ALİYA İZZETBEGOVİÇ VE BİLGİNİN İNSANİLEŞTİRİLMESİ
‘Bütün canlılar acı çeker fakat insan
ızdıraba fikir giydirir.’[1]
Aliya ve
arkadaşları İslam Deklarasyonunu yayınladıklarında yıl 1970 idi. İsmail Raci
Faruki’nin Bilginin İslamileştirilmesi tebliği ise 1982 yılında sunuldu.
Muhtemelen bu marjinal iki akıl yüz yüze hiç görüşmedi ve yine muhtemelen
birbirlerinin tebliğlerinden haberdar olmadılar.
Aliya ve
arkadaşları Demokratik Eylem Partisinin (Stranka Demokratske
Akcije, SDA)[2] kuruluş
ilkelerini ortaya koydukları İslam Deklarasyonunda eğitimle ilgili kısımları doğal olarak
temel ilkeler tarzında kısa bir metinle takdim etti. Faruki ise eğitim üzerine
çalıştığı ve uğraşısı bu olduğu için çok daha detaylı ve metodolojik bir tebliğ
ortaya çıkardı.
Her iki
mütefekkirin aynı konudaki benzer yaklaşımlarını görmek için Aliya ve
arkadaşlarının eğitim metodolojisine ilişkin görüşlerine de göz atmalıyız.
Aliya, Müslüman mı, Yoksa Tebaa mı Yetiştiriyoruz?[3] makalesinde
eğitim üzerine görüşlerini keskin bir biçimde dile getiriyor. Makalenin önemi
nedeniyle mümkün olduğunca kısaltarak metni sizinle paylaşıyorum.
Kısa bir
süre önce, iyi ve heyecanlı bir Müslüman olan yakın dostumu, Müslüman gençliğin
eğitimi hususunda bir makale yazarken buldum.
Dostum
dinin ruhuna uygun bir eğitimde ısrar ederken, ebeveynleri, çocukları nezdinde
nezaket, iyi davranma, tevazu, kendisini ön plana çıkarmama, merhamet,
bağışlama, kadere boyun eğme, sabır vs. hasletlerini kazandırmaya çalışmalarını
davet ediyordu. O, çocukların sokaktan, kovboy ve kriminal filmlerinden,
faydasız basından, saldırganlığı ve yarışmacılık ruhunu tahrik eden sporlardan
vs. uzak tutulmaları hususunda eğiticileri özellikle ikaz ediyordu. Yine de
dostumun makalesinde en sık rastlanan kelime “itaat” idi. Evde
çocuk ana ve babaya, mektepte hocaya, okulda öğretmene, sokakta düzen
koruyucusuna (polise), yarın ise işte müdüre, şef ve sorumluya karşı itaatkâr
olmalıydı
Cehenneme
giden yol iyi niyetlerle döşenir
“İdealini” tasvir
etmek maksadıyla yazar, her türlü kötülükten sakınan, sokakta dövüşmeyen,
kovboy filmleri seyretmeyen (onun yerine müzik okuluna giden), futbol oynamayan
(çünkü bu spor çok fazla serttir), uzun saçı olmayan, kızlarla gezmeyen (zamanı
gelince ana ve babası onu evlendirir) bir çocuğu tasvir etmektedir. O asla
bağırmaz, sesi hiçbir yerde duyulmaz, o her zaman ve her yerde teşekkür eder ve
özür diler. Yazar söylemiyor ancak devam edebiliriz: Hakkını yiyorlar o
susuyor. Şamar vuruyorlar o karşılık vermiyor, sadece bunun iyi bir şey
olmadığını ortaya koymaya çalışıyor. Tek kelimeyle o ‘karınca bile
ezmeyenlerdendir’. vs.
Bu makaleyi okurken, cehenneme giden yolun iyi niyetlerle döşendiğini ifade
eden o sözü anladım.
İslam’ın
ne olması gerektiği değil, eskiden ne olduğu anlatılıyor
İnsanların
hatalı eğitimi... Aslında, asırlardır, birinci kaynaktan gelen İslamî
fikrin anlaşılamamasının neticesi olarak biz, gençliğimizi yanlış
eğitiyoruz.
Gerçek kökenini bilmediğim, fakat kesin olarak İslam’dan kaynaklanmayan itaatin
bu mutsuz felsefesi mükemmel ve bahtsız bir şekilde birbirini tamamlamaktadır:
Bir taraftan o, canlı olanları ölü haline getirmekte, diğer taraftan ise din
adına yanlış ülküleri ön plana çıkararak, daha yaşamadan evvel ölen kimseleri
İslam’ın etrafına toplamaktadır. O, normal insan mahlûklarından, suç ve günah
duygularının takibatında, aynı zamanda hakikatten kaçan ve pasiflik ve
tesellide sığınak arayan hayatı ıskalamış şahsiyetler için çok cazip olan,
kendinden emin olmayan insanlar yaratmaktadır.
Müslüman
değil, tebaa... Mükemmel, sakin, tam tebaa. Neredeyse uşaklar eğitiyorduk
(veya topluyorduk). Bizimle her türlü iktidara ne mutlu! Fitne, esaret ve
adaletsizlik dolu bir dünyada, gençliğe sakınmasını, sakin olmasını, itaat
etmesini öğütlemek aynı zamanda kendi halkının ezilmesi ve esir edilmesinde
ortak olmak değil midir?
Gencimize
İslam’ın ne olması gerektiği değil, eskiden ne olduğu anlatılmaktadır. O,
Elhamra ve geçmişteki fetihleri, Bin bir Gece’nin şehrini, Semerkand ve
Kurtuba’daki zengin kütüphaneleri bilir. Onun ruhunu devamlı olarak geçmişe
doğru çevirmektedirler ve o, onda yaşamaya başlar. Tabiî ki geçmiş önemlidir.
Ancak bugün, eski atalarımızın yaptığı mükemmel güzellikteki tüm camileri
saymaktan çok, mahallemizdeki mütevazı camimizin eskimiş çatısını tamir etmek
daha önemlidir. Hatıralardan ve geçmişi arzulayarak yaşamaya sebep olacaksa
eğer, bütün o muhteşem tarihi yakmak gerekecek galiba. Eğer, geçmişte
yaşanamayacağını ve kendimizin bir şeyler yapmamız gerekeceğini öğrenmemiz şart
olacaksa, o muhteşem abideleri yakmak daha iyi olur.
Gençlerde
bulunan güçleri öldürmeyin
Rahatlıkla
söylenebilir ki Kur’an teslimiyetçiliği yasaklamıştır. Çok sayıda sahte
büyüklük ve otorite yerine Kur’an, sadece tek ve biricik teslimiyeti tesis
etmiştir.
Şimdi, ana
babalara ve eğitimcilerimize ne tavsiyelerde bulunabiliriz? Her şeyden
evvel, gençlerde bulunan güçleri öldürmemelerini tavsiye edebiliriz.
Öyle yapacaklarına, onları yönlendirsin ve belli bir şekle soksunlar. Onların
uyuşuğu Müslüman değildir ve ölü birini İslam’a çevirmenin imkânı yoktur.
Müslümanları eğitmek için insanları eğitsinler, hem de en mükemmel ve kapsayıcı
şekilde. Onlara tevazudan çok şeref ve haysiyet, teslimiyetçilikten çok
cesaret, merhametten çok adalet hakkında konuşsunlar. Kendi yolundan gidecek ve
bunun için kimseden izin istemeyecek şeref sahibi bir nesil yetiştirsinler.
Çünkü hep
aklımızda tutalım: İslam’ın ilerlemesini –her türlü ilerlemeyi- sakin ve
teslimiyetçi kimseler değil, cesur ve itirazcı (isyankâr) ruhlu kimseler
gerçekleştirecektir.
Aliya’nın
metodolojiye hiç dolanmadan doğrudan temas ettiği hastalıklar 1970 yılında
tespit edilmiş olmasına rağmen bugün varlığını daha da derinleşmiş şekilde
sürdürüyor. İtaatin (Allah ve Rasulü dışında) nasıl bir ilke haline geldiğini
Aliya bilmiyor, biz de bilmiyoruz. Biraz zorlarsak Muaviye ve Yezit denkleminde
başlayan İslam’ın saltanatlaşması modeline kadar gidebiliriz. Ancak sorun şu ki
1400 yıllık süre içerisinde bu saltanat modeline eli yüzü düzgün bir itirazın
yükselmemesi veya yükselen itirazların yok sayılması ve/veya bastırılmasına
tepki gösterilmemesi derinlerde bir hastalık olduğunu açıkça gösteriyor.
Daha başlarken
çocuklarımızın özgün/özgür iradesini itaat gibi kötü şekillendirilebilir bir
alana hapsetmek, bir yanağına tokat yediğinde diğer yanağını dönecek kadar
pasif, niteliksiz, korkak, irrasyonel türler yetiştirebilmek izahı zor bir
alan. Ve bu izahı yapabilecek akademisyenler de yetiştirmek kolay değil. Zira,
bu akademisyenler/hocalar da aynı torna tezgahından çıkmış ürünler olarak
karşımızda duruyor.
Aliya, burada
bir başka hastalığımıza daha dikkat çekiyor. Atalar kültü! Biz eskiden neydik,
neler yapardık, neler yapmıştık… Esasen bugünkü yetersizliğini örtmek,
yapamadıklarının utancını atalarının yaptıklarıyla gizlemek isteyen bir
iradesizliğin neticesi bu. Özellikle ülkemizde son 30-40 yılda gelinen nokta,
son 20 yılda dizi ve filmlerde önümüze konan ezberletilmeye çalışılan model bu.
Bu sayede düşünme melekeleri körleştirilirken hiçbir şey yapamamanın ezikliği,
çaresizliği de bilinç altında masumlaştırılıyor.
Müslümanların
hızla artan büyük nüfusuyla övünmemiz, bana şişmanlığıyla övünen ve aldığı yeni
kilolardan haz duyan bir adamı hatırlatıyor. Ruhumuza, aklımıza ve
başarılarımıza vurgu yapmaya ne zaman başlayacağız? Küçük ve kırılgan bir
insanda bile insanlığa katkıda bulunabilecek büyük bir ruh bulunabilir.
Gücümüz, bilimimiz, edebiyatımız nerede? Nerede buluşlarımız, küllî iyiliğe
katkılarımız?[4]
Diyen Aliya, dünya görüşünü,
İslam’a ve İslam’ın eğitim modeline yaklaşımını burada özetliyor aslında. Bu
sorunun cevabını verebildiğimizde en azından çıktığımız ve yürüdüğümüz yolun
doğru olduğundan haberdar olacağız. Yola çıktıktan sonra netice bizim elimizde
değildir. Önemli olan yoldur, yolu bulabilmektir. Gayesini ‘Müslümanların
İslamlaşması ‘olarak belirlemiş bir mütefekkirin de bundan başka bir düşüncesi
olamaz. Aliya’ya kulak verelim:
… Pasiflik
ve durağanlık dönemleri aslında İslami alternatiflerin bulunmayışı ya da İslami
çevrelerin bu yokuşlu yolda ilerlemeye hazır olmadıkları manasına gelir. Bu
dönemler, İslamiyet’in İslam dünyası üzerinde alternatifi olmayan manevi bir
tekel oluşunun olumsuz bir tezahürüdür.
Bu hali
takdiri ilahi olarak kabul edip İslam dünyasının İslamiyet’in aleyhinde bir
sistemle ya da İslam olmaksızın ihya edilmesinin mümkün olmadığını iddia
ediyoruz. İslam ve İslamiyet’in insanın dünyadaki yeri, hayatın gayesi, insanın
Allah’la ve diğer insanlarla münasebetleri hususunda temel umdeleri daima
kalıcıdır ve yerleri doldurulamaz. Bu umdeler, Müslüman halkların ihyası ve
vaziyetlerinin düzeltilmesi cihetindeki her hakiki hamlenin ahlaki, felsefi,
ideolojik ve siyasi esaslarını oluşturur. Alternatif belli: ya İslami
restorasyon yönünde harekete geçmek ya da pasiflik ve durağanlık, Müslüman
halklar için üçüncü bir seçenek mevcut değil.
Muhafazakârlar
ve Yenilikçiler
Sadece
ferdin yetiştirilmesi değil, aynı zamanda dünyaya nizam vermesi hasebiyle ele
alınan İslami yenilenme fikrine her zaman muhalif olacak iki grup mevcuttur:
eski düzenin korunmasını isteyen muhafazakârlar ve yabancıların düzenini
isteyen modernistler. Birinci grup İslam’ı geçmişe çekerken ikinci grup da ona
başkalarına ait bir gelecek hazırlar.
Birbirleri
arasındaki büyük farklara rağmen bu iki kategorideki insanların ortak bir
noktası vardır: Her ikisi de ‘din’ mefhumunu, kelimenin Avrupa’daki manasıyla
anlayarak İslam’ı sadece bir inanç olarak görürler. Lisandaki inceliği
anlamaktan yoksun olma, mantık kifayetsizliği hatta İslam’a ve onun tarihine,
dünyadaki rolüne akıl erdirememe, bu grupları din-i İslam’ı ‘inanç’ olarak
tercüme etmeye sevk ediyor ki bu da oldukça müstesna bir sebepten ötürü
büsbütün hatalıdır.
İnsanın
kökeni ve vazife-i asliyesi hakkındaki esas gerçeklerin tekrarı ve tasdikini
ortaya koyuyor olsa da İslam’ın yaklaşımında bütünüyle yeni bir şey vardır ve
bu da inancın bilimle, ahlakın siyasetle ve idealin menfaatle
bütünleştirilmesine karşılık gelir. Biri dış ve diğeri de içsel olmak üzere iki
dünya olduğunu kabul eden İslam, insanın bu iki dünya arasındaki uçurum
üzerinde bir köprü olduğunu öğretir. Bu bütünlüğün dışına çıkıldığında din,
geri kalmışlığı (her türlü aktif/üretken hayatı reddetmeyi) ve bilimde ateizmi
getirir.
İslam’ın
sadece bir inanç olduğu düşüncesinden hareketle muhafazakârlar İslam’ın dış
dünyayı tanzim etme gayesi olmadığı ve yenilikçilerde İslam’ın dış dünyayı
düzenlemesinin mümkün olmadığı kanaatine varırlar. Pratikte ise netice aynıdır.[5]
Aliya,
ilahiyatçıları eleştirdiği kadar modernistleri de yerden yere vurur. Din adamı
sınıfı denilen layüsel bir kadronun yanlışları kadar modernist budalalara da
yüklenir. Onlara göre ilahiyat dini çevrelemiş ve kısıtlamıştır. Ve yine onlara
göre bu çerçeveden çıkışın tek yolu ilahiyatı terk etmektir. Bu seküler konfor
kendine modernist, ezberci, batıcı akılsızlığın tipik reaksiyonudur.
İlahiyatçılık nasıl dini kısıtlıyorsa başka bir açıdan bu modernist tavır da
dini kuşatmakta ve sınırlandırmaktadır.
İlahiyatçılar
böylelikle yanlış yerde bulunan yanlış insanlar oldular. Ve şimdi, Müslüman
dünyasının uyanışa dair tüm emareleri gösterdiği bir dönemde bu sınıf, kasvetli
ve katı olan ne varsa, onların sözcülüğüne soyundu. İslam dünyasının
karşılaştığı problemlerle yüzleşmek için herhangi bir yapıcı adım atamayarak,
ne denli beceriksiz olduğunu da ortaya koymuştur.
Diğer
taraftan sözde ilerlemeciler, Batıcılar veya yenilikçiler -ya da başka nasıl
anılıyorsa- Müslüman aleminin her yerinde gerçek bir bahtsızlığı temsil
ediyorlar. Zira sayıca hayli fazla olduklarından ve eğitim alanı başta olmak
üzere hükümetin çeşitli kademelerinde bulunduklarından, umumiyetle kamusal
alanda nüfuz sahibidirler. İslam’ı sadece hocalara ve muhafazakarlara özgü
gören ve başkalarını da bu yaklaşıma ikna etmeye çalışan modernistler aynı
zamanda İslami düşüncenin temsil ettiği her şeye cephe almaktadır. Bugün
Müslüman ülkelerde, utanç duymaları gereken şeylerle mağrur olan ve gurur
duymaları şeylerden de utanan kişilere baktığınızda bu ‘sözde reformcuları’
tanıyabilirsiniz. Ekseriyeti Avrupa’da eğitim görmüş ‘babasının oğlu’ olan bu
şahısların, memleketlerine döndüklerinde gösterişli Batı karşısında derin bir
aşağılık hissine kapıldıkları fakat filizlendikleri yer olan yoksul ve geri
kalmış çevreye karşı özel bir üstünlük duygusu beslediklerini görürsünüz.
İslami
terbiyeden yoksun oldukları ve halk ile manevi ve ahlaki bir bağ kuramadıkları
için hızlı bir şekilde temel ölçütlerini kaybederek yerel anlayış, gelenek ve
inançları ortadan kaldırır; yerine yabancılara ait olanı ikame etmeye çalışarak
bir gecede, abartılı bir şekilde hayranlık duydukları Amerika gibi bir yer inşa
edebileceklerini