GÖREV VE SORUMLULUKLARIMIZ
‘Her aklı
başında Müslümanın ilk görevi eğitim sistemini düzeltmektir’ der Faruki. ‘Eğitim
sistemi yenilenip hataları düzeltilmedikçe ümmetin dirilişi için bir umut
beslenemez.’[1]
Aslında sistemin sil baştan yeniden kurulması gerekmektedir. Eğitim
sistemindeki ikiliği ortadan kaldırmadan yani İslami ve Seküler diye
ayrıştırılan eğitim modeline itiraz etmeden bir adım bile ilerleme
kaydedilemez. Bu iki sistem birleştirilmeli, yeni sistem İslam’ın ruhuyla
şekillendirilmelidir. Yeni sistem ne Batı’nın kötü bir taklidi ne de kendi
yolunu bulması için bir başına bırakılan bir model olmalıdır.
Eğitimin
öğrencilere mesleki bilgi, şahsi menfaat ve maddi kazanç sağlamaktan ibaret
olması, ekonomik ve pragmatik işlevlere indirgenmesi kabul edilebilir bir durum
değildir. Bununla birlikte nispeten zengin İslam ülkelerinde eğitim
harcamalarının büyük kısmının nitelikli araştırma ve eğitim faaliyetleri yerine
binalara ve idari makamlara harcanması da kabul edilemez.
Eğitim
sistemini düzeltmek aklı başında her Müslümanın ilk ve en önemli ödevi
olmalıdır. Ama bu yamayla, küçük tamiratlarla geçiştirilebilecek bir şey
değildir. Yıkmak ve yeniden inşa etmekten başka çıkar yol yoksa bu
denenmelidir. Eğer bunun için bir devrim yapılması gerekiyorsa, zihinsel
devrimle birlikte yapılmak şartıyla herkes bu hastalığa bir el atmalıdır.
Zihinler dönüştürülmeden bir sistem inşa edilemez. Bir sistem inşa etmeden
zihinler dönüştürülemez!
Bu dönüşümü
sağlayabilmek için öncelikle eğitim sistemindeki çift başlılığı ortadan
kaldırmak gerekiyor. İslami ve Seküler diye ayırdığımız, hukuken olmasa da
fiilen ayrıştırdığımız eğitim politikalarından vazgeçmeliyiz. İki sistemi bir
potada buluşturup toplum ve bilimle barışık bir eğitim modeli inşa edilebilir.
Bunu yapabilmek için de ayrıştırıcı eğitim sistemine iman eden bütün
öğreticilerin terbiye edilmesi ve/veya tasfiye edilmesi bir zorunluluk olarak
karşımızda duruyor. Tasfiye edilmesi gerekenler ve/veya terbiye edilecekler
sadece seküler ezberciler değildir. Geleneksel sistemin köhnemiş ders kitapları
ve ezberci-tecrübesiz hocaları da isimlerinin başındaki unvanlara bakmadan
tasfiye edilmelidir.
İslam’ın
bilime yabancı olduğunu düşünen akılsızlığın, ilahiyat fakültelerinde/medreselerde
verilen eğitimle modern eğitimin çelişeceğini düşünen ezberlerin zihinlerden
silinmesi; modern dediğimiz, bilimsel dediğimiz bütün algoritmaların İslam’ın
bir rüknü olduğunun bir hakikat olarak kabul edileceği temiz bir akla ihtiyacımız
var.
MÜSLÜMANLARA
İSLAM’I BENİMSETEBİLMEK
Eğitimin
ekonomik bir getiri, kişisel statü aracı olarak görüldüğü modern sistem ömrünü
tamamladı ve uzatmaları oynuyor. Bütün coğrafyalarda devletlerin yıkılış
dönemleri en gösterişli zamanlarıdır aslında. Modern eğitim sistemi de bütün
gösterişine rağmen son nefeslerini alıyor.
Elbette eğitim
verilen emek karşısında desteklenmeyi, maddi olanaklarla teşvik edilmeyi hak
ediyor. Ancak eğitimi sadece bu kısır düşünceye teslim olarak kabullenmek,
Allah rızası kavramını paralel ilerleyen bir düşünce olmaktan çıkarmak
insanları sistemin ihtiyaçlarını karşılamaktan başka amacı olmayan küçük
aparıtçıklara dönüştürüyor.
