fikret başkaya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fikret başkaya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Mart 2009 Pazartesi

bir güzel adam: Fikret Başkaya...





ENGİN DİNÇ'in haberi

28 Şubat post-modern bir darbe olarak niteleniyor. 28 Şubat’ı diğer darbelerden ayıran özellikleri nelerdir? 28 Şubat’ta post modern darbeyi gerçekleştiren askerin hedefinin
ne olduğunu düşünüyorsunuz?

‘Post-modern darbe’ dendiği zaman sanki ‘farklı’ birşeymiş, tam darbe değilmiş gibi bir izlenim ortaya çıkıyor. Bu bilinçli olarak yapılan ideolojik manipülasyondan başka birşey değil. Ya darbedir ya da değildir. Darbe demek iktidardaki veya iktidar olduğu varsayılan bir hükümeti devirmek, yerine yenisini ikâme etmekse ki, öyledir 28 Şubat darbesi de diğerleri gibi bir darbeydi. Önemli olan müdahalenin kendisidir. Darbelerin modalitesi değişebilir. Mesela 1960 darbesi 1971’dekinden, 1980 darbesi de her ikisinden farklıydı. Kavramların, kelimelerin önüne gelen ‘niteleme sıfatlarına’ ihtiyatla yaklaşmak gerekir, zira kelimelerin, kavramların önüne konulan sıfatlar, ekseri ideolojik bulanıklık yaratma, kafaları karıştırma işlevi görüyor. Netice itibariyle ‘post-modern darbe’ denilen de öyle bir şey. Darbenin ‘hedefine’ gelince, her zamanki hedef ne ise 28 Şubatınki de aynı: “Ayak takımını” iktidardan uzak tutmak. “Memleketin sahipleri” statülerinin, ayrıcalıklarının tehlikede olduğunu düşündüklerinde bir darbe tezgahlayarak, “burası bizden sorulur’ demek istiyorlar. Bu vesileyle unutulmaması gereken birşey var TC’nin niteliği göz önüne alındığında, Türkiye’de darbeler istisna değil, kuraldır. Başka türlü ifade etmek gerekirse, darbeler sisteme içkindir, yani onda mündemiçtir…

TÜRKİYE’DE SİYASİ PARTİLER GERÇEK İKTİDAR ODAĞININ TAŞERONU

28 Şubat’ın politik İslamı temsil eden Refah Partisi’ne karşı ve diğer İslami kuruluş ve örgütlenmelere karşı yapıldığı biliniyor. Sizce Refah Partisi o dönemde rejim için gerçekten tehdit oluşturuyor muydu? Türkiye’deki düzenin İslamileşmesinden söz edilebilir miydi?

Aslında Türkiye’de rejimin niteliği hakkındaki genel ‘kabul’, resmi ideolojinin ürettiği versiyona dayanıyor. Oysa rejimin niteliği hakkında resmi tarih ve resmi ideoloji dışı bir kavrayışa ihtiyaç var. İkinci bir sorun da, siyasi partilerin durumuyla ilgili. Türkiye’deki siyasi partiler benim asıl devlet partisi dediğim gerçek iktidar odağının taşeronlarından başka birşey değil ya da söz konusu olan muvazaa partileridir. Dolayısıyla Refah Partisi’nin önünü açanla, onu bir darbeyle hükümet olmaktan çıkaran aynı odak. Elbette işin içine genel oy, genel seçim, vb. girince durum karmaşıklaşıyor. Bu güne kadar yapılan darbelere ve sayısız askerî müdahalelere bakarsanız, söylediğim daha iyi anlaşılır. Asıl devlet partisi kendi konumunun takviye edilmesine karar verdiği anda, gerekçe bulması zor değildir ve buluyor. Elbette bunu söylerken akıllarına her geldiğinde darbe yapıyorlar, yapabilirler demek istemiyorum. Darbe için uygun bir iç ve dış konjonktürün de oluşması gerekiyor elbette ama ‘asıl devlet partisi’ müdahaleyi sadece ordu aracılığıyla hükümeti değiştirmek şeklinde yapmıyor. Hem ordu hem de asıl devlet partisinin iktidar araçları olan kurumlar aracılığıyla da yapıyor. Dolayısıya müdahale sürekli yapılıyor. Ordu tarafından yapılan her uyarı, her bildiri, her demeç bir müdahaledir. Oysa, Karayolları Genel Müdürlüğü ne konumdaysa, ordunun da öyle olması gerekirdi. Tipik bir burjuva demokrasisinde öyledir. Elbette Politik İslam da hükümet olmak istiyor [iktidar olamaz, hiçbiri olamaz] , o da diğer siyasi partiler gibi bütçeyi ve hazineyi yağmalamak istiyor. Ama asıl amaç sanki İslâmi bir rejim kurmakmış gibi sunuluyor. AKP yedi yıldır hükümet, kayda değer bir değişiklik var mı? Biri hükümet olmak için milliyetçiliği, diğeri laikliği, bir başkası dini ideolojik manipülasyon amacıyla kullanıyor… Aralarında bir fark var mı? Oyunu kurallarına göre oynayan birini oyun devam ederken devre dışı bırakmak ayıp ve haksızdır. Aslında bu kitleye saygısızlıktır. Halkın yanlış yapmasından korkunun ifadesidir. Halkın yanlış veya doğru yaptığının kriteri nedir? Neden halkın yaptığı yanlışı düzeltmesine izin verilmiyor? Onmilyonlarca insanın tercihini yok sayıyorsanız o zaman seçimlerin bir kıymet-i harbiyesi olur mu? Bu memleketin sahiplerinin halka bakışının sakatlığıyla ilgili birşeydir.

