29 Eylül 2026 Salı

BİR AMERİKAN TİPİ MÜSLÜMANLIK ÖRNEĞİ: ANADOLU İSLAMI/ANADOLU İRFANI

 


Amerikan Tipi Müslümanlık (https://www.hertaraf.com/koseyazisi-ustun-bol-amerikan-tipi-muslumanlik-4347 ) yazısını yazmaya başlarken garip tepkiler alabileceğimi düşünüyordum. Bir kesim sayıları az da olsa beni tebrik edecek, kalabalık bir kesim ise üzerime yürüyecekti. Öyle olacağını sanmıştım, öyle olmalıydı en azından, ama olmadı!

            Birbirimizi uzun zamandır tanıdığımız ve takip ettiğimiz birkaç yazar dışında övgü ve eleştiri almadım. Hadi bu normal diyelim. Karşı çıkması gerekenlere, itiraz etmesi gerekenlere ne oldu?

            Cemaat mensubu bir arkadaşımın ‘Allah’a nasıl hesap vereceksin?’ gibi veciz bir eleştirisi olmasaydı kendimi yalnızlığa terkedilmiş hissedecektim! ‘Bizim hocamıza, bizim mürşidimize, bizim büyüğümüze nasıl söz söylersin, çarpılırsın’ tarzında kelime oyunları… Oysa yazıyı baştan sona okumuş olsaydı meselenin kendi mürşidi, büyüğü, hocası olmadığını anlayacaktı.

            Bir ‘eski’ arkadaş telefon açıp bir kere çaldırıp ben yetişinceye kadar kapattı. Bir başka ‘eski’ arkadaş ise Watsapp’tan bir şeyler yazıp silmiş. Okuyamadım tabi. Aylardır hatta yıllardır görüşmediğim bu ‘eski’ arkadaşların yazı yayınlandıktan sonra iletişime geçmeleri ilginç! Devamında vazgeçmiş olmaları ise alabilecekleri tepkileri tahmin ediyor olmaları ile ilgili. Bu ‘eski’ arkadaşların yazdıklarımdan alınmalarını gerektirecek mensubiyetlerinin olduğunu da söylemem gerekli.

            23 Sayfalık uzunca bir yazının üstelik sağda – solda sataşmadık kimse bırakmayan bir yazının akıbeti bu: görünmez olmak! Oysa ben muhataplarıma karşı açık ve sert olduğum kadar onlardan da açıklık ve sertlik beklerdim. Telefonu çaldırıp kapatmak, yazdıklarını silmek mensubu olduğu cemaate, harekete her neyse o yapıya güvensizlik anlamına da gelir. İnanmadığınız bir şeyi savunamazsınız. Bu bir aidiyet değil olsa olsa bir alışkanlık demektir. Ve her alışkanlık bir tembelliğin sonucudur.

            Avukat Mehmet Ali Başaran www.hertaraf.com’da Galata Köprüsünde Selfie (https://hertaraf.com/koseyazisi-mehmet-ali-basaran-galata-koprusunde-selfie-4413 ) başlığında bir yazı yazdı Ocak 2025’in ilk günlerinde. Arayıp yazı üzerine uzun uzun konuştuk Mehmet Ali’yle. Sohbetin bir yerinde ben mi söyledim o mu söyledi emin değilim şöyle bir cümle kuruldu: ‘En büyük konforumuz kitlemizin okur-yazar olmaması!’

            Galata Köprüsünde Selfie yazısı da sert bir yazıydı ve yazarına hem sevenleri hem de karşıtları açısından tepki verilmesini gerektiriyordu. Mehmet Ali yazısı için tepki aldı mı bilmiyorum ama sanmam!

            Amerikan Tipi Müslümanlık yazısının uzun bir yazı olduğunun farkındayım. Makaleyi üç-dört dizi yazı şeklinde yayınlayabilirdim bunu düşündüm ama tercih etmedim. Çünkü birbirinin devamı şeklinde gelişen olayları birkaç hafta arayla yayınlamak yazının bütünlüğünü bozabilirdi. Birinci bölümü okuyan biri ikinci bölümü kaçırabilirdi. ‘Dinde Amerikan Etkisi’ üzerinde çok çalışılan bir konu değildi ve arandığında her şeyin bir başlık altında bulunulabilmesini istedim. ‘Yazı çok uzun bu nasıl okunacak?’ diyen arkadaşlara cevabım da bu.

            İlk yazıda Amerikan Tipi Müslümanlığın gelişimini ve sokağa etkilerini anlatmaya çalıştım ancak bir mesele daha derinden ilerlemeye devam ediyordu. Üstelik bu mesele hakkında hiç kimse olumsuz bir görüş belirtmiyordu. Hakkında yazılan kitaplar, yazılar, makaleler, televizyon yayınları ondan büyük bir erdem gibi bahsediyor, aleyhinde tek bir cümle kurulmuyordu. Neydi bu mesele? Özellikle son 20 yılda iyi bir satış pazarlama ile zihinlerimize olumlu anlamda nakşedilen zehirli bir kavram olarak Anadolu İslamı/Anadolu İrfanı’ydı.

            Amerikan Tipi, Avrupa Tipi Müslümanlığın temel argümanının devlete sadakat ve devletin kararlarına karşı sorgusuzluk olduğunu söylemiştik. Amerika’nın felsefesi şuydu: Gökteki Tanrı Amerika’nın işlerine karışmadığı sürece herkes dininde, ibadetinde, kılık kıyafetinde özgürdür! Anadolu İslam’ı kavramı da esasen bu ilke üzerine inşa edilen devletin sorgusuzluğu ve devlete sadakat ilkelerine riayet ettiği sürece dinin şekli unsurlarında insanları serbest bırakan bir temele dayanıyordu. Ancak dinin değişmez temel bilgileri ile devletin kararları çeliştiğinde tıpkı Amerika’da olduğu gibi devlete sadakat gösterecek bir kitlenin varlığı halinde büyük kalabalıklara bir ‘irfan’ atfedilerek yerli ve kutsal bir İslam kuramı yüceltilebilirdi. Bu takdirde bireylerin çarşaflı ya da şalvarlı olmaları, sakallı ya da başörtülü olmaları bir tehdit ve sakınca doğurmazdı! Doğurmadı da! Bugün seküler akımın bütün unsurlarında (Partileri, sosyal kurumları, sivil toplum örgütleri) Müslüman insanlar veya şekil itibariyle, kılık kıyafeti veya kullandığı dil sebebiyle Müslüman çağrışımı yapan bütün insanlar sadakat gösterdikleri kadar vitrinde yer alabiliyor, örgütün kutsal metinlerine rıza gösterdiklerinde kameralar önünde rozet takılarak onore edilebiliyorlar.

            Haksızlık etmemek için şunu da söylemeliyiz. Anadolu insanının bir irfana sahip olduğu muhakkak. Bütün kışkırtıcı unsurlara rağmen Türk-Kürt çatışmasının çıkmaması, Türklerin ve Kürtlerin hala ve giderek artan oranda birbirleriyle evlenmesi, aile kurması, iş ortaklıkları yapması bu irfanın bir sonucudur. Aynı şekilde aynı kışkırtıcı unsurlara rağmen Alevi-Sünni çatışmasının ortaya çıkmaması, Alevilerin ve Sünnilerin aynı mahallelerde yaşamaya devam etmesi, gettolaşma yaşanmaması yüzlerce yıllık bir irfanın, insan kalabilmenin neticesidir. Bunun gibi toplumların birçok sinir ucunun bütün zorlamalara rağmen halklar nezdinde bir çatışmaya dönüşmemesi bu irfanın sayesindedir. Ülkemizin yaşadığı büyük depremler sonrasında çok sayıda insanın hayatını kaybettiği afetlerden sonra gösterilen dayanışma ve birlik duygusu da bunu işaret eder. Kimi azgınların zaman zaman ortaya koyduğu saldırgan tavır geniş halk kitleleri tarafından dikkate alınmamakta ve hezeyana dönüşmemektedir.

            Ancak son zamanlarda özellikle de son 30 yılda Anadolu İrfanı olarak lanse edilen şeyin bir dönüşüm yaşadığı ve esas itibariyle de irfan niteliğini kaybettiği açıktır. Özellikle genç neslin büyüklerinin sahip olduğu irfanı kuşanamadıkları bir gerçektir. Çünkü geçmişte irfan olarak tanımlanan duygu ve düşüncelerin form değiştirdiği, bilerek ve isteyerek irfan kavramının yozlaştırıldığı açıktır.

            Örneğin son 20 yıllık pratiğe baktığımızda, özellikle sağcı/muhafazakâr televizyon yorumcularının, gazete yazarlarının ve hatta kanaat önderlerinin irfan kavramını bir yandaşlık anlayışı üzerine kurguladıkları görülecektir. Desteklediği siyasi partinin yeter çoğunluğu sağladığı durumlarda bunu Anadolu İrfanının bir neticesi olarak değerlendiren bu isimler aynı zamanda desteklediği partinin seçimi kazanamadığı durumlarda insanları aşağılamış olduklarının, onları irfansızlık ile suçladıklarının farkında bile değildir.

Bize oy verirseniz irfan sahibi olursunuz, rakip partiye oy verdiğinizde hain ve nankörsünüz demek anlamına gelen bu aşağılayıcı söylem tek parti siyasal dönemlerinin ucuz bir tekrarından ibarettir. Sadece siyasal parti ve hareketlerin değil, toplumsal olayların sonuçları da bu anlamsız ilişki ağıyla yorumlanmaktadır. Yasal düzenlemeler, işe alım prosedürleri, toplumsal ayrımcılık gibi hastalıklar durduğunuz yere göre irfan veya irfansızlık olarak lanse edilmektedir. Hatta geçmişte takındığı tavır sebebiyle irfan sahibi olmakla onore edilen insanlar kısa süre sonra değiştirdikleri tavır sebebiyle düşman veya hain ilan edilebilmektedir.

            Anadolu İrfanı/İslamı işimize geldiğinde kullandığımız bir aparatken, işimize gelmediğinde görmezden gelebileceğimiz bir tutuma dönüşmüştür. 1950 sonrası İslamcı geleneğin neredeyse bütün unsurlarıyla sergileyemediği irfan, bugün yeni argümanlar ile irfan olarak yorumlanmaktadır.

            Türkiye’nin NATO’ya üyeliği, Kore’ye asker gönderilmesi, bütün siyasal/sosyal/dini konularda Amerikancı bir tavır sergilenmesi; üstelik utanılması gereken bu tavır ve tutumların bugün bir irfan olarak aktarılması bu irfansızlığın bir neticesidir.

            Aslında irfan denilirken kastedilen Mevlâna ve Yunus Emre başta olmak üzere rejim tarafından kutsal ve dokunulmaz kabul edilen kişi ve kurumların çizgisine rıza gösterilmesidir. Bu isimler tartışılması söz konusu dahi edilemeyen, eleştirilmeleri düşünülemeyen her ne yazmış ne söylemişse kutsal bilgi kabul edilerek itaat gösterilen kutsal şahsiyetlerdir. Ancak bu kutsallık sadece geçmiş şahsiyetlerle sınırlı kalamaz. Çağın ihtiyaçlarına ve toplum kesimlerinin ihtiyacına göre yeni kutsallıklar icat edilir. Son dönemde Necip Fazıl ve Nazım Hikmet üzerinden üretilen kutsamalar da bu bağlamda değerlendirilmelidir. İlerleyen zamanlarda yine ihtiyaca bağlı olarak hata yapması düşünülemeyen, sorgulanamayan kişi ve kurumlar da üretilmeye devam edilecektir.

            Orduya sadakat, her ne yaparsa yapsın devlete bağlılık, hangi suçu işlemiş olursa olsun kimi kurum ve şahsiyetlerin hatasızlığı üzerine kurulu bir anlayış, ‘vardır bir bildikleri’ yaklaşımı Anadolu İrfanı/İslamı olarak kabul edilmektedir. 15 Temmuz’da, 28 Şubat’ta ve benzeri olaylarda devlet mekanizmalarının veya kendini devletin sahibi zannedenlerin işlediği suç ve günahların -toplumun bir kesimi tarafından- tevil edilmesi, halkına silah doğrultan insanların (Ergenekon vb.) bir süre sonra ve özellikle öldükten sonra kutsanması da bu tahrif edilmiş irfanın bir sonucudur.

            Dini alanın egemen unsurlarının (cemaat, cemiyet, tarikat vs.) çeşitli politik ve sosyal saiklerle gelişen olaylara karşı takındıkları tavır da bu eksendedir. Örneğin ülkenin resmen tanınmasa, hukuken yok sayılsa da dini unsurlarının ülke çıkarları ekseninde sergilediği tavır da bu bağlamda değerlendirilebilir.

            Sayıca kalabalık ve güçlü bir dini cemaatin Kore’ye asker gönderilmesi için sergilediği tavır da bu konu da örneklik teşkil edebilir. Aynı şekilde Türkiye’nin NATO üyeliğine sevinen ve Başvekile tebrik telgrafı çekecek kadar heyecanlanan dini önderlerin varlığı da herkesin bilgisi dahilindedir.

İlaveten Amerika ile yan yana yürüyebilmek, Amerika’dan aferin alabilmek için bütün İslami unsurların Komünizmle Mücadele Dernekleri (KMD) kurmaları, KMD kurmak için birbirleriyle yarışmaları, bu dernekler vasıtası ile Amerikancı olmayan unsurlarla çatışmayı göze almaları (6-7 Eylül olayları, Mustafa Kemal’in evinin yakıldığı iddiaları sonrası çıkan olaylar, Amerikan 6. filosunun İstanbul’a gelişi sonrası yaşanan çatışmalar) bir irfanın değil, irfansızlığın işaretidir.

            Aynı tarihlerde Kore’ye gönderilen askerler için dua ayinleri düzenlenmesi, Eva Peron’un sağlığına kavuşması için camilerde yoğun katılımlı mevlitler okutulması, dini metinlerde, Cuma vaazlarında Amerikan askerlerine ve Amerika ile birlikte savaşan askerlere dualar edilmesi ve yakın zamanda Obama seçimleri kazandığı için kurban kesme seremonileri düzenlenmesi benzer irfan eksikliği örnekleridir.

            Sadece Kore’ye asker göndermenin dini hükmü üzerine kafa yormak bile ortada bir irfan olup olmadığını ölçmek için yeterlidir. Takipçilerine neden Kore’ye asker gönderilmesini savunduklarını izah etmek için sayfalarca açıklama yapmak zorunda kalan cemaatler aslında bu ezikliği örtmeye çalışmaktadır.

Kore’de ölen askerlerin şehit olup olmadığı meselesini ‘üzerinde üniforma varsa şehittir’ sağcılığıyla çözmeye çalışan bu kafa bir irfanın değil üretilmiş ve kabul ettirilmek istenilen bir ‘Anadolu İslam’ı’ ezberinin mamulleridir. İslam’a göre kimin şehit olacağı, kim için savaşılırken şehit olunacağı üzerinde ittifak edilmiş bir konudur. Amerikan askerleri ölmesin, Amerikan çıkarları zarar görmesin diye insanlarını ölüme gönderen bir ülke elbette cemaatleriyle, Diyanet İşleri Başkanlığıyla öldürdüğü insanları ve onların geride kalanlarını mutlu edecek bir dil ve söylem üretecektir! O yüzden Diyanet İşleri Başkanlığı Kore’de ölenler için şatafatlı törenler, mevlitler düzenler, Anadolu İslamı’nın bir kuralı olarak haklarında şehitlik güzellemeleri yapar. Bu hem yakınlarını Amerika için kaybedenlerin gönlünü ferahlatır hem de Amerika için ölmeye rıza gösterecek yeni ‘kahramanların’ ortaya çıkmasına neden olur.

1950’li yıllardan itibaren alttan alta üretilmeye başlanan Anadolu İslamı söyleminin son 30-40 yılda hızla yükseltilen bir kavram olduğu açıktır. Özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra Amerika ve Avrupa’da başlayan Amerikan/Avrupa İslamı salgınının Türkiye’yi etkilememesi mümkün değildi. Yeni siyasal hareketler, meşruiyetini Batı’dan alan, Batı’ya benzedikçe meşru kabul edilen akımlar bu küçük numaraya eşlik etmekten çekinmediler. Adına zaman zaman Anadolu İrfanı, zaman zaman Anadolu İslamı denilen bu çürümüşlük bütün kollarıyla İslami hareketleri de esir alıp kuşattı.

Bugün kendini İslami olarak tanımlayan neredeyse hiçbir hareket yok ki milliyetçi, mukaddesatçı, muhafazakâr dil ve söylemin uzağında olsun. Hiçbir dini hareket yok ki yerli ve milli gibi bir tuzağın izinde olmasın. İslam’ın evrensel prensiplerini yerli ve milli gibi yerel bir dil ve söyleme tercih eden İslami hareketlerin çürümekten ve yok olmaktan başka bir geleceği söz konusu olamaz. Esasen Amerikan tipi Müslümanlık söylemenin amacı da budur. Netice itibariyle de Amerikan/Avrupa tipi İslam’ın-Anadolu İslamı’nın başarılı olduğunu söylemek mümkündür. Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer olduğunu düşünmek ise sadece gönülleri ferahlatan epik bir nostaljiden ibarettir.

 

           

 

22 Eylül 2026 Salı

SAMİMİYETLE HUKUK ARASINDA İNSAN HAKLARI

 


HİTLER

Adolf Hitler 1933 yılında Alman Şansölyesi seçildi. Alman diktatörü dediğinizi duyar gibiyim! Hayır Alman Şansölyesi seçildi. Evet, seçildi!

Ama öncesinde Hitler 1928’den itibaren Alman Nasyonal Sosyalist İşçi Partisinin her kademesinde özellikle eğitim ve propaganda birimlerinde dersler verdi ve bu birimleri yönetti.

1934 yılında kendini Führer ilan etti. Ama bu zamana gelinceye kadar onu Alman ırkçısı yapan birçok farklı etnik unsuru inceledi. Bunlardan ikisi özellikle dikkatini çekti. Yahudiler ve Çingeneler.

Yahudilerin Almanya’da özellikle medya ve finans sektörünü ele geçirdiğini fark ettiğinde yıl daha 1928’dir. Onu Alman ırkçısı yapan pek çok neden bulunabilir. Bunlardan en etkilisi Yahudilerin Almanya’yı ele geçirmeye çalıştığını fark etmesidir.

Çingeneler ise Yahudilerle kıyaslanamayacak kadar zayıf bir topluluktur. Onları Hitlerin gözünde değersizleştiren ise zayıflıkları, herhangi bir meslek sahibi olmamaları, hırsızlık yapmaları ve dilenmeleridir. Üstün ırk olduğuna inanan Hitler diğer toplumlarında kendi ırkı kadar olmasa da seçkin olması gerektiğini düşünüyordu. Zayıf bir halk olarak Çingenelerin varlığı onu rahatsız ediyordu. Burada Çingenelere ve Yahudilere karşı geliştirdiği refleksin farklı olduğuna dikkat edelim. Yahudiler zayıf oldukları için değil Almanya’yı ele geçirmeye çalıştıkları için Hitler’in hedefindeydi. Bu kenarda dursun.

LENİN

Lenin, Marksist-Leninist ideolojinin önderi olarak kabul ediliyor. Sovyetler Birliği Komünist Partisinin kurucu önderlerinden ve dünyanın ilk sosyalist devletinin (SSCB) kurucusudur. Marksizmin teorik gelişiminde düşünceleri ve yazılarıyla önemli izler bırakmış bir lider. Lenin anne tarafından Ukraynalı bir Yahudi’ydi. Marksist ideolojiye bağlılığı ve Marksist ideolojinin teorisine yaptığı katkı düşünüldüğünde, bir dinsiz olarak Yahudiliğin etkisinde kaldığını söylemek çok mümkün değil. Ancak Yahudi ırkından bir Marksist olarak etnik kimliğinden ne kadar bağımsızdı burası tartışmaya açık. Elbette bu tartışmaya girdiğimizde hakiki sosyalistler epeyce kızacak. Kızsınlar da zaten! Ama bu kızgınlığı SSCB’nin ilerleyen yıllarda geçirdiği evrimi dikkate alarak geliştirirlerse iyi olur. Bu da bir kenarda dursun.

STALİN

Lenin, 1924’te ölümüyle birlikte SSCB liderliğinden ayrılmak zorunda kaldı! 1924 yılından ölümüne kadar (1953) SSCB’nin Marksist Leninist-Stalinist diktatörü olarak ülkeyi yönetti. Gerçek sosyalistlerin utanarak andığı Stalin sevelim ya da sevmeyelim SSCB’yi bugün de varlığını sürdüren askeri ve endüstriyel anlamda bir süper güce dönüştürdü. Askeri kaynaklarca ikinci dünya savaşının kazanılmasında en önemli etkenin Stalin’in SSCB’si olduğu kabul edilir.

Proleter bir diktatörlük kuran Stalin, bütün bunların yanında kimi kaynaklara göre milyonlarca Rus vatandaşının ölümüne de sebep olmuştur.

GÜNEY AFRİKA APARTHEİD REJİMİ

Apartheid, Afrika dilinde ayrılık anlamına gelir. Rejim açısından ise ırksal ayrışmayı ve Avrupa kökenli beyaz ırkın diğer ırklardan üstün olduğunu savunan ideolojik bir sapkınlıktır. Burası önemli! Avrupa kökenli beyazlar diğer beyazlardan da daha üstündür! 1948 yılından 1994 yılına kadar süren bu ırkçı rejim, başta Mandela ve İmam Abdullah Harun’un[1] insan üstü mücadelesiyle ‘insanlar’ tarafından kazanıldı. Irkçı beyazlar uzun süre kabullenmekte zorlansa da kaybetti. Apartheid rejimi siyah tenlileri ağır işlerde çalıştırdı, köle olarak kullandı, beslenme yetersizliği, ağır çalışma şartları ve hastalıklar sebebiyle öldürdü, en iyi ihtimalle ölümüne göz yumdu.

AMERİKAN IRKÇILIĞI

ABD kurulduğu 1776 yılından 1865 yılına kadar Afrikalı ve Afro Amerikalıları ‘taşınır mal’ statüsünde kabul ediyordu. Beyazlar kendi aralarında esmer tenlileri açık pazarlarda alıp satabiliyor, karın tokluğuna çalıştırabiliyor, dilerse, suç işlediğini düşünürse veya istediği menfaati karşılamadığını düşündüğünde hiçbir yasal sorumluluk altına girmeden öldürebiliyordu. Cinsel saldırılar, tecavüzler gibi vakalar ise üzerinde konuşulmayacak kadar sıradan olaylardı. ABD’de kölelik kaldırıldıktan sonra da ırkçılık 1970’li yıllara kadar açık veya örtük biçimde fiilen sürdü. Kölelik kalkmıştı ama beyazlar henüz tatmin edilememişti!

Clinton, Bush, Obama, Trump, Biden

Amerikan terörizminin 1988 yılından bu yana yaklaşık 40 yıllık sürede eskittiği 5 uluslarüstü teröristin isimleri bunlar. Daha geri gittiğimizde başka ‘başkan’ lakaplı teröristler de karşınıza çıkacak. Sadece bu 5 ‘terörist’ zamanında dünyanın neler yaşadığını şöyle bir hatırlayalım.

1993 Somali/Mogadişu savaşı (Clinton)

Irak’a yönelik (sivillere) saldırılar (1993, 1994, 1995, 1996, 1997, 1998) (Clinton)

1994 Haiti Saldırısı (Clinton)

1998 Afganistan ve Sudan saldırıları (Clinton)

2001 Afganistan İşgali (Bush)

2003 Irak İşgali (Bush)

2008 Afganistan Savaşı (Obama)

2008-2011 Irak Savaşı (Obama)

2011 Libya Müdahalesi (Obama)

2014 Suriye Savaşı (Obama)

2017 Suriye Savaşı (Trump)

2019 DEAŞ ile mücadele adı altında yapılan terörist faaliyetler (Trump)

2020 Kasım Süleymani Suikastı (Trump)

2022 Ukrayna- Rusya savaşı (Biden)

2023 Gazze Saldırıları (Biden)

2023 Yemen Saldırıları (Biden)

2023 Gazze Savaşı (Trump)

2025 Yemen saldırısı (Trump)

2026 İran Savaşı (Trump)

2026 Venezuela Caracas Bombardımanı-Maduro’nun kaçırılması (Trump)

Bu saldırılarda Amerikan terörizminin kaç milyon sivil öldürdüğüne dair elimizde sağlıklı bir veri yok. Üstelik sadece öldürme değil, adam kaçırma, mal varlıklarına el koyma, şantaj ve tehdit gibi Amerikan demokrasisinin temel taşlarını da defalarca bu kısa dönemde görebiliyoruz. Bu da bir kenarda dursun ve en başa dönelim.

 

Hitler 1925 yılından Führer ilan edildiği 1934 yılına kadar çevresini iyice tahlil etmişti. Alman yönetiminin Yahudi Finans örgütlerinden borç aldığını, Yahudi medyasının Alman yönetimi üzerinde etkisini ve istemediği her ismin üzerini çizip çöpe çevirdiğini görmüştü. Hitler Kavgam kitabında bu süreçleri uzun uzun anlatır. Zaten Alman ırkının üstün olduğuna inanan bu kafa zayıf halkların yaşam haklarının olmadığını düşünen bu akıl kısa süre sonra devlet yönetimini ele geçirdiğinde bu düşüncelerini iktidara taşıdı.

Ama unutmamamız gerekir ki Hitler haklı ya da haksız değerlendirmesine girmeden bu düşüncelerinde samimi idi! Yani gerçekten inanmış bir akılla, gerçekten iman etmiş bir kalple söylediklerine inanıyordu. Ve bu samimiyet-inanmışlık hukukun çiğnenmesi gerektiğinde ona elde edilecek kamusal çıkarlar göz önüne alındığında haklı gerekçeler sunuyordu.

Lenin inanmış bir Marksist’ti, evet. Bir hayal ürünü de olsa Proletaryanın iktidarına inanıyordu. Bir ateist olarak dinini önemsemiyor ve yok sayıyordu belki, ama annesinden aktarılan Yahudi ırkı geni onun hayatında ne kadar etkiliydi? Mesela Marksist – Leninist kadrolarında ne kadar Yahudi vardı. Daha da önemlisi Lenin bir tercih yapacağı zaman bu geni ne kadar tercih sebebi olarak kullanıyordu? Marksizmin bir Yahudi projesi olduğunu düşündüğümüzde bu soru etrafında biraz düşünelim.

Stalin ise Gürcü asıllı bir Rus olarak romantik Marksizm günlerinden sonra Rus ulusalcılığını keşfetti. Komünist Parti genel sekreterliği yaptığı yıllar boyunca etrafındaki Marksist Yahudileri gözlemledi. Neticede vardığı kanaat Yahudilerin Marksizm adı altında Rusya’yı ele geçirmeye çalıştığı idi. Hitler’i Yahudi düşmanı yapan düşüncenin de bu olduğunu yukarıda belirtmiştik. Stalin bunu gördükten sonra hem Komünist Partiden hem de SSCB yönetiminden Yahudi Marksistleri tasfiye etti. Bu tasfiye bazen idamlar ve sürgünlerle çok katı uygulamalarla gerçekleşti. Stalin otoriter bir Marksist’ti lakin Samimi bir Rus milliyetçisiydi. Ve onun samimiyeti ‘Rusya elden gidiyor’ düşüncesi etrafında hukuk kurallarının ihlal edilmesini mazur gösteriyordu.

Güney Afrika Apartheid rejimi hüküm sürdüğü yaklaşık 45 yıl boyunca ten rengi sebebiyle onbinlerce insana işkence etti ve öldürdü. Altın madenlerinde ağır işlerde ve hayati tehlike doğuran işlerde hiçbir tedbir almadan ‘canı ucuz’ esmer tenlileri kullandı. Açlık ve hastalık sebebiyle on binlercesinin ölümüne göz yumdu ve/veya ölümünü seyretti. Hristiyan teolojisinin fanatik eğitiminden geçirilmiş Avrupalı beyaz liderler ‘dini’ bir öğreti ile Tanrının kendilerini esmer tenlilerden ve Asya ırklarından üstün yarattığına inanıyorlardı. Hepsi bu düşüncelerinde samimi idiler. Yanlış bir şey yapmıyorlardı. Tanrının onlara lütfettiği bir hak sebebiyle suçlu olamazlardı. Hukuk beyazların haklarını ve ayrıcalıklarını koruyan bir aparattı. İşkence ederken doğal bir hakkı kullanmış, öldürürken dünya üzerinden bir yükü kaldırmışlardı!

Küresel terörist Amerika Birleşik Devletleri ve onun Başkanları da samimi teröristlerdi. Gücün verdiği şımarıklıkla 1945 yılından itibaren gözünü kestirdiği her ülkeye saldırmayı, canını sıkan her ülkeye savaş ilan etmeyi, askeri hedeflerden çok sivil unsurları hedef almayı ilke edinmişlerdi. İster Demokrat olsun ister Cumhuriyetçi bu terörize yaklaşım hiç değişmedi. Bu teröristler zaman zaman Nobel barış ödülünü de kendilerine vermekten utanmadılar. Amerika’nın terörist başkanları zaman zaman içlerindekini açık etmekten de çekinmediler. 2001 ikiz kule saldırılarından hemen sonra George W. Bush bu saldırı yaşam tarzımıza yönelik bir saldırıdır derken Avrupa’nın bütün liderleri onu alkışlıyordu. Afganistan ve Irak işgal edilip milyonlarca insan katledilirken on binlerce insana (kadın-erkek-çocuk) sistematik bir biçimde tecavüz edilirken ABD yönetimi o güne kadar sahip olmadığı bir kamuoyu desteğine sahipti.

Amerikan başkanları bir ülkeyi işgal ederken bunun hakları olduğuna büyük bir samimiyetle inanıyor ve Amerikan halkı da bu işgale büyük bir samimiyetle destek veriyordu. Yaşanan insan hakları ihlalleri ve tecavüzler aşağı ırkın başına gelen birkaç askerin haylazlıklarından ibaretti. ABD bir hukuk devleti ve dünyanın en demokratik ülkesiydi. Çünkü iki siyasi parti seçim denilen bir tiyatroda yüzlerce yıldır yer değiştiriyordu. Hukuk bu yer değiştirmelerin ve Amerikan yaşam tarzını korumanın araçlarından biriydi. Hala da öyle.

Son olarak;

Hakla batıl arasındaki mücadele serüvenine tarih diyoruz. Galiplerin tarihi yazıyor olması bu gerçeği değiştirmiyor. Hak kendi tarihini yazıyor. Bazen bu tarihin ortaya çıkması için yüzlerce yıl gerekiyor. Ama emin olduğumuz bir şey var ki batıl Hakkı asla örtemiyor. Hak nasıl batıla karşı galebe çalacak? Elbette hukukla! Tarih samimi zalimleri, samimi teröristleri sayfalarında uzun zaman tutamayacak. Ya da ancak kirli sayfalarında yer verecek ama adı bugün unutulsa da hukukla direnenler altı kalın harflerle çizili satırlarda hep bulunacak. Tıpkı İmam Abdullah Harun gibi.

Samimi bir zalim, samimi bir diktatör, samimi bir terörist veya Amerikan başkanı er ya da geç hak ettiği muameleyi görecek. İnsan hakları mücadelesinin ihtiyaç duyduğu şey samimiyet değil, hukuk ve adalete bağlılık olmalıdır. Elimizde samimiyet ölçer bir alet yok ama hukuk gibi karşılaştırma yapabileceğimiz somut bir mekanizma var. Binlerce yıllık bir imbikten süzülerek ortaya çıkan insan hakları kavramı da hukukun çocuklarından biridir. Ve her anne-baba çocuğunu korur. İnsan haklarını samimiyet gibi ölçülemez bir alandan, hukukun meşru, kabul görmüş, üzerinde ittifak edilmiş birikiminin kollarına teslim etmeliyiz. Samimiyet arkadaşlarımızla, ailelerimizle, eş-dostla aramızda geliştirebileceğimiz bir alan olabilir sadece.

 

Üstün BOL

 



[1] Bu vesileyle bu mücadelede en az Mandela kadar emeği olan ama adı kayıtlarda bir kez olsun bilerek ve isteyerek anılmayan İmam Abdullah Harun’u anmak ve rahmet dilemek isterim.  Hiçbir emek zayi olmaz, hiçbir hakikatin üzere sonsuza dek örtülemez.

 

11 Eylül 2026 Cuma

TEZAT KAVRAMLAR: AHLAK / NAMUS – GAZETECİLİK

 

TEZAT KAVRAMLAR: AHLAK / NAMUS – GAZETECİLİK

Bütün genellemeler gibi yanlış bir yerden konuya girdiğimi biliyorum. Ama bütün genellemelerden bağımsız olarak bu genellemenin hakiki bir karşılığının olduğundan bütün kamuoyu gibi ben de eminim. Doğrudan tanıdığım yüzlerce gazeteci, cemaziyelevvelini bildiğim aktif olarak mesleğini sürdüren binlerce basın yayın mezunu var.

Bunların içinden hem sağdan hem soldan biraz zorlarsam iki elin parmakları kadar meslek ahlakı ve karakteri olan isim sayabilirim. Bu sayının çok iyimser bir rakam olduğunu da belirtmeliyim.

               Yirmi yılı aşkın bir süre yerel yönetimlerde memuriyetten bürokrasiye kadar hemen her kademede görev yaptım. Özellikle bürokratik görevlerim sırasında sabah ilk işim bugün hakkımda ne tür tezviratlar çıkacak merakıyla kendini gazeteci sanan ‘küçük esnafın’ paçavralarını okumak olurdu. İlk başlarda bu durumun ben ve benim gibi arkadaşlarımın şahsıyla ilgili bir durum olduğunu düşünüyordum. Saf zamanlarımdı. Sonradan anladım ki bu ‘küçük esnaflar’ bizim üzerimizden siyasetçilere ve Belediye Başkanlarına parmak sallıyorlardı.

Kendini ifade etme, doğruyu anlatabilme mecralarının tamamen yüzünüze kapandığı siyasetçiyle, belediye başkanıyla sürdürülecek kavganın büyüklüğüne göre günler bazen haftalar süren bu tezvirat bir sabah uyandığınızda bıçak gibi kesilir, gönül alma babından hakkınızda veya yürüttüğünüz başkanlıkla ilgili birkaç sevimli cümle ile bu paçavralar konunun üzerini örterdi.

Bu işin yerel, küçük ve önemsiz tarafı. Bu meselenin bir ‘küçük esnaf’ şeytanlığı olduğunu düşünmek hayatınızda yapacağınız en büyük hatalardan biri. Küçük şehirlerde tezgahını kuran bu şeytani organizasyon ulusal çapta da varlığını en şiddetli şekilde sürdürüyor. Hatta bu gayrimeşru durum o kadar meşrulaştırılmış ki ahlaklı olduğunu zannettiğiniz insanlar/gazeteciler bile bunun normal bir durum olduğunu, piyasanın bunu gerektirdiğini ahlaksızca savunabiliyor.

Ulusal gazete ve televizyonlarda kurulan tezgâh şöyle çalışıyor. Üç yüz bin satışı 50 bin abonesi olan bir gazete ve o gazetenin dahil olduğu televizyon/internet sayfası/sosyal medya organizasyonları hakkınızda birkaç gün olumsuz haber yapıyor. İçeriği, kurgulanışı, söylemi, dili itibariyle gerçekle alakası olmayan bilgiler milyonlarca insana günlerce boca ediliyor. Kendinizi ifade edebileceğiniz bütün kapılar, bütün iletişim kanalları yüzünüze kapanıyor. Birkaç gün neye uğradığınızı şaşırıyorsunuz! Sonra meselenin yaptıklarınızla, söylediklerinizle ilgili olmadığını bunun bir ticari ‘küçük esnaf’ faaliyeti olduğunu fark ederek büyük patronlarla iletişime geçiyorsunuz.

Özellikle şehir ve Büyük Şehir Belediye Başkanlarına karşı uygulanan bu ‘küçük esnaf’ faaliyeti yüzde 99 oranında başarılı oluyor. Çok satan, çok izlenen bu basın yayın kuruluşları aslında sizden reklam istiyor! Mesajı alıp gazetenin nedense çok ünlü olan ama 50 yıllık kariyeri boyunca yazdığı bir satırı bile hatırlanmayan gereksiz yazarlarından 8-10 kişiyi şehrinize davet ediyorsunuz. Yedikleri içtikleri, kaldıkları lüks oteller ve bütün fantezilerini karşılıyorsunuz. Şehrin görülesi bütün mekanlarını, müzelerini, caddelerini sokaklarını, ilçelerini, doğal ve turistik alanlarını büyük bir ihtimamla gezdiriyor, bütün ihtiyaçlarını karşılıyorsunuz.

Bu ünlü gazeteci kılıflı esnaf havaalanında karşılandığı gün yazılarını gazete merkezine göndermeye başlıyor. 2 yıl önce geldiği günle (geldiği tartışılır) bugün arasında inanılmaz farklar olduğunu, Başkan’ın şehri adeta yeniden yarattığından bahsederek gördüklerini her gün aktaracağını belirtiyor. Her gün yiyip-içip her anlamda her şeyin tadına baktıktan sonra da dediğini yapıyor!

Bu on gün sona erip İstanbul’a döndüğünde de yazmaya devam ediyor. O daha evine dönmeden adresine kargolanmış yöresel ürünler hem kendisinin hem ailesinin bir süre daha mutlu olması için yeterli! Hele hele İBAN hesabında bir hareketlilik olmuşsa aylar sürecek bir cicim ayı başlıyor. Bu bireysel büyük yazar ‘küçük esnafın’ yaşadığı mutluluk. Ama asıl mutluluğu gazete-TV yönetimi yaşıyor. Bu tarihten sonra Büyük Şehir ve Başkanı hakkında yapılacak her haber reklam ücretine tabidir ve şehrin tanıtımına yönelik her içerik faturalandırılacaktır!

Yıl boyunca ticari veya siyasi maksatlı yüzlerce içerik üretilir. Bu içerik karşılığında milyonlarca liralık fatura kesilir. Ama bu kadar yetmez! On binlerce adet gazete aboneliği, Büyük Şehir Belediyesinin kültürel faaliyet kapsamında dağıtacağı gazete yazarlarının kitap ve eserleri, basın bülteni, reklam anlaşması Belediyenin kitaplarının yayın ve dağıtımı anlaşması da yapılır. Belediye Başkanı başından bir belayı defettiği için huzurludur. Gazete patronu küçük bir numarayla maliyetsiz şekilde kazandığı milyonlar için avucunu ovuşturmaktadır. Bu alış-veriş bir yıl süreyle tarafları sakinleştirir.

Bir yıl sonra eğer belediye başkanı bu yüksek maliyetten kaçınmak isterse aynı grup gazete ve televizyonlarında tezvirata yeniden başlar. Yine bütün iletişim kanalları yüzüne kapanır birkaç gün sonra anlaşma tekrarlanmak zorunda kalır. Kiralık ünlü gazeteciler yeniden şehre gelir ve bir yıl içinde şehrin çehresinin ne kadar değiştiğinden bahsederek konuya girerler. Bu süreç Belediye başkanının siyasi ömrü boyunca bu şekilde devam edecektir. Bu kumpasa direnmeye çalışan istisna da olsa Belediye Başkanları elbette çıkar. Onlar da ilk fırsatta tasfiye edilerek yerine uyumlu/münasip tipler getirilir. Bu model iktidar belediyeleri için de muhalefet belediyeleri için de bu şekilde sürdürülür.

İl belediyelerinde ve orta ölçekli büyükşehirlerde ikinci bir tırtıklama modeli daha vardır. Pastanın büyüğünü elbette ulusal yayın yapan holdingler toplar ama onların artıklarını da yerel de ‘küçük esnaf’lık yapan gazeteci-televizyoncu olduğunu zanneden kifayetsiz muhterisler temizler! Onların hesabı daha küçük ve maliyeti kişilikleri kadar ucuzdur. 300 abonesi bile olmayan 2 yaprak gazetelerine Büyükşehir belediyesinden alacakları ilanlar için çullanırlar. Eğer ilan rakip gazeteye verilmişse veya bir broşür, bülten kitapçık rakip gazetenin matbaasında basılmışsa gazeteler de haberler başlar. TV’lerinin uyduruk akşam haberlerinde bel altı yorumlar yayınlanır. Belediye Meclis toplantısı yayın ihalesini rakip televizyon kanalı kazanmıştır. Sokak afişlerinin basılması ve billboardlara dağıtımı başka bir firma üzerine ihale edilmiştir! Belediye Başkanı bu paçozluğa önceleri direnir ama bir süre sonra bu ahlaksızlıkla baş edemeyeceğini düşünerek ilk ihalede bu gazete ve televizyona da alan açar. Böylece ilişkiler düzelir ve yılın geri kalan aylarında Belediye Başkanının ne kadar başarılı olduğuna dair içerikler üretilir. Yeni yıl geldiğinde basın-yayın-reklam ihaleleri bu şekilde devam ederse sorun kalmaz!

Ama sadece bu kadar yeterli değildir. Çünkü alışmış kudurmuştan beterdir ve ‘küçük esnaf’ olmak gerçekten küçük bir şeydir. Küçük gazeteci- küçük televizyoncu 10 Ocak gününü (çalışan gazeteciler günü) evinde geçirir! Yolu kargocuyu gözler. Öğleden sonra hala gelmemişse kargo firmasının arar ve adına kargo olup olmadığını araştırır. Akşam olup kargo yine gelmemişse bilgisayarının başına geçer ve yazısını döşer. Belediye Başkanı ‘küçük esnaf’ımıza son model dizüstü bilgisayarı hediye etmemiştir. Eğer geçen yıl hediye etmişse bu kez son model bir ayfon ve akıllı saat beklemektedir. Birkaç gün üst üste belediye faaliyetlerini sert biçimde eleştirir ve belediye başkanına saldırır. Belediye başkanı mesajı alır ve 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Gününü kutlayan bir kart göndererek diz üstü bilgisayarını veya son model telefonunu kargoyla ulaştırır. Tabi ki sorun kargodaki gecikmeden kaynaklanmıştır!

Bu durum sadece Belediye Başkanları ve siyasetçilerin karşılaştığı bir arıza değildir. Üniversite rektörlüklerinden gayri meşru taleplerini temin edemeyen gazeteci kılıklı tipler önce üniversite hakkında yalan yanlış haberler yapar. Birkaç gün sonra rektörün beceriksizlikleri manşetlere taşınır. Oysa olan bir ilan ihalesinin veya bir reklam anlaşmasının başka bir firmaya ihale edilmesinden ibarettir. Bazen bir eş dost akrabanın üniversite kadrosuna alınmaması ve/veya görevden alınan bir tanıdığın ricası ile de ‘küçük esnaf’ meziyetleri sergilenir.

Bu o kadar sırıtıcı bir durumdur ki ‘küçük esnaf’ basın ilan kurumundan ilan alabilmek için şehrin iktidar partisi milletvekiline şirinlik yapar. Güzel haberler, sevimli manşetler atar. Önümüzdeki seçimde alacağı reklam ve tanıtım ücretleri heyecanlanması için yeterlidir. Hiç sevmese de bölgenin siyasetçileri için de bu tavrını sürdürür. Rektörlük veya rektörler bu küçük numaraya karşılık vermezse ikinci aşamaya geçilir. Cumhurbaşkanı iyi ama etrafı kötü modudur bu. İlk bakışta siyasetçi durumdan memnun olur. Bölgenin Bakanı ve hükümet için de sorun yoktur. Sonuçta kötü olan kendisi değil atadığı bürokratıdır.  

Başka bürokratlar, il müdürleri vb. içinde sistem bu şekilde işler. İyi siyasetçi bu numaraları yemez ömrü kısa kötü siyasetçi durumdan vazife çıkarır. Sessiz kalmasının kendisine menfaat sağlayacağını düşünür. Sonuçta bir süre sonra kuyruğuna teneke bağlanarak tasfiye edilir!

Gazetecilik mesleğinin 4. Kuvvet gibi şaşalı bir biçimde anlatılmasının, pazarlanmasının sebebi, bir denetim mekanizması, hakikatin ortaya çıkarılması ve toplumun biçimlendirilmesinden ziyade siyaset ve menfaat ilişkilerini yönetebilme gücünden kaynaklanır. Bu sadece ülke için değil bütün uluslar üstü büyük veya küçük medya organları için kesin bir hakikattir. Hiçbir pazarlama tekniği, hiçbir maddi büyüklük ve uluslarüstü tanınırlık medya sektörünün bir ‘küçük esnaf’[1] organizasyonu olduğu gerçeğini değiştiremez. Gazetecilerin veya televizyoncuların mesleki dayanışma romantizmiyle sergilediği ahlaksız tutum da diploma sevgisi nedeniyle sergilediği gayri hakiki davranışlar da bu gerçeği değiştiremez.

 

 

Cyrano de BERGERAC  



[1] Küçük esnaf bir metafor olarak kullanılmıştır. Mahallelerimizdeki bakkala, berbere, kasaba, tuhafiyeciye, nalbura hürmet ederim.

BİR AMERİKAN TİPİ MÜSLÜMANLIK ÖRNEĞİ: ANADOLU İSLAMI/ANADOLU İRFANI

  Amerikan Tipi Müslümanlık ( https://www.hertaraf.com/koseyazisi-ustun-bol-amerikan-tipi-muslumanlik-4347 ) yazısını yazmaya başlarken g...