Eğitim
sisteminden dini düşünceyi soyutladığımızda elimizde kalan ‘şey’ bu. Dini
eğitim veren kurumlar ile seküler eğitim veren kurumlar ayrımını kabul
ettiğimizde alabileceğimiz yol da bu kadar. Eğitimde ikiliğin kaldırılmasının
temel argümanı da bu iki sistemin birbiriyle rekabet etmeyen, çatışmayan
unsurlar olduğunu, birlikte daha doğru ve daha verimli adımlar atılabileceğini
görmek ve göstermek. Seküler eğitim kurumları pekâlâ yaşadığı toplumların dini
değerlerine uygun bir eğitim programı ile donatılabilir. Dini eğitim kurumları
denilen mekanizmalar da modern bilimin verileri ile hiçbir rahatsızlık
hissetmeden yol alabilir. Daha da önemlisi bu iki eğitim modeli ortadan
kaldırılıp toplumuyla, kültürüyle, diniyle barışık bir eğitim modeli üretilebilir.
Bu modeli
üretebilecek en uygun alan ise İslam kültürünün bir ürünü olan Vakıf
müesseseleridir. Türkiye’de mevcut vakıflara ait okul öncesi kurumlarından
ilk-orta eğitim kurumlarına ve üniversitelere kadar binlerce müessese mevcut. Bu
kurumlardan başlamak üzere İslam’ın temel kriterleri, İslam’ın dünyaya-hayata
bakışı esas alınarak bilimin bütün verileri buluşturulabilir. ‘Bu sayede
İslami bilgi seküler sisteme, modern bilgi İslami sisteme kazandırılmış olur.’[2]
Faruki, bütün
okullarda İslam Medeniyetine ait öğretilerin hangi okul ve bölüm olursa olsun
zorunlu tutulması gerektiğini düşünür. Bu okullarda Müslüman olmayan
öğrencilerin de bulunduğu safsatasına itibar edilmemeli, bunun bir İslam
propagandası olmadığı, aynı toplumda yaşayan farklı kimliklere sahip insanların
yaşadıkları toplumun değerlerinden habersiz olamayacağı unutulmamalıdır. Bu
esasen bir dini eğitim değil bir medeniyet eğitimidir. Bir Hristiyan toplumunda
o toplumun dini değerleri en azından kültürel bazda nasıl okul öncesinden
üniversitelere kadar öğretiliyorsa Müslüman ülkelerde de medeniyet eğitimi
zorunlu bir ders olarak konulmalıdır. Faruki, bu düşüncesine yönelik
eleştirilere şu şekilde cevap verir:
‘İslam,
vizyonu itibariyle bütün insani aktivitelerle; fiziksel, toplumsal, ekonomik,
siyasi, kültürel ve manevi faaliyetlerle ilişkisi olan bu denli geniş kapsamlı
tek dindir. ‘İlahi’ meselelerle ilgilenip dünyevi işleri “Sezar’a bırakan”
Hristiyanlık veya Budizm gibi salt uhrevi bir din değildir. Dükkânda ve
fabrikada, iş yerinde ve evde, üniversite amfisinde ve laboratuvarında, bir
bilim dalında ve felsefede İslam’la ilişkisi olmayan tek bir mesele yoktur.
Dolayısıyla İslam vizyonu sadece tek bir bölümde veya fakültede işleniyorsa
kısır kalmış yani ölmüş demektir. Her disiplinin, her arayışın ve her insan
eyleminin esas belirleyici ve yol gösterici ilkesi İslam olmalıdır.’ [3]
Vahyi
öncelediğini iddia edenler nasıl aklı reddedemezse, aklı öncelediğini iddia
edenler de vahyi yok sayamaz. İster İslam toplumunda yaşasın ister başka bir
dinin toplumunda hiçbir bilim insanı toplumun dini değerlerini/hassasiyetlerini
yok sayarak var olamaz. Yok sayanlar dönemsel arızi eylemler içinde olanlardır
ve kısa dönemleri sona erdiğinde her arızi durum gibi yok olmaya mahkûm
olacaklardır. Bu bağlamda akıl ve iman arasında çelişki olduğunu iddia edenlere
Faruki şu cevabı verir:
‘Aklın
mutlak kesinlik içermediği durumlarda imanın ışığı bu kesinliği sağlayabilir.
