BİLGİNİN İNSANİLEŞTİRİLMESİ[1] -1
1921 Yılında
Filistin’in YAFA şehrinde dünyaya gelen İsmail Raci FARUKİ ilk ve orta
öğrenimini St. Joseph Kolejinde tamamladı. Ardından Beyrut Amerikan
Üniversitesi felsefe bölümünden mezun oldu. 1945-1948 yılları arasında
Celile’nin son Filistinli Valisi olarak görev yaptı. 1948’de Yahudi işgalinin
başlamasıyla Beyrut’a hicret etti. Beyrut’tan sonra Amerika’ya giderek İndiana
Üniversitesinde felsefe anabilim dalında yüksek lisansını tamamladı.
Amerika’da
iken kendine ‘Ben kimim?’ diye sormaya başlayan Faruki, önceleri bu sorunun
cevabını ‘Ben Arabım’ diye yanıtladı. Amerika günleri ise onu başka bir dünyaya
taşıdı. İslam üzerine araştırma yapması gerektiğini fark ederek Ezher
Üniversitesine başvurdu. 3 Yıl boyunca burada eğitim gördükten sonra tekrar
Amerika’ya döndü. MCGİLL Üniversitesinde dersler vermeye başladı.
Ezher
Üniversitesinden döndükten sonra ‘Ben kimim?’ sorusuna verdiği cevap
değişmişti: ‘Ben kimim sorusuna önceleri Filistinli, Arap ve Müslümanım diye
cevap veriyordum. Oysa şimdi bana kim olduğum sorulduğunda ben bir Müslümanım
diyorum.’
Faruki, ABD’de
Müslüman Sosyal Bilimciler Birliği, İslam Koleji ve Uluslararası İslam
Düşüncesi Enstitüsü gibi birçok organizasyonun kuruluşuna öncülük etti.
Pakistan, Hindistan, Güney Amerika, Malezya, Libya, Suudi Arabistan ve Mısır
başta olmak üzere birçok İslam ülkesinde İslami araştırma kurumlarına proje ve
danışmanlık hizmeti sundu.
Hayatının
sonuna kadar Filistin davasını birinci önceliği olarak kabul eden Faruki, 1986
yılında Pennsylvania’da üniversite kampüsündeki evinde, bir sahur vakti Yahudi
teröristler tarafından eşiyle birlikte şehit edildi.
Faruki, 25 kitap yazdı ve 100’ün
üzerinde makale yayınladı. Kitaplarında ve makalelerinde temel önceliği İslami
düşüncenin temeli olarak gördüğü ‘Tevhit’ akidesi idi. Bilginin
İslamileştirilmesi (Genel İlkeler ve Çalışma Planı) kitabı onun meselelere tevhidi
yaklaşımının en bariz örneklerinden biridir. Faruki, makale boyunca bilgi,
bilgiye erişim (Okul-Üniversite) ve bilginin paylaşımı hususlarına tamamen
tevhidi bir çerçeveden yaklaşarak akademi ve okullara örnek bir model önerisi
sundu.
1982’de
sunulan ve geliştirilerek yaygınlaşması umulan bu proje ilerleyen zamanlarda
kadük bırakılarak tamama erdirilemedi. Bugün, yaşadığımız seküler
rahatsızlıkların tamamında bilginin İslamileştirilememesinin esas sorun
olduğunu söylersek yanılmış olmayız.
Bilginin
İslamileştirilmesi hususunda Faruki ile birlikte iki isim daha dikkat çeker.
Makalenin devamında İslam Deklarasyonu çerçevesinde değineceğimiz Aliya
İzzetbegoviç ve yaşayan bir hazine olarak Atasoy Müftüoğlu da aynı dertten
mustariptir. Sözün burasında Aliya İzzetbegoviç’i ilerleyen sayfalara bırakarak
Atasoy Müftüoğlu’na bir parantez açalım.
Atasoy bey, 84
yıllık yaşamı boyunca 40’ın üzerinde kitap, yüzlerce makale yazmış bir
mütefekkirdir. Sadık okuyucuları neredeyse bütün yazılarında bir fikri takibin
izlerini kolaylıkla görecektir. Atasoy Bey’in İslam’a bütüncül yaklaşımı
Müslümanların 500 yıldır fikir üretemediği, sanatta, teknolojide, kültür ve
politikada taklitten öteye geçemediğine ilişkin öteden beri gelen eleştirileri
hala gerçekliğini koruyor. Aliya İzzetbegoviç’i, İsmail Raci Faruki’yi ve
Atasoy Müftüoğlu’nu bir araya getiren ortak düşünce de bu. Atasoy Bey konuya
yaklaşımını Hamaset Söyleminin Sefaleti kitabında şöyle aktarıyor:
İslam
dünyası olarak anılan dünyada entelektüel/bilimsel alanı terk ederek
mistik/tasavvufi alana kapanan toplumlar/kültürler, bu tercihleriyle
emperyalist/siyonist tarihin önünde savrulmaya devam ediyor.
Geleneği/göreneği/statükoyu içselleştirerek bir hayat tarzına dönüştüren
toplumların yeni bir tarih inşa etmeleri düşünülemez. Günümüzde fütuhat tarihi
ve kültürünü politik propaganda aracına dönüştüren bir zihniyetin entelektüel
tarihe bir katkıda bulunması düşünülemez. Bugün Müslümanlar olarak, yerli-milli
bencillikler sebebiyle evrensel bir İslami dayanışma gerçekleştirme iradesine
sahip olmadığımız için evrensel yalnızlıklar, evrensel yenilgiler, evrensel acı
ve ızdıraplar yaşıyoruz. İslam dünyası ulus devletleri, Haçlı-Amerikan
emperyalizminin ürettiği-kontrol ettiği-biçimlendirmeye çalıştığı bir dünyada
gelecek arıyor. Konformist-mistik bir romantizm ve nostaljiyle malul olan
düşünce/kültür/edebiyat/ilahiyat dünyası, seküler emperyalizmle entelektüel bir
hesaplaşma gerçekleştirmeyi düşünmüyor. Haçlı emperyalizmi, siyonist
emperyalizm, Müslümanların sadece evlerinde Müslüman olmasını istiyor. Burada,
İslam dünyasında İsmail Raci Faruki’nin Bilginin İslamileştirilmesi projesi
dışında, hiçbir zaman epistemolojik bir direnişin/hesaplaşmanın gündeme gelmediğini,
gündeme getirilemediğini hatırlamak, hatırlatmak hayati önemi olan bir konudur.
İslam
dünyası toplumları yapısal bir yozlaşma ile karşı karşıya bulunduğu için
evrensel İslami dünya görüşünün, yerli-milli parçalara bölünerek
etkisiz-işlevsiz-anlamsız hale getirilmesi karşısında hiçbir şey yapamıyor.
Sağcılık, milliyetçilik, mezhepçilikle malul bir İslam dünya görüşünden söz
edilemeyeceğini bilmek/anlamak gerekiyor. Bu nedenledir ki içerisinde
yaşadığımız toplumda da görülebileceği üzere İslam toplumlarında, yerli-milli
parçalardan, eğitim projelerinden epistemolojik bağımsız bir sistem çıkarılamıyor.
Oportünist sağcılık, oportünist muhafazakarlık, oportünist dindarlık,
oportünist muhafazakâr politik kadrolar-zihniyet, İslami dünya görüşünü
sahiplenebilecek, temsil ve tecrübe edebilecek, ahlaki/entelektüel/siyasal
müktesebata sahip değiller. Bunun içindir ki bu kadrolar, İslam’ı, Kudüs’ü,
Filistin ve Gazze’yi politik bir propaganda aracı olarak kullanıyor, hayasızca
istismar ediyor. Sözünü ettiğimiz kadrolar, ahlaki/entelektüel/siyasal
yetersizlikleri/iradesizlikleri sebebiyle Haçlı emperyalizminin
vesayetiyle/himayesiyle bütünleşme ihtiyacı duyuyor.[2]
İslam
dünyası toplumlarında entelektüel hayat, eğitim hayatı, akademik hayat, modern
dünyada, modern-seküler bilimsel otoritenin nasıl kurulduğunu, bu otoritenin
İslam’ın otorite ve meşruiyetini nasıl geçersiz kıldığını, İslami otoritenin
yeniden nasıl tesis edilebileceğini konuşmaya, tartışmaya, bu konu etrafında
özgün-bağımsız analizler yapmaya, öneriler geliştirmeye cesaret edemiyor. Bu
meselenin hayati bir mesele olduğunu düşünmüyor olmaları da ihtimal
dahilindedir. Bu toplumlarda yerli-milli propagandacılar, aparatçıklar ‘alim’
sayıldıkları için toplum, varoluşsal meseleleri duygusuz bir kayıtsızlıkla
takip ediyor. Duygusuz kayıtsızlıklar sebebiyle toplum, kültürel hayatın
sefalet düzeyine hapsedildiğini görmüyor.[3]
Atasoy Bey’in
Anormal Zamanlar Anormal Müslümanlıklar başlığı altında söylediği bu sözler,
Faruki’nin yaralarıyla Atasoy Müftüoğlu’nun yaralarının nasıl benzeştiğini ve
hatta nasıl aynılaştığını gösteriyor.
BİLGİNİN
İSLAMİLEŞTİRİLMESİ MÜMKÜN MÜ?
Faruki’nin
1982 yılında İslamabad’da İslam Üniversitesinde sunduğu tebliğin esası bu
soruya cevap aramak ve eğer olabiliyorsa nasıl olacağını cevaplamak, çözüm
önerileri sunmak esasına dayanıyor.
Faruki,
seküler eğitim sisteminin Ezher Üniversitesinde bile -diğer İslam ülkelerinde
olduğu gibi- hastalıklı bir hal aldığını fark ederek bu hastalıktan ümmetin
nasıl kurtulacağına dair bir tedavi denemesi yapıyor, bir reçete yazıyor. Hicri
on dördüncü yüzyılın ikinci yarısından itibaren İslami bir uyanış dalgasının
yükseldiğini devasa özgürlük adımlarının atıldığının altını çizen yazar,
izleyen dönemlerde büyük bir gerilemeye tanıklık edildiğini üzüntüyle
aktarıyor:
‘Aynı
dönemde bu gelişmelerle birlikte büyük bir gerilemeye de tanıklık ettik:
Dünyanın her yerinde Müslümanlar diğer medeniyetleri taklit etme yarışına
giriştiler. Bu yarışta hiç kimse hiçbir alanda hedefine ulaşamadığı gibi, bu
süreç Müslüman toplumun seçkinlerinin İslamsızlaştırılması ve geri kalan
kesimlerin ahlaken bozulmasına neden oldu.
İslam
vizyonu sömürgeci işgalcilerin vizyonunun gölgesinde kaldı. İşgalciler çoktan
gitmiş olsalar bile, bu yabancı vizyon olduğu yerde kalmış hatta daha da
zehirli bir hal almıştı. Nesiller birbirini takip etse de Müslümanlar bu
yabancı vizyonun gölgesinden çıkamadı. İthal edilen kurumlarda; aralarında
İngilizce ve Fransızcanın yaygınlaşmasında, işyerleri, evler ve şehirlerin
tasarımında; eğlence programlarında, ekonomik ve siyasi politikalarda;
hakikate, tabiata, insana ve topluma dair benimsedikleri görüşlerde bu vizyon
kendini açıkça gösteriyor.
Bu yabancı
görüşlerin yaygınlaşmasının altında yatan temel etmen, ‘modern’ ve ‘İslami’
olmak üzere ikiye bölünen eğitim sistemidir. Eğitim sisteminin bu şekilde ikiye
bölünmesi Müslümanların geri kalmışlığının en somut göstergesidir. Bu mesele
ele alınıp çözülmedikçe ümmeti canlandırmak için harcanan bütün gayretler boşa
gidecek ve İlahi emaneti layıkıyla taşımak mümkün olmayacaktır.’[4]
Faruki,
geçmişte birçok ‘önemli’ Müslüman şahsiyetin eğitimde reform adı altında
müfredatlarına bu ‘yabancı’ vizyonu ekleyerek yanıldıklarını söyler. Türkiye
gibi müfredatını/müktesebatını tamamen yok ve teslim eden ülkelerde durum daha
da vahimdir. Seyyid Ahmet Han ve Muhammed Abduh başta olmak üzere birçok
entelektüel bu tuzağa kolayca çekilmiştir.
Neredeyse
herkes tarafından İslami eğitimin zirvesi kabul edilen Ezher, 1961 yılında
Cemal Abdülnasır tarafından modern bir üniversiteye dönüştürülür. Faruki’ye
göre düşülen tuzaklardan biri de budur.
Gerek
entelektüel isimler gerekse ülke yöneticileri 1970’li yıllardan itibaren
yükselen bir enfeksiyona yenik düşmüştür. ‘Batının iyi yönlerini alalım’
hastalığı geri dönülemez biçimde bütün bünyeyi ele geçirmiştir. Onlara göre
modern eğitim zararsızdır ve sadece Müslümanların güçlenmesini sağlayacaktır.
Halbuki, bu seküler dünya görüşünün Müslümanlara yabancı olduğunu, üretilmiş
seküler beşerî ve sosyal bilimlerin hakikat, hayat, dünya ve tarih anlayışının
öğretilmiş/ezberletilmiş/kirletilmiş bir fikri altyapının yansıması olduğunu
görememişlerdir. Belki de kolaycılığa kaçarak, konforlarına yenilmiş ama bunu
asla kabullenmemişlerdir.