DİSK’İN GERÇEK YÜZÜ 28 ŞUBAT’TA ORTAYA ÇIKTI

Özal iktidarıyla birlikte özellikle ‘Anadolu Sermayesi’ olarak adlandırılan yeni bir sermaye sınıfı doğdu. Sermayenin yeniden şekillenmesinin 28 Şubat’ın darbe koşullarının oluşmasına etkisi nedir?

Sermayenin sarısı, yeşili diye birşey, böyle bir ayrım, sermaye ve bir sermaye düzeni olan kapitalizm hakkında fikri olmayanların bir kuruntusu, bir uydurmasıdır. Bakın orada da yukarda sözünü ettiğim ideolojik manipülasyon var: ‘Anadolu sermayesi’ ‘Yeşil Sermaye…’ Siz sermayenin değişik kesimleri arasındaki rekabetten ve/veya çıkar çatışmasından söz edebilirsiniz ama bunu renklerle, coğrafi ayrımlarla vb. ifade etmek doğru değildir. Sermaye sermayedar, kapitalizm de kapitalizmdir… Sermaye küreseldir ve hiyerarşik bir şekilde var oluyor. Bir kısım kapitalist şu partiden daha çok çıkar umut eder onu destekler, diğeri başka partinin kendisi için daha iyi olduğunu düşünür onun hükümet kurmasını ister ama hepsinin istediği şey, toplam artı değer kitlesinin daha büyük kısmına elkoymak, velhasıl daha çok kâr etmektir. Bana gore 28 Şubat darbesinin asıl nedeni asıl devlet partisinin kerhen desteklediği bir hükümetten kurtulma girişimiydi ama asıl amaç hükümeti değiştirmekten çok asıl devlet partisinin konumunu, statüsünü ve ayrıcalıklarını güvence altına almak takviye etmekti…

28 Şubat’ta TÜSİAD, TOBB, TİSK, TÜRK-İŞ, DİSK gibi kuruluşları yan yana strateji üretip, birlikte hareket ederken görüyoruz. Çok farklı toplumsal kesimlerin Refah-yol hükümetine ve özelde de Refah Partisi’ne karşı biraraya gelmesini nasıl değerlendirmek gerekiyor?

Teorik olarak TÜSİAD, TOBB- TİSK’in bir araya gelmesi olağan ama bunlara TÜRK-İŞ, DİSK, vs’nin dahil olması sorun yaratıyor. Ama Türkiye’de özerk gibi görünen yapılar aslında özerk değil. TÜRK-İŞ her zaman hükümetlerle iyi geçinir bunun nedeni mâlum ama o devletin konfederasyonudur. Devlet sendikalarının bir konfederasyonudur… Elbette zaman zaman hükümetleri eleştirdiği olur ama devleti eleştirmez, eleştiremez. DİSK farklı bir konfederasyon gibi görünse de aslında özde TÜRK-İŞ’ den farklı bir örgüt değildir. Bürokratik yozlaşmaya uğramış hiçbir örgütün devletle bir çelişkisi olmaz. DİSK’in 28 Şubat darbesinin destekçileri arasına katılması, onun gerçekte nasıl bir işçi örgütü olduğunu gösterdi. Aslında 28 Şubat Türkiye’de, devletle arasına mesafe koymayı başarmış ‘özerk’ örgütlerin pek var olmadığını da göstermesi bakımından önemliydi, bir tür teşhir işlevi gördü denilebilir…
ERGENEKON’UN KÖKLERİ İTTİHAT VE TERAKKİ’DE

Bugün ortaya çıktığı kadarıyla 90’lı yıllarda ve özellikle 28 Şubat sürecinde Ergenekon olarak adlandırılan derin yapının önemli provokatif icraatları gerçekleştirdiği biliniyor. Türkiye’deki derin yapılanmaların darbe koşullarının şekillenmesinde işlevleri nelerdir? Emniyet İstihbaratı tarafından ortaya çıkartılan Batı Çalışma Grubu’nu, Ergenekon bağlamında değerlendirebilir miyiz? Buradan hareketle bugün sürdürülen Ergenekon soruşturması hakkında neler söyleyeceksiniz?

Ergenekon veya adı ne olursa olsun, bu tür örgütlenmeler yeni değil. Bunların kökenini XIX’uncu yüzyılın son çeyreğine kadar gerilerde aramak gerekir. İttihad ve Terakki Cemiyeti ve daha öncesinden beri böyle bir gelenek oluşmuş durumda. Ben buna iktidar ikiliği durumu diyorum ve Ergenekon tipi örgütleri de asıl devlet partisi dediğim gerçek iktidar odağının araçları olarak görüyorum. Dolayısıyla Ergenekon ve benzerleri ne Raison d’état ile [ devletin yüksek çıkarları için yasa ve ahlak dışı işlere girişme] ne de Gladio denilenle açıklanamaz. Türkiye’deki durum bu ikisinin ötesinde yapısal nitelikte ve süreklilik arzeden bir durumdur. Bütün bu süreç boyunca görünen iktidar/gerçek iktidar ikiliği söz konusuydu. Mesela İttihad ve Terakki Cemiyeti 1908’de bir darbeyle Padişah II. Abdülhamid’i devirdiği halde, iktidarı denetler duruma geldiği halde, gizli örgüt olarak kalmayı yeğledi… En azından “merkez-i umumisi” gizliliğini sürdürdü. Bu basit bir ayrıntı, önemsiz birşey değildir. Bu tür yönetim, olumsuzluğu görünen iktidara fatura etmek imkânı da veriyor. Ebedî Şef Mustafa Kemal’in ve Milli Şef İsmet İnönü’nün tek parti diktatörlüğü dönemi olan 1923-1950 aralığında devlet/hükümet/parti özdeşliği, değilse içiçeliği söz konusu olduğu için ayrım önemli değildi ama 1950 sonrasında yeniden önem kazandı zira ayak takımı olarak gördükleri halk yığınları sınırlı da olsa sürece dahil olmuştu. Darbeler doğrudan asıl devlet partisi dediğim dar ekibin bir marifeti olarak gündeme geliyor. Bu dün öyleydi, bu gün de değişen birşey yok. Asıl devlet partisi bürokrasiyi denetleyip yönlendirerek ülkeyi yönetiyor bu yüzden derin devlet nitelemesi uygun değil. Zira devlet derinde değil. Batı Çalışma Grubu ve daha niceleri asıl devlet partisinin eseri olan yapılanmalar. Onun için Türkiye’deki rejimi gerçekten anlamak istiyorsanız, resmi tarih, resmi ideoloji dışı ve Avrupa-merkezli ideolojik yabancılaşmadan da arınmış bir yaklaşıma ihtiyacınız var. Aksi halde oyuncuların oyununa gelmek kaçınılmaz.

MEDYA ŞİMDİLERDE BÜTÜNÜYLE MİSYONUNA YABANCILAŞMIŞ DURUMDA

28 Şubat sürecinde medyanın da çok önemli bir işlevi olduğu biliniyor. Medyanın 28 Şubat sürecindeki işlevini nasıl tanımlamak gerekiyor?

Türkiye’deki medya tipik bir medya değil. Fakat bu sadece medya için geçerli değil. Parlamento parlamentoya, üniversite üniversiteye, yargı yargıya, vb. benzemiyor… Bunların hepsi ‘gibi’… Medya’nın teorik olarak ya örgütsüz, sessiz yığınların sesi, vicdanı olması gerekir, ya da medya değildir. Bizde medya önceleri devletin medyasıydı, şimdilerde devletin ve sermayenin medyası… Elbette bu söylediğimden başka yerlerdeki medyanın matah olduğunu söylüyor değilim… Medya şimdilerde bütünüyle misyonuna yabancılaşmış, egemen sınıfların ve devletin tam bir ideolojik savaş makinasına dönüşmüş durumda… Böyle gazeteler, dergiler, televizyonlar, radyolar varken bunların darbeleri desteklememeleri beklenemezdi. Nitekim yangına körükle gittikleri görüldü…

28 Şubat sürecinde iç politikaya dış müdahale olmuş mudur? Örneğin o dönemde Türkiye-İsrail ilişkilerinin yoğunlaşmasını 28 Şubat süreci bağlamında değerlendirebilir miyiz? Ya da ABD'nin Ortadoğu'daki politikalarına karşı RP iktidarını tehlike olarak gördüğünü söyleyebilir miyiz?

Her askerî darbede elbette ‘dış faktör’ mevcuttur ama bir yanlış anlamanın bertaraf edilmesi gerekir. Politik İslam bidayette İngiliz Oriyantalistlerinin peydahladığı birşeydi. Sovyetler Birliğinin sahnede olduğu dönemde hem ‘komünizmi kuşatma stratejinin’ hizmetindeydi, hem de Müslüman Ülkelerde, modernist-milliyetçi unsurları tasfiye amacıyla kullanıldı. Şimdilerde de emperyal strateji olan BOP onların hizmetinde. ABD’nin RP’yi bir tehlike olarak gördüğünü sanmıyorum ama daha iyi pazarlanır ve daha işlevsel olan AKP versiyonunu tercih ettiği de bir gerçektir… Politik İslam’ın misyonu hakkında kafa karışıklığından kurtulunduğunda, neden ve nasıl TC-İsrail Stratejik İttifakı’nın o dönemde gündeme geldiğini anlamak kolaylaşır.

ERBAKAN DARBEYİ ÖNLEYEMEZDİ AMA REJİMİ TEŞHİR EDEBİLİRDİ

28 Şubat sürecinde iktidardaki Refah-yol hükümetinin ya da Başbakan Erbakan’ın politikalarını nasıl değerlendirmek gerekiyor? Ne tür hatalar yapılmış, darbeye karşı yeterince direnç gösterilmiş midir?

Erbakan darbe karşısında gereken basireti ortaya koyamadı. Elbette isteseydi de darbeyi önleyemezdi ama hiç olmazsa rejimi teşhir edebilirdi. Onu da yapmadı. Zaten Türkiye’deki hükümet/asıl devlet partisi ilişkisi bu güne kadar bir tür taşeron/müteahhit ilişkisi gibiydi. Böyle bir yapı ve ilişki biçimi geçerliyken, seçimle gelmiş hükümetin yapabileceği fazla birşey yok. Muvazaa partisinin, taşeronun yapabileceği şeyin çapı bu kadar olabiliyor…

Özellikle 90’lı yılların başında Çiller iktidarından itibaren askerin sistemde giderek artan bir rolü var. Askerin ağırlığının artmasında ise özellikle Kürt sorunu katalizör rolü oynadı. Ancak 28 Şubat’la birlikte ‘irtica’ ilk plandaki tehdit algısı olarak belirdi. Rejimin 28 Şubat’ta tehdit olarak algıladığı hem Kürt sorunu hem de ‘irtica’ konusunda baskı politikası insan hakları, demokrasi ve özgürlükler bağlamında ne gibi sorunlara yol açtı?

Aslında askerin sistemi belirlemedeki önemi asıl 12 Eylül döneminde arttı. Elbette Kürt sorunu 90’lı yıllardaki militarizasyonun başlıca nedenlerinden biri ve başlıcasıydı. Bu konuda bir belirsizlik yok. Elbette militarizasyonun yoğunluğunu artırdığı koşullarda, demokratik haklar ve özgürlükler alanının daralması şaşırtıcı olmazdı. Nitekim JİTEM’in katliamlarının binlerle ifade edildiği bir ortamda insan hakları, bireysel özgürlük, demokrasi’den söz etmek, ancak ahmakların bir kuruntusu olabilirdi. Zira, bırakın bireysel/kollektif hakları, orada kimsenin hayatı garanti altında değldir, nitekim değildi. Asıl devlet partisi Kürt sorununun çözülmesini istemiyordu. Kürt sorunu her zaman memleketin sahiplerinin iktidar ve hareket alanını genişleten birşey…

TÜRKİYE’DE DARBELERİN BİTTİĞİNİ SÖYLEMEK ABESTİR

Bugün iktidarda AK Parti bulunuyor. Eski Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun “28 Şubat 1000 yıl sürecektir” açıklamasına geçtiğimiz günlerde AK Parti’li Bülent Arınç’ın “28 Şubat süreci bitmiştir” şeklinde bir cevabı oldu. 28 Şubat süreci ve darbe koşulları Türkiye’de gerçekten bitmiş midir? Türkiye’de askeri vesayet rejiminin bittiğini söyleyebilir miyiz?

Aslında Hüselin Kıvrıkoğlu gönlünde yatanı söylüyor. Bu dünya’da binyıl sürecek hiç birşey yoktur ve olamaz. Böyle bir anlayış eşyanın tabiatine aykırıdır. Toplum dinamik, sürekli değişen, yenilenen bir süreç olarak varolabilir ve varlığını sürdürebilir. Bülent Arınç’a gelince, eğer Bülent Arınç, 28 Şubat artık tekrarlanmayacak diyorsa bu doğru ama darbeler dönemi kapandı diyorsa bu doğru değil. Birisi 12 Eylül artık tekrarlanmayacak derse o da doğru, zira koşullar birşeyin aynı şekilde tekrarına uygun değildir. Türkiye’de darbelerin, askerî müdahalelerin artık bittiğini söylemek abestir. Sözünü ettiğim ikili yapı yerli yerinde duruyor. Kaldı ki, müdahale tankların sokaklarda dolaşmasından ibaret değil. Müdahale kaldığı yerden devam ediyor, askerî vesayet sistemi de… Uzağa gitmeye gerek yok, daha bir kaç gün once Genelkurmay DTP başkanının Meclis Gurubundaki konuşmasıyla ilgili bildiri yayınlamadı mı? Vesayet rejiminin son bulması için:1. Anti-militarist bir bilinç ve mücadele; 2. yüzyıllık devlet anlayışının ve devlet/toplum ilişkisinin değişikliğe uğraması gerekiyor. Bu da militarizmle sorunu olan örgütlü sol muhalefetin yapabileceği birşey…



ANALİTİK BAKIŞ / ÖZEL

16 Ocak 2009 Cuma

aklı ve kalbi olanlar için...





Kamuoyunda adı İslamcı! Diye anılan gazetelerde, yazarçizer takımı arasından "Hamas’ta ateşkesi bozmasaydı kardeşim", "Acaba hiç direniş gösterilmeseydi daha mı iyi olurdu" diyen sağcı kalemşorlar çıkabiliyor. Solcular okusun ama sağcılar iki kere okusun...

Bilgi kirlenmişse herşey bitmiştir.
Dezenformasyonun din haline geldiği, eline kalem alan herkesin yazar diye piyasa yaptığı bir ülkede, dünyada hakikat'e ve hakikat'in kutsallığına olan ihtiyaç hızla artıyor.
Daha direnişin, cihad'ın aşamalarından bihaber olan kimi kalemşorlar hadleri olmadığı, bilgileri olmadığı halde sanki bir merkezden yönetiliyormuş gibi aynı anda kalemlerine sarıldılar.
Hepsinin ağzında aynı sakız, hepsinde aynı ilkel jargon.
"Ateşkesi Hamas bozdu, yaşananların sorumlusu Hamas",
"Hamas terörist bir örgüttür",
"60 Yıldır direnildi de ne oldu, acaba direnmek yerine diyalog yolu seçilseydi şimdikinden daha mı kötü olurdu.",
"Antisemitizm tırmanıyor"...

Aynı merkezden, aynı propaganda yayılıyor zihinlerimize.. Ve bu kirliliğin sağcısı, solcusu, ergenekoncusu yok! Sağcı kafayla solcu kafa, ergenekoncuyla, dinci! Kafa milim sekmiyor.
Şimdi siz tesadüf diyeceksiniz.
Bende size hadi oradan diyeceğim...

Özgür ülke'nin özgür hocası Fikret Başkaya bakın süreci nasıl açıklamış.
Hem de onca solcunun, sağcının, dincinin kafasına vura vura...
Solcuların ve sağcıların cehaleti kabul edilebilir birşeydir..
Ancak kendini Kudüs’le, Filistin’le hemhal ettiğini, Kudus’ün Gazze’nin yüreğinde bir sızı olduğunu iddia eden dincilerin cehaleti sirkatin söylemekten ibarettir...
Buyur Fikret hoca, söz senin...
Aklı ve kalbi olanlar için...

üstün bol




Kanla Beslenen Siyonist Devlet
Fikret Başkaya


Siyonist İsrail devletinin yaptığı her katliamın ardından tepkiler yükseliyor. Gösteriler, yürüyüşler yapılıyor, İsrail ve Amerikan bayrakları yakılıyor. İsrail'in koşulsuz destekçileri ABD ve Avrupa lânetleniyor, insanlar Filistin'de ölenler, yaralananlar, evleri yıkılıp aç, susuz, çaresiz kalanlar için ağlıyor... "Konunun uzmanı" medya yorumcuları ve gazetelerin köşe yazarları siyonizmden, koloniyalizmden, emperyalizmden hiç söz etmeden saatlerce konuşup, sayfalarca yazıyor... Televizyon stüdyolarına davet edilen "seçkin dış politika dehaları" neden sorusunu yok sayıp, nasılla idare ediyor ve derin tahliller yapıyor... Ve İsrail'in saldırıları daha da yoğunlaşarak devam ediyor. Her saldırı, her katliam, her yıkım sanki bir ilkmiş gibi algılanıyor ve öncekileri unutturuyor. Bu tepkiler haklı, insânî ve yerinde lâkin kınamak, lânetlemek, üzüntü duymak, ağlamak, hicâb duymak, Filistin halkının yüzyıllık trajedisine son vermeye yetmiyor, çekilen acılara dermân olmuyor, olması mümkün değil. Spinoza, gül, ağla ama anla[1] demiştir. Zira, anlamak aşmaktır. Filistin halkının binlerce yıldır üzerinde yaşadığı topraklar neden ve nasıl sömürgeleştirildi? Filistin'in Müslüman-Arap halkı neden topraklarından kovuldu? Neden Filistin'de Ürdün'de Suriye'de, Lübnan'da Mısırda mülteci kamplarında yaşıyor ve neden kesintisiz terör, katliam ve vahşete maruz kalıyor? Siyonist devlet ne menem birşeydir, varlık nedeni ve misyonu nedir? Neden sömürgeci/emperyalist ülkeler [ABD, AB ve uzantıları] İsrail'in katliamlarını sadece desteklemekle kalmıyor üstelik onu özendiriyor? Türkiye'de insanlar siyonist vahşetten büyük utanç ve ızdırap duyar katliamları lânetleyip, mahkum ederken TC ne yaptı, ne yapıyor? Hükümet çevrelerinden yapılan açıklamalar ne anlama geliyor. Türkiye'de kaç kişinin İsrail/ Türkiye arasındaki "stratejik ittifaktan" haberi var? Onyıllardır onuru için mücadele ederken, insanlığın insanlığını da test eden, insanlık suçunu ve ayıbı yüze vuran Filistin halkının dramı nasıl sona erebilir?

Siyonizm, ırkçı/şoven bir ideoloji ve politik bir harekettir. Sanıldığı ve iddia edildiği gibi dinle, Yahudilikle ilgili değildir, dolayısıyla Yahudi çoğunluğunu temsil ve angaje etmiyor. Seçilmiş halk, vaadedilmiş topraklar, vb. gibi bir dizi dinî efsane ve ideolojik söyleme dayanıyor. Kutsal metinlere yapılan gönderme, Hristiyanları ve Yahudileri aldatmayı, onların gözünde koloniyalist/emperyalist yayılmayı, etnik temizliği, katliamları 'meşrulaştırma', 'kabullendirme' amaçlı ideolojik bir manipülasyondan başka birşey değildir. Irkçı bir ideoloji olan siyonizm, doğası gereği yabancı düşmanlığı üzerine inşa edilmiştir ve başka halklarla bir arada yaşaması bu yüzden mümkün değildir. Filistin halkına yönelik sürekli saldırının, katliamların ve etnik temizliğin gerisinde, siyonizmin bu inkârcı/dışlayıcı/yok sayıcı/yok edici niteliği yatmaktadır. Dünyanın dört-bir yanına dağılmış Yahudileri bir ülkede toplama projesinin gerisinde, başta İngilizler olmak üzere Sömürgeci/emperyalist güçler ve onların çıkarları vardı. Başka türlü ifade etmek gerekirse, siyonizm, emperyalist amaçlar için araçlaştırılmış, ırkçı/yayılmacı bir politik harekettir. Siyonist rejimin tüm katliamları 'öz-savunma', 'meşru müdafaa', siyonizme yönelik eleştiri anti-semitizm, siyonizme karşı direniş de terör sayılıyor. Böylece siyonist İdeoloji ve hareket hem bir tür 'dokunulmazlık' kazanıyor hem de ideolojik terör estirme olanağı elde ediyor. Siyonizm düşmansız yaşayamaz ve eğer gerekirse mutlaka sanal bir düşman yaratır. Siyonistler Hitlerin iktidara geldiği günden emperyalist savaşın sonuna kadar Nazilerin en büyük müttefiki ve destekçisiydi... Irkçı Nazilerle, ırkçı siyonistlerin çıkar ortaklığı söz konusuydu. Zira, Aryen ırkın temizliğini öncelikli amaç olarak gören ve saf Almanların [âri ırkın] egemen olduğu bir dünya kurmak isteyen Naziler, başta Yadudiler olmak üzere "kirli ırklardan" kurtulmak, Yahudileri Almanya'dan atmak istiyorlardı. Filistin"de bir devlet kurmak isteyen ve kendilerini seçilmiş halk sayan ırkçı siyonistler de Alman Yahudilerinin göçertilmesi için her yolu deniyorlardı. Oysa Hitler iktidara geldiğinde siyonist harekete katılan Alman Yahudilerin oranı sadece %5 civarındaydı... %95'i dinlerine, kültürlerine sahip çıkarak Almanya'da yaşamaktan, orada kalarak sivil hakları için mücadele etmekten yanaydı... Yazar ve gazeteci, siyonizmin önde gelen liderlerinden Theodore Herlz boşuna: "Anti-semitler [Yahudi düşmanları] bizim en iyi müttefiklerimiz olacak" dememişti.

Filistin'de gerçekleştirilen etnik temizlik, sürgün ve sürekli devlet terörü, bir dizi yalan, hurafe ve ideolojik söylemle de desteklendi. Birincisi, Filistinlilerin gönüllü olarak yurtlarını terkettikleri yalanıdır. İkincisi, halksız bir toprak, toprağı olmayan bir halk için sloganıyla ifade edilendir. Üçüncüsü, siyonist İsrail devletinin kuruluşunun uygarlaştırıcı bir girişim olduğu; Dördüncüsü, Filistin halkına yakıştırılan sıfatlarla ilgilidir, buna göre Araplar: " ilkel, terkedilmiş, yağmacı, talancı, haydut, soyguncu, hileci, yakıp/yıkan, Yahudileri terörize eden, vb. bir topluluktur... Kendi dışındakini bu şekilde tanımlamak her zaman sömürgeciliğin vazgeçilmez/değişmez kuralıdır... İşte bu yüzden Filistinliler mutlaka Filistin'den atılmalıydılar... Beşincisi de, siyonist devletin Yahudilerin Arap tehdidine karşı yürüttükleri soylu bir kurtuluş savaşı sonucu kurulduğu safsatasıdır. Filistinlilerin gönüllü olarak yurtlarını terkettikleri iddiası siyonistlerin bir uydurmasıydı, dolayısıyla üzerinde durmaya gerek yok. Halksız bir toprak... söylemine gelince, Filistin toprakları siyonistler tarafından sömürgeleştirilmediği dönemde, bölge Osmanlı İmparatorluğundan koparılıp, İngiltere'nin mandası altına girdiği 1917 yılında orada %98'i Müslüman olmak üzere 1 milyondan fazla insan yaşamaktaydı. Geri kalan %2'yi de Hristiyan ve Yahudi azınlıklar oluşturuyordu. Görece refah içinde yaşayan bir halk söz konusuydu. Şimdilerde Lübnan, Suriye, Ürdün, Gazze ve Batı Şeria'daki kamplarda yaşayan mülteci nüfus 4 milyon civarındadır. Mülteci kamplarındaki bu 4 milyonluk nüfus, Siyonist devletin kuruluşunun ilan edildiği 14 Mayıs 1948 öncesi ve hemen sonrasında yurtlarından kovulan 800 bin Filistinlinin çocuklarıdır... Fakat İsrailli siyonist resmi tarihçilere göre, söz konusu 800 bin nüfus, Arap devletlerinin çağrısı üzerine ülkelerini terkettiler... Siz hiç davet üzerine öz-yurdunu terkeden bir halk biliyor musunuz? Oysa tam tersi söz konusuydu, Filistinliler kendilerine dayatılan savaşın ve katliamların sonucunda vatanlarından sürüldüler... Filistin devletinin bir "ulusal kurtuluş savaşı" sonucu kurulduğu yakıştırmasına gelince: Böyle iddia her halde kara mizah alanını ilgilendirebilir...

Sömürgeci/emperyalist Avrupalılar tarafından 'Orta-Doğu' denilen bölge, koloniyalist dönemde hep jeostratejik bir öneme sahip oldu. Fakat sadece koloniyalist kapitalist dönemde değil, tarih boyunca da hegemonya emelleri olan tüm güçlerin gözlerini bu bölgeye dikmeleri boşuna değildir. İngilizlerin Orta-Doğu'da bir Avrupa devleti kurma projesi, daha 1840'lı yıllarda kimi İngiliz dergilerinde yazılmaktaydı. Siyonizmin 'ruhanî babası" sayılan Theodore Herzl [1860–1904]. Ünlü İngiliz sömürgecilik teorisyeni ve mimarı Cecil Rhodes'a sunduğu siyonist programıyla ilgili olarak: " Mâlum olduğu üzere, benim programım sömürgeci [colonial] bir programdır. Sizden siyonist projeyi desteklemek üzere ağırlığınızı koymanızı istiyorum." diyordu. 1895 de yayınlanan Yahudi Devleti adlı kitabında da: "orada [Filistin– F.B.] Asya'ya karşı Avrupa için bir siper oluşturacağız, orada barbarlığa karşı uygarlığın ileri karakolu olacağız." diyor. Aslında Siyonist devlet demek, Orta-Doğu'daki 'Batı devleti' demektir. Başka türlü ifade edersek, Müslüman-Arap toprağındaki Siyonist İsrail, emperyalizmin/koloniyalizmin o bölgeye taşmış bir uzantısıdır. Siyonist İsrail Devleti demek, Orta-Doğu'daki ABD, AB ve uzantıları demektir. Siyonist rejim emperyalist çıkarlar için vazgeçilmez olduğu için koşulsuz destekleniyor. Bu gerçeği yok sayarak yapılan tahliller, ancak o tahlilleri yapanları ve ahmakları aldatmaya yarayabilir. Koloniyalizm ve emperyalizm kavramları kullanılmadan yapılan ve yapılacak tahlillerin bir kıymet-i harbiyesi olması mümkün değildir. Siyonist rejim sürekli bir çatışma, savaş, terör ve şiddet sarmalı yaratarak, Arap Birliğinin gerçekleşmesini engelliyor, bölge haklarının kendi ayakları üstünde durmasına imkân vermiyor, demokratikleşmenin önünü kapatıyor, bu arada çürümüş, emperyalizmin uşağı otokratik Arap rejimlerinin iktidarına süreklilik kazandırıyor ve bölgeyi saldırıya açık hale getiriyor, vb. Statu quo bu şekilde devam ettikçe emperyalizmin bölgenin kaynaklarını hoyratça yağmalaması mümkün oluyor. Bu yüzden Başta ABD olmak üzere, Avrupa ve uzantılarının Siyonist rejime verdiği desteği, sadece Siyonist lobilerin marifeti saymak büyük bir yanılgıdır. Son tahlilde Siyonist lobilerin varlığı emperyalizmden bağımsız değil. Siyonist devletin destekçileriyle Siyonist lobilerin gerisindekiler aynı odaklar. Eğer herhangi bir şekilde Siyonist İsrail Devleti emperyalizmin çıkarları açısından zararlı hale gelirse, kendisinden bekleneni veremez hale gelirse, anında siyonist lobilerin esamesi de okunmaz hale gelir. Bu yüzden Siyonist devletin varlığı, sürekli çatışma, savaş, şiddet, etnik temizlik, koloniyal yayılma olmadan mümkün değil. [Zira, efsanede Nil'den Fırat'a uzanan bölgenin vaadedilmiş topraklar olduğu söyleniyor ki, bu daha fethedilecek çok toprak var demek...]. İşte bu yüzden Siyonist rejim kanla beslenen bir rejimdir. Varlık nedenini her seferinde daha çok öldürmeye, kan dökmeye, yakıp/yıkmaya, tahrip etmeye, ortalığa terör ve korku salmaya borçlu tuhaf bir rejimdir. Canlıların su ile beslendikleri bilinir, sanki Siyonist rejim bir istisna ve kanla besleniyor. Velhasıl Tuhaf bir ölme/öldürme sarmalı... Durum böyleyken soruyu sorulması gerektiği gibi sormak gerekir. Naif, hanyayı/konyayı bilmekten aciz kimileri, neden ABD, Avrupa ve Birleşmiş Milletler [BM] Siyonist rejimi durdurmak için harekete geçmiyor diye yakınıyor, hayıflanıyor... Eğer siyonist İsrail devletinin ABD ve Avrupa olduğunu bilselerdi, bu tür hezeyanlara ve kuruntulara da kapılmazlardı. Siyonist rejimin neden teknoloji harikası yeni silahları Filistinli kadınlar ve çocuklar üzerinde denediğini de bilirlerdi... BM'ye gelince, söz konusu örgüt İkinci emperyalistler arası savaş sonrasında oluşturulan emperyalist statu quo yu sürdürmek üzere başta ABD olmak üzere emperyalist güçler tarafından oluşturulmuş bir örgüttür. Bu örgütün asıl misyonu, kimi soylu, evrensel, hümanist kavramlara gönderme yaparak ve bazı insancıl denilen [sözde uluslararası] örgütleri de [işte FAO, WHO, UNICEF, UNESCO, vb] araçlaştırarak, ideolojik mistifikasyon yaratmak, ortalama insanı aldatmaktır. Emperyalizmin çıkarlarının bekçiliğini yapmak, yanılsama yaratmak üzere oluşturulmuş bir örgütten Filistin halkı lehine birşeyler beklemek birşeyi olmadığı yerde aramak değil midir? Bir de hayli zamandır dillendirilen bir uluslararası toplum söylemi var. Şu uluslararası toplum denilen ne menem birşey ve kimlerden oluşuyor? Bu 'topluma' kimler dahil dersiniz? Mesela Nijerya, Suriye, Kolombiya, Tayland, v.b. de dahil mi? Aslında uluslararası toplum denilen kolektif emperyalizmin öteki adı, şu bildik ABD, Batı Avrupa ve uzantılarından başkası değil... Bu söylemin de ideolojik bulanıklık yaratmak üzere peydahlandığında şüphe yok...

Türkiye kuruluşunun hemen ardından Siyonist devleti tanıyan [28 Mart 1949] ilk Müslüman ülkeydi. O zamandan beri ne zaman Müslüman-Araplarla emperyalistler arasında bir çatışma çıksa, hep Batılıların safında yer aldı. Sırtını Arap ulusuna, yüzünü emperyalizme çevirdi. Hem bir Batı uydusu ve NATO müttefiki olup, hem de bu tür çatışmalarda emperyalizm karşıtı bir politik duruş sergilemek zaten mümkün değildir. ABD'den "yardım" almak, ancak siyonist rejimle iyi geçinmekle mümkündür. Aradan geçen 60 yılda 'garp cephesinde yeni birşey yok'... Emperyalizme karşı çıkmadan Siyonist rejimin vahşetine ve aşırılıklarına karşı çıkılamayacağına göre! Üstelik bu utanç verici 'tercihi' Türkiye'nin 'milli çıkarları' gerekçesinin arkasına gizlenerek savunuyorlar ve bir 'diplomatik başarı' olarak da sunmaya çalışıyorlar... Bu yazıda 'milli çıkar' denilen safsataya dair açılım yapmamız mümkün değil. Sadece sınıflı bir toplumda "milli çıkar' diye birşeyin mümkün olmadığını, olamayacağını, bu tür söylemlerin birer egemen ideoloji kategorisi olduğunu söylemekle yetinelim. Öyle bir "Türkiye'nin ulusal çıkarı" ki, vahşet, etnik temizlik, katliamlar karşısında sessiz ve tepkisiz kalmayı haklı çıkarıyor... Sanki Filistin halkıyla İsrail arasında bir savaş varmış da, kalıcı bir barışla sorun çözülecekmiş gibi maalesef yaygın bir izlenim de yaratılmış durumdu... Oysa oradaki durum "barış" kavramıyla ifade edilebilir değil. Barış, iki devlet veya iki taraf arasındaki savaşın sonundaki bir 'uzlaşma' durumunu ifade eder. Filistin söz konusu olduğunda "barış" kavramı uygun değil. Orada koloniyalist/emperyalist bir işgal, kuşatma ve topraklarından sürülmüşlük durumu var, dolayısıyla sorunun çözümü ancak sömürgeci/emperyalist gücün oradan atılmasıyla mümkün. Velhasıl durum ancak 'ulusal kurtuluş' kelimeleriyle ifade edilebilir... Bu tür ideolojik manipülasyonlar, saldıranla saldırıya uğrayanı 'eşit statüde' görmek veya aynı zemin üzerinde saymakla ilgili... Biri sizin boğazınızı sıkmaya çalışırken korunma refleksiyle yaptıklarınız şiddet, terör gibi kelimelerle ifade edilebilir mi? Barışla ilgili olarak Romalı tarihçi Tacit, haklı olarak bir çöl yaratıyorlar sonra da ona barış diyorlar[2] [2] demişti...

Siyonist rejimin son saldırısı ve vahşet görüntüleri, insanların vicdanını yaralıyor ve haklı tepkilere neden oluyor. Elbette acil yardımları gerektiren acil bir durum söz konusu ve olabildiğince çok yardım için acilen seferber olmak öncelikli ve gerekli ama yeterli değil. Eğer sizin devletiniz Siyonist rejimin en büyük destekçilerinden biriyse, o zaman acil yardımdan başka şeyler de yapmanız gerekecektir. Eğer ağlamak, sızlamak, lânetlemek, vb. bir işe yarasaydı, [daha öncesi de olmakla birlikte] 61 yıllık işgalin, kıyımın ve barbarlığın sonunun çoktan gelmesi gerekmez miydi? Türkiye İsrail'in "stratejik müttefiki", velhasıl ikisi arasında 'derin bir uyuşma var. İttifak'ın anlamlarından biri de uyuşmadır ve ancak birbirlerine benzeyenler uyuşabilir... Türkiye İsrail'in en büyük silah müşterisi, İsrail'in hava kuvvetlerinin eğitiminin bir kısmı Türkiye'de gerçekleşiyor. Vücutları bombalarla paramparça olan çocukları, kadınları, Filistinli savaşçıları, her yaştan insanları öldürenlere, topraklarınızda katliam antrenmanları yapmasına karşı çıkmıyorsanız, döktüğünüz gözyaşları ne demeye gelir? Timsah gözyaşları ikiyüzlülüğü ve sahtekârlığı gizlemek için değil mi? Türkiye ile İsrail arasındaki "Güvenlik ve Gizlilik Anlaşması" ne için ve kime karşı? Fakat iki devlet arasındaki anlaşmalar sadece "Stratejik İttifak', 'Güvenlik ve Gizlilik Anlaşması" "Askerî Eğitim ve İşbirliği Anlaşmasından" ibaret değil. Onlarca alanda yapılmış onlarca anlaşma var: Turizmden telekomünikasyona, Serbest Ticaret Anlaşmasından, Savunma Sanayii İşbirliği Anlaşmasına, vb...

Filistin halkının maruz kaldığı yüzyıllık şiddet ve vahşetten kurtulması, topraklarında onuruyla, bağımsız ve özgür yaşaması, başta Müslüman/ Arap halkları olmak üzere, Türkiye de dahil, tüm Orta-Doğu halklarının ortak yürüteceği, tutarlı, kararlı bir anti-kapitalist, anti-koloniyal, anti-emperyalist mücadeleyle mümkün. Fakat Filistin halkının kurtuluşu sadece onun kendi kurtuluşu da olmayacak, Filistin halkının gerçek anlamda kurtuluşu, aynı zamanda tüm bölge halklarının kurtuluşu da olacaktır. Bu yüzden enternasyonalist dayanışma ve işbirliği vazgeçilmezdir. Bunun için de işe öncelikle bölgenin emperyalizm tarafından araçlaştırılan, çürümüş otokratik Arap rejimlerinin iktidarına son vererek başlamak gerekiyor. Zira altedilmesi gereken düşman sadece emperyalizm değil, kaldı ki, emperyalizm iç-uzantılar olmadan hükmedemez... Velhasıl dış düşman -içdüşman özdeşliği söz konusu. Bunun için de enternasyonalist dayanışmayı ve işbirliğini bir söylem olmaktan çıkarıp, ete-kemiğe büründürmek gerekiyor. Velhasıl radikal olmak gerekiyor ki, radikal olmak demek, sorunları kökeninden ele almaktır denmiştir. Aksi halde oradaki vahşetten hepimiz sorumlu olmaktan kurtulamayız. Bu yazıyı Filistinde öldürülen çocukların anısına Hanoch Levin'den[3] bir dörtlükle bitirmek uygun düşüyor...

Sevgili baba, mezarımın üstünde durduğunda

Yaşlı ve yorgun ve çok yalnız,

Ve beni bu toprağa nasıl gömdüklerini gördüğünde

Benden seni affetmemi iste baba.

[1] Baruch Spinoza [1632-1677] 17. Yüzyılın önde gelen Hollandalı Filozof

[2] Publius Cornelius Tacitus, [MS: 55-120] Tarihçi-Filozof.

[3] Hanoch Levin [1943-1999] İsrailli şair, yazar, oyun yazarı, tiyatro yönetmeni. dramaturg.

BİLGİNİN İNSANİLEŞTİRİLMESİ- 5

  GÖREV VE SORUMLULUKLARIMIZ ‘Her aklı başında Müslümanın ilk görevi eğitim sistemini düzeltmektir’ der Faruki. ‘Eğitim sistemi yenile...