Nitekim iman, diğer bütün ön kabullere aydınlatıcı bir ışık tutarak sağladığı
ilave kesinlik sayesinde üstüne inşa edilen dünya görüşüne destek verir. Bu iman
ışığı kuşkusuz epistemolojiktir, akıl dışı oluşunun değil makul oluşunun bir
sonucu olarak ortaya çıkar. Bu ışık ve aklın mutlak kesinlik taşıyan ön
kabulleri bir araya gelerek bağlılık, uyum, etkileşim ve bütünlük oluşturur.
Baştan aşağı dogmalardan ibaret olan diğer dinlerin aksine İslam’da iman, rolü
ve katkısı itibariyle hiçbir şekilde irrasyonel değildir. Akıl imanın üstünde
olmadığı gibi iman da aklın üstünde değildir. Akıl ve imanı taban tabana zıt
şeyler olarak görmek, insanın ikisinden birini seçmek zorunda olduğunu kabul
etmek İslami değildir.’[4]
Faruki
Bilginin İslamileştirilmesini şöyle tanımlar:
‘Bilgiyi
İslam’la kurduğu ilişkiye göre yeniden şekillendirmek onu İslamileştirmektir.
Yani verileri yeniden tanımlayıp düzenlemek, verilerden hareketle varılan
yargıları ve verilerin kullanımını baştan incelemek, ulaşılan sonuçları yeniden
değerlendirmek, disiplinleri İslam vizyonunu zenginleştirecek ve İslam davasına
hizmet edecek hale getirmektir.’[5]
Faruki, bu
tanımdan yola çıkarak bilginin nasıl İslamileştirileceğine dair bir yol
haritası çizer, bir metodoloji geliştirir. Ona göre hem geleneksel
metodolojiler hem de taklit edilen modern metodolojiler yetersizdir. Geleneksel
metodoloji haçlı seferlerinden sonra dünyanın sonunun geldiğini düşünen ulema
tarafından korumacı bir zırha bürünerek ilk hatasını yapmıştır. Bu aşırı
korumacılık içtihadı terk ederek geçmişin kabulleriyle, düşünceleriyle yaşamayı
beraberinde getirir. İçtihat kapısını kapatan düşünce geçmişin verilerinden her
türlü sapmayı bidat kabul ederek hemen her yeniliği sakıncalı ve tehlikeli görür.
Bu düşünsel yenilginin ilk adımıdır ve devamında peş peşe fiziksel yenilgilerin
de yolunu açacaktır.
‘Batı’nın
son iki yüz yılda İslam dünyasında sebep olduğu yenilgiler, trajediler ve krizlere
cevap olarak Türkiye, Mısır ve Hindistan’daki Müslüman liderler ümmeti siyasi,
ekonomik ve askeri olarak kalkındırmak için Batılılaştırmaya çalıştılar. Bu
denemelerin hepsi başarısızlıkla sonuçlandı. Türkiye’de olduğu gibi Batılılaşma
adı altında tüm İslami kurumların lağvedilmesine rağmen, kamusal hayatı
etkileyen bütün geleneksel İslami ilkeler reddedilmesine rağmen Türkiye diğer
İslam ülkelerinden daha güçlü ve müreffeh bir ülke haline gelmedi. Toplumun bir
kesiminin İslam’dan uzaklaşması dışında bu adımların bir etkisi hissedilmedi.’[6]
Mısır’da ise
karma bir model öne çıktı. Mısır’da da Batılı bir sistem kuruldu fakat bu
sistemin geleneksel İslami sistemle birlikte yürütülmesine izin verildi. Batılı
sistem kamunun bütün fonlarını kullanarak rakibine üstünlük kurmaya çalışırken
geleneksel sistem tabanının desteğiyle ayakta durup karşılık verdi. Her iki
sistem de bugüne kadar birbirlerini zayıflatmaktan başka bir başarı elde
edemedi.
KÜLTÜREL VE DİNİ İKİLİK
Bütün
Müslümanların, kendini Müslüman olarak tanımlayan ocu veya bucu bütün
insanların temel ortak noktası Sıratı Müstakim üzere yaşamak ve son nefesini
yoldan ayrılmadan vermektir. Bugün yaşadığımız fiili ve düşünsel ayrılık
yüzyıllardır üzerimize boca edilen yanlış bilgi ve kaynakların tezahürüdür. Bir
yandan Müslümanlık iddiasından vazgeçmezken diğer taraftan İslam’a ait bütün
değerlere savaş açabilen bu kafa karışıklığı kültürel ve dini ikilik
meselesinin özünü oluşturur. Gençliğinde her türlü aşırılığı düşmanca
sergileyen insanların öldükten sonra arkalarından mevlit okutması veya her
türlü kötülüğü yapmış yakınları için hatimler tertip etmesi başka türlü izah
edilemez.
Bir yandan
kurban ibadetine hayvan katliamı derken diğer yandan annesi veya babası için
kurban kestiren insanların varlığı bu ikiliğin en bariz göstergesidir.
Okullarda çocukların başörtülü olarak eğitim görmesine karşı çıkarken Cuma
namazlarını kaçırmayan türler, eğitim kurumlarında mescit açılmasına savaş
açarken bayram namazlarına çocuklarıyla giden ve gitmeyenleri kınayan türler
hepimizin dost ve akraba çevresinde bolca bulunuyor. Bunun temelinde yatan
düşünce dinin bir kültüre dönüşmesi ve bu kültürün dinden daha kıymetli bir hal
almasıdır. Bu kafa karışıklığına göre dine karşı gelinebilir fakat kültüre asla
söz söylenemez!
‘Çöküş
döneminde bilgi ve eylemin birbirinden uzaklaşması sebebiyle bu yol ikiye
ayrıldı: Allah’ın yolu (erdemli yol) ve dünyevilik. İslami hayatın bu haliyle
birbirine karşıt şekilde çatallanması, birinin övgüye şayan biçimde bütün dini
ve ahlaki değerleri içermesi, diğerinin yerilebilir şekilde maddi dünyayı ve
onun değerlerini taşıması her ikisini de yozlaştırdı ve mahvetti. Her ikisi de
dönüşüm geçirdi. Birincisi Hristiyan ve Budist keşişlerin anlamsız ruhaniliğine
benzeyen kuru bir maneviyat haline geldi. Nitekim kitlelerin gözle görülür
yaşam koşullarıyla ilgilenmeyen, sahaya çıkarak mücadele ederek adaleti tesis
etmeye çalışmayan bir maneviyat, sübjektif olmaya, takipçilerinin çıkarlarına
göre eğilip bükülmeye mahkumdur. Bu tür bir maneviyat, diğerkam eylemleri
teşvik etse bile benmerkezcidir, zira odak noktası takipçisinin vicdanıdır.
Onun için diğer insanlar ve onların selameti, kendi imtihanı, öz arınması ve
seyrisüluku için birer araçtır. Bu tarz bir maneviyatın marifet (gnosis) ve
mistik tecrübelerin tuzaklarına düşmesi, batıl inançlara ve keramet
tellallığına kurban gitmesi şaşırtıcı değildir. Tarikatları kuran şeyhler ve
onların ideolojik temellerini atan büyük zihinler, takipçilerinin bu denli
sapabileceğini ve İslam’a karşıt bir ahlak ve inanç anlayışı
geliştirebileceğini düşünmemişlerdi. Vakıa pek çok tarikat bunların cazibesine
kapıldı.’[7]
Öte yandan
ahlaki sorumluluklar belli bir sınıfın tekelinde görüldüğünden dünyevilik
yolunda ahlak dışı bir sistem geliştirildi. Bu her iki tarafın da işine
geliyordu! Dinin sahibi olduğunu zanneden ‘din adamı’ grubu
meşruiyetini/saygınlığını bu etikete borçluydu. Dünyevileşen kesim ise
kendisini dini ve ahlaki alandan sorumlu görmediği için yapacağı her kötülüğün
meşru olacağını düşünüyordu. Onun için din, kimi zamanlarda kimi dini
ritüellerin gerçekleştirildiği kültürel bir hobiydi. Bu hobiler ona günlük hayatında
herhangi bir sorumluluk yüklemiyordu. Böyle düşünmek, böyle bilmek, böyle kabul
etmek dünya hayatını son derece konforlu bir alana dönüştürüyordu.
Faruki, bir
hastalık olarak değerlendirdiği bu durumun şifası için eğitim sistemindeki
ikiliğin ortadan kaldırılması ve bilginin İslamileştirilmesinin şart olduğunu
söyler. Bunun için de bütün disiplinlerin teori, yöntem, ilke ve amaçları
açısından yeniden şekillendirilmesi gerektiğini düşünür.
Ona göre
Allah’ın birliğini kabul etmeden Bilgi İslamileştirilemez. Allah’ın birliği
Allah’ın gerçekten Allah olması, başka hiçbir varlığın Allah olmaması, O’nun
mutlak birliği, mutlak aşkınlığı, her şeyden ayrı ve farklı olması, en yüce
olması demektir. Hristiyan kültüründe olduğu gibi Tanrı’nın bazı şeylere
karıştığı ama bazı şeylere karışmadığı düşüncesi Müslümanlar için geçerli
değildir.
Allah’ın
birliğini mantık gereği yaratılışın birliği takip eder. İnsan ve bütün kâinat,
uzay, galaksiler tek bir yaratıcı tarafından yaratılmış olmasaydı her evren
farklı bir düzen içerisinde rota takip eder ve bu rotalar mutlaka birbiriyle
çatışırdı. Allah bütün kâinatı yarattığı gibi yarattığı şeyleri başı boş
bırakmaz. Yarattıktan sonra onların hangi fizik, kimya kurallarıyla
hareketlerine/varlıklarına devam edeceğini de düzenler. Bir sonuç ortaya
çıkacaksa mutlaka bir sebep yaratır. Seküler aklın dile getirdiği bilim ayrı
tanrı ayrı düşüncesi bir Müslüman için geçerli değildir. Allah herkesi ve her
şeyi yarattığı gibi yarattığı şeylerin sebep-sonuç ilişkilerini düzenleyen
fizik, kimya, astronomi gibi bilimlerin de yaratıcısıdır. O yüzden Allah’ın
olmadığı bir bilim, bir düzen, bir disiplin söz konusu olamaz. Faruki, ayrılmaz
bir ikili olarak gördüğü hakikatin ve bilginin birliğini ise şöyle ifade eder:
‘Nitekim
iman, diğer bütün ön kabullere aydınlatıcı bir ışık tutarak sağladığı ilave
kesinlik sayesinde üstüne inşa edilen dünya görüşüne destek verir. Bu iman
ışığı kuşkusuz epistemolojiktir, akıl dışı oluşunun değil makul oluşunun bir
sonucu olarak ortaya çıkar. Bu ışık ve aklın mutlak kesinlik taşıyan ön
kabulleri bir araya gelerek bağlılık, uyum, etkileşim ve bütünlük uluşturur.
Baştan aşağı dogmalardan ibaret olan diğer dinlerin aksine İslam’da iman, rolü
ve katkısı itibariyle hiçbir şekilde irrasyonel değildir. Akıl imanın üstünde
olmadığı gibi iman da aklın üstünde değildir. Akıl ve imanı taban tabana zıt
şeyler olarak görmek, insanın ikisinden birini seçmek zorunda olduğunu kabul
etmek İslami değildir.’[8]
[1] Bilginin
İslamileştirilmesi-Genel İlkeler ve Çalışma Planı /MAHYA Yayıncılık / Sayfa. 27
/ 1. Baskı Aralık 2022 / İstanbul
[2] Bilginin
İslamileştirilmesi-Genel İlkeler ve Çalışma Planı /MAHYA Yayıncılık / Sayfa. 29
/ 1. Baskı Aralık 2022 / İstanbul
[3] Bilginin
İslamileştirilmesi-Genel İlkeler ve Çalışma Planı /MAHYA Yayıncılık / Sayfa. 33
/ 1. Baskı Aralık 2022 / İstanbul
[4] Bilginin
İslamileştirilmesi-Genel İlkeler ve Çalışma Planı /MAHYA Yayıncılık / Sayfa. 53
/ 1. Baskı Aralık 2022 / İstanbul
[5] Bilginin
İslamileştirilmesi-Genel İlkeler ve Çalışma Planı /MAHYA Yayıncılık / Sayfa. 37
/ 1. Baskı Aralık 2022 / İstanbul
[6] Bilginin
İslamileştirilmesi-Genel İlkeler ve Çalışma Planı /MAHYA Yayıncılık / Sayfa. 38
/ 1. Baskı Aralık 2022 / İstanbul
[7] Bilginin
İslamileştirilmesi-Genel İlkeler ve Çalışma Planı /MAHYA Yayıncılık / Sayfa. 45,46
/ 1. Baskı Aralık 2022 / İstanbul
[8] Bilginin İslamileştirilmesi-Genel İlkeler ve Çalışma Planı /MAHYA Yayıncılık / Sayfa. 53 / 1. Baskı Aralık 2022 / İstanbul
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder