10 Şevval 1447, Çarşamba / Saraybosna
Başçarşı'dayız.
Tarih adım adım önümüzde ilerliyor, biz geriden yetişmeye
çalışıyoruz.
Gazi Hüsrev Bey Medresesi, tarihi saat kulesi, medreseler,
müştemilatlar…
Benzerlerini Türkiye’de de gördük diyeceksiniz.
Benziyor evet ama yok değil.
Bir doku var, bir duygu var sizi içten içe çeken.
Ne olduğunu çok da bilmediğiniz.
Sadece bina, tarih, taş, ahşap değil Saraybosna.
Ya da kuru bir ‘ecdat yadigârı’ ezberi hiç değil.
İçten gelen bir çekim, beni de gör, bana da gel diyen bir ses
var orada.
Sadece duymak isteyenler için.
Saraybosna’ya gelip Boşnak böreğinin ne kadar güzel olduğunu
söylemeyeceğim görmemiş türler gibi!
Güzeldi tabi.
Ama hiç önceliğim
olmadı yeme-içme alışkanlıkları.
Hatta bir geziye çıkıp oradan ayrılınca birkaç saat sonra
gübre olacak tatlar kalması aklında yeterince çirkin ve rahatsız edici.
Ben Morica Kafeyi öncelerim mesela.
Orada oturup çayımı yudumlarken Aliya’nın toplantılarını
yaptığı salonun duvarlarına dalıp, stratejilerini geliştirirken aklından
geçenleri düşünürüm.
Ruhla mekânın bu kadar mündemiç olduğu bir alanda başka ne
yapılabilir ki!
Orada Aliya ve arkadaşlarının kokusu sinmiştir duvarlara.
Bir şehit tadı, bir önden gidenin izi bulunabilir dikkatli
bakılırsa.
Birlikte Bosna direnişini organize ettiğiniz onlarca kayıp
isim.
İsimlerini bile bilmediğimiz onlarca şehit ve kahraman.
Kayıp dediğimi duysa Boşnaklar hatta aklımdan geçirdiğimi
bilseler kızarlardı muhtemelen.
Kayıp ne demek?
Ne kadar modern, ne kadar aşağılayıcı, ne kadar ucuz ve
burjuva!
10 Şevval 1447, Çarşamba / Saraybosna/ Akşama Doğru
Hava kararacak birazdan. Başçarşı’dan yürüyerek yavaş yavaş
Kovaçi mezarlığına doğru süzülüyoruz.
Karanlıkta kalmayalım Aliya’nın mezarında diye
sıklaştırıyoruz adımlarımızı.
Benim için Saraybosna’nın en anlamlı yeri bu mezarlık.
Fotoğraflarına bakıp iç geçirdiğim yerdeyim. Olmak isteyip de
yıllarca olamadığım bir yerde.
Aliya’nın mezarını uzaktan görüyorum.
Her mezar taşına dokunmaya çalışarak, her adımda toprağa
biraz daha yumuşak basarak ve uzatmaya çalışarak yolu yürüyorum.
Şehit mezarlarına dokunarak, birkaç kelime onlarla konuşarak,
arada bir Allah’a seslenerek birkaç kelime dua edip, birkaç kelime hal hatır
sorarak ve en önemlisi bitmesin bu yol diyerek adımlarımı serkeş serkeş
sürüyerek yaklaşıyorum yanına.
Her mezar taşında aynı Boşnakça ifade dikkatimizi çekiyor birden.
Bütün şehit taşlarında aynı yazılı metin karşılıyor sizi.
Ne olduğunu anlamadığınız ama bir şey olduğundan emin
olduğunuz bir kitabe.
Boşnakça metni çeviriyoruz.
Duygulanmamak elde değil.
‘Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin. Bilakis onlar
diridirler fakat siz bilemezsiniz.’ (Bakara-154)
Orada oturup kalıyorsunuz.
Söz bitiyor, mürekkep tükeniyor, dil lal!
Zaten zor tutuyorum kendimi.
Buna hazır değilim. Kitabeyi okuyunca daha bir yakınlaşıyorum
mezar taşlarına.
