Kayıtlar

2011 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Üzüntü ve Muz Kabuğu

Resim
Birkaç hafta önce Gazeteciler ve Yazarlar Vakfından Cemal Uşşak’ın Radikal gazetesine verdiği bir mülakatla başladı her şey. Kısaca Kürt meselesinde Müslümanların –isterseniz Dindar / İslamcı diye de okuyabilirsiniz.- durduğu yeri, Müslümanların Kürt meselesindeki sorumluluğunu sorgulayan ve “Özeleştiri” yaptığını iddia eden bir metin vardı karşımızda. Bu özeleştiriyi iki kısımda değerlendirmek gerekiyor. Birincisi Cemal Uşşak’ın içinde bulunduğu daireden yapmış olduğu Özeleştiri; ikincisi ise, daha geniş anlamda Müslümanlar / İslamcılar “biz” üzerinden söyledikleri. Değerlendirilmesi gereken bir başka alan ise mülakatın sonuçları itibariyle klasik sol öğretide estirdiği rüzgar ve bunun kronik yansımaları. Baştan belirtmeliyim ki Cemal Uşşak’ın mülakat boyunca sarfettiği sözlerinde samimi olduğundan şüphe etmiyorum. Aidiyet hissettiği, birlikte yol aldığı arkadaşlarının tutarsızlıklarını son derece iyi gözlemlediğinden de eminim. Diğer yandan “biz” kavramının neye tekabül ettiğine ve “...

Başörtüsü Yasağı Sürüyor

Resim
Ak Parti tabanına göre başörtüsü sorunu çoktan çözüldü. Daha kötüsü Akparti yöneticileri de buna inanıyor. “Şurada da sıkıntı var” dediğinizde koca bir duvar üzerinize, üzerinize yürüyor. “Her şey bir anda olmuyor”, “On yıl önce düşünülebilir miydi, böyle bir şey”, “Sizde çok insafsızsınız canım, elinden geleni yapıyor hükümet”, “Her şeyin bir sırası var”, “Şapka giysinler canım, köprüyü geçinceye kadar”… Böyle uzayıp gidiyor duvardan yansıyanlar… Başörtüsü meselesiyle uzun zamandır ilgilendiğim için ne olup bittiğini yakinen biliyorum. Sokakta yürürken, bir üniversite önünden geçerken, içeride başörtülü olup olmadığına, giriş çıkışlarda sorun yaşanıp yaşanmadığına özellikle dikkat ediyorum. Öyle günlerden birinde birkaç hafta önce Tandoğandaki Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesinin önünden geçerken, yine adımlarımı yavaşlatıp etrafı kolaçan ederken karşılaştım onlarla. Kampus girişindeki güvenlik kulübesinin hemen arkasında görünmemeye çalışarak başlarını örtüyorlardı. Ne kadar uğ...

ABDULLAH DEMİRBAŞ YURT DIŞINDA TEDAVİ EDİLSİN!

Resim
Uzun zamandır güvenlik-terör denklemiyle terbiye edilmeye çalışılan halklarız. Güvenlik öncelikli yaşayanlar işledikleri suçları terör kılıfıyla bir güzel örtüyor. Üstelik böyle olunca geniş tabanlı bir kitle arkanızda duruyor. Diğer taraftan işin terör tarafı da boş durmuyor ve güvenlik kaygısını derinleştirmek için elinden geleni yapıyor. Taraflarının gerilimden beslendiği bir oyun bu. Bir taraf ödeneklerinin artırılması ve sorgulanamazlığının teyidi için terörü kullanıyor, diğer taraf iktidar alanını doğrudan şiddete dayıyor ve şiddetin sona ermesi durumunda –barış tehlikesi- iktidar alanının zayıflayacağını ve giderek gücünü kaybedeceğini düşünüyor. Bu tavır/lar karşısında Türk ve Kürt halklarının ne kadarının kurban edildiği, önemsiz istatistik değer olmaktan öte anlam ifade etmiyor. Ölümlerin kutsandığı yaşamın ise önemsizleştirildiği bir süreçten geçiyoruz. Herkes diğer tarafın ölülerini sayıyor. Bir futbol maçı izler gibi. “Buda mı gol değil, buda ...

Ezber bozan Ramazanlardan, Ramazan ezberlerine

Resim
“Nerede o eski ramazanlar” diyecek değilim. Her Ramazan’ın kendine has güzelliği olduğuna inananlardandım. Taki bu ramazana kadar. 28 Şubatta bile Ramazan günlerinin bir huşusu, bir ahengi vardı. Hiçbir şey beyaz kadar çok kirlenmemişti henüz. Her Ramazan bir ezber bozma adımı olurdu eskiden. Horoz kurban edenlerden, namaz vakitleriyle oynayanlara; teravih vardı yoktu saçmalıklarından “oruç tutmadı dayak yedi” haberlerine kadar her şey aynıydı oysa! Eskiden Yaşar Nuri’ler, Zekeriya Beyaz’lar olurdu laik medyamızın Ramazan ekranlarında. Birkaç uygunsuz laf eder geçerdik, takmazdık, işimize bakardık. Şimdi öyle değil oysa, kerameti kendinden menkul yeni rol modellerimiz var. “Ebuzer sosyalistti” diyecek kadar ileri gideni de, bir ileri iki geri oynayanı da var. Yarın öbür gün ne olur olmaz diye sermayeyi tüketmek istemeyeni de mevcut. Bu ramazan daha bir ezber geçiyor gerçekten. Eski ve üzeri tozlanmış fasılalar açılıyor birer birer. Ama eski ...

Bir Günlük Gazete

Resim
Bölünmüş durumdayım. 20 Günlük bir oğlum var ve onun bitmeyen gaz sancıları… Annem geldi bir süreliğine yanımıza, yardım etmek için. Yılda bir görebiliyorum annemi. O da birkaç gün ancak. On gün izin aldım işyerinden. Ama bunu anneme söyleyemiyorum. Çünkü her sabah işe gider gibi evden çıkıp, akşam işten döner gibi geliyorum eve. Çoğu zaman işten döner gibi de olmuyor eve gelişlerim. Geç vakit kapıdan girerken acaba kaç numaralı bakış ile karşılanacağımı düşünüp, eziliyorum. İzinli olduğumu öğrenirse, yirmi günlük çocuğumu bırakıp nereye gittiğimi sorarsa cevap veremem diye korkuyorum. Yılda bir kere, o da birkaç günlüğüne görüşebildiğimizi düşününce… Neden yanımda değilsin derse, neden eşinle çocuğunla değilsin derse… Benimle kahvaltı yapmak istediğini söylemiş annem. Bu sabah kahvaltı yaptık birlikte. Onu otobüs terminaline bırakabilecek kadar vaktim olup olmadığını sordu, bu sabah evden çıkmadan önce… İhmal ettiğim başkaları da var biliyorum. Yüzümün bir yanı da o yüzden kızarıyor. ...

Sivas Katliamı ve İlkel Gazetecilik

Resim
Bundan on sekiz yıl önce Sivas’ta 38 insan öldürüldü. Her biri insan oldukları için değerliydiler. Kimileri “Aydın” fetişizmine tutuşarak bu 38 ölümden kendine “Aydın” yaftası yonta dursun, benim için ne ölüm şekillerinin ne de mesleklerinin hiçbir önemi yoktu. İnsandılar ve bu şekilde öldürülmeyi hak etmemişlerdi. Belki hiçbiriyle ortak noktam yoktu, belki karşılaşmış olsaydık kavga ederdik birbirimizle ama insandılar ve yaşamaya en az benim kadar hakları vardı. İlk kez geçen yıl düşmüştü aklıma. Bir Müslüman olarak iki Temmuzda Sivas’a gidip Pir Sultan Abdal Derneğiyle birlikte bu katliamı kınamalıydık. O vakit olmadı. Bu yıl farklı kaynaklardan iletişim kurmak istedik Alevi dernekleriyle. Sivas’ta bu acıyı hep birlikte dillendirelim, bu yası birlikte tutalım istedik. Yine olmadı. Dönüş bile yapmadılar. Ama bu kez kendi nefislerinin altında ezildiler. Kendi taassuplarına teslim oldular. Öyle bir basın açıklaması yapalım ki metnin altında Pir Sultan Abdal Derneği ve Mazlumder yazsın i...

AKP, BDP, HAS PARTİ VE AYNUR BAYRAM

Resim
Seçimlerden birkaç gün önce AKP’nin %44, CHP’nin %27, MHP’nin %11 oy alacağını, BDP destekli bağımsızların ise 36 vekil çıkarabileceğini tahmin ediyordum. AKP’nin yüzde 45’in üzerinde oy alması doğrusu benim için çok büyük bir sürpriz oldu. Şaşırdım ve şaşkınlığım henüz geçmiş değil. Aslında seçim öncesi meydanlarda söylenenlere bakınca CHP ve AKP arasında makasın açık olacağı anlaşılıyordu. Öyleki liderlerin seçim konuşmaları vizyonlarını ele veriyordu ve bu önemli bir kriterdi. CHP lideri seçim stratejisini tamamen 12 Haziran’a çevirmişti. Aslında CHP değil neredeyse bütün siyasi parti başkanları 12 Haziran’da ne yapacaklarını anlattılar kürsülerde. AKP ise çok doğru bir düşünceyle hedefine 2023 yılını koydu ve vizyon farkını gösterdi. Halk üzerinde bu ileri görüşün etkili olduğunu ve uzun vadeli “çılgın” projelerin, sadece 12 Haziran için hazırlık yapmayan bir siyasi oluşumun artı değer olarak sandıklara yansıdığını düşünüyorum. Bana kalırsa seçim sonuçlarına ilişkin iki liderin kon...