Bu kafa
karışıklığı Müslüman toplumlarda hala giderilebilmiş değil. Bunun bir neticesi
olarak da büyük umutlarla gerçekleştirilmeye çalışılan reform hareketleri
olumlu sonuçlar doğurmadı. Bir yandan İslami eğitim giderek hantallaşırken
diğer taraftan kurtarıcı olacağı düşünülen batılı/seküler eğitim sistemi
nitelikli çalışmalar üretemedi. Neticede kendi varoluşunu yenileyemeyen bununla
birlikte taklit ettiği sistemden de verim alamayan daha da kafası karıştırılmış
nesiller ortaya çıktı. Bu kirletilmiş nesil, kendini ‘ilerici’ zanneden
züppelerden oluşuyordu. Bu züppe entelektüel nesil kendilerince ‘muhafazakâr’
ve ‘gerici’ kabul ettikleri insanlara üstünlüklerini kabul ettirdiler. Müslüman
toplumun büyük kısmı zımnen de olsa seküler dünya görüşünün İslam’a üstünlüğüne
ikna edildi! Böyle bir durumda ne yapılması gerektiğini Faruki şöyle anlatır:
‘Eğitim
reformu adı altında sunulan bu tür yüzeysel ve zararlı yöntemlerin Müslüman
alimlerce reddedilmesinin vakti gelmiştir. Müslümanlar için eğitim reformu,
bizzat çağdaş bilginin İslamileştirilmesi olmalıdır. Bugün görevimiz, geçmişte
çağın bilgisini özümseyip İslam kültür ve medeniyet mirasını ortaya çıkaran
ecdadımızın yüklendiği görevle -kapsam olarak daha geniş olsa da-nitelik olarak
aynıdır. Beşerî, sosyal ve doğa bilimleri birer disiplin olarak tekrar
değerlendirilip İslami bir temele oturtulmalı ve İslami amaçlar doğrultusunda
yeniden inşa edilmelidir. Bu bilimlerin veri, problem, hedef, ideal, metodoloji
ve stratejileri İslami ilkeleri yansıtacak biçimde tek tek yeniden
düzenlenmelidir. Her bir disiplin, İslam’la ilişkisi çerçevesinde tevhit esasına
dayanan üçlü bir eksende yeniden şekillendirilmelidir.’[5]
Faruki,
Bilginin İslamileştirilebilmesi için üç birliğin sağlanması gerektiğini
savunur. Bilginin Birliği, Hayatın Birliği ve Tarihin Birliği. Faruki, Bilginin
bu üç birliğini şu şekilde anlatır.
Bilginin
Birliği: Tüm disiplinler hakikatin rasyonel, objektif ve eleştirel
bilgisini araştırmalıdır. Böylelikle bazı bilimlerin akli, bazısının nakli yani
irrasyonel olduğu, bazı disiplinlerin bilimsel ve mutlak, diğerlerinin dogmatik
ve göreceli olduğu iddiaları rafa kalkacaktır.
Hayatın
Birliği: Tüm disiplinler baştan değerlendirilmeli ve yaratılışın
amaçlı tabiatına hizmet etmelidir. Bu da bazı disiplinlerin değer merkezli,
bazılarınınsa değer yargısı içermeyen, bağımsız veya nötr olduğu iddiasını boşa
çıkaracaktır.
Tarihin
Birliği: Bu ilke ışığında tüm disiplinlerin tarih boyunca insan
eylemlerinin topluma veya ümmete ait nitelikler taşıdığı ve ümmetin amaçlarına
hizmet etmesi gerektiği kabul edilecektir. Böylelikle bilginin bireysel ve
toplumsal bilimlere bölünmesi engellenecek, bütün disiplinlerin aynı anda hem
insana hem de ümmete dönük olması sağlanacaktır.[6]
Faruki, bütün
ders kitaplarının bu birlikler üzerine yeniden yazılması gerektiğini savunur.
Bilginin Birliği gereği bu kitapları işleyecek Müslüman öğretmenler
yetiştirilmeli, eğitim kurumları İslam’ın rehberliğinde edinmiş oldukları
tarihi rolü tekrar üstlenebilecek şekilde yeniden yapılandırılmalıdır. İsmail
Raci Faruki, Hayatın Birliğini bütün kâinatın sahibi ve yaratıcısı olan
Allah’ın varlığına bağlar. Yaratıcı, yarattığı bütün unsurların bilgisine en
iyi sahip olandır. Bilgi ve bilim en iyi bileni yok sayarak sağlıklı bir üretim
gerçekleştiremez. Bu hayatın normal akışına aykırıdır. Dolayısıyla Bilginin
Birliğini, Hayatın Birliğini, Tarihin Birliğini kabul etmeden doğru bir sistem,
doğru bir metodoloji geliştirilemez. Eğer bu gerçekliğe rağmen bugün olduğu
gibi seküler bir sistem ve metodoloji geliştirilmişse bu sistemin çöktüğünü,
dağıldığını, yok olduğunu görmek çok yakındır. Bu enkaz altında kalmamak için
bugünden önlem alınmazsa sonuç hepimiz için kaçınılmaz olacaktır.
Bu
üç ilkenin temeli aslında İslam’ın her şeyle irtibat halinde olduğu esasına
dayanır. Fizik, kimya ya da astronomi yaratıcıdan bağımsız, yaratıcının ilgi
alanı dışında tariflenemez. Psikoloji, felsefe, doğa bilimleri, düşünce
hayatının kendisi bütün bu sistemleri yaratan varlık/yaratıcı göz ardı edilerek
anlaşılamaz. Eğer seküler bir bakışla hayatı, bilimi, bilgiyi anlamaya
çalışanlar varsa, sadece anlamaya çalışmayan zorla kabul ettirmeye çalışan
metodolojiler varsa çok kalabalık olsalar dahi eğitilmeli, terbiye edilmeli ve
gerçek hayata dahil edilmelidir.
TEŞHİS VE TEDAVİ: BELİRTİLER
İlk kez Atasoy Müftüoğlu tarafından dile getirilen
yenilgimizin 1492[7] yılında
başladığı ifadesi son yıllarda ama özellikle 7 Ekim ve sonrasında Gazze, Lübnan
ve İran’ın saldırıya uğramasıyla daha anlaşılır hale geldi. Kendi tarihimizden
örnek vermek gerekirse 1453 yılında İstanbul’un fethedilmesi aslında
gerilemenin de başlangıcıydı. Bütün şatafatlı görüntüsüne rağmen Osmanlı
İmparatorluğunun gerilemesinde bir kızıl elma ülküsü olan İstanbul’un
fethedilmesi başat rol üstlendi.
İslam
toplumlarında 1400’lü yıllarda başlayan gerileme ve çöküş hikayesi 19. Yüz
yıldan itibaren hızlı ve önlenemez bir sonla neticelendi. Bu tarihten itibaren
İslam toplumları tarihin bugüne kadar görmediği ağır bir yenilgiyle yüzleşiyor.
Müslümanlar
yenilmekle kalmadılar öldürüldüler, katledildiler, soykırıma uğratıldılar.
Sadece malları ve toprakları çalınmadı hayatları, umutları ve gelecekleri
ellerinden alındı. Zihnen sömürüldüler, sömürülmeyi içselleştirdiler ve
yenilgiyi normalleştirdiler. Bu yenilgi ve yok oluş beraberinde Batılılaşmayı
(şeklen, aklen ve ahlaken), sekülerleşmeyi ve doğal olarak İslamsızlaşmayı
beraberinde getirdi.
Bu
süreçte Müslüman imajı negatif anlamlara evrildi. Bilerek, isteyerek
Müslümanların ve Müslümanlığın ‘fanatik/marjinal’, ‘terörist’, ‘gerici’,
‘zavallı’, ‘tembel’, ‘aşağılık’ olduğu profesyonelce zihinlere aktarıldı. Bu
propagandanın ana malzemesi onlarca yıldır seküler bir akılsızlıkla
yetiştirilen ‘seçkin’ isimlerdi (Akademisyenler, siyasetçiler, bürokratlar,
sanatçılar vb.). Müslümanlar ve
Müslümanlık bu kendini nimetten sanan ‘orta mektep aydınları’ tarafından bir
nefret ve aşağılama nesnesi haline getirildiler.
Müslümanlığın
kendine Müslüman (Müslüman olmadıklarını asla kabul etmediler) seçkin bir
azınlık tarafından ‘hastalık’ olarak tanımlandığı ve halen tanımlanmaya devam
edildiği bu süreç siyasi oluşumları ve toplumsal yaklaşımları da etkiledi.
Mısır, Tunus,
Suriye, Türkiye, Cezayir, Suudi Arabistan, İran (devrim öncesi) ve Irak gibi
Müslüman devletlerde hastalık hızla yayıldı. BAAS partisi ya da adı BAAS
partisi olmayan tek parti diktatörlükleri iktidara getirildi. Müslümanlara ve
İslam’a nispet edilen bütün bağlar, ilkeler koparıldı. Türkiye gibi ülkelerde
kurucu irade BAAS rejimi adı altında olmasa da benzer bir BAAS rejimi inşa
etti. Etkileri bütün İslam ülkelerinde halen süren bu rejimler sadece İran’da
İslam Devrimi ile alt edilebildi. İran dışındaki İslam toplumlarında insanlar
bazen ikna edilerek, bazen cebren BAAS rejimleriyle barışmaya zorlandılar.
Barışmak istemeyen, rıza göstermeyen topluluklar ise yok edilerek
susturuldular.
SİYASİ
BELİRTİLER
Siyasi bir üst
akıl Müslümanları parçalayabilmek için Ümmet Bilinci fikrini yok etmeye
çalıştı. Oryantalistler yüzlerce yıl çalıştıktan sonra Ümmet kavramı yok
edilmeden İslam’ın iddialarının çökertilemeyeceğini öğrendiler.
Birinci
dünya savaşı ile birlikte İmparatorluklar düzeninden Ulus-Devlet modeline
geçildi. Ümmet kavramının yerine Ulus-Devlet modeli dayatıldı. Bugün itibariyle
de dayatılan bu modelin başarılı olduğunu görmek mümkün!
Ümmet
modelinin yok edilmesiyle birlikte sömürgeciler özgürlük ve/veya halkların
kendi iradelerini yönetime yansıtması adı altında onlarca suni, sevimsiz ve
birbirine benzeyen ama birbirine düşman edilen ülkeler kurdurdular.[8]
Hepsi
birbirine düşman edilen bu ülkecikler asıl düşmana odaklanmak yerine daha düne
kadar barış içerisinde birlikte yaşadıkları kardeşlerine saldırdılar. Onlarca
yıl süren bir kısmı halen devam eden, bir kısmı fiili çatışmaya dönüşmese de
alttan alta sürdürülen bu saldırılarda İslam göz ardı edilerek seküler
Ulus-Devlet modeli ile Milliyetçilik ve bir türevi olan Mezhepçilik
kutsallaştırıldı. Faruki, bu süreci kitabında şöyle anlatır:
‘Düşmanın
işbirlikçi olmaya hazır yöneticiler bulduğu birkaç bölge hariç, İslam
dünyasının genelinde sömürge idareleri ülkedeki bütün siyasi kurumları yok
etmiştir. Sömürge idarelerinin geri çekilme vakti geldiğinde, iktidar
Batılılaşmış ve itaatkâr yerli elitlere devredilmiştir. Buna rağmen iktidarın
asıl sahibi, ilk fırsatta yönetime el koymayı bekleyen ordu olmuştur. Pek çok
örnekte görüldüğü üzere Müslümanlar hükümeti idare edecek, direniş için
kitleleri harekete geçirecek, onları yapıcı siyasi eylemlere yönlendirecek ya
da en basitinden birbiriyle uyumlu bir şekilde hareket etmelerini sağlayacak
siyasi teşkilatlardan yoksun oldukları için askerler tarafından
yönetilmektedir.’[9]
EKONOMİK
BELİRTİLER
Müslümanlar
siyasi model üretememenin yanında veya kendilerine dayatılan modele itiraz
edememenin yanında ekonomik anlamda da geri kaldılar ve yenildiler. Sanayi
devrimini kaçırdıkları gibi uzay ve bilişim çağının fırsatlarını da
ıskaladılar. Sanayi ve üretim teknolojileri yerine tarım ve hizmet sektörünün yetersiz
de olsa İslam ülkelerinde yaygın olması bunun en belirgin göstergesidir. Bu
durum tarım ve hizmet sektörünü aşağılamamızı gerektirmez elbette bir ülkenin
tarım alanında kendi kendine yetebilir olması büyük bir değerdir. Ancak esas
olan sanayi ve tarım sektörünün paralel yükselebildiği bir organizasyon
yapısıdır. Ne yapar tarım ve hizmet sektörü?