Neredeyse hepsinde şehadet tarihi 1992-1995 yazıyor.
O zaman anlıyorsun Boşnakların neden ‘kayıp’ kelimesinden
hazzetmediğini.
Şehit onlar, kayıp değil!
Kaybolan sensin, kalabalıklar arasında.
Kaybolduğunu kendinden bile saklıyorsun.
Çünkü kaybolmak saklanmanın en temiz ve korunaklı şekli.
Kaybolduğunu kendinden bile sakladığında zihnimiz
rahatlatıyor kendini.
11 Şevval 1447, Çarşamba / Saraybosna
Yine Başçarşı’dayız. Akif ve Perihan’la konuştuğumuz üzere
saat kulesine ve Mansur Zlatan abiye doğru ilerliyoruz.
Dr. Perihan’ın deyişiyle Son Muvakkit Mansur amca.
Onu Perihan’ın muhteşem makalesinden tanıyoruz. Okumak
isteyenler için bırakıyorum makaleyi şuraya.
https://www.muharrembalci.com/hukukdunyasi/alintilar/2143.pdf
Çatpat anlaşmaya çalışıyoruz, anlaşıyoruz da. Dil problem
değil gözlerinin içine bakabilen insanlar için.
Ben Muvakkit’im diyor. Bu saat benim emanetim. Tıkır tıkır çalışmaya devam eden yüzlerce yıllık bir şahit var orada. Ve onun çalışma müsebbibi adamla sohbet ediyoruz ayaküstü.
Kastamonu kalesinde bir saat kulesi var. Bilenleriniz
görenleriniz vardır muhakkak.
2004’te iş için bulunurken oradaki saat kulesinin Muvakkitiyle
sohbet etmiştim uzun uzun.
Sonra muhabbet ilerleyince kimseye yapmadığını yapıp beni
kuleye çıkarmıştı. Mekanizmanın yanına kadar birlikte tırmanıp saatin nasıl çalıştığını
anlatmıştı uzun uzun.
O da yüzyıllardır çalışmaya devam eden bir dostumuzdu.
Bütün mekanizmayı incelemiş, bolca fotoğraflamıştım.
Şimdi nerede o fotoğraflar bilemiyorum.
Muvakkit amcanın ismi de yok hatırımda.
Yaşı ilerlemişti o vakitler. Ne durumdadır yaşıyor mudur Allahualem!
Allah selamet versin her halükarda
Kim söylemişti hatırlamıyorum.
Bütün yazılı kaynaklar yok olsa, unutulsa birkaç tane türkü
kalsa elimizde o türkülerle yeniden bir medeniyet inşa edebiliriz diyordu.
O geldi aklıma saat kulesini seyrederken. Şunu düşündüm.
Bütün Başçarşı yıkılsa, sadece saat kulesi kalsa ayakta
Başçarşı’da Saraybosna’da yeniden inşa edilebilir.
Tıpkı Kastamonu’yu o saat kulesiyle yeniden inşa
edebileceğimiz gibi.
Kafam mı karıştı, çok mu romantiğim?
Hayır! Oldukça gerçekçiyim. Kafası karışık olan sizsiniz.
Ne kafam karıştı ne de gereksiz romantiğim.
Hakikate bağlıyım. Gerçek diye üzerime boca edilen her şeyden
beriyim.
Hepsi bu!
11 Şevval 1447, Çarşamba / Saraybosna
Saat gece yarısını geçeli epey olmuş. Uyku da gelmeyecek bu
gece anlaşılan.
Şevval’in 11’i de geçmiş aslında.
Ama öyle kalsın tarih.
Gözümün önünde dönüp dolanıyor bir şeyler.
İki Muvakkit’i düşünüyorum.
İki saat kulesinin fotoğrafı da gözlerimin önünde.
İki çınarı karşılaştırabilseydik ne sohbet ederlerdi acaba?
Yedek parça mı konuşurlardı.
Mekanizmaları mı kıyaslarlardı kendi aralarında.
Bilmemek de çok güzel değil mi anne!
Çok bildiğini sanmak da büyük bir görme bozukluğu aslında.