3 Mayıs 2026 Pazar

BOSNA GÜNLÜKLERİ -3

 


 

 



 

10 Şevval 1447, Çarşamba / Saraybosna

 

Başçarşı'dayız.

Tarih adım adım önümüzde ilerliyor, biz geriden yetişmeye çalışıyoruz.

Gazi Hüsrev Bey Medresesi, tarihi saat kulesi, medreseler, müştemilatlar…

Benzerlerini Türkiye’de de gördük diyeceksiniz.

Benziyor evet ama yok değil.

Bir doku var, bir duygu var sizi içten içe çeken.

Ne olduğunu çok da bilmediğiniz.

 

Sadece bina, tarih, taş, ahşap değil Saraybosna.

Ya da kuru bir ‘ecdat yadigârı’ ezberi hiç değil.

İçten gelen bir çekim, beni de gör, bana da gel diyen bir ses var orada.

Sadece duymak isteyenler için.



 

Saraybosna’ya gelip Boşnak böreğinin ne kadar güzel olduğunu söylemeyeceğim görmemiş türler gibi!

Güzeldi tabi.

 Ama hiç önceliğim olmadı yeme-içme alışkanlıkları.

Hatta bir geziye çıkıp oradan ayrılınca birkaç saat sonra gübre olacak tatlar kalması aklında yeterince çirkin ve rahatsız edici.

 

Ben Morica Kafeyi öncelerim mesela.

Orada oturup çayımı yudumlarken Aliya’nın toplantılarını yaptığı salonun duvarlarına dalıp, stratejilerini geliştirirken aklından geçenleri düşünürüm.



Ruhla mekânın bu kadar mündemiç olduğu bir alanda başka ne yapılabilir ki! 

Orada Aliya ve arkadaşlarının kokusu sinmiştir duvarlara.

Bir şehit tadı, bir önden gidenin izi bulunabilir dikkatli bakılırsa.

Birlikte Bosna direnişini organize ettiğiniz onlarca kayıp isim.

İsimlerini bile bilmediğimiz onlarca şehit ve kahraman.

 

Kayıp dediğimi duysa Boşnaklar hatta aklımdan geçirdiğimi bilseler kızarlardı muhtemelen.

Kayıp ne demek?

Ne kadar modern, ne kadar aşağılayıcı, ne kadar ucuz ve burjuva!



 

 

10 Şevval 1447, Çarşamba / Saraybosna/ Akşama Doğru

 

Hava kararacak birazdan. Başçarşı’dan yürüyerek yavaş yavaş Kovaçi mezarlığına doğru süzülüyoruz.

Karanlıkta kalmayalım Aliya’nın mezarında diye sıklaştırıyoruz adımlarımızı.

Benim için Saraybosna’nın en anlamlı yeri bu mezarlık.

Fotoğraflarına bakıp iç geçirdiğim yerdeyim. Olmak isteyip de yıllarca olamadığım bir yerde.

Aliya’nın mezarını uzaktan görüyorum.



Her mezar taşına dokunmaya çalışarak, her adımda toprağa biraz daha yumuşak basarak ve uzatmaya çalışarak yolu yürüyorum.

Şehit mezarlarına dokunarak, birkaç kelime onlarla konuşarak, arada bir Allah’a seslenerek birkaç kelime dua edip, birkaç kelime hal hatır sorarak ve en önemlisi bitmesin bu yol diyerek adımlarımı serkeş serkeş sürüyerek yaklaşıyorum yanına.

Her mezar taşında aynı Boşnakça ifade dikkatimizi çekiyor birden.

Bütün şehit taşlarında aynı yazılı metin karşılıyor sizi.

Ne olduğunu anlamadığınız ama bir şey olduğundan emin olduğunuz bir kitabe.

 

Boşnakça metni çeviriyoruz.

Duygulanmamak elde değil.

‘Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin. Bilakis onlar diridirler fakat siz bilemezsiniz.’ (Bakara-154)

Orada oturup kalıyorsunuz.

Söz bitiyor, mürekkep tükeniyor, dil lal!



Zaten zor tutuyorum kendimi.

Buna hazır değilim. Kitabeyi okuyunca daha bir yakınlaşıyorum mezar taşlarına.

Neredeyse hepsinde şehadet tarihi 1992-1995 yazıyor.

O zaman anlıyorsun Boşnakların neden ‘kayıp’ kelimesinden hazzetmediğini.

Şehit onlar, kayıp değil!

Kaybolan sensin, kalabalıklar arasında.

Kaybolduğunu kendinden bile saklıyorsun.

Çünkü kaybolmak saklanmanın en temiz ve korunaklı şekli.

Kaybolduğunu kendinden bile sakladığında zihnimiz rahatlatıyor kendini.



 

 

11 Şevval 1447, Çarşamba / Saraybosna

 

Yine Başçarşı’dayız. Akif ve Perihan’la konuştuğumuz üzere saat kulesine ve Mansur Zlatan abiye doğru ilerliyoruz.

Dr. Perihan’ın deyişiyle Son Muvakkit Mansur amca.

Onu Perihan’ın muhteşem makalesinden tanıyoruz. Okumak isteyenler için bırakıyorum makaleyi şuraya.

https://www.muharrembalci.com/hukukdunyasi/alintilar/2143.pdf

Çatpat anlaşmaya çalışıyoruz, anlaşıyoruz da. Dil problem değil gözlerinin içine bakabilen insanlar için.

Ben Muvakkit’im diyor. Bu saat benim emanetim. Tıkır tıkır çalışmaya devam eden yüzlerce yıllık bir şahit var orada. Ve onun çalışma müsebbibi adamla sohbet ediyoruz ayaküstü.


 

Kastamonu kalesinde bir saat kulesi var. Bilenleriniz görenleriniz vardır muhakkak.

2004’te iş için bulunurken oradaki saat kulesinin Muvakkitiyle sohbet etmiştim uzun uzun.

Sonra muhabbet ilerleyince kimseye yapmadığını yapıp beni kuleye çıkarmıştı. Mekanizmanın yanına kadar birlikte tırmanıp saatin nasıl çalıştığını anlatmıştı uzun uzun.

O da yüzyıllardır çalışmaya devam eden bir dostumuzdu.

Bütün mekanizmayı incelemiş, bolca fotoğraflamıştım.

Şimdi nerede o fotoğraflar bilemiyorum.

Muvakkit amcanın ismi de yok hatırımda.

Yaşı ilerlemişti o vakitler. Ne durumdadır yaşıyor mudur Allahualem! Allah selamet versin her halükarda

 


 

 

Kim söylemişti hatırlamıyorum.

Bütün yazılı kaynaklar yok olsa, unutulsa birkaç tane türkü kalsa elimizde o türkülerle yeniden bir medeniyet inşa edebiliriz diyordu.

O geldi aklıma saat kulesini seyrederken. Şunu düşündüm.

Bütün Başçarşı yıkılsa, sadece saat kulesi kalsa ayakta Başçarşı’da Saraybosna’da yeniden inşa edilebilir.

Tıpkı Kastamonu’yu o saat kulesiyle yeniden inşa edebileceğimiz gibi.

Kafam mı karıştı, çok mu romantiğim?

Hayır! Oldukça gerçekçiyim. Kafası karışık olan sizsiniz.

Ne kafam karıştı ne de gereksiz romantiğim.

Hakikate bağlıyım. Gerçek diye üzerime boca edilen her şeyden beriyim.

Hepsi bu!




 

11 Şevval 1447, Çarşamba / Saraybosna

 

Saat gece yarısını geçeli epey olmuş. Uyku da gelmeyecek bu gece anlaşılan.

Şevval’in 11’i de geçmiş aslında.

Ama öyle kalsın tarih.

Gözümün önünde dönüp dolanıyor bir şeyler.

İki Muvakkit’i düşünüyorum.

İki saat kulesinin fotoğrafı da gözlerimin önünde.

İki çınarı karşılaştırabilseydik ne sohbet ederlerdi acaba? Yedek parça mı konuşurlardı.

Mekanizmaları mı kıyaslarlardı kendi aralarında.

 

Bilmemek de çok güzel değil mi anne!

Çok bildiğini sanmak da büyük bir görme bozukluğu aslında.

BOSNA GÜNLÜKLERİ -3

        10 Şevval 1447, Çarşamba / Saraybosna   Başçarşı'dayız. Tarih adım adım önümüzde ilerliyor, biz geriden yetişmey...