Sömürgecilerin
kendi ülkelerinde görmediği saygı ve hizmeti kendi ülkelerinin 10’da bir
fiyatına karşılar. Kendi halkına pahalı sunduğu hizmetleri yabancı unsurlara
çok daha ucuza sunar. İngiltere Kraliçesi için ilaç ve katkı maddesi
kullanılmadan üretilen ürünleri yetiştirirken kendi halkı için sağlıksız
gıdalar üretir. Faruki 1980’li yıllarda durumu şu şekilde özetler:
‘Temel gıda
maddeleri, giysiler, enerji ve sanayi malzemeleri gibi en hayati
gereksinimlerde bile kendine yetebilen bir İslam ülkesi yoktur. Üretim ve
sanayi sektörünün bu yetersizliği nedeniyle, ihtiyaçlar eski sömürgecilerden
ithal edilen hazır ürünlerle karşılanmaktadır. Sömürgeci güçler, aslında hiç de
adil olmayan bu ticareti herhangi bir sebeple durdurmaya kalksa, bütün
ülkelerde kıtlık tehlikesi baş gösterir. Sömürgeci çıkar grupları her yerde
tüketim çılgınlığını teşvik edip kendi ürünlerine talep yaratırken,
Müslümanların üretim yapması için gerekli hammadde göz ardı edilmektedir.
Müslümanların yerli üretimiyle rekabete giren sömürgeciler, onları piyasadan
silmeyi hedeflemekte ve genellikle başarılı olmaktadır.’
‘Sömürgecilerin
yardımlarıyla kurulan sanayilerin aslında onların kontrolündeki hammadde veya
yedek parçalara bağımlı olduğu, dolayısıyla bütün endüstrinin kendi emellerine
hizmet edecek şekilde sömürgecilerin insafına kaldığı görülmektedir.’
‘Direnişin
bir ön koşulu olduğundan Müslümanların tarımda kendine yeten bir konuma
gelmesi, sömürgecilerin en büyük çekincesidir. İslam dünyasının her yerinde,
şehir hayatının güzelliğine dair sahte vaatlerle, spekülatif inşaat ve tüketim
sektörlerindeki geçici işlerin cazibesiyle Müslüman çiftçiler köylerinden
koparılmaktadır.’[10]
Büyük
çoğunluğu İslam ülkeleri topraklarında yer alan sanayinin hammaddesini teşkil
eden yeraltı kaynaklarının kullanımı ise sömürgecilerin kontrolündedir.
Sömürgeciler, İslam ülkelerinin yeraltı kaynaklarından elde ettiği düşük
miktardaki gelirin kullanımı içinde kendince çözümler hazırlamaktadır! İslam
coğrafyasının bütün gelirleri inşaat sektörüne, reklamlar ve marka hastalığı
ile çılgınca önerilen tüketim ürünlerine daha da önemlisi düşman kabul edilen
Müslüman komşu ülkelere karşı silahlanmaya kullanılmaktadır. Elbette son derece
pahalı olan bu silahlar sömürgeciler tarafından sağlanmakta üstelik
düşmanlaştırılan ülkelere karşılıklı satılmaktadır. Bu sayede herhangi bir
İslam ülkesinin bilim ve teknolojiye, sanayiye, eğitime ve kendine yetebilecek
tarım ürünlerine yatırım yapması engellenmektedir. Dünyada açlık ve kıtlıkla
mücadele eden toplumlara bakıldığında, sanayileşememiş, üretim kapasitesini
geliştirememiş, eğitim problemini çözememiş ülkelerde bu durum açıkça
görülebilir. Üstelik bu ülkelerin açlık ve kıtlığa rağmen silah sanayine
yaptıkları yatırım (tüketim) dikkate alındığında durum vahim ve göz
yaşartıcıdır!
DİNİ VE KÜLTÜREL BELİRTİLER
Sömürgeciler Haçlı savaşlarının
ardından birçok yeraltı ve yerüstü değeriyle birlikte Müslüman alimlerin
kitaplarını da çaldılar. Bu kitapların çevirileri Avrupa’nın yükselişini
sağlarken, Müslüman toplumlar kapıldıkları rehavetin de etkisiyle gerilemeye
devam ettiler. Sömürgeciler, sanayi devriminin ihtiyaçlarını karşılamak için
eğitim ve okuma-yazma seferberliğine girişirken Müslüman toplumlarda bu gayret
belirli bir zümrenin tekelinde bulunuyor, geniş kitleler için eğitim ve
okuma-yazma bir ihtiyaç olarak görülmüyordu.
Bu yakın körlüğü ilerleyen
zamanlarda daha patolojik bir hal alacak ve Müslüman topluluklar cehaletin,
batıl inançların ve mistisizmin kucağına itilecekti. Teknolojik ve bilimsel
eksikliklerini uzun yıllar sonra fark eden Müslümanlar, bu eksikliği ahlaki
üstünlükleri ile örtmeye çalıştılar. Ancak haklı olmanın, iyi olmanın bu
acımasız dünyada bir işe yaramadığını dramatik bir şekilde tecrübe ettiler.
Şeyhinin
faziletlerini, cemaatinin üstünlüklerini üzerlerine doğrultulmuş silahlara
karşı bir koz olarak kullanmaya çalışan insanlar, silahlar karşısında moral
değerlerin çaresizliğini, okudukları duaların fiziki tehditler karşısında
yetersiz kaldığını en acı biçimde gördüler. Ancak bu tecrübe ediş bile mistik
bir değerlendirmenin konusu oluyordu. Yenilginin, başarısızlığın sebebi, tebaanın
şeyhine tam bir teslimiyet ile bağlanmamasından kaynaklanıyordu!
‘İyi niyetli olsun ya da olmasın
Batılılaşma yanlısı Müslüman liderler, izledikleri politikaların er ya da geç
İslam’a ve halkın kültürüne zarar vereceğinin farkında değillerdi. Batının
üretkenliği ve gücünün yansıması ile Batının tanrı, insan, hayat, doğa, dünya,
zaman ve tarihe ilişkin görüşleri arasındaki ilişkiyi kavrayamadılar veya o
telaş içinde önemsemediler. Batılı değerleri ve yöntemleri öğreten seküler bir
eğitim sistemi kuruldu. Kısa süre içerisinde İslam mirasından habersiz nesiller
topluma katılmaya başladı. Bu gençler İslam mirası konusundaki cehaletlerinin yanı
sıra geleneğin temsilcisi olan alimlere şüpheyle bakıyor, her ne kadar muhafazakâr,
lafızcı, kuralcı veya mistik olsalar da İslam mirasının iyi niyetli muhafızları
olan ulemaya kuşkuyla yaklaşıyorlardı. Ümmetin saflarında bir cepheleşme
başladı. Batılılaşma ve sekülerleşme yanlıları bir tarafta, karşıtları diğer
taraftaydı. Bir süre sonra sömürgeci güçler toplumda karar vericilerin
Batılılaşma yanlıları olduğundan emin oldular.
Kur’an metninin bütünlüğü, Peygamberin
özgünlüğü, sünnetin güvenilirliği, şeriatın mükemmelliği, kültür ve medeniyet
alanında Müslümanların görkemli eserleri yani İslami olan her şey sömürgeciler
veya yerli işbirlikçileri tarafından saldırıya uğradı. Amaç, Müslümanın
kendine, dinine, ümmetine ve ecdadına duyduğu güveni sarsıp İslami bilinci
zayıflatmaktı. Keza Müslümanın İslami karakterini çökertmek ve böylelikle
direniş için gerekli manevi güçten yoksun bırakıp onu itaatkâr hale getirmek
hedeflendi. Sömürgeciler ve işbirlikçileri, onun günlük hayatını Batı
kültürünün ögeleriyle doldurdular. Gazete, kitap ve dergiler, radyo ve
televizyonlar, sinema ve tiyatrolar, teyp ve kasetler, afiş ve ışıklı
reklamlarla Müslümanlar adeta bombardımana tutuldu. Müslüman yönetimler
başkentlerinde Batı tarzı gökdelen ve rezidanslarla dolu yeni caddeler açmakla
övünürken, diğer şehir, kasaba ve köylerinde kol gezen sefalet ve yozlaşmadan
utanç duymadılar. Batılılaşmış elitler film, opera, konser ve tiyatro izlemek
için salonları doldururken, çocukları da seküler eğitim kurumlarında veya
misyon okullarında Batılıların kitaplarının okuyordu. Ancak hiçbirisi
hayatlarının geri kalanındaki düşünce ve eylemleriyle bu yaptıklarının
tutarsızlığını fark etmiyor. Kendi kendine Batılılaşanlar, Müslüman çevre ve
geçmişlerine karşı daha keskin bir tavır belirleyip cephe alıyorlar. İslam
kültürünün bütünlüğü ve İslami hayat tarzının birliği onların kişiliklerinde,
düşünce ve eylemlerinde, evlerinde ve ailelerinde paramparça oluyor.’[11]
Bütün bu merhalelerden sonra şehirlerimizde
İslam mimarisinin öldüğünü, çok daha insani olan yatay mimari yerine dikey
yapılaşmanın öne çıkarıldığını, Avrupa’nın sanayi devrimi sonrasında yaptığı
bütün planlama hatalarının birkaç yüz yıl sonra hiç ders alınmadan İslam
şehirlerinde tekrarlandığını, İslami şehir planlamasının yok edildiğini,
gereksiz şekilde büyütülen şehirlerde nüfus yoğunluğunun artırılarak şehrin
nefes alamaz, sürdürülemez hale getirildiğini, evlerimizdeki mobilyalardan,
dekorasyon malzemelerine kadar ne yardan ne serden geçemeyen bir kafa
karışıklığının hayatlarımıza dahil olduğunu söyleyebiliriz. Onlarca kat
yüksekliğinde evler satın alıp, odalardan birine elektrik tesisatı çekmeyerek
gaz lambası ile aydınlatan, koltuk takımı yerine sedirler döşeyen, duvarlarında
İslam sanatının görsellerini kullanan ancak diğer odalarında modernizmin bütün
putlarını kullanan bir modern zamanlar ucubeliğiyle karşı karşıyayız.
KRONİK VE AYNI ZAMANDA PATOLOJİK BİR
HASTALIK
Faruki’ye göre, İslam toplumlarının
yakalandığı hastalığın temelinde eğitim sistemi yer alır. Özellikle son 2 yüz
yıllık akılsızlığın inşa ettiği kitleler ve onları yetiştiren seküler eğitim
sistemi sorunun merkezini oluşturur.
Müslümanları İslam’a yabancılaştıran,
Müslümanları İslam’dan uzaklaştırmaya çalışan bu müfredat ve işleyiş hastalığın
ürediği ve hızla yayıldığı bir odaktır. Sistem bizi İslam’a yabancılaştırırken
çocuk yaşlardan itibaren üzerimize dikte edilen seküler metodolojiden güç alır.
Müslüman gençleri küçük yaşlardan itibaren yoğuran ve kıvama getiren,
bilinçlerini Batı’nın kötü bir kopyasına dönüştüren bu sistem nihayetinde
Müslüman insanları İslam’a düşman kalıplara dönüştürür.
Emperyalist hegemonyanın en güçlü argümanı,
adına ‘modern bilim’ denilen hurafeler bütünüdür. Bu hurafeler bütünü hurafe
olmadığını ispat etmek için başka hurafelerden kendine referanslar üretir.
Sanayinin ihtiyaç duyduğu pazarlama teknikleri bu hurafeler yoluyla kendine yol
bulur. Nebati yağların pazarlanması hayvani yağlar aşağılanarak yapılır. Bakır
kaplar yerine neden teflon tavalar kullanmamız gerektiğini kulağımıza bu
üfürükçüler fısıldar. Sağlık alanında üretilen materyaller, ilaçlar, takviye
ürünleri de aynı üfürükçünün dudakları arasından dökülür. Şartlar değiştiğinde
hurafeler de değişir. 25 yıl önce kutsanan ‘modern bilim’ değişen şartlarda ‘yeni
modern bilimin’ ışığında geçmiş hurafeleri oyun dışı bırakır. Üretim
mekanizmaları değişmiş, sermaye hayvani yağ üretmeye başlamış, bakır kaplar
artık sermaye tarafından üretilir hale gelmiştir. Üstelik geçmişte pazarlanan
sağlık ürünleri ve ilaçların yerine de yenileri çıkmış daha önce kullanılan
ilaçların zararları bilim adamlarınca ispat edilmiştir!
Bütün hurafeler bir araya geldiğinde
Müslümanların geçmişle bağı koparılır, gerçeklikle ilişkisi koparılır ve
gelecek tasavvuru yok edilir. Onun için artık bir pazarlama dili olan bilim
kutsal bir olgudur. Bilimsel olan kesindir. Oysa gerçekte bilim kesinlik
üzerine değil, şüphe üzerine inşa edilir. Söylediklerini her çeyrek asırda
değiştirse de/yalanlasa da o kutsal bir metindir ve eleştirilemez. Kutsalı
olmayan yeni nesil kendine yeni bir kutsal üretmiştir. Seküler modern bilim
onun yeni tanrısıdır.
EĞİTİM PROBLEMİMİZ
Bugün, İslam toplumlarının en büyük problemi
eğitimdir. Kimi fiilen sömürge olmasa da zihnen sömürge olmaya devam eden
ülkelerde sömürgecinin dayattığı eğitim sistemi sürdürülmektedir. Özellikle
Afrika ülkelerinde Fransız eğitim sistemi başarılarıyla dikkat çekicidir! Diğer
İslam toplumları ise yerli ve milli adı altında kopya eğitim sistemleri inşa
etmiş ve her kötü kopya gibi başarısız olmuştur. Herhangi bir özgünlüğü
olmayan, kültürel bağları kopuk iki kere ikinin dört etmesini bilimsel bir
gerçeklik kabul eden, sonuca dayalı bir başarı yöntemini benimseyen bu
sistemler uluslararası akreditasyonu/teslimiyeti başarı kabul etmektedir.
