUPA İLE İSLAMCILIK ARASINDA TÜRKİYE,

[25]   Muharrem BALCI, a.g.e.

[27]   Enfal suresi 30. ayet


tagore