31 Ağustos 2026 Pazartesi

BİLGİNİN İNSANİLEŞTİRİLMESİ -6

 

ALİYA İZZETBEGOVİÇ VE BİLGİNİN İNSANİLEŞTİRİLMESİ

‘Bütün canlılar acı çeker fakat insan ızdıraba fikir giydirir.’[1]

 

Aliya ve arkadaşları İslam Deklarasyonunu yayınladıklarında yıl 1970 idi. İsmail Raci Faruki’nin Bilginin İslamileştirilmesi tebliği ise 1982 yılında sunuldu. Muhtemelen bu marjinal iki akıl yüz yüze hiç görüşmedi ve yine muhtemelen birbirlerinin tebliğlerinden haberdar olmadılar. 

Aliya ve arkadaşları Demokratik Eylem Partisinin (Stranka Demokratske Akcije, SDA)[2] kuruluş ilkelerini ortaya koydukları İslam Deklarasyonunda    eğitimle ilgili kısımları doğal olarak temel ilkeler tarzında kısa bir metinle takdim etti. Faruki ise eğitim üzerine çalıştığı ve uğraşısı bu olduğu için çok daha detaylı ve metodolojik bir tebliğ ortaya çıkardı.

Her iki mütefekkirin aynı konudaki benzer yaklaşımlarını görmek için Aliya ve arkadaşlarının eğitim metodolojisine ilişkin görüşlerine de göz atmalıyız. Aliya, Müslüman mı, Yoksa Tebaa mı Yetiştiriyoruz?[3] makalesinde eğitim üzerine görüşlerini keskin bir biçimde dile getiriyor. Makalenin önemi nedeniyle mümkün olduğunca kısaltarak metni sizinle paylaşıyorum.

Kısa bir süre önce, iyi ve heyecanlı bir Müslüman olan yakın dostumu, Müslüman gençliğin eğitimi hususunda bir makale yazarken buldum.

Dostum dinin ruhuna uygun bir eğitimde ısrar ederken, ebeveynleri, çocukları nezdinde nezaket, iyi davranma, tevazu, kendisini ön plana çıkarmama, merhamet, bağışlama, kadere boyun eğme, sabır vs. hasletlerini kazandırmaya çalışmalarını davet ediyordu. O, çocukların sokaktan, kovboy ve kriminal filmlerinden, faydasız basından, saldırganlığı ve yarışmacılık ruhunu tahrik eden sporlardan vs. uzak tutulmaları hususunda eğiticileri özellikle ikaz ediyordu. Yine de dostumun makalesinde en sık rastlanan kelime “itaat” idi. Evde çocuk ana ve babaya, mektepte hocaya, okulda öğretmene, sokakta düzen koruyucusuna (polise), yarın ise işte müdüre, şef ve sorumluya karşı itaatkâr olmalıydı

Cehenneme giden yol iyi niyetlerle döşenir

“İdealini” tasvir etmek maksadıyla yazar, her türlü kötülükten sakınan, sokakta dövüşmeyen, kovboy filmleri seyretmeyen (onun yerine müzik okuluna giden), futbol oynamayan (çünkü bu spor çok fazla serttir), uzun saçı olmayan, kızlarla gezmeyen (zamanı gelince ana ve babası onu evlendirir) bir çocuğu tasvir etmektedir. O asla bağırmaz, sesi hiçbir yerde duyulmaz, o her zaman ve her yerde teşekkür eder ve özür diler. Yazar söylemiyor ancak devam edebiliriz: Hakkını yiyorlar o susuyor. Şamar vuruyorlar o karşılık vermiyor, sadece bunun iyi bir şey olmadığını ortaya koymaya çalışıyor. Tek kelimeyle o ‘karınca bile ezmeyenlerdendir’. vs.
Bu makaleyi okurken, cehenneme giden yolun iyi niyetlerle döşendiğini ifade eden o sözü anladım.

İslam’ın ne olması gerektiği değil, eskiden ne olduğu anlatılıyor

İnsanların hatalı eğitimi... Aslında, asırlardır, birinci kaynaktan gelen İslamî fikrin anlaşılamamasının neticesi olarak biz, gençliğimizi yanlış eğitiyoruz.
Gerçek kökenini bilmediğim, fakat kesin olarak İslam’dan kaynaklanmayan itaatin bu mutsuz felsefesi mükemmel ve bahtsız bir şekilde birbirini tamamlamaktadır: Bir taraftan o, canlı olanları ölü haline getirmekte, diğer taraftan ise din adına yanlış ülküleri ön plana çıkararak, daha yaşamadan evvel ölen kimseleri İslam’ın etrafına toplamaktadır. O, normal insan mahlûklarından, suç ve günah duygularının takibatında, aynı zamanda hakikatten kaçan ve pasiflik ve tesellide sığınak arayan hayatı ıskalamış şahsiyetler için çok cazip olan, kendinden emin olmayan insanlar yaratmaktadır.

Müslüman değil, tebaa... Mükemmel, sakin, tam tebaa. Neredeyse uşaklar eğitiyorduk (veya topluyorduk). Bizimle her türlü iktidara ne mutlu! Fitne, esaret ve adaletsizlik dolu bir dünyada, gençliğe sakınmasını, sakin olmasını, itaat etmesini öğütlemek aynı zamanda kendi halkının ezilmesi ve esir edilmesinde ortak olmak değil midir?

Gencimize İslam’ın ne olması gerektiği değil, eskiden ne olduğu anlatılmaktadır. O, Elhamra ve geçmişteki fetihleri, Bin bir Gece’nin şehrini, Semerkand ve Kurtuba’daki zengin kütüphaneleri bilir. Onun ruhunu devamlı olarak geçmişe doğru çevirmektedirler ve o, onda yaşamaya başlar. Tabiî ki geçmiş önemlidir. Ancak bugün, eski atalarımızın yaptığı mükemmel güzellikteki tüm camileri saymaktan çok, mahallemizdeki mütevazı camimizin eskimiş çatısını tamir etmek daha önemlidir. Hatıralardan ve geçmişi arzulayarak yaşamaya sebep olacaksa eğer, bütün o muhteşem tarihi yakmak gerekecek galiba. Eğer, geçmişte yaşanamayacağını ve kendimizin bir şeyler yapmamız gerekeceğini öğrenmemiz şart olacaksa, o muhteşem abideleri yakmak daha iyi olur.

 

Gençlerde bulunan güçleri öldürmeyin

Rahatlıkla söylenebilir ki Kur’an teslimiyetçiliği yasaklamıştır. Çok sayıda sahte büyüklük ve otorite yerine Kur’an, sadece tek ve biricik teslimiyeti tesis etmiştir.

Şimdi, ana babalara ve eğitimcilerimize ne tavsiyelerde bulunabiliriz? Her şeyden evvel, gençlerde bulunan güçleri öldürmemelerini tavsiye edebiliriz. Öyle yapacaklarına, onları yönlendirsin ve belli bir şekle soksunlar. Onların uyuşuğu Müslüman değildir ve ölü birini İslam’a çevirmenin imkânı yoktur. Müslümanları eğitmek için insanları eğitsinler, hem de en mükemmel ve kapsayıcı şekilde. Onlara tevazudan çok şeref ve haysiyet, teslimiyetçilikten çok cesaret, merhametten çok adalet hakkında konuşsunlar. Kendi yolundan gidecek ve bunun için kimseden izin istemeyecek şeref sahibi bir nesil yetiştirsinler.

Çünkü hep aklımızda tutalım: İslam’ın ilerlemesini –her türlü ilerlemeyi- sakin ve teslimiyetçi kimseler değil, cesur ve itirazcı (isyankâr) ruhlu kimseler gerçekleştirecektir.

 

Aliya’nın metodolojiye hiç dolanmadan doğrudan temas ettiği hastalıklar 1970 yılında tespit edilmiş olmasına rağmen bugün varlığını daha da derinleşmiş şekilde sürdürüyor. İtaatin (Allah ve Rasulü dışında) nasıl bir ilke haline geldiğini Aliya bilmiyor, biz de bilmiyoruz. Biraz zorlarsak Muaviye ve Yezit denkleminde başlayan İslam’ın saltanatlaşması modeline kadar gidebiliriz. Ancak sorun şu ki 1400 yıllık süre içerisinde bu saltanat modeline eli yüzü düzgün bir itirazın yükselmemesi veya yükselen itirazların yok sayılması ve/veya bastırılmasına tepki gösterilmemesi derinlerde bir hastalık olduğunu açıkça gösteriyor.

Daha başlarken çocuklarımızın özgün/özgür iradesini itaat gibi kötü şekillendirilebilir bir alana hapsetmek, bir yanağına tokat yediğinde diğer yanağını dönecek kadar pasif, niteliksiz, korkak, irrasyonel türler yetiştirebilmek izahı zor bir alan. Ve bu izahı yapabilecek akademisyenler de yetiştirmek kolay değil. Zira, bu akademisyenler/hocalar da aynı torna tezgahından çıkmış ürünler olarak karşımızda duruyor.

Aliya, burada bir başka hastalığımıza daha dikkat çekiyor. Atalar kültü! Biz eskiden neydik, neler yapardık, neler yapmıştık… Esasen bugünkü yetersizliğini örtmek, yapamadıklarının utancını atalarının yaptıklarıyla gizlemek isteyen bir iradesizliğin neticesi bu. Özellikle ülkemizde son 30-40 yılda gelinen nokta, son 20 yılda dizi ve filmlerde önümüze konan ezberletilmeye çalışılan model bu. Bu sayede düşünme melekeleri körleştirilirken hiçbir şey yapamamanın ezikliği, çaresizliği de bilinç altında masumlaştırılıyor.

Müslümanların hızla artan büyük nüfusuyla övünmemiz, bana şişmanlığıyla övünen ve aldığı yeni kilolardan haz duyan bir adamı hatırlatıyor. Ruhumuza, aklımıza ve başarılarımıza vurgu yapmaya ne zaman başlayacağız? Küçük ve kırılgan bir insanda bile insanlığa katkıda bulunabilecek büyük bir ruh bulunabilir. Gücümüz, bilimimiz, edebiyatımız nerede? Nerede buluşlarımız, küllî iyiliğe katkılarımız?[4]

Diyen Aliya, dünya görüşünü, İslam’a ve İslam’ın eğitim modeline yaklaşımını burada özetliyor aslında. Bu sorunun cevabını verebildiğimizde en azından çıktığımız ve yürüdüğümüz yolun doğru olduğundan haberdar olacağız. Yola çıktıktan sonra netice bizim elimizde değildir. Önemli olan yoldur, yolu bulabilmektir. Gayesini ‘Müslümanların İslamlaşması ‘olarak belirlemiş bir mütefekkirin de bundan başka bir düşüncesi olamaz. Aliya’ya kulak verelim:

… Pasiflik ve durağanlık dönemleri aslında İslami alternatiflerin bulunmayışı ya da İslami çevrelerin bu yokuşlu yolda ilerlemeye hazır olmadıkları manasına gelir. Bu dönemler, İslamiyet’in İslam dünyası üzerinde alternatifi olmayan manevi bir tekel oluşunun olumsuz bir tezahürüdür.

Bu hali takdiri ilahi olarak kabul edip İslam dünyasının İslamiyet’in aleyhinde bir sistemle ya da İslam olmaksızın ihya edilmesinin mümkün olmadığını iddia ediyoruz. İslam ve İslamiyet’in insanın dünyadaki yeri, hayatın gayesi, insanın Allah’la ve diğer insanlarla münasebetleri hususunda temel umdeleri daima kalıcıdır ve yerleri doldurulamaz. Bu umdeler, Müslüman halkların ihyası ve vaziyetlerinin düzeltilmesi cihetindeki her hakiki hamlenin ahlaki, felsefi, ideolojik ve siyasi esaslarını oluşturur. Alternatif belli: ya İslami restorasyon yönünde harekete geçmek ya da pasiflik ve durağanlık, Müslüman halklar için üçüncü bir seçenek mevcut değil.

Muhafazakârlar ve Yenilikçiler

Sadece ferdin yetiştirilmesi değil, aynı zamanda dünyaya nizam vermesi hasebiyle ele alınan İslami yenilenme fikrine her zaman muhalif olacak iki grup mevcuttur: eski düzenin korunmasını isteyen muhafazakârlar ve yabancıların düzenini isteyen modernistler. Birinci grup İslam’ı geçmişe çekerken ikinci grup da ona başkalarına ait bir gelecek hazırlar.

Birbirleri arasındaki büyük farklara rağmen bu iki kategorideki insanların ortak bir noktası vardır: Her ikisi de ‘din’ mefhumunu, kelimenin Avrupa’daki manasıyla anlayarak İslam’ı sadece bir inanç olarak görürler. Lisandaki inceliği anlamaktan yoksun olma, mantık kifayetsizliği hatta İslam’a ve onun tarihine, dünyadaki rolüne akıl erdirememe, bu grupları din-i İslam’ı ‘inanç’ olarak tercüme etmeye sevk ediyor ki bu da oldukça müstesna bir sebepten ötürü büsbütün hatalıdır.

İnsanın kökeni ve vazife-i asliyesi hakkındaki esas gerçeklerin tekrarı ve tasdikini ortaya koyuyor olsa da İslam’ın yaklaşımında bütünüyle yeni bir şey vardır ve bu da inancın bilimle, ahlakın siyasetle ve idealin menfaatle bütünleştirilmesine karşılık gelir. Biri dış ve diğeri de içsel olmak üzere iki dünya olduğunu kabul eden İslam, insanın bu iki dünya arasındaki uçurum üzerinde bir köprü olduğunu öğretir. Bu bütünlüğün dışına çıkıldığında din, geri kalmışlığı (her türlü aktif/üretken hayatı reddetmeyi) ve bilimde ateizmi getirir.

İslam’ın sadece bir inanç olduğu düşüncesinden hareketle muhafazakârlar İslam’ın dış dünyayı tanzim etme gayesi olmadığı ve yenilikçilerde İslam’ın dış dünyayı düzenlemesinin mümkün olmadığı kanaatine varırlar. Pratikte ise netice aynıdır.[5]

Aliya, ilahiyatçıları eleştirdiği kadar modernistleri de yerden yere vurur. Din adamı sınıfı denilen layüsel bir kadronun yanlışları kadar modernist budalalara da yüklenir. Onlara göre ilahiyat dini çevrelemiş ve kısıtlamıştır. Ve yine onlara göre bu çerçeveden çıkışın tek yolu ilahiyatı terk etmektir. Bu seküler konfor kendine modernist, ezberci, batıcı akılsızlığın tipik reaksiyonudur. İlahiyatçılık nasıl dini kısıtlıyorsa başka bir açıdan bu modernist tavır da dini kuşatmakta ve sınırlandırmaktadır.

İlahiyatçılar böylelikle yanlış yerde bulunan yanlış insanlar oldular. Ve şimdi, Müslüman dünyasının uyanışa dair tüm emareleri gösterdiği bir dönemde bu sınıf, kasvetli ve katı olan ne varsa, onların sözcülüğüne soyundu. İslam dünyasının karşılaştığı problemlerle yüzleşmek için herhangi bir yapıcı adım atamayarak, ne denli beceriksiz olduğunu da ortaya koymuştur.

Diğer taraftan sözde ilerlemeciler, Batıcılar veya yenilikçiler -ya da başka nasıl anılıyorsa- Müslüman aleminin her yerinde gerçek bir bahtsızlığı temsil ediyorlar. Zira sayıca hayli fazla olduklarından ve eğitim alanı başta olmak üzere hükümetin çeşitli kademelerinde bulunduklarından, umumiyetle kamusal alanda nüfuz sahibidirler. İslam’ı sadece hocalara ve muhafazakarlara özgü gören ve başkalarını da bu yaklaşıma ikna etmeye çalışan modernistler aynı zamanda İslami düşüncenin temsil ettiği her şeye cephe almaktadır. Bugün Müslüman ülkelerde, utanç duymaları gereken şeylerle mağrur olan ve gurur duymaları şeylerden de utanan kişilere baktığınızda bu ‘sözde reformcuları’ tanıyabilirsiniz. Ekseriyeti Avrupa’da eğitim görmüş ‘babasının oğlu’ olan bu şahısların, memleketlerine döndüklerinde gösterişli Batı karşısında derin bir aşağılık hissine kapıldıkları fakat filizlendikleri yer olan yoksul ve geri kalmış çevreye karşı özel bir üstünlük duygusu beslediklerini görürsünüz.

İslami terbiyeden yoksun oldukları ve halk ile manevi ve ahlaki bir bağ kuramadıkları için hızlı bir şekilde temel ölçütlerini kaybederek yerel anlayış, gelenek ve inançları ortadan kaldırır; yerine yabancılara ait olanı ikame etmeye çalışarak bir gecede, abartılı bir şekilde hayranlık duydukları Amerika gibi bir yer inşa edebileceklerini düşlerler. Standartlar getirmeyip bir standartlar kültü tesis eder, insanları geliştirmeyip arzu ve heveslerini artırırlar ki bu da rüşvet ,ilkellik ve ahlaki kaosun önünü açar. Böyleleri, Batı dünyasının gücünün nasıl yaşadıklarıyla değil, nasıl çalıştıklarıyla alakalı olduğunu kavrayamaz. Garp’ın kudretinin moda, tanrı tanımazlık, gece kulüpleri, genç nesillerin gevşekliğinden değil, Batılıların olağanüstü hamaratlıkları, sebatları, bilgiye olan hakimiyetleri ve sorumluluk sahibi olmalarından kaynaklandığını fark edemezler. Yani asıl mesele, içimizdeki Batılıların yabancılara özgü usuller benimsemeleri değil bunları nasıl kullanacaklarını bilmemeleridir. Daha iyi bir şekilde ifade etmek gerekirse, bunların problemleri neyin iyi olduğunu sezebilecek kadar güçlü bir feraset geliştirememiş olmalarıdır. Böylece bir medeniyet projesinin kullanışlı ürünleri yerine zararlı ve bunaltıcı yan mamullerini aldılar.[6]

 

Faruki’de olduğu gibi Aliya İzzetbegoviç’te de Müslüman modernistlerin aşağılık kompleksine vurgu, Batı’ya karşı yenilmişlik sendromu dikkat çekici bir husustur. Kendi kimliğini tanımlamadan başka kimlikleri üst üste giyen bu akılsızlık, kendi kimliğinin baştan aşağılık ve yenilmiş olduğunu düşünen bu kafa karışıklığı yaygın bir hastalıktır. Zira, ilkokuldan üniversitelere kadar Müslüman öğrenci ve akademisyenler aşağılık kompleksi ve yenilmişlik psikolojisiyle bu günlere hazırlanmaktadır. Bu kompleksli akıl kendi ezilmişliğini, kendi zihni köhnemişliğini içselleştirdiği gibi hasbelkader işgal ettiği alanlara (bürokraside veya akademide) aşağılık kompleksli, zayıf, yenilgiyi kabul etmiş türler yetiştirir. Ve bu nesiller boyunca, yeni bir Aliya ya da yeni bir Faruki çıkıncaya kadar sürüp devam eder.

Aliya’ya göre içimizdeki Batılıların eve getirdiği muhteviyatı şüpheli malzemeler arasında inkılapçı fikir ve programlar ile reformların yanı sıra tüm sorunları çözecek belirli kurtarıcı doktrinler bulunur! Türkiye’de yapıldığı gibi reddi miras kültürü ile geçmişin reddedilmesi, fes yerine şapka takılması, kılık kıyafetin sözüm ona modern kıyafetlerle değiştirilmesi kurtarıcı olacağı düşünülen doktrinlerin başarısızlığının bir örneğidir. Türkiye gibi ülkelerde şekli ve cebri değişiklikler bir sonuç vermemiş, ülke daha huzurlu, daha müreffeh bir hal almamıştır. Türk modernleşmesiyle Japon modernleşmesi arasındaki temel fark da budur. Japonlar ikinci dünya savaşında yenilerek Amerika’ya bütün cihetleriyle teslim olmuş -bu teslimiyet askeri, ekonomik, kültürel… alanda halen devam etmektedir- ve fakat yerel dinamiklerini terk etmemiştir. 1923’te kurulmuş Yeni Cumhuriyet 1945’te yok edilmiş Japonya’dan bilim, teknik, kültür ve sanatta fersah fersah geridedir. Bu, bir toplum olmanın, kültürel bilinç ve aktarımın, millet olma vasfına haiz ilkelerin korunduğunda kısa sürede başarılı olunabileceğinin bir göstergesidir.

Peygamber Aleyhisselam’ın vefatının (632) üzerinden 100 sene geçmeden İslam coğrafyasının genişlemesine ve İslam’ın yayılışına baktığımızda kendisinden öncekilerle ve sonrakilerle kıyas edilemeyecek bir başarı dikkat çeker. Dünya tarihinde 1000 yılda bir gerçekleşebilecek bu büyüme 100 yıl gibi küçük bir zaman diliminde gerçekleşmiştir. O halde sorun İslam’la ilgili değil kendini İslam’a nispet edenlerle ilgilidir. Savaş esirlerini halkına okuma yazma öğretmesi şartıyla serbest bırakan bir dinin mensupları, savaş ganimeti olarak kütüphanelerdeki kitapları talep eden bir dinin mensupları nasıl bu hale geldiler. Aliya bu soruya şöyle cevap verir:  

Esaret altındayız: 1919’da bir süreliğine de olsa bağımsız tek bir Müslüman ülke dahi yoktu. Bu ne daha önce ne de daha sonrasında kaydedilmiş bir durumdu.

Eğitimsiziz: İki büyük cihan harbi arasında hiçbir Müslüman ülkede okuryazarlık oranı yüzde elli seviyesinin üzerine çıkmadı.

Fakiriz: Kişi başına düşen milli gelir İran’da 220, Türkiye’de 240, Malezya’da 250, Pakistan’da 90 …. Dolar iken ABD’de bu rakam 3000 dolardır. (1966 verilerine göre) Müslüman ülkelerin çoğunda sanayi sektörünün milli gelirdeki oranı yüzde on ila yirmi arasındadır.

Bölünmüş bir toplumuz: Sefalet ve lüksten uzak bir toplum düzeni oluşturmaları gerektiği halde, Müslüman toplumlar tam tersi bir vaziyet aldı.

Bazılarının İslam gecesi olarak adlandırdıkları vaziyet tam olarak bu durumu kastediyordu. Aslına bakılırsa bu alacakaranlık kalplerimizdeki kararmayla başlamıştır. Esasında başımıza her ne musibet geldiyse ya da hali hazırda ne geliyorsa, sadece kendi içimizde olanların yaptıkları yüzündendir.[7] Çünkü Müslümanlar olarak boyunduruk altına alınamayız, cehalete mahkûm edilemeyiz ve birbirimize yabancılaştırılamayız. Bunlar ancak İslam’dan dönmemiz halinde mümkün olur. İlk kez Uhud’da ve en son Sina’da yaşadığımız tüm mağlubiyetler aynı şekilde bu yaklaşımı doğrular mahiyettedir.[8]

 

Aliya’ya göre, asırlar boyunca Müslüman halklarımız tahsilli insanları idrak edemedi. Onların yerine, aynı nispette arzu edilmeyen iki sınıf insan vardı: Eğitimsizler ve yanlış eğitilenler. Tek bir Müslüman ülkede dahi yeterince gelişmiş, İslam’ın ahlaki anlayışına uygun ve halkın ihtiyaçlarına cevap verebilecek mahiyette bir eğitim sistemi mevcut değil. Her toplumun en hassas kurumları olan bu müesseseler yöneticilerimiz tarafından ya ihmal edildi ya da yabancılara teslim edildi. Yabancıların para ve kadro tahsis etmek karşılığında program ve ideolojilerini de empoze ettikleri okullar Müslüman bir yana milliyetçi bile yetiştiremedi. Aliya’dan dinleyelim:

Buralarda bizim müstakbel münevverlerimize itaatkarlık, teslimiyet, yabancıların güç ve zenginliklerine hayranlık gibi erdemler zerk edildi. Yabancı müderrisler de yarın bu okullarda kendilerinin yerlerini alacak, mandacı zihniyete sahip bir entelijansiya yarattı. Bu, kendi ülkelerinde gerçek bir yabancı gibi hissetmeleri ve öyle hareket etmeleri cihetiyle onların yerlerini oldukça başarılı bir şekilde dolduracak bir ‘entel’ sınıftı. Yabancıların, doğrudan ya da dolaylı yollarla ellerinde bulundurdukları okul ve kolej sayısını tespit edilmesi ve bu olağanüstü cömertliklerinin nedeninin düşünülmesi oldukça aydınlatıcıdır. Bu müesseseler müfredatlarının içerikleri ve hatta belki de içermedikleri bakımından derinlemesine tetkik edilmelidir. Böylelikle açıkça görülecektir ki asıl sorun, bizim entelijansiyamızın kendi halkının emel ve menfaatlerine giden bir yol bulma arzusu taşıyıp taşımadığı değil, böyle bir yolu bulabilme kapasitesine sahip olup olmadığıdır. Söz konusu olan onlara empoze edilen değer ve idealler skalası ve böylelikle yaratılan psikolojik uçurumdur. Halklarımızı boyunduruk altında tutmak için artık demir zincirlere ihtiyaç kalmadı. Zira bir milletin eğitimli kesiminin irade ve şuurunu felç eden bu yabancı ‘eğitimin’ ipek iplikleri de aynı güce sahip. Eğitim sistemi bu haldeyken yabancı iktidar sahiplerinin ve onların Müslüman ülkelerdeki tebaasının mevkileri hususunda korkmalarına gerek yok. Onlar aleyhinde bir isyan ve direniş konusu olması gereken eğitim sistemi, bu haliyle onların en iyi müttefikleri konumunda.

Entelektüel sınıf ile halk arasında trajik uçurum, umumi vaziyetimizin en kasvetli hususiyetlerinden birini temsil ediyor. Bu uçurumun diğer ucu da açılıyor. Zira, mevcut eğitim sisteminin gayri İslami ve yabancı mahiyetini hisseden halk iç güdüsel olarak bunu reddediyor ve böylece uzaklaşma iki taraflı olarak işliyor. Sonrasında da Müslüman çevrelerin okul ve eğitime karşı isteksiz olduğu yönünde absürt bir suçlama oluşturuluyor. Aslına bakılırsa meselenin özü eğitimin değil, İslam ve halk ile her türlü bağını yitirmiş, yabancı eğitimin reddediliyor oluşudur.[9]

 

               SONSÖZ

Meselenin derinliği sebebiyle söze girmek de son sözü söylemek te (iddialı bir cümle olduğunu biliyorum) oldukça zor. Ama çok şükür ki, aynı dertle dertlenen insanların varlığı, onların öğrettiklerinin zihinlerimizde bıraktığı tortular, gayretleri, çırpınışları bizi heyecanlandırıyor ve gayrete getiriyor. Biliyoruz ki onlar sözlerini söylediler ama onlardan söz alanlar sözlerini söylemeye devam edecekler. Kalabalıklar hiçbir zaman umumi efkarın hakikatini temsil etmez, etmeyecek! Geri de birkaç münevverin çoğunlukla hayattayken kıymet görmeyen ama onlarca yıl sonra kıymeti anlaşılacak cümleleri kalacak. Onlara minnettarız. Tarih dediğimiz uzun soluklu zaman diliminde aceleci olan insanın, sabırsız olan nefsin, hızlıca zaferler bekleyen aklımızın kifayetsizliğini biliyoruz. Atılan her adımın, yazılan her cümlenin biriktiğine, çoğaldığına, bereketlendiğine iman ediyoruz. Cenab-ı Allah’ın hiçbir emeği zayi etmediğine/etmeyeceğine imanımız tam. Atılan her adımın, kurulan her cümlenin kurtuluşumuza bir adım olduğuna şüphesiz iman ediyoruz. Aklımızı koruyan, bizi donatan, besleyen önderlerimize ödenmez borçlarla doluyuz. Bu vesileyle Aliya İzzzetbegoviç’e, İsmail Raci Faruki’ye, Atasoy Müftüoğlu’na yazı da bahsedilmese de medeniyet iddiamızın en mümbit münevverlerinden Fuat Sezgin’e rahmet diliyorum. İddialarına sahip çıkabilmek, düşüncelerini yaşatabilmek hepimizin üzerine borç olsun.

 

 



[1] Aliya İzzetbegoviç

[4] Aliya İzzetbegoviç

[5] İslam Deklarasyonu ve Tarihi Savunma, KETEBE Yayınları, Kasım 2025, İstanbul. Syf. 22-23

[6] İslam Deklarasyonu ve Tarihi Savunma, KETEBE Yayınları, Kasım 2025, İstanbul. Syf. 24-25-26

 

[7] Şura, 42:30

[9] [9]İslam Deklarasyonu ve Tarihi Savunma, KETEBE Yayınları, Kasım 2025, İstanbul. Syf. 33-34-35

Hiç yorum yok:

BİLGİNİN İNSANİLEŞTİRİLMESİ (TAMAMI)

  BİLGİNİN İNSANİLEŞTİRİLMESİ [1] -1 1921 Yılında Filistin’in YAFA şehrinde dünyaya gelen İsmail Raci FARUKİ ilk ve orta öğrenimini St. J...