‘İçeriği giderek muhafazakarlaşan ancak
niceliği giderek daha da sekülerleşen bu metodoloji ile sağlıklı bir eğitim
modeli üretebilmek mümkün değildir. İster geleneksel okullar olsun ister modern
okul ve üniversiteler olsun, İslam karşıtı tezlerin savunuculuğunda hiçbir
zaman bugünkü kadar cüretkâr olunmamıştır’[12] der Faruki.
Sömürgeciler ülkeyi terk ettiklerinde yerlerine efendilerine hizmet
edecek, söz dinleyecek ve sorun çıkarmayacak ‘yerli’ sömürge valileri atarlar.
Bu ‘yerli’ sömürge valileri de efendilerinin isteklerine uygun seküler
sistemler inşa ederler. Üstelik efendilerinden daha sert, daha acımasız, daha
kuralsız ve daha ahlaksız olurlar.
Çünkü; sömürgecilik dönemlerinde ontolojik
olarak direniş, özgürlük ve mücadele arayışları gündeme gelirken; zafer
kazanıldıktan, düşmanı denize döktükten sonra, ‘yerli sömürgecilik’ döneminde
zafer kazanmanın da verdiği rehavetle insanlar kayıtsız, ilgisiz ve sorumsuz
bir akla teslim olurlar.
Kamu dairelerinde mutlaka görmüşsünüzdür.
Koca koca panolara Misyonumuz, Vizyonumuz, Kalite Politikamız başlıkları
altında garip garip metinler asılır. Ne işe yaradığını hazırlayanların da
bilmediği bu metinler esas itibariyle uluslararası sertifikasyon adı altında
kamu ve özel sektör kaynaklarının söğüşlenmesini amaçlamaktadır.
Bütün büyük sözlerine ve iddialı metinlerine
rağmen bu sertifikaları alan kurumlar ne kalitelerini artırmıştır ne de
vizyonlarında bir değişiklik olmuştur. Ama havalı bir metindir ve şirket
sunumlarında hem rakip kurumlara karşı hem de ne olup bittiğini anlamayan
sokaktaki insanlara karşı sizi birkaç numara daha büyük gösterir.
Aslında olay, yüzlerce yıl önce Ahilik
teşkilatıyla, lonca yapılanmasıyla atalarımızın bilabedel ortaya koyduğu
vizyonun kapitalist düzen tarafından ekonomik bir getiriye/sömürüye
dönüştürülmesinden ibarettir.
Eğitim sisteminin vizyonu ve misyonu da bu
sömürgeci düzenin pazarlama tekniklerine kurban edilmiştir. Tüm iddiasına
rağmen mutlak doğru olarak önümüze konan Batılı model bir aldatmacadan
ibarettir. Aynı şekilde son birkaç yüz yılda alternatif model olarak karşımıza
çıkarılan ve İslami olarak adlandırılan eğitim sistemi de kötü bir
karikatürdür. İslam’la bağı koparılmış ama İslami olarak adlandırılan bu model
vizyonsuz seküler bir aldatmacadır.
Çok sayıda öğrencinin, çok sayıda öğretim
görevlisinin, bina ve teknik malzemelerin, laboratuvarların ‘bilimsel’ seküler
düşüncenin İslam adı altında kutsallaştırıldığı bu zeminler hem öğrenci ve
öğretmenleri oyalamanın hem de bütün düşünce mekanizmalarının önünü kapatmanın
yöntemlerinden biridir.
İlk ve orta öğrenim kurumlarından
üniversitelere kadar bütün eğitim hiyerarşisi sistematik bir şekilde
teslimiyetçi bir vizyonsuzluk ile dizayn edilmiştir. Bu vizyonsuzluk, Proje
okullarından Anadolu ve Fen liselerine; medrese eğitimi yapan kurumlardan
ilahiyat fakültelerine kadar bütün eğitim kurumları için teşhisi henüz konmamış
bir hastalık olarak karşımızda bulunmaktadır.
Vizyonunu evrensel bir İslami akıldan
almayan bütün organizasyonlar niteliksiz fiziki donatılardan ibarettir. Faruki,
bütün alanlardaki vizyon problemini makalesinde şu şekilde anlatır:
‘Vizyonun alametifarikası taklit edilemez
olmasıdır. Onun ancak küçük ve önemsiz öğeleri kopyalanabilir. Bu yüzden yaklaşık
iki yüzyıllık Batılı ve seküler eğitim sonucunda Müslümanlar hiçbir şey
üretememiştir.
Ruhsuz bir bilgi arayışı mümkün değildir
ve kopyalanamayan asıl şey de ruhtur. Bu da bir benlik, dünya ve hakikat
vizyonu yani din tarafından oluşturulur. İslam dünyasındaki eğitim bu vizyondan
yoksundur. İslam dünyasında eğitimin önde gelenleri görgüsüz, kültürsüz ve
hedefsiz kimselerdir.
Son iki yüzyılda Batı üniversitelerinde
ilham veren güç milliyetçilik olmuştur, zira romantizm ‘mutlak varlık’ olarak
Hristiyanlığın hükümsüz tanrısının yerine ‘Ulus’u koymuştur. Müslüman için
Allah’tan başka hiçbir varlık mutlak değildir. Dolayısıyla ulus devlete mutlak
sadakat göstermesi beklenemez. Zira Allah’tan başkasına gösterilecek böylesi
bir sadakat, onun için şirk anlamına gelir. Kendi mirası ve geçmişiyle ilişkisi
ne olursa olsun bir Müslümanın, Hristiyanlığını aşarak bulunduğu noktaya gelen Avrupalı
bir ‘milliyetçi’ olması mümkün değildir.
Müslüman bir ülkede üniversite öğretim
üyesinin ideal örneği olarak Batı’da doktora yapmış bir kişinin durumunu ele
alalım. Bu öğretim üyesi, Batılı eğitim alır ve bir şekilde mezun olur.
Eğitimine başlarken İslami bir motivasyona sahip olmadığından yani Allah
rızasını kazanmak maksadıyla bilgi öğrenmek için değil, maddi veya kişisel
nedenlerle ya da en iyi ihtimalle milliyetçi duygularla bu yolculuğa çıktığı
için Batı’da kendisine sunulan bilgileri bütünüyle özümseyemez. Uzmanlık
alanında Batılı profesörleri aşacak düzeye ulaşamaz. Antik Yunan, Pers ve Hint
bilimlerini öğrenip onları İslamileştirmiş bir ecdada sahip olmasına rağmen,
öğrendiklerini sindirememiş, İslami bilgi ve hakikat vizyonu içerisinde onları
süzüp benimseyememiştir. Daha ziyade derslerini geçmek ve mezun olmakla
ilgilenmiş, memleketine dönüp dolgun bir maaş ve saygın bir makam elde etmeyi
düşünmüştür. Bilgi dağarcığı öğrenciyken okuduğu kitaplardan ibarettir. Çünkü
eğitimi sırasında edindiği birikimin sınırlarını genişletmek için gerekli zamanı,
enerjisi motivasyonu artık yoktur. Hayat ve çalışma koşulları onu bu tür uzak
ideallerden alıkoyan uğraşlarla doludur. Doğal olarak öğrencileri de ondan daha
isteksiz, daha kabiliyetsiz olarak yetişir. Öğrencileri için Batı ideali daha da
uzaktır. Zaman içerisinde eğitim standartları gittikçe düşmeye başlar. İslam
dünyasındaki Batılı eğitim, Batı’daki prototipinin bir karikatürü haline gelir.
İslam dünyasında öğretilen içerik ve
metodolojiler Batı’dakilerin kopyasıdır, ancak Batı’yı ateşleyip harekete
geçiren vizyondan yoksundur. Sonuç olarak sıradanlığın vasıtalarına dönüşürler.
Bu bilinçsiz, ruhsuz içerik ve metodolojiler, İslami modellere alternatif
olarak sundukları ilerleme ve modernleşme yöntemleri kılıfıyla öğrencileri
sinsi bir İslamsızlaştırma etkisine maruz bırakır. Dolayısıyla İslam
dünyasındaki bir üniversite mezunu tipik bir yeni yetmedir. Ve her şeyi bildiğini
sanır ama aslında çok az şey bilir.’[13]
Faruki, vizyonsuz, iradesiz ve düşünme
melekelerini yitirerek batının üstünlüğüne ikna edilmiş öğretim üyelerini,
akademisyenleri ve öğrencileri sert biçimde eleştirir. Batılı üniversitelerde
eğitim almış bir öğrencinin, yüksek lisans ve doktorasını bu üniversitelerde
yapmış akademisyenlerin iflah olmaz bir aşağılık kompleksiyle yetiştirildiğini
anlatır.
Eğitim alırken İslami bir motivasyona sahip
olmayan, tamamen maddi beklentilere motive olan insanların Allah rızasını
gözetmek gibi bir kaygılarının kalmadığını ve bu sebeple de verili bilgilerin
dışında potansiyelini zorlayacak, kendini aşacak, yeni bir bilgi üretecek zihni
hazırlığının olmayacağını söyler. Batılı bilgiyi tam olarak özümseyemez,
yorumlayamaz ve mevcut durumunu geliştiremez.
Oysa İslami bilgi geleneği Antik Yunan, Pers
ve Hint bilimlerini öğrenip, geliştirip, aşarak İslamileştirmiştir.
Benimsemediği, özümsemediği, geliştiremediği ve İslamileştiremediği bilgiyi bir
araç olarak görür. Kariyerini tamamlayabilmek için ezberler, içselleştiremez ve
bir süre sonra unutmayı tercih eder. Onun için önemli olan ülkesine döndüğünde
eline geçecek dolgun bir maaş, etkileyici bir kariyer ve önemli bir makam elde
etmektir.
Bu ezberci akıl öğrencilerini de aynı
şekilde yetiştirir. Kariyerini etkilemeyen hiçbir ideali, öznel bir duruşu,
farklı bir bakış açısı yoktur. Bu yetişme tarzı birkaç nesil sonra eğitim
standartlarını düşürür. Batıda üretilen bilginin küçük karikatürleri onun için
yeterlidir, fazlası da yüktür. Eğer bir şey geliştirilecekse bunu batılılar
zaten yapacaktır, yorulmaya gerek yoktur.
Bilgi onun için sıradan bir vasıtadır.
Vizyonu olmayan akıl ve içerik sadece kopya üretir. Zaman ve şartlar değişir
ama kopyalar değişmez. Nesiller boyunca bilgi adına geçmişin kopyaları
çoğaltılır. Bu bilinçsiz ve ruhsuz içerik ve metodolojiler bir süre sonra
ilerleme, modernleşme adı altında İslami modellere alternatif olarak sunulur.
Ardından kutsal bilginin ışığında İslamsızlaştırma devreye sokulur. Nihayetinde
her şeyi bildiğini zanneden ve fakat sadece ezberleme kabiliyeti geliştirilmiş
bir akademisyen olarak aramıza katılır.
İslam dünyasındaki akademisyenlerin İslami
bir altyapısının olmaması eğitim problemimizin en büyük trajedisidir. İslam’la
ilgili sınırlı bir bilgiyle yetişen öğrenciler üniversitede ideolojik bir
boşlukla karşılaşır. İslam’a ilişkin iyi ve samimi duygulara sahip olsalar da
bir fikir sahibi değillerdir. Bu iyi duygular çeşitli disiplinlerle
karşılaştığında, bilimin ‘objektif’ yargıları ile çarpıştığında paramparça
olur!
‘Zira gencimizin hiçbir savunması yoktur,
düşünsel seviyede karşı koyacak bir vizyona da sahip değildir. Mezun olduğunda
artık büsbütün ateist, seküler ya da komünist olmamışsa bile, İslam’a dair
görüşlerini şahsi ve öznel alanla sınırlamış, ailesi ve çevresiyle kurduğu
duygusal yakınlıkla ifade eder hale gelmiştir. İslam’ın herhangi bir sorunla
ilgili en iyi çözümleri sunan, dolu ve canlı bir sistem olduğundan habersizdir.
İslam dünyasındaki üniversite öğrencisi,
ders kitaplarında veya sınıflarda karşılaştığı yabancı ideolojilere düşünsel
düzlemde direnmeye çalışırken, tank ve tüfeklere karşı eline kılıç ve kalkan
tutuşturulmuş bir askere benzer. Batıdaki tüm lise öğrencilerine azami
ciddiyet, sorumluluk, tutarlılık ve evrenselliğiyle batı geleneği ve birikimi
öğretilirken, İslam dünyasının hiçbir yerinde İslam vizyonu öğretilmiyor. İslam
dünyasındaki hiçbir üniversitede böyle bir vizyon, programların ana unsuru
olarak öğrencilere zorunlu kılınmıyor.’[14]
GÖREV VE
SORUMLULUKLARIMIZ
‘Her aklı başında Müslümanın ilk görevi
eğitim sistemini düzeltmektir’ der Faruki. ‘Eğitim sistemi yenilenip
hataları düzeltilmedikçe ümmetin dirilişi için bir umut beslenemez.’[15] Aslında sistemin sil baştan yeniden
kurulması gerekmektedir. Eğitim sistemindeki ikiliği ortadan kaldırmadan yani
İslami ve Seküler diye ayrıştırılan eğitim modeline itiraz etmeden bir adım
bile ilerleme kaydedilemez. Bu iki sistem birleştirilmeli, yeni sistem İslam’ın
ruhuyla şekillendirilmelidir. Yeni sistem ne Batı’nın kötü bir taklidi ne de
kendi yolunu bulması için bir başına bırakılan bir model olmalıdır.
