Amerikan Tipi Müslümanlık (https://www.hertaraf.com/koseyazisi-ustun-bol-amerikan-tipi-muslumanlik-4347 ) yazısını yazmaya başlarken garip
tepkiler alabileceğimi düşünüyordum. Bir kesim sayıları az da olsa beni tebrik
edecek, kalabalık bir kesim ise üzerime yürüyecekti. Öyle olacağını sanmıştım,
öyle olmalıydı en azından, ama olmadı!
Birbirimizi
uzun zamandır tanıdığımız ve takip ettiğimiz birkaç yazar dışında övgü ve
eleştiri almadım. Hadi bu normal diyelim. Karşı çıkması gerekenlere, itiraz
etmesi gerekenlere ne oldu?
Cemaat
mensubu bir arkadaşımın ‘Allah’a nasıl hesap vereceksin?’ gibi veciz bir
eleştirisi olmasaydı kendimi yalnızlığa terkedilmiş hissedecektim! ‘Bizim
hocamıza, bizim mürşidimize, bizim büyüğümüze nasıl söz söylersin, çarpılırsın’
tarzında kelime oyunları… Oysa yazıyı baştan sona okumuş olsaydı meselenin
kendi mürşidi, büyüğü, hocası olmadığını anlayacaktı.
Bir ‘eski’
arkadaş telefon açıp bir kere çaldırıp ben yetişinceye kadar kapattı. Bir başka
‘eski’ arkadaş ise Watsapp’tan bir şeyler yazıp silmiş. Okuyamadım tabi.
Aylardır hatta yıllardır görüşmediğim bu ‘eski’ arkadaşların yazı
yayınlandıktan sonra iletişime geçmeleri ilginç! Devamında vazgeçmiş olmaları
ise alabilecekleri tepkileri tahmin ediyor olmaları ile ilgili. Bu ‘eski’
arkadaşların yazdıklarımdan alınmalarını gerektirecek mensubiyetlerinin
olduğunu da söylemem gerekli.
23 Sayfalık
uzunca bir yazının üstelik sağda – solda sataşmadık kimse bırakmayan bir
yazının akıbeti bu: görünmez olmak! Oysa ben muhataplarıma karşı açık ve sert
olduğum kadar onlardan da açıklık ve sertlik beklerdim. Telefonu çaldırıp
kapatmak, yazdıklarını silmek mensubu olduğu cemaate, harekete her neyse o yapıya
güvensizlik anlamına da gelir. İnanmadığınız bir şeyi savunamazsınız. Bu bir
aidiyet değil olsa olsa bir alışkanlık demektir. Ve her alışkanlık bir
tembelliğin sonucudur.
Avukat
Mehmet Ali Başaran www.hertaraf.com’da Galata Köprüsünde Selfie (https://hertaraf.com/koseyazisi-mehmet-ali-basaran-galata-koprusunde-selfie-4413 ) başlığında bir yazı yazdı Ocak
2025’in ilk günlerinde. Arayıp yazı üzerine uzun uzun konuştuk Mehmet Ali’yle.
Sohbetin bir yerinde ben mi söyledim o mu söyledi emin değilim şöyle bir cümle
kuruldu: ‘En büyük konforumuz kitlemizin okur-yazar olmaması!’
Galata
Köprüsünde Selfie yazısı da sert bir yazıydı ve yazarına hem sevenleri hem de
karşıtları açısından tepki verilmesini gerektiriyordu. Mehmet Ali yazısı için
tepki aldı mı bilmiyorum ama sanmam!
Amerikan
Tipi Müslümanlık yazısının uzun bir yazı olduğunun farkındayım. Makaleyi
üç-dört dizi yazı şeklinde yayınlayabilirdim bunu düşündüm ama tercih etmedim.
Çünkü birbirinin devamı şeklinde gelişen olayları birkaç hafta arayla
yayınlamak yazının bütünlüğünü bozabilirdi. Birinci bölümü okuyan biri ikinci
bölümü kaçırabilirdi. ‘Dinde Amerikan Etkisi’ üzerinde çok çalışılan bir konu
değildi ve arandığında her şeyin bir başlık altında bulunulabilmesini istedim. ‘Yazı
çok uzun bu nasıl okunacak?’ diyen arkadaşlara cevabım da bu.
İlk yazıda
Amerikan Tipi Müslümanlığın gelişimini ve sokağa etkilerini anlatmaya çalıştım
ancak bir mesele daha derinden ilerlemeye devam ediyordu. Üstelik bu mesele
hakkında hiç kimse olumsuz bir görüş belirtmiyordu. Hakkında yazılan kitaplar,
yazılar, makaleler, televizyon yayınları ondan büyük bir erdem gibi bahsediyor,
aleyhinde tek bir cümle kurulmuyordu. Neydi bu mesele? Özellikle son 20 yılda
iyi bir satış pazarlama ile zihinlerimize olumlu anlamda nakşedilen zehirli bir
kavram olarak Anadolu İslamı/Anadolu
İrfanı’ydı.
Amerikan
Tipi, Avrupa Tipi Müslümanlığın temel argümanının devlete sadakat ve devletin
kararlarına karşı sorgusuzluk olduğunu söylemiştik. Amerika’nın felsefesi
şuydu: Gökteki Tanrı Amerika’nın işlerine karışmadığı sürece herkes dininde,
ibadetinde, kılık kıyafetinde özgürdür! Anadolu İslam’ı kavramı da esasen
bu ilke üzerine inşa edilen devletin sorgusuzluğu ve devlete sadakat ilkelerine
riayet ettiği sürece dinin şekli unsurlarında insanları serbest bırakan bir
temele dayanıyordu. Ancak dinin değişmez temel bilgileri ile devletin kararları
çeliştiğinde tıpkı Amerika’da olduğu gibi devlete sadakat gösterecek bir
kitlenin varlığı halinde büyük kalabalıklara bir ‘irfan’ atfedilerek yerli ve
kutsal bir İslam kuramı yüceltilebilirdi. Bu takdirde bireylerin çarşaflı ya da
şalvarlı olmaları, sakallı ya da başörtülü olmaları bir tehdit ve sakınca
doğurmazdı! Doğurmadı da! Bugün seküler akımın bütün unsurlarında (Partileri,
sosyal kurumları, sivil toplum örgütleri) Müslüman insanlar veya şekil
itibariyle, kılık kıyafeti veya kullandığı dil sebebiyle Müslüman çağrışımı yapan
bütün insanlar sadakat gösterdikleri kadar vitrinde yer alabiliyor, örgütün
kutsal metinlerine rıza gösterdiklerinde kameralar önünde rozet takılarak onore
edilebiliyorlar.
Haksızlık
etmemek için şunu da söylemeliyiz. Anadolu insanının bir irfana sahip olduğu
muhakkak. Bütün kışkırtıcı unsurlara rağmen Türk-Kürt çatışmasının çıkmaması,
Türklerin ve Kürtlerin hala ve giderek artan oranda birbirleriyle evlenmesi,
aile kurması, iş ortaklıkları yapması bu irfanın bir sonucudur. Aynı şekilde
aynı kışkırtıcı unsurlara rağmen Alevi-Sünni çatışmasının ortaya çıkmaması,
Alevilerin ve Sünnilerin aynı mahallelerde yaşamaya devam etmesi, gettolaşma
yaşanmaması yüzlerce yıllık bir irfanın, insan kalabilmenin neticesidir. Bunun
gibi toplumların birçok sinir ucunun bütün zorlamalara rağmen halklar nezdinde
bir çatışmaya dönüşmemesi bu irfanın sayesindedir. Ülkemizin yaşadığı büyük
depremler sonrasında çok sayıda insanın hayatını kaybettiği afetlerden sonra
gösterilen dayanışma ve birlik duygusu da bunu işaret eder. Kimi azgınların
zaman zaman ortaya koyduğu saldırgan tavır geniş halk kitleleri tarafından
dikkate alınmamakta ve hezeyana dönüşmemektedir.
Ancak son
zamanlarda özellikle de son 30 yılda Anadolu İrfanı olarak lanse edilen şeyin
bir dönüşüm yaşadığı ve esas itibariyle de irfan niteliğini kaybettiği açıktır.
Özellikle genç neslin büyüklerinin sahip olduğu irfanı kuşanamadıkları bir
gerçektir. Çünkü geçmişte irfan olarak tanımlanan duygu ve düşüncelerin form
değiştirdiği, bilerek ve isteyerek irfan kavramının yozlaştırıldığı açıktır.
Örneğin son 20
yıllık pratiğe baktığımızda, özellikle sağcı/muhafazakâr televizyon
yorumcularının, gazete yazarlarının ve hatta kanaat önderlerinin irfan
kavramını bir yandaşlık anlayışı üzerine kurguladıkları görülecektir.
Desteklediği siyasi partinin yeter çoğunluğu sağladığı durumlarda bunu Anadolu
İrfanının bir neticesi olarak değerlendiren bu isimler aynı zamanda
desteklediği partinin seçimi kazanamadığı durumlarda insanları aşağılamış
olduklarının, onları irfansızlık ile suçladıklarının farkında bile değildir.
Bize oy verirseniz irfan sahibi
olursunuz, rakip partiye oy verdiğinizde hain ve nankörsünüz demek anlamına
gelen bu aşağılayıcı söylem tek parti siyasal dönemlerinin ucuz bir tekrarından
ibarettir. Sadece siyasal parti ve hareketlerin değil, toplumsal olayların
sonuçları da bu anlamsız ilişki ağıyla yorumlanmaktadır. Yasal düzenlemeler,
işe alım prosedürleri, toplumsal ayrımcılık gibi hastalıklar durduğunuz yere
göre irfan veya irfansızlık olarak lanse edilmektedir. Hatta geçmişte takındığı
tavır sebebiyle irfan sahibi olmakla onore edilen insanlar kısa süre sonra değiştirdikleri
tavır sebebiyle düşman veya hain ilan edilebilmektedir.
Anadolu İrfanı/İslamı
işimize geldiğinde kullandığımız bir aparatken, işimize gelmediğinde görmezden
gelebileceğimiz bir tutuma dönüşmüştür. 1950 sonrası İslamcı geleneğin
neredeyse bütün unsurlarıyla sergileyemediği irfan, bugün yeni argümanlar ile
irfan olarak yorumlanmaktadır.
Türkiye’nin
NATO’ya üyeliği, Kore’ye asker gönderilmesi, bütün siyasal/sosyal/dini
konularda Amerikancı bir tavır sergilenmesi; üstelik utanılması gereken bu
tavır ve tutumların bugün bir irfan olarak aktarılması bu irfansızlığın bir
neticesidir.
Aslında
irfan denilirken kastedilen Mevlâna ve Yunus Emre başta olmak üzere rejim
tarafından kutsal ve dokunulmaz kabul edilen kişi ve kurumların çizgisine rıza
gösterilmesidir. Bu isimler tartışılması söz konusu dahi edilemeyen,
eleştirilmeleri düşünülemeyen her ne yazmış ne söylemişse kutsal bilgi kabul
edilerek itaat gösterilen kutsal şahsiyetlerdir. Ancak bu kutsallık sadece
geçmiş şahsiyetlerle sınırlı kalamaz. Çağın ihtiyaçlarına ve toplum
kesimlerinin ihtiyacına göre yeni kutsallıklar icat edilir. Son dönemde Necip
Fazıl ve Nazım Hikmet üzerinden üretilen kutsamalar da bu bağlamda
değerlendirilmelidir. İlerleyen zamanlarda yine ihtiyaca bağlı olarak hata
yapması düşünülemeyen, sorgulanamayan kişi ve kurumlar da üretilmeye devam edilecektir.
Orduya
sadakat, her ne yaparsa yapsın devlete bağlılık, hangi suçu işlemiş olursa
olsun kimi kurum ve şahsiyetlerin hatasızlığı üzerine kurulu bir anlayış,
‘vardır bir bildikleri’ yaklaşımı Anadolu İrfanı/İslamı olarak kabul
edilmektedir. 15 Temmuz’da, 28 Şubat’ta ve benzeri olaylarda devlet
mekanizmalarının veya kendini devletin sahibi zannedenlerin işlediği suç ve
günahların -toplumun bir kesimi tarafından- tevil edilmesi, halkına silah
doğrultan insanların (Ergenekon vb.) bir süre sonra ve özellikle öldükten sonra
kutsanması da bu tahrif edilmiş irfanın bir sonucudur.
Dini alanın
egemen unsurlarının (cemaat, cemiyet, tarikat vs.) çeşitli politik ve sosyal
saiklerle gelişen olaylara karşı takındıkları tavır da bu eksendedir. Örneğin
ülkenin resmen tanınmasa, hukuken yok sayılsa da dini unsurlarının ülke
çıkarları ekseninde sergilediği tavır da bu bağlamda değerlendirilebilir.
Sayıca
kalabalık ve güçlü bir dini cemaatin Kore’ye asker gönderilmesi için
sergilediği tavır da bu konu da örneklik teşkil edebilir. Aynı şekilde
Türkiye’nin NATO üyeliğine sevinen ve Başvekile tebrik telgrafı çekecek kadar
heyecanlanan dini önderlerin varlığı da herkesin bilgisi dahilindedir.
İlaveten Amerika ile yan yana
yürüyebilmek, Amerika’dan aferin alabilmek için bütün İslami unsurların
Komünizmle Mücadele Dernekleri (KMD) kurmaları, KMD kurmak için birbirleriyle
yarışmaları, bu dernekler vasıtası ile Amerikancı olmayan unsurlarla çatışmayı
göze almaları (6-7 Eylül olayları, Mustafa Kemal’in evinin yakıldığı iddiaları
sonrası çıkan olaylar, Amerikan 6. filosunun İstanbul’a gelişi sonrası yaşanan
çatışmalar) bir irfanın değil, irfansızlığın işaretidir.
Aynı
tarihlerde Kore’ye gönderilen askerler için dua ayinleri düzenlenmesi, Eva
Peron’un sağlığına kavuşması için camilerde yoğun katılımlı mevlitler
okutulması, dini metinlerde, Cuma vaazlarında Amerikan askerlerine ve Amerika
ile birlikte savaşan askerlere dualar edilmesi ve yakın zamanda Obama seçimleri
kazandığı için kurban kesme seremonileri düzenlenmesi benzer irfan eksikliği
örnekleridir.
Sadece
Kore’ye asker göndermenin dini hükmü üzerine kafa yormak bile ortada bir irfan
olup olmadığını ölçmek için yeterlidir. Takipçilerine neden Kore’ye asker
gönderilmesini savunduklarını izah etmek için sayfalarca açıklama yapmak
zorunda kalan cemaatler aslında bu ezikliği örtmeye çalışmaktadır.
Kore’de ölen askerlerin şehit olup olmadığı
meselesini ‘üzerinde üniforma varsa şehittir’ sağcılığıyla çözmeye çalışan bu
kafa bir irfanın değil üretilmiş ve kabul ettirilmek istenilen bir ‘Anadolu İslam’ı’
ezberinin mamulleridir. İslam’a göre kimin şehit olacağı, kim için savaşılırken
şehit olunacağı üzerinde ittifak edilmiş bir konudur. Amerikan askerleri
ölmesin, Amerikan çıkarları zarar görmesin diye insanlarını ölüme gönderen bir
ülke elbette cemaatleriyle, Diyanet İşleri Başkanlığıyla öldürdüğü insanları ve
onların geride kalanlarını mutlu edecek bir dil ve söylem üretecektir! O yüzden
Diyanet İşleri Başkanlığı Kore’de ölenler için şatafatlı törenler, mevlitler
düzenler, Anadolu İslamı’nın bir kuralı olarak haklarında şehitlik
güzellemeleri yapar. Bu hem yakınlarını Amerika için kaybedenlerin gönlünü
ferahlatır hem de Amerika için ölmeye rıza gösterecek yeni ‘kahramanların’
ortaya çıkmasına neden olur.
1950’li yıllardan itibaren alttan
alta üretilmeye başlanan Anadolu İslamı söyleminin son 30-40 yılda hızla
yükseltilen bir kavram olduğu açıktır. Özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra
Amerika ve Avrupa’da başlayan Amerikan/Avrupa İslamı salgınının Türkiye’yi
etkilememesi mümkün değildi. Yeni siyasal hareketler, meşruiyetini Batı’dan
alan, Batı’ya benzedikçe meşru kabul edilen akımlar bu küçük numaraya eşlik
etmekten çekinmediler. Adına zaman zaman Anadolu İrfanı, zaman zaman Anadolu İslamı
denilen bu çürümüşlük bütün kollarıyla İslami hareketleri de esir alıp kuşattı.
Bugün kendini İslami olarak
tanımlayan neredeyse hiçbir hareket yok ki milliyetçi, mukaddesatçı, muhafazakâr
dil ve söylemin uzağında olsun. Hiçbir dini hareket yok ki yerli ve milli gibi
bir tuzağın izinde olmasın. İslam’ın evrensel prensiplerini yerli ve milli gibi
yerel bir dil ve söyleme tercih eden İslami hareketlerin çürümekten ve yok
olmaktan başka bir geleceği söz konusu olamaz. Esasen Amerikan tipi Müslümanlık
söylemenin amacı da budur. Netice itibariyle de Amerikan/Avrupa tipi İslam’ın-Anadolu
İslamı’nın başarılı olduğunu söylemek mümkündür. Yenilgi yenilgi büyüyen bir
zafer olduğunu düşünmek ise sadece gönülleri ferahlatan epik bir nostaljiden
ibarettir.