SAADET PARTİSİ GENEL BAŞKANINA AÇIK MEKTUP

Resim
Sayın Genel Başkanım, Bu satırları yazarken 1990’dan buyana yirmi bir yıllık bir hayat hikâyesi film şeridi gibi geçiyor gözlerimin önünden. Trabzon’un sokaklarından, Kredi Yurtlar Kurumunun pis odalarına; sonra çok başağrılı öğrenci evlerinden, miting alanlarına; sabah namazına kadar süren okey’den, fırından yeni çıkmış sıcak ekmekle tereyağ bayramlarına; ha çıktı, ha çıkacak diye uykularımızı bölen ve bizi hayatta tutan tek şey olan “Üniversitenin Sesi”ne ve şimdi buraya yazamayacağım hatıralara kadar nice tatlı ve acı tat var damaklarımda… Paltosunun altından çıktığımız siyasi gelenek -doğru ya da yanlış- ailemizden ve sevdiklerimizden önce geldi hep! O siyasi gelenek ki bize dünyanın geçiciliğini öğretmişti ilk… Kim ne yaparsa yapsın, kim hangi manevralarla mevzi değiştirirse değiştirsin cepheyi terk etmemeye yeminli gençlerdik. Allah’u alem bugüne kadar o ekipten çok az fire verildi… İnsanların ve hatta İslamcıların birbirleriyle “Selamün Aleyküm” diye konuşamadığı bir zamanda mec...

Bu Acı Hepimizin (2)

Bir önceki yazıda 1900 yılından 1918 yılına kadar Ordu ili özelinde azınlıkların durumunu, çoğunlukla yerel kaynaklar üzerinden oluşturulmuş İbrahim DİZMAN’ın “20. Yüzyılda Ordu” kitabından aktarmıştık. 1918 Yılından itibaren şartların nasıl değiştiğini yine aynı kaynak üzerinden incelemeye devam ediyoruz… 1918: “Tüm Pontuslular Kongresi Marsilyada toplandı. Ordulu Rumlarda bu toplantıya temsilci gönderdiler. Pontus’u kurabilmek için Sovyetler birliğinden yardım istendi. Leon Troçki’ye bir telgraf çekildi.” “Dönemin en lüks pansiyonu Ermeni bayan Hekimyan’ın hanıydı. Daha çok iş için Ordu’ya gelen işadamları ve devlet görevlileri burada kalırlardı.” “Dönemin en önemli lokantalarından biri Ermeni Ohanyan’ın kebapçısıydı.” 1919: “Rusya’dan 1350 Rum Ordu’ya gelerek yerleşmek istedi. Osmanlı Yurttaşı olanlara izin verildi.” “Rumlar 8 Mayısta Giresun’da büyük bir gösteri düzenledi. Pontus Rum Devletinin kurulmasını talep ettiler. Gösteriye Ordu’dan da Rumlar katıldı.” “Ermeniler Ordu İdad...

Bu Acı Hepimizin (1)

Resim
"Tehcir Kanunu" Elimde Ordu Belediyesi tarafından yayımlanan İbrahim DİZMAN imzalı “20. YÜZYILDA ORDU (1900-1999) adlı kitap var. İbrahim Dizman aslen Ordu’lu olmamasına rağmen Ordu’da uzun yıllar yaşamış ve kenti iyi bilen bir isim. Kitap 1900 yılından 1999 yılına kadar kayıt altına alınabilmiş önemli olayları tıpkı bir yıllık (yüzyıllık) gibi derlemiş. Nerde, ne zaman ne oldu, ahali ne dedi, kentin nüfusu ne kadardı, fındık rekoltesi neydi, limana hangi gemiler yanaştı ve ne alıp ne sattılara kadar geniş bir kayıtlı bilgi… Doğrusu kitap içerisindeki bazı bilgilerin sansürden geçtiği kanaatindeyim. Özellikle de azınlıklar hakkındaki kimi bilgilerin devlet politikalarına aykırı olmamak şartıyla yazıldığını düşünüyorum. Ama bu haliyle bile çok önemli bir kaynak kitap bu... Ve keşke başka yerel yönetimlerde kent kimliğine ilişkin bu tür çalışmalar yayımlayabilme cesaretine sahip olabilseler. Malum 24 Nisan yine yaklaşıyor ve “Ermeni Soykırımı” tartışmaları yeniden başladı. Yin...

Ramazan Dikmen: Ölümü Hatırlamak

Resim
Üniversitede derse giderken yol boyunca kitap okurdum. Hem kitap okuyup hem de sağa sola çarpmadan yürüyebilmeyi öğretmişti üniversite hayatım bana. Adeta ezberlemiştim yolu. Üniversite yıllarımda bir ölüm ilanı ile tanıştım Ramazan Dikmen’le. Ölümünün ardından “Kıyıya Vuranlar” basıldı. Kitabı çıkmanın bir nevi ölmek olduğunu veya kitabını bastırmak için ölmek gerektiğini ilk o zaman düşünmüştüm... Elimde “Kıyıya Vuranlar” yine aynı yoldan yürüyerek geldim okula. Ders çıkışı eve kadar kitabı yeniden okudum ve aynı gece ikinci kez bitirdim. Bazen insanlar kendi ruh hallerine yakın buldukları yazarlardan etkilenir, etraflarındaki sesi duyar ama algılayamazlar ya öyle bir gündü. Sonradan eski dergileri karıştırırken fark ettim ki Ramazan Dikmen okuyormuşum meğer. Hatta bazı cümlelerinin altını da çizmişim. Ama nedense ölmesi gerekmiş onu fark edebilmem/sevebilmem için… Daha daha sonra elime “Mavera”lar geçince Ramazan Dikmen’in yazdıklarını yeniden okudum. Ve bu yazılar dilimin ucunda bu...

“BAŞÖRTÜLÜ VEKİL YOKSA OY DA YOK”

Resim
Hakem Haklı Bayanlar İstanbul Büyükşehir Belediye Spor’un Bozbaykuşlar diye bir taraftar gurubu var. İlginç çocuklar. Bazen çalan bir düdüğün ardından “Hakem haklı beyler” diye pankart açıyorlar, bazen “Sorun sizde değil, bizde” diye… İroninin dibini buluyorlar çoğu zaman. Tabi bu arada Türkiye futbol tarihinin en farklı, en zeki taraftar gurubu “Çarşı”nın da tozunu atıyorlar. Pankartlarından birinde Teknik Direktör Abdullah Avcı’yı da “hacıyatmaz”dan esinlenerek “avcıyatmaz” diye resmetmişler. Güzel iş doğrusu... Neyse buraya sonra döneceğiz. Buluşan Kadınlar Hacım, Bulaşan Kadınlar Değil! Geçtiğimiz günlerde kendilerini gazete sayfalarından, televizyon ekranlarından tanıdığımız bir gurup kadın “başörtülü vekil yoksa oy da yok” başlığı altında bir bildiri yayınladılar. Yetmedi kendileri gibi düşünenlerin desteklemesi ve toplumsal talep oluşturması için imza kampanyası başlattılar. (http://basortuluadayyoksaoydayok.wordpress.com/ Adresinden imzalarınızla başörtülü vekil istediğinizi s...

Bugün Günlerden Halepçe

Resim
Yıl 1988 İran-Irak savaşının en cafcaflı zamanları. Halepçe İran Irak sınırında bir yerleşim bölgesi... İran ordusu Irak topraklarında ilerlemeye başlıyor… Saddam Hüseyin İran ordusunun ilerlemesini durdurmak için Kuzey Cephesi Komutanı Ali Tıkriti’yi görevlendiriyor. Bu isim hepinize tanıdık gelmiş olmalı… İkinci körfez savaşından sonra yakalanarak idam edilen bildiğiniz Kimyasal Ali! Saddam Hüseyin ve Kimyasal Ali’nin emri ile savaş uçakları Halepçe’yi bombalıyor. Resmi rakamlara göre beş bin Kürt; çocuk, kadın, yaşlı demeden katlediliyor. Yedi bin Kürt yaralanıyor. Ölen ve yaralanan İran askeri sayısı hiçbir zaman sağlıklı olarak tespit edilemiyor. Saldırıdan haftalarca sonra Halepçe’ye girebilen bağımsız kaynaklar ölü ve yaralı sayısının açıklananların çok üzerinde olduğunu belirtiyor. Şiwan Perwer Halepçe için insanın içini acıtan bir ağıt yakıyor. Saldırı sonrasında bölgede yaşayan on binlerce Kürt her şeyini bırakarak Türkiye sınırına dayanıyor. Kar-kış, çamur derken doğa şartl...

HOŞÇAKAL GÖZÜM, HOŞÇAKAL

Resim
Birkaç gün oturamadım bilgisayarın başına. Parmaklarım klavyeye dokunmak istemedi. 1990’dan 2011’e kadar yaşadıklarım birer birer geçti gözlerimin önünden. Orta şiddette sol’cu bir ailenin çocuğuydum. Etrafımda herkes için Erbakan bir karikatür figüründen ibaretti. “Kadayıfın altı”yla başlardı bütün sözler, “Sizi gidi sizi”yle biterdi. İtiraf ediyorum ben de bu zamanlarda saygısızca andım Erbakan adını. Sonra üniversite yıllarımda bir konferansla tanıştım Necmettin Erbakan’la. Aydın Dumanoğlu bütün siyasi partilerin genel başkanlarını getiriyordu konferanslara. Doğu Perinçek’ten, Mesut Yılmaz’a; Necmettin Erbakan’dan, Alparslan Türkeş’e bütün parti liderleri konuşuyordu. Alparslan Türkeş geldiğinde salonda ayağa kalkmayan iki kişiydik. İsmail Hıdır ve ben. Bol Türk soslu bir konuşmaydı. O zamanlar Türklükle sıkıntısı olmayan ben için bile rahatsız edici bir Türk vurgusu vardı. Çıktığımda neden sinemaya gitmediğimizi düşünmüştüm. Erbakan geldiğinde de ayağa kalkmadım. “Sen bilirsin” de...

Ya Özür Dile ya da Canın Cehenneme!

Resim
28 Şubat’a az bir zaman kaldı. Kimimiz için unutulması gereken bir tarih 28 Şubat… Kimimiz içinse asla unutulmaması/unutturulmaması gereken bir tarih. Unutalım diyenler eski günahlarının üzerini örtmek isteyenler, geçmişlerinden utananlar ama özür dilemeyi becerebilecek kadar namusu olmayanlar. Unutalım diyenlerin bir kısmı da yaptıklarından utanmayacak kadar arsız olanlar. Unutturmak istemeyenlerse 28 Şubat’ın acısını eşiyle, çocuklarıyla; okuluyla, sosyal yaşamıyla omuzlarında hala hissedenler. 28 Şubat 2011’den, 1997’nin 28 Şubat’ına bakınca uzunca bir film şeridi geçiyor gözlerimin önünden. Ben ki, o sürecin bir kısmında öğrenci, bir kısmında çalışan, bir kısmında askerdim. Yaşadıklarım hissettiklerim, lain sürecin çok azına tekabül eder. Birde benim gibi tuzu kuru olmayan, başörtülüler var ki asıl bedel ödeyen onlar oldular. Okul önlerinde, hastane bahçelerinde kamu dairelerinde aşağılanmaktan, kovulmaktan göz göre göre ölüme yollanmaktan daha ağır ne olabilir? Hepsini yaşadılar....

KIBRIS / FİLİSTİN ÜZERİNDEN İKİYÜZLÜLÜĞÜN RESMİ

Resim
İlginç şeyler oluyor, gerçekten ilginç şeyler. Daha bir ay önce Mısır’da halk ayaklanacak, Hüsnü Mübarek devrilecek dense hangimiz inanırdık. Veya ortalama Anadolu insanı 40-50 yıl önce kan dökerek katliamdan kurtardığını düşündüğü Kıbrıs Türkü’nün bugün has…ir diye pankart açacağını akledebilir miydi? Oluyor işte… Bazen hayat apansızın çırılçıplak bırakıyor gerçek karşısında. Kuzey Kıbrıs’ta o pankart açılıp ardından da Başbakan Erdoğan’ın “besleme” yanıtı geldiğinde düşmüştü aklıma… Aslında Başbakan daha o pankart açılmadan aylar önce adadaki maaşların yüksekliğine dikkat çekmiş, “Yan gelip yatıyorlar”a benzer ifadeler kullanmıştı. Ama Kıbrıs sorunu bizler için aslında bu kadar kısa vadeli değil. Askerliğini bir şekilde Kıbrıs’ta yapmış olanlarımız yerli Kıbrıs Türkü’nün, Türkiye’yi işgalci gördüğünü zaten anlatıyordu. 1965’ten sonra Türkiye’den Kıbrıs’a gönderilip yerleştirilen Türklerle, Kıbrıs’ın yerli ahalisi arasında bir sınıf farkı ve mücadelesi olduğu da biliniyordu. Hatta yer...