Eğitimin öğrencilere mesleki bilgi, şahsi
menfaat ve maddi kazanç sağlamaktan ibaret olması, ekonomik ve pragmatik
işlevlere indirgenmesi kabul edilebilir bir durum değildir. Bununla birlikte
nispeten zengin İslam ülkelerinde eğitim harcamalarının büyük kısmının
nitelikli araştırma ve eğitim faaliyetleri yerine binalara ve idari makamlara
harcanması da kabul edilemez.
Eğitim sistemini düzeltmek aklı başında her
Müslümanın ilk ve en önemli ödevi olmalıdır. Ama bu yamayla, küçük tamiratlarla
geçiştirilebilecek bir şey değildir. Yıkmak ve yeniden inşa etmekten başka
çıkar yol yoksa bu denenmelidir. Eğer bunun için bir devrim yapılması
gerekiyorsa, zihinsel devrimle birlikte yapılmak şartıyla herkes bu hastalığa
bir el atmalıdır. Zihinler dönüştürülmeden bir sistem inşa edilemez. Bir sistem
inşa etmeden zihinler dönüştürülemez!
Bu dönüşümü sağlayabilmek için öncelikle
eğitim sistemindeki çift başlılığı ortadan kaldırmak gerekiyor. İslami ve
Seküler diye ayırdığımız, hukuken olmasa da fiilen ayrıştırdığımız eğitim
politikalarından vazgeçmeliyiz. İki sistemi bir potada buluşturup toplum ve
bilimle barışık bir eğitim modeli inşa edilebilir. Bunu yapabilmek için de
ayrıştırıcı eğitim sistemine iman eden bütün öğreticilerin terbiye edilmesi
ve/veya tasfiye edilmesi bir zorunluluk olarak karşımızda duruyor. Tasfiye
edilmesi gerekenler ve/veya terbiye edilecekler sadece seküler ezberciler
değildir. Geleneksel sistemin köhnemiş ders kitapları ve ezberci-tecrübesiz
hocaları da isimlerinin başındaki unvanlara bakmadan tasfiye edilmelidir.
İslam’ın bilime yabancı olduğunu düşünen
akılsızlığın, ilahiyat fakültelerinde/medreselerde verilen eğitimle modern
eğitimin çelişeceğini düşünen ezberlerin zihinlerden silinmesi; modern
dediğimiz, bilimsel dediğimiz bütün algoritmaların İslam’ın bir rüknü olduğunun
bir hakikat olarak kabul edileceği temiz bir akla ihtiyacımız var.
MÜSLÜMANLARA İSLAM’I BENİMSETEBİLMEK
Eğitimin ekonomik bir getiri, kişisel statü
aracı olarak görüldüğü modern sistem ömrünü tamamladı ve uzatmaları oynuyor.
Bütün coğrafyalarda devletlerin yıkılış dönemleri en gösterişli zamanlarıdır
aslında. Modern eğitim sistemi de bütün gösterişine rağmen son nefeslerini
alıyor.
Elbette eğitim verilen emek karşısında
desteklenmeyi, maddi olanaklarla teşvik edilmeyi hak ediyor. Ancak eğitimi
sadece bu kısır düşünceye teslim olarak kabullenmek, Allah rızası kavramını
paralel ilerleyen bir düşünce olmaktan çıkarmak insanları sistemin
ihtiyaçlarını karşılamaktan başka amacı olmayan küçük aparıtçıklara
dönüştürüyor.
Eğitim sisteminden dini düşünceyi
soyutladığımızda elimizde kalan ‘şey’ bu. Dini eğitim veren kurumlar ile
seküler eğitim veren kurumlar ayrımını kabul ettiğimizde alabileceğimiz yol da
bu kadar. Eğitimde ikiliğin kaldırılmasının temel argümanı da bu iki sistemin
birbiriyle rekabet etmeyen, çatışmayan unsurlar olduğunu, birlikte daha doğru
ve daha verimli adımlar atılabileceğini görmek ve göstermek. Seküler eğitim
kurumları pekâlâ yaşadığı toplumların dini değerlerine uygun bir eğitim
programı ile donatılabilir. Dini eğitim kurumları denilen mekanizmalar da
modern bilimin verileri ile hiçbir rahatsızlık hissetmeden yol alabilir. Daha
da önemlisi bu iki eğitim modeli ortadan kaldırılıp toplumuyla, kültürüyle,
diniyle barışık bir eğitim modeli üretilebilir.
Bu modeli üretebilecek en uygun alan ise
İslam kültürünün bir ürünü olan Vakıf müesseseleridir. Türkiye’de mevcut
vakıflara ait okul öncesi kurumlarından ilk-orta eğitim kurumlarına ve
üniversitelere kadar binlerce müessese mevcut. Bu kurumlardan başlamak üzere
İslam’ın temel kriterleri, İslam’ın dünyaya-hayata bakışı esas alınarak bilimin
bütün verileri buluşturulabilir. ‘Bu sayede İslami bilgi seküler sisteme,
modern bilgi İslami sisteme kazandırılmış olur.’[16]
Faruki, bütün okullarda İslam Medeniyetine
ait öğretilerin hangi okul ve bölüm olursa olsun zorunlu tutulması gerektiğini
düşünür. Bu okullarda Müslüman olmayan öğrencilerin de bulunduğu safsatasına
itibar edilmemeli, bunun bir İslam propagandası olmadığı, aynı toplumda yaşayan
farklı kimliklere sahip insanların yaşadıkları toplumun değerlerinden habersiz
olamayacağı unutulmamalıdır. Bu esasen bir dini eğitim değil bir medeniyet
eğitimidir. Bir Hristiyan toplumunda o toplumun dini değerleri en azından kültürel
bazda nasıl okul öncesinden üniversitelere kadar öğretiliyorsa Müslüman
ülkelerde de medeniyet eğitimi zorunlu bir ders olarak konulmalıdır. Faruki, bu
düşüncesine yönelik eleştirilere şu şekilde cevap verir:
‘İslam, vizyonu itibariyle bütün insani
aktivitelerle; fiziksel, toplumsal, ekonomik, siyasi, kültürel ve manevi
faaliyetlerle ilişkisi olan bu denli geniş kapsamlı tek dindir. ‘İlahi’
meselelerle ilgilenip dünyevi işleri “Sezar’a bırakan” Hristiyanlık veya Budizm
gibi salt uhrevi bir din değildir. Dükkânda ve fabrikada, iş yerinde ve evde,
üniversite amfisinde ve laboratuvarında, bir bilim dalında ve felsefede
İslam’la ilişkisi olmayan tek bir mesele yoktur. Dolayısıyla İslam vizyonu
sadece tek bir bölümde veya fakültede işleniyorsa kısır kalmış yani ölmüş
demektir. Her disiplinin, her arayışın ve her insan eyleminin esas belirleyici
ve yol gösterici ilkesi İslam olmalıdır.’ [17]
Vahyi öncelediğini iddia edenler nasıl aklı
reddedemezse, aklı öncelediğini iddia edenler de vahyi yok sayamaz. İster İslam
toplumunda yaşasın ister başka bir dinin toplumunda hiçbir bilim insanı
toplumun dini değerlerini/hassasiyetlerini yok sayarak var olamaz. Yok sayanlar
dönemsel arızi eylemler içinde olanlardır ve kısa dönemleri sona erdiğinde her
arızi durum gibi yok olmaya mahkûm olacaklardır. Bu bağlamda akıl ve iman
arasında çelişki olduğunu iddia edenlere Faruki şu cevabı verir:
‘Aklın mutlak kesinlik içermediği
durumlarda imanın ışığı bu kesinliği sağlayabilir. Nitekim iman, diğer bütün ön
kabullere aydınlatıcı bir ışık tutarak sağladığı ilave kesinlik sayesinde
üstüne inşa edilen dünya görüşüne destek verir. Bu iman ışığı kuşkusuz
epistemolojiktir, akıl dışı oluşunun değil makul oluşunun bir sonucu olarak
ortaya çıkar. Bu ışık ve aklın mutlak kesinlik taşıyan ön kabulleri bir araya
gelerek bağlılık, uyum, etkileşim ve bütünlük oluşturur. Baştan aşağı
dogmalardan ibaret olan diğer dinlerin aksine İslam’da iman, rolü ve katkısı
itibariyle hiçbir şekilde irrasyonel değildir. Akıl imanın üstünde olmadığı
gibi iman da aklın üstünde değildir. Akıl ve imanı taban tabana zıt şeyler
olarak görmek, insanın ikisinden birini seçmek zorunda olduğunu kabul etmek
İslami değildir.’[18]
Faruki Bilginin İslamileştirilmesini şöyle
tanımlar:
‘Bilgiyi İslam’la kurduğu ilişkiye göre
yeniden şekillendirmek onu İslamileştirmektir. Yani verileri yeniden tanımlayıp
düzenlemek, verilerden hareketle varılan yargıları ve verilerin kullanımını
baştan incelemek, ulaşılan sonuçları yeniden değerlendirmek, disiplinleri İslam
vizyonunu zenginleştirecek ve İslam davasına hizmet edecek hale getirmektir.’[19]
Faruki, bu tanımdan yola çıkarak bilginin
nasıl İslamileştirileceğine dair bir yol haritası çizer, bir metodoloji
geliştirir. Ona göre hem geleneksel metodolojiler hem de taklit edilen modern
metodolojiler yetersizdir. Geleneksel metodoloji haçlı seferlerinden sonra
dünyanın sonunun geldiğini düşünen ulema tarafından korumacı bir zırha
bürünerek ilk hatasını yapmıştır. Bu aşırı korumacılık içtihadı terk ederek
geçmişin kabulleriyle, düşünceleriyle yaşamayı beraberinde getirir. İçtihat
kapısını kapatan düşünce geçmişin verilerinden her türlü sapmayı bidat kabul
ederek hemen her yeniliği sakıncalı ve tehlikeli görür. Bu düşünsel yenilginin
ilk adımıdır ve devamında peş peşe fiziksel yenilgilerin de yolunu açacaktır.
‘Batı’nın son iki yüz yılda İslam
dünyasında sebep olduğu yenilgiler, trajediler ve krizlere cevap olarak
Türkiye, Mısır ve Hindistan’daki Müslüman liderler ümmeti siyasi, ekonomik ve
askeri olarak kalkındırmak için Batılılaştırmaya çalıştılar. Bu denemelerin
hepsi başarısızlıkla sonuçlandı. Türkiye’de olduğu gibi Batılılaşma adı altında
tüm İslami kurumların lağvedilmesine rağmen, kamusal hayatı etkileyen bütün
geleneksel İslami ilkeler reddedilmesine rağmen Türkiye diğer İslam
ülkelerinden daha güçlü ve müreffeh bir ülke haline gelmedi. Toplumun bir
kesiminin İslam’dan uzaklaşması dışında bu adımların bir etkisi hissedilmedi.’[20]
Mısır’da ise karma bir model öne çıktı.
Mısır’da da Batılı bir sistem kuruldu fakat bu sistemin geleneksel İslami
sistemle birlikte yürütülmesine izin verildi. Batılı sistem kamunun bütün
fonlarını kullanarak rakibine üstünlük kurmaya çalışırken geleneksel sistem
tabanının desteğiyle ayakta durup karşılık verdi. Her iki sistem de bugüne
kadar birbirlerini zayıflatmaktan başka bir başarı elde edemedi.
KÜLTÜREL
VE DİNİ İKİLİK
Bütün Müslümanların, kendini Müslüman olarak
tanımlayan ocu veya bucu bütün insanların temel ortak noktası Sıratı Müstakim
üzere yaşamak ve son nefesini yoldan ayrılmadan vermektir. Bugün yaşadığımız
fiili ve düşünsel ayrılık yüzyıllardır üzerimize boca edilen yanlış bilgi ve
kaynakların tezahürüdür. Bir yandan Müslümanlık iddiasından vazgeçmezken diğer
taraftan İslam’a ait bütün değerlere savaş açabilen bu kafa karışıklığı
kültürel ve dini ikilik meselesinin özünü oluşturur. Gençliğinde her türlü
aşırılığı düşmanca sergileyen insanların öldükten sonra arkalarından mevlit
okutması veya her türlü kötülüğü yapmış yakınları için hatimler tertip etmesi
başka türlü izah edilemez.
Bir yandan kurban ibadetine hayvan katliamı
derken diğer yandan annesi veya babası için kurban kestiren insanların varlığı
bu ikiliğin en bariz göstergesidir. Okullarda çocukların başörtülü olarak
eğitim görmesine karşı çıkarken Cuma namazlarını kaçırmayan türler, eğitim
kurumlarında mescit açılmasına savaş açarken bayram namazlarına çocuklarıyla
giden ve gitmeyenleri kınayan türler hepimizin dost ve akraba çevresinde bolca
bulunuyor. Bunun temelinde yatan düşünce dinin bir kültüre dönüşmesi ve bu
kültürün dinden daha kıymetli bir hal almasıdır. Bu kafa karışıklığına göre
dine karşı gelinebilir fakat kültüre asla söz söylenemez!
‘Çöküş döneminde bilgi ve eylemin
birbirinden uzaklaşması sebebiyle bu yol ikiye ayrıldı: Allah’ın yolu (erdemli
yol) ve dünyevilik. İslami hayatın bu haliyle birbirine karşıt şekilde
çatallanması, birinin övgüye şayan biçimde bütün dini ve ahlaki değerleri
içermesi, diğerinin yerilebilir şekilde maddi dünyayı ve onun değerlerini
taşıması her ikisini de yozlaştırdı ve mahvetti. Her ikisi de dönüşüm geçirdi.
Birincisi Hristiyan ve Budist keşişlerin anlamsız ruhaniliğine benzeyen kuru
bir maneviyat haline geldi. Nitekim kitlelerin gözle görülür yaşam koşullarıyla
ilgilenmeyen, sahaya çıkarak mücadele ederek adaleti tesis etmeye çalışmayan
bir maneviyat, sübjektif olmaya, takipçilerinin çıkarlarına göre eğilip
bükülmeye mahkumdur. Bu tür bir maneviyat, diğerkam eylemleri teşvik etse bile
benmerkezcidir, zira odak noktası takipçisinin vicdanıdır. Onun için diğer
insanlar ve onların selameti, kendi imtihanı, öz arınması ve seyrisüluku için
birer araçtır. Bu tarz bir maneviyatın marifet (gnosis) ve mistik tecrübelerin
tuzaklarına düşmesi, batıl inançlara ve keramet tellallığına kurban gitmesi
şaşırtıcı değildir. Tarikatları kuran şeyhler ve onların ideolojik temellerini
atan büyük zihinler, takipçilerinin bu denli sapabileceğini ve İslam’a karşıt
bir ahlak ve inanç anlayışı geliştirebileceğini düşünmemişlerdi. Vakıa pek çok
tarikat bunların cazibesine kapıldı.’[21]
Öte yandan ahlaki sorumluluklar belli bir
sınıfın tekelinde görüldüğünden dünyevilik yolunda ahlak dışı bir sistem
geliştirildi. Bu her iki tarafın da işine geliyordu! Dinin sahibi olduğunu
zanneden ‘din adamı’ grubu meşruiyetini/saygınlığını bu etikete borçluydu.
Dünyevileşen kesim ise kendisini dini ve ahlaki alandan sorumlu görmediği için
yapacağı her kötülüğün meşru olacağını düşünüyordu. Onun için din, kimi
zamanlarda kimi dini ritüellerin gerçekleştirildiği kültürel bir hobiydi. Bu
hobiler ona günlük hayatında herhangi bir sorumluluk yüklemiyordu. Böyle
düşünmek, böyle bilmek, böyle kabul etmek dünya hayatını son derece konforlu
bir alana dönüştürüyordu.
Faruki, bir hastalık olarak değerlendirdiği
bu durumun şifası için eğitim sistemindeki ikiliğin ortadan kaldırılması ve
bilginin İslamileştirilmesinin şart olduğunu söyler. Bunun için de bütün
disiplinlerin teori, yöntem, ilke ve amaçları açısından yeniden
şekillendirilmesi gerektiğini düşünür.
Ona göre Allah’ın birliğini kabul etmeden
Bilgi İslamileştirilemez. Allah’ın birliği Allah’ın gerçekten Allah olması,
başka hiçbir varlığın Allah olmaması, O’nun mutlak birliği, mutlak aşkınlığı,
her şeyden ayrı ve farklı olması, en yüce olması demektir. Hristiyan kültüründe
olduğu gibi Tanrı’nın bazı şeylere karıştığı ama bazı şeylere karışmadığı
düşüncesi Müslümanlar için geçerli değildir.
Allah’ın birliğini mantık gereği yaratılışın
birliği takip eder. İnsan ve bütün kâinat, uzay, galaksiler tek bir yaratıcı
tarafından yaratılmış olmasaydı her evren farklı bir düzen içerisinde rota
takip eder ve bu rotalar mutlaka birbiriyle çatışırdı. Allah bütün kâinatı
yarattığı gibi yarattığı şeyleri başı boş bırakmaz. Yarattıktan sonra onların
hangi fizik, kimya kurallarıyla hareketlerine/varlıklarına devam edeceğini de
düzenler. Bir sonuç ortaya çıkacaksa mutlaka bir sebep yaratır. Seküler aklın
dile getirdiği bilim ayrı tanrı ayrı düşüncesi bir Müslüman için geçerli
değildir. Allah herkesi ve her şeyi yarattığı gibi yarattığı şeylerin
sebep-sonuç ilişkilerini düzenleyen fizik, kimya, astronomi gibi bilimlerin de
yaratıcısıdır. O yüzden Allah’ın olmadığı bir bilim, bir düzen, bir disiplin
söz konusu olamaz. Faruki, ayrılmaz bir ikili olarak gördüğü hakikatin ve
bilginin birliğini ise şöyle ifade eder:
‘Nitekim iman, diğer bütün ön kabullere
aydınlatıcı bir ışık tutarak sağladığı ilave kesinlik sayesinde üstüne inşa
edilen dünya görüşüne destek verir. Bu iman ışığı kuşkusuz epistemolojiktir,
akıl dışı oluşunun değil makul oluşunun bir sonucu olarak ortaya çıkar. Bu ışık
ve aklın mutlak kesinlik taşıyan ön kabulleri bir araya gelerek bağlılık, uyum,
etkileşim ve bütünlük uluşturur. Baştan aşağı dogmalardan ibaret olan diğer
dinlerin aksine İslam’da iman, rolü ve katkısı itibariyle hiçbir şekilde irrasyonel
değildir. Akıl imanın üstünde olmadığı gibi iman da aklın üstünde değildir.
Akıl ve imanı taban tabana zıt şeyler olarak görmek, insanın ikisinden birini
seçmek zorunda olduğunu kabul etmek İslami değildir.’[22]
ALİYA İZZETBEGOVİÇ VE BİLGİNİN İNSANİLEŞTİRİLMESİ
‘Bütün
canlılar acı çeker fakat insan ızdıraba fikir giydirir.’[23]
Aliya ve arkadaşları İslam Deklarasyonunu
yayınladıklarında yıl 1970 idi. İsmail Raci Faruki’nin Bilginin
İslamileştirilmesi tebliği ise 1982 yılında sunuldu. Muhtemelen bu marjinal iki
akıl yüz yüze hiç görüşmedi ve yine muhtemelen birbirlerinin tebliğlerinden
haberdar olmadılar.
Aliya ve arkadaşları Demokratik Eylem
Partisinin (Stranka Demokratske Akcije, SDA)[24] kuruluş ilkelerini ortaya koydukları
İslam Deklarasyonunda eğitimle ilgili
kısımları doğal olarak temel ilkeler tarzında kısa bir metinle takdim etti.
Faruki ise eğitim üzerine çalıştığı ve uğraşısı bu olduğu için çok daha detaylı
ve metodolojik bir tebliğ ortaya çıkardı.
Her iki mütefekkirin aynı konudaki benzer
yaklaşımlarını görmek için Aliya ve arkadaşlarının eğitim metodolojisine
ilişkin görüşlerine de göz atmalıyız. Aliya, Müslüman mı, Yoksa Tebaa mı
Yetiştiriyoruz?[25] makalesinde eğitim üzerine
görüşlerini keskin bir biçimde dile getiriyor. Makalenin önemi nedeniyle mümkün
olduğunca kısaltarak metni sizinle paylaşıyorum.
Kısa bir süre önce, iyi ve heyecanlı bir
Müslüman olan yakın dostumu, Müslüman gençliğin eğitimi hususunda bir makale
yazarken buldum.
Dostum dinin ruhuna uygun bir eğitimde
ısrar ederken, ebeveynleri, çocukları nezdinde nezaket, iyi davranma, tevazu,
kendisini ön plana çıkarmama, merhamet, bağışlama, kadere boyun eğme, sabır vs.
hasletlerini kazandırmaya çalışmalarını davet ediyordu. O, çocukların sokaktan,
kovboy ve kriminal filmlerinden, faydasız basından, saldırganlığı ve
yarışmacılık ruhunu tahrik eden sporlardan vs. uzak tutulmaları hususunda
eğiticileri özellikle ikaz ediyordu. Yine de dostumun makalesinde en sık
rastlanan kelime “itaat” idi. Evde çocuk ana ve babaya,
mektepte hocaya, okulda öğretmene, sokakta düzen koruyucusuna (polise), yarın
ise işte müdüre, şef ve sorumluya karşı itaatkâr olmalıydı
Cehenneme giden yol iyi niyetlerle
döşenir
“İdealini” tasvir etmek maksadıyla
yazar, her türlü kötülükten sakınan, sokakta dövüşmeyen, kovboy filmleri
seyretmeyen (onun yerine müzik okuluna giden), futbol oynamayan (çünkü bu spor
çok fazla serttir), uzun saçı olmayan, kızlarla gezmeyen (zamanı gelince ana ve
babası onu evlendirir) bir çocuğu tasvir etmektedir. O asla bağırmaz, sesi
hiçbir yerde duyulmaz, o her zaman ve her yerde teşekkür eder ve özür diler.
Yazar söylemiyor ancak devam edebiliriz: Hakkını yiyorlar o susuyor. Şamar
vuruyorlar o karşılık vermiyor, sadece bunun iyi bir şey olmadığını ortaya
koymaya çalışıyor. Tek kelimeyle o ‘karınca bile ezmeyenlerdendir’. vs.
Bu makaleyi okurken, cehenneme giden yolun iyi niyetlerle döşendiğini ifade
eden o sözü anladım.
İslam’ın ne olması gerektiği değil,
eskiden ne olduğu anlatılıyor
İnsanların hatalı eğitimi... Aslında,
asırlardır, birinci kaynaktan gelen İslamî fikrin anlaşılamamasının
neticesi olarak biz, gençliğimizi yanlış eğitiyoruz.
Gerçek kökenini bilmediğim, fakat kesin olarak İslam’dan kaynaklanmayan itaatin
bu mutsuz felsefesi mükemmel ve bahtsız bir şekilde birbirini tamamlamaktadır:
Bir taraftan o, canlı olanları ölü haline getirmekte, diğer taraftan ise din
adına yanlış ülküleri ön plana çıkararak, daha yaşamadan evvel ölen kimseleri
İslam’ın etrafına toplamaktadır. O, normal insan mahlûklarından, suç ve günah
duygularının takibatında, aynı zamanda hakikatten kaçan ve pasiflik ve
tesellide sığınak arayan hayatı ıskalamış şahsiyetler için çok cazip olan,
kendinden emin olmayan insanlar yaratmaktadır.
Müslüman değil, tebaa... Mükemmel,
sakin, tam tebaa. Neredeyse uşaklar eğitiyorduk (veya topluyorduk). Bizimle her
türlü iktidara ne mutlu! Fitne, esaret ve adaletsizlik dolu bir dünyada,
gençliğe sakınmasını, sakin olmasını, itaat etmesini öğütlemek aynı zamanda
kendi halkının ezilmesi ve esir edilmesinde ortak olmak değil midir?
Gencimize İslam’ın ne olması gerektiği
değil, eskiden ne olduğu anlatılmaktadır. O, Elhamra ve geçmişteki fetihleri,
Bin bir Gece’nin şehrini, Semerkand ve Kurtuba’daki zengin kütüphaneleri bilir.
Onun ruhunu devamlı olarak geçmişe doğru çevirmektedirler ve o, onda yaşamaya
başlar. Tabiî ki geçmiş önemlidir. Ancak bugün, eski atalarımızın yaptığı
mükemmel güzellikteki tüm camileri saymaktan çok, mahallemizdeki mütevazı
camimizin eskimiş çatısını tamir etmek daha önemlidir. Hatıralardan ve geçmişi
arzulayarak yaşamaya sebep olacaksa eğer, bütün o muhteşem tarihi yakmak
gerekecek galiba. Eğer, geçmişte yaşanamayacağını ve kendimizin bir şeyler
yapmamız gerekeceğini öğrenmemiz şart olacaksa, o muhteşem abideleri yakmak
daha iyi olur.
Gençlerde bulunan güçleri öldürmeyin
Rahatlıkla söylenebilir ki Kur’an
teslimiyetçiliği yasaklamıştır. Çok sayıda sahte büyüklük ve otorite yerine
Kur’an, sadece tek ve biricik teslimiyeti tesis etmiştir.
Şimdi, ana babalara ve eğitimcilerimize
ne tavsiyelerde bulunabiliriz? Her şeyden evvel, gençlerde bulunan güçleri
öldürmemelerini tavsiye edebiliriz. Öyle yapacaklarına, onları
yönlendirsin ve belli bir şekle soksunlar. Onların uyuşuğu Müslüman değildir ve
ölü birini İslam’a çevirmenin imkânı yoktur. Müslümanları eğitmek için
insanları eğitsinler, hem de en mükemmel ve kapsayıcı şekilde. Onlara tevazudan
çok şeref ve haysiyet, teslimiyetçilikten çok cesaret, merhametten çok adalet
hakkında konuşsunlar. Kendi yolundan gidecek ve bunun için kimseden izin
istemeyecek şeref sahibi bir nesil yetiştirsinler.
Çünkü hep aklımızda tutalım: İslam’ın
ilerlemesini –her türlü ilerlemeyi- sakin ve teslimiyetçi kimseler değil, cesur
ve itirazcı (isyankâr) ruhlu kimseler gerçekleştirecektir.
Aliya’nın metodolojiye hiç dolanmadan
doğrudan temas ettiği hastalıklar 1970 yılında tespit edilmiş olmasına rağmen
bugün varlığını daha da derinleşmiş şekilde sürdürüyor. İtaatin (Allah ve
Rasulü dışında) nasıl bir ilke haline geldiğini Aliya bilmiyor, biz de
bilmiyoruz. Biraz zorlarsak Muaviye ve Yezit denkleminde başlayan İslam’ın
saltanatlaşması modeline kadar gidebiliriz. Ancak sorun şu ki 1400 yıllık süre
içerisinde bu saltanat modeline eli yüzü düzgün bir itirazın yükselmemesi veya
yükselen itirazların yok sayılması ve/veya bastırılmasına tepki gösterilmemesi
derinlerde bir hastalık olduğunu açıkça gösteriyor.
Daha başlarken çocuklarımızın özgün/özgür
iradesini itaat gibi kötü şekillendirilebilir bir alana hapsetmek, bir yanağına
tokat yediğinde diğer yanağını dönecek kadar pasif, niteliksiz, korkak,
irrasyonel türler yetiştirebilmek izahı zor bir alan. Ve bu izahı yapabilecek
akademisyenler de yetiştirmek kolay değil. Zira, bu akademisyenler/hocalar da
aynı torna tezgahından çıkmış ürünler olarak karşımızda duruyor.
Aliya, burada bir başka hastalığımıza daha
dikkat çekiyor. Atalar kültü! Biz eskiden neydik, neler yapardık, neler
yapmıştık… Esasen bugünkü yetersizliğini örtmek, yapamadıklarının utancını
atalarının yaptıklarıyla gizlemek isteyen bir iradesizliğin neticesi bu.
Özellikle ülkemizde son 30-40 yılda gelinen nokta, son 20 yılda dizi ve
filmlerde önümüze konan ezberletilmeye çalışılan model bu. Bu sayede düşünme
melekeleri körleştirilirken hiçbir şey yapamamanın ezikliği, çaresizliği de
bilinç altında masumlaştırılıyor.
Müslümanların hızla artan büyük nüfusuyla
övünmemiz, bana şişmanlığıyla övünen ve aldığı yeni kilolardan haz duyan bir
adamı hatırlatıyor. Ruhumuza, aklımıza ve başarılarımıza vurgu yapmaya ne zaman
başlayacağız? Küçük ve kırılgan bir insanda bile insanlığa katkıda
bulunabilecek büyük bir ruh bulunabilir. Gücümüz, bilimimiz, edebiyatımız
nerede? Nerede buluşlarımız, küllî iyiliğe katkılarımız?[26]
Diyen
Aliya, dünya görüşünü, İslam’a ve İslam’ın eğitim modeline yaklaşımını burada
özetliyor aslında. Bu sorunun cevabını verebildiğimizde en azından çıktığımız
ve yürüdüğümüz yolun doğru olduğundan haberdar olacağız. Yola çıktıktan sonra
netice bizim elimizde değildir. Önemli olan yoldur, yolu bulabilmektir.
Gayesini ‘Müslümanların İslamlaşması ‘olarak belirlemiş bir mütefekkirin de
bundan başka bir düşüncesi olamaz. Aliya’ya kulak verelim:
… Pasiflik ve durağanlık dönemleri
aslında İslami alternatiflerin bulunmayışı ya da İslami çevrelerin bu yokuşlu
yolda ilerlemeye hazır olmadıkları manasına gelir. Bu dönemler, İslamiyet’in
İslam dünyası üzerinde alternatifi olmayan manevi bir tekel oluşunun olumsuz
bir tezahürüdür.
Bu hali takdiri ilahi olarak kabul edip
İslam dünyasının İslamiyet’in aleyhinde bir sistemle ya da İslam olmaksızın
ihya edilmesinin mümkün olmadığını iddia ediyoruz. İslam ve İslamiyet’in
insanın dünyadaki yeri, hayatın gayesi, insanın Allah’la ve diğer insanlarla
münasebetleri hususunda temel umdeleri daima kalıcıdır ve yerleri doldurulamaz.
Bu umdeler, Müslüman halkların ihyası ve vaziyetlerinin düzeltilmesi
cihetindeki her hakiki hamlenin ahlaki, felsefi, ideolojik ve siyasi esaslarını
oluşturur. Alternatif belli: ya İslami restorasyon yönünde harekete geçmek ya
da pasiflik ve durağanlık, Müslüman halklar için üçüncü bir seçenek mevcut
değil.
Muhafazakârlar ve Yenilikçiler
Sadece ferdin yetiştirilmesi değil, aynı
zamanda dünyaya nizam vermesi hasebiyle ele alınan İslami yenilenme fikrine her
zaman muhalif olacak iki grup mevcuttur: eski düzenin korunmasını isteyen
muhafazakârlar ve yabancıların düzenini isteyen modernistler. Birinci grup İslam’ı
geçmişe çekerken ikinci grup da ona başkalarına ait bir gelecek hazırlar.
Birbirleri arasındaki büyük farklara
rağmen bu iki kategorideki insanların ortak bir noktası vardır: Her ikisi de
‘din’ mefhumunu, kelimenin Avrupa’daki manasıyla anlayarak İslam’ı sadece bir
inanç olarak görürler. Lisandaki inceliği anlamaktan yoksun olma, mantık
kifayetsizliği hatta İslam’a ve onun tarihine, dünyadaki rolüne akıl
erdirememe, bu grupları din-i İslam’ı ‘inanç’ olarak tercüme etmeye sevk ediyor
ki bu da oldukça müstesna bir sebepten ötürü büsbütün hatalıdır.
İnsanın kökeni ve vazife-i asliyesi
hakkındaki esas gerçeklerin tekrarı ve tasdikini ortaya koyuyor olsa da
İslam’ın yaklaşımında bütünüyle yeni bir şey vardır ve bu da inancın bilimle,
ahlakın siyasetle ve idealin menfaatle bütünleştirilmesine karşılık gelir. Biri
dış ve diğeri de içsel olmak üzere iki dünya olduğunu kabul eden İslam, insanın
bu iki dünya arasındaki uçurum üzerinde bir köprü olduğunu öğretir. Bu
bütünlüğün dışına çıkıldığında din, geri kalmışlığı (her türlü aktif/üretken
hayatı reddetmeyi) ve bilimde ateizmi getirir.
İslam’ın sadece bir inanç olduğu
düşüncesinden hareketle muhafazakârlar İslam’ın dış dünyayı tanzim etme gayesi
olmadığı ve yenilikçilerde İslam’ın dış dünyayı düzenlemesinin mümkün olmadığı
kanaatine varırlar. Pratikte ise netice aynıdır.[27]
Aliya, ilahiyatçıları eleştirdiği kadar
modernistleri de yerden yere vurur. Din adamı sınıfı denilen layüsel bir
kadronun yanlışları kadar modernist budalalara da yüklenir. Onlara göre
ilahiyat dini çevrelemiş ve kısıtlamıştır. Ve yine onlara göre bu çerçeveden
çıkışın tek yolu ilahiyatı terk etmektir. Bu seküler konfor kendine modernist,
ezberci, batıcı akılsızlığın tipik reaksiyonudur. İlahiyatçılık nasıl dini
kısıtlıyorsa başka bir açıdan bu modernist tavır da dini kuşatmakta ve
sınırlandırmaktadır.
İlahiyatçılar böylelikle yanlış yerde
bulunan yanlış insanlar oldular. Ve şimdi, Müslüman dünyasının uyanışa dair tüm
emareleri gösterdiği bir dönemde bu sınıf, kasvetli ve katı olan ne varsa,
onların sözcülüğüne soyundu. İslam dünyasının karşılaştığı problemlerle
yüzleşmek için herhangi bir yapıcı adım atamayarak, ne denli beceriksiz
olduğunu da ortaya koymuştur.
Diğer taraftan sözde ilerlemeciler, Batıcılar
veya yenilikçiler -ya da başka nasıl anılıyorsa- Müslüman aleminin her yerinde
gerçek bir bahtsızlığı temsil ediyorlar. Zira sayıca hayli fazla olduklarından
ve eğitim alanı başta olmak üzere hükümetin çeşitli kademelerinde
bulunduklarından, umumiyetle kamusal alanda nüfuz sahibidirler. İslam’ı sadece
hocalara ve muhafazakarlara özgü gören ve başkalarını da bu yaklaşıma ikna
etmeye çalışan modernistler aynı zamanda İslami düşüncenin temsil ettiği her
şeye cephe almaktadır. Bugün Müslüman ülkelerde, utanç duymaları gereken
şeylerle mağrur olan ve gurur duymaları şeylerden de utanan kişilere
baktığınızda bu ‘sözde reformcuları’ tanıyabilirsiniz. Ekseriyeti Avrupa’da
eğitim görmüş ‘babasının oğlu’ olan bu şahısların, memleketlerine döndüklerinde
gösterişli Batı karşısında derin bir aşağılık hissine kapıldıkları fakat filizlendikleri
yer olan yoksul ve geri kalmış çevreye karşı özel bir üstünlük duygusu
beslediklerini görürsünüz.
İslami terbiyeden yoksun oldukları ve
halk ile manevi ve ahlaki bir bağ kuramadıkları için hızlı bir şekilde temel
ölçütlerini kaybederek yerel anlayış, gelenek ve inançları ortadan kaldırır; yerine
yabancılara ait olanı ikame etmeye çalışarak bir gecede, abartılı bir şekilde
hayranlık duydukları Amerika gibi bir yer inşa edebileceklerini düşlerler.
Standartlar getirmeyip bir standartlar kültü tesis eder, insanları geliştirmeyip
arzu ve heveslerini artırırlar ki bu da rüşvet ,ilkellik ve ahlaki kaosun önünü
açar. Böyleleri, Batı dünyasının gücünün nasıl yaşadıklarıyla değil, nasıl
çalıştıklarıyla alakalı olduğunu kavrayamaz. Garp’ın kudretinin moda, tanrı
tanımazlık, gece kulüpleri, genç nesillerin gevşekliğinden değil, Batılıların
olağanüstü hamaratlıkları, sebatları, bilgiye olan hakimiyetleri ve sorumluluk
sahibi olmalarından kaynaklandığını fark edemezler. Yani asıl mesele,
içimizdeki Batılıların yabancılara özgü usuller benimsemeleri değil bunları
nasıl kullanacaklarını bilmemeleridir. Daha iyi bir şekilde ifade etmek
gerekirse, bunların problemleri neyin iyi olduğunu sezebilecek kadar güçlü bir
feraset geliştirememiş olmalarıdır. Böylece bir medeniyet projesinin kullanışlı
ürünleri yerine zararlı ve bunaltıcı yan mamullerini aldılar.[28]
Faruki’de olduğu gibi Aliya İzzetbegoviç’te
de Müslüman modernistlerin aşağılık kompleksine vurgu, Batı’ya karşı
yenilmişlik sendromu dikkat çekici bir husustur. Kendi kimliğini tanımlamadan
başka kimlikleri üst üste giyen bu akılsızlık, kendi kimliğinin baştan aşağılık
ve yenilmiş olduğunu düşünen bu kafa karışıklığı yaygın bir hastalıktır. Zira,
ilkokuldan üniversitelere kadar Müslüman öğrenci ve akademisyenler aşağılık
kompleksi ve yenilmişlik psikolojisiyle bu günlere hazırlanmaktadır. Bu
kompleksli akıl kendi ezilmişliğini, kendi zihni köhnemişliğini içselleştirdiği
gibi hasbelkader işgal ettiği alanlara (bürokraside veya akademide) aşağılık
kompleksli, zayıf, yenilgiyi kabul etmiş türler yetiştirir. Ve bu nesiller
boyunca, yeni bir Aliya ya da yeni bir Faruki çıkıncaya kadar sürüp devam eder.
Aliya’ya göre içimizdeki Batılıların eve
getirdiği muhteviyatı şüpheli malzemeler arasında inkılapçı fikir ve programlar
ile reformların yanı sıra tüm sorunları çözecek belirli kurtarıcı doktrinler
bulunur! Türkiye’de yapıldığı gibi reddi miras kültürü ile geçmişin
reddedilmesi, fes yerine şapka takılması, kılık kıyafetin sözüm ona modern
kıyafetlerle değiştirilmesi kurtarıcı olacağı düşünülen doktrinlerin
başarısızlığının bir örneğidir. Türkiye gibi ülkelerde şekli ve cebri
değişiklikler bir sonuç vermemiş, ülke daha huzurlu, daha müreffeh bir hal
almamıştır. Türk modernleşmesiyle Japon modernleşmesi arasındaki temel fark da
budur. Japonlar ikinci dünya savaşında yenilerek Amerika’ya bütün cihetleriyle
teslim olmuş -bu teslimiyet askeri, ekonomik, kültürel… alanda halen devam
etmektedir- ve fakat yerel dinamiklerini terk etmemiştir. 1923’te kurulmuş Yeni
Cumhuriyet 1945’te yok edilmiş Japonya’dan bilim, teknik, kültür ve sanatta
fersah fersah geridedir. Bu, bir toplum olmanın, kültürel bilinç ve aktarımın,
millet olma vasfına haiz ilkelerin korunduğunda kısa sürede başarılı
olunabileceğinin bir göstergesidir.
Peygamber Aleyhisselam’ın vefatının (632)
üzerinden 100 sene geçmeden İslam coğrafyasının genişlemesine ve İslam’ın
yayılışına baktığımızda kendisinden öncekilerle ve sonrakilerle kıyas
edilemeyecek bir başarı dikkat çeker. Dünya tarihinde 1000 yılda bir
gerçekleşebilecek bu büyüme 100 yıl gibi küçük bir zaman diliminde
gerçekleşmiştir. O halde sorun İslam’la ilgili değil kendini İslam’a nispet
edenlerle ilgilidir. Savaş esirlerini halkına okuma yazma öğretmesi şartıyla
serbest bırakan bir dinin mensupları, savaş ganimeti olarak kütüphanelerdeki
kitapları talep eden bir dinin mensupları nasıl bu hale geldiler. Aliya bu
soruya şöyle cevap verir:
Esaret altındayız: 1919’da bir süreliğine
de olsa bağımsız tek bir Müslüman ülke dahi yoktu. Bu ne daha önce ne de daha
sonrasında kaydedilmiş bir durumdu.
Eğitimsiziz: İki büyük cihan harbi
arasında hiçbir Müslüman ülkede okuryazarlık oranı yüzde elli seviyesinin
üzerine çıkmadı.
Fakiriz: Kişi başına düşen milli gelir
İran’da 220, Türkiye’de 240, Malezya’da 250, Pakistan’da 90 …. Dolar iken
ABD’de bu rakam 3000 dolardır. (1966 verilerine göre) Müslüman ülkelerin
çoğunda sanayi sektörünün milli gelirdeki oranı yüzde on ila yirmi arasındadır.
Bölünmüş bir toplumuz: Sefalet ve lüksten
uzak bir toplum düzeni oluşturmaları gerektiği halde, Müslüman toplumlar tam
tersi bir vaziyet aldı.
Bazılarının İslam gecesi olarak
adlandırdıkları vaziyet tam olarak bu durumu kastediyordu. Aslına bakılırsa bu
alacakaranlık kalplerimizdeki kararmayla başlamıştır. Esasında başımıza her ne
musibet geldiyse ya da hali hazırda ne geliyorsa, sadece kendi içimizde
olanların yaptıkları yüzündendir.[29] Çünkü Müslümanlar olarak boyunduruk
altına alınamayız, cehalete mahkûm edilemeyiz ve birbirimize
yabancılaştırılamayız. Bunlar ancak İslam’dan dönmemiz halinde mümkün olur. İlk
kez Uhud’da ve en son Sina’da yaşadığımız tüm mağlubiyetler aynı şekilde bu
yaklaşımı doğrular mahiyettedir.[30]
Aliya’ya göre, asırlar boyunca
Müslüman halklarımız tahsilli insanları idrak edemedi. Onların yerine, aynı
nispette arzu edilmeyen iki sınıf insan vardı: Eğitimsizler ve yanlış
eğitilenler. Tek bir Müslüman ülkede dahi yeterince gelişmiş, İslam’ın ahlaki
anlayışına uygun ve halkın ihtiyaçlarına cevap verebilecek mahiyette bir eğitim
sistemi mevcut değil. Her toplumun en hassas kurumları olan bu müesseseler
yöneticilerimiz tarafından ya ihmal edildi ya da yabancılara teslim edildi.
Yabancıların para ve kadro tahsis etmek karşılığında program ve ideolojilerini
de empoze ettikleri okullar Müslüman bir yana milliyetçi bile yetiştiremedi.
Aliya’dan dinleyelim:
Buralarda bizim müstakbel
münevverlerimize itaatkarlık, teslimiyet, yabancıların güç ve zenginliklerine
hayranlık gibi erdemler zerk edildi. Yabancı müderrisler de yarın bu okullarda
kendilerinin yerlerini alacak, mandacı zihniyete sahip bir entelijansiya
yarattı. Bu, kendi ülkelerinde gerçek bir yabancı gibi hissetmeleri ve öyle
hareket etmeleri cihetiyle onların yerlerini oldukça başarılı bir şekilde
dolduracak bir ‘entel’ sınıftı. Yabancıların, doğrudan ya da dolaylı yollarla
ellerinde bulundurdukları okul ve kolej sayısını tespit edilmesi ve bu
olağanüstü cömertliklerinin nedeninin düşünülmesi oldukça aydınlatıcıdır. Bu
müesseseler müfredatlarının içerikleri ve hatta belki de içermedikleri
bakımından derinlemesine tetkik edilmelidir. Böylelikle açıkça görülecektir ki
asıl sorun, bizim entelijansiyamızın kendi halkının emel ve menfaatlerine giden
bir yol bulma arzusu taşıyıp taşımadığı değil, böyle bir yolu bulabilme
kapasitesine sahip olup olmadığıdır. Söz konusu olan onlara empoze edilen değer
ve idealler skalası ve böylelikle yaratılan psikolojik uçurumdur. Halklarımızı
boyunduruk altında tutmak için artık demir zincirlere ihtiyaç kalmadı. Zira bir
milletin eğitimli kesiminin irade ve şuurunu felç eden bu yabancı ‘eğitimin’
ipek iplikleri de aynı güce sahip. Eğitim sistemi bu haldeyken yabancı iktidar
sahiplerinin ve onların Müslüman ülkelerdeki tebaasının mevkileri hususunda
korkmalarına gerek yok. Onlar aleyhinde bir isyan ve direniş konusu olması
gereken eğitim sistemi, bu haliyle onların en iyi müttefikleri konumunda.
Entelektüel sınıf ile halk arasında
trajik uçurum, umumi vaziyetimizin en kasvetli hususiyetlerinden birini temsil
ediyor. Bu uçurumun diğer ucu da açılıyor. Zira, mevcut eğitim sisteminin gayri
İslami ve yabancı mahiyetini hisseden halk iç güdüsel olarak bunu reddediyor ve
böylece uzaklaşma iki taraflı olarak işliyor. Sonrasında da Müslüman çevrelerin
okul ve eğitime karşı isteksiz olduğu yönünde absürt bir suçlama oluşturuluyor.
Aslına bakılırsa meselenin özü eğitimin değil, İslam ve halk ile her türlü bağını
yitirmiş, yabancı eğitimin reddediliyor oluşudur.[31]
SONSÖZ
Meselenin derinliği sebebiyle söze girmek de
son sözü söylemek te (iddialı bir cümle olduğunu biliyorum) oldukça zor. Ama
çok şükür ki, aynı dertle dertlenen insanların varlığı, onların öğrettiklerinin
zihinlerimizde bıraktığı tortular, gayretleri, çırpınışları bizi
heyecanlandırıyor ve gayrete getiriyor. Biliyoruz ki onlar sözlerini söylediler
ama onlardan söz alanlar sözlerini söylemeye devam edecekler. Kalabalıklar
hiçbir zaman umumi efkarın hakikatini temsil etmez, etmeyecek! Geri de birkaç
münevverin çoğunlukla hayattayken kıymet görmeyen ama onlarca yıl sonra kıymeti
anlaşılacak cümleleri kalacak. Onlara minnettarız. Tarih dediğimiz uzun soluklu
zaman diliminde aceleci olan insanın, sabırsız olan nefsin, hızlıca zaferler
bekleyen aklımızın kifayetsizliğini biliyoruz. Atılan her adımın, yazılan her
cümlenin biriktiğine, çoğaldığına, bereketlendiğine iman ediyoruz. Cenab-ı
Allah’ın hiçbir emeği zayi etmediğine/etmeyeceğine imanımız tam. Atılan her
adımın, kurulan her cümlenin kurtuluşumuza bir adım olduğuna şüphesiz iman
ediyoruz. Aklımızı koruyan, bizi donatan, besleyen önderlerimize ödenmez
borçlarla doluyuz. Bu vesileyle Aliya İzzzetbegoviç’e, İsmail Raci Faruki’ye,
Atasoy Müftüoğlu’na yazı da bahsedilmese de medeniyet iddiamızın en mümbit
münevverlerinden Fuat Sezgin’e rahmet diliyorum. İddialarına sahip çıkabilmek,
düşüncelerini yaşatabilmek hepimizin üzerine borç olsun.
[1]
İnsani olanın İslami olduğu
gerçeğinden yola çıkarak, İsmail Raci Faruki’nin Bilginin İslamileştirilmesi
/Genel İlkeler ve Çalışma Planı kitabına atıfla…
[2] Hamaset
Söyleminin Sefaleti / MAHYA Yayıncılık / Sayfa: 8-9 / 1.Baskı Şubat 2026 /
İstanbul
[3] Hamaset
Söyleminin Sefaleti / MAHYA Yayıncılık / Sayfa: 12 -13 / 1.Baskı Şubat 2026 /
İstanbul
[4]
Bilginin
İslamileştirilmesi-Genel İlkeler ve Çalışma Planı /MAHYA Yayıncılık / Sayfa. 8
/ 1. Baskı Aralık 2022 / İstanbul
[5]
Bilginin
İslamileştirilmesi-Genel İlkeler ve Çalışma Planı /MAHYA Yayıncılık / Sayfa. 9
/ 1. Baskı Aralık 2022 / İstanbul
[6]
Bilginin
İslamileştirilmesi-Genel İlkeler ve Çalışma Planı /MAHYA Yayıncılık / Sayfa. 10
/ 1. Baskı Aralık 2022 / İstanbul
[7] 2 Ocak
1492’de Emevi İslam Devleti Haçlılara yenilerek yıkıldı. On binlerce Müslüman
katledildi. Müslümanlar bu yenilgi ile
İber yarımadasından çıkartıldı.
[8] Bilginin
İslamileştirilmesi-Genel İlkeler ve Çalışma Planı /MAHYA Yayıncılık / Sayfa. 16
/ 1. Baskı Aralık 2022 / İstanbul
[9] Bilginin
İslamileştirilmesi-Genel İlkeler ve Çalışma Planı /MAHYA Yayıncılık / Sayfa. 17
/ 1. Baskı Aralık 2022 / İstanbul
[10] Bilginin
İslamileştirilmesi-Genel İlkeler ve Çalışma Planı /MAHYA Yayıncılık / Sayfa. 17-18
/ 1. Baskı Aralık 2022 / İstanbul
[11] Bilginin
İslamileştirilmesi-Genel İlkeler ve Çalışma Planı /MAHYA Yayıncılık / Sayfa. 19-20
/ 1. Baskı Aralık 2022 / İstanbul
[12] Bilginin
İslamileştirilmesi-Genel İlkeler ve Çalışma Planı /MAHYA Yayıncılık / Sayfa. 22
/ 1. Baskı Aralık 2022 / İstanbul
[13] Bilginin
İslamileştirilmesi-Genel İlkeler ve Çalışma Planı /MAHYA Yayıncılık / Sayfa. 23,
24, 25
/ 1. Baskı
Aralık 2022 / İstanbul
[14] Bilginin
İslamileştirilmesi-Genel İlkeler ve Çalışma Planı /MAHYA Yayıncılık / Sayfa. 26
/ 1. Baskı Aralık 2022 / İstanbul
[15] Bilginin
İslamileştirilmesi-Genel İlkeler ve Çalışma Planı /MAHYA Yayıncılık / Sayfa. 27
/ 1. Baskı Aralık 2022 / İstanbul
[16] Bilginin
İslamileştirilmesi-Genel İlkeler ve Çalışma Planı /MAHYA Yayıncılık / Sayfa. 29
/ 1. Baskı Aralık 2022 / İstanbul
[17] Bilginin
İslamileştirilmesi-Genel İlkeler ve Çalışma Planı /MAHYA Yayıncılık / Sayfa. 33
/ 1. Baskı Aralık 2022 / İstanbul
[18] Bilginin
İslamileştirilmesi-Genel İlkeler ve Çalışma Planı /MAHYA Yayıncılık / Sayfa. 53
/ 1. Baskı Aralık 2022 / İstanbul
[19] Bilginin
İslamileştirilmesi-Genel İlkeler ve Çalışma Planı /MAHYA Yayıncılık / Sayfa. 37
/ 1. Baskı Aralık 2022 / İstanbul
[20] Bilginin
İslamileştirilmesi-Genel İlkeler ve Çalışma Planı /MAHYA Yayıncılık / Sayfa. 38
/ 1. Baskı Aralık 2022 / İstanbul
[21] Bilginin
İslamileştirilmesi-Genel İlkeler ve Çalışma Planı /MAHYA Yayıncılık / Sayfa. 45,46
/ 1. Baskı Aralık 2022 / İstanbul
[22] Bilginin
İslamileştirilmesi-Genel İlkeler ve Çalışma Planı /MAHYA Yayıncılık / Sayfa. 53
/ 1. Baskı Aralık 2022 / İstanbul
[23] Aliya
İzzetbegoviç
[26] Aliya
İzzetbegoviç
[27] İslam
Deklarasyonu ve Tarihi Savunma, KETEBE Yayınları, Kasım 2025, İstanbul. Syf.
22-23
[28] İslam
Deklarasyonu ve Tarihi Savunma, KETEBE Yayınları, Kasım 2025, İstanbul. Syf.
24-25-26
[29] Şura,
42:30
[31] [31]İslam
Deklarasyonu ve Tarihi Savunma, KETEBE Yayınları, Kasım 2025, İstanbul. Syf.
33-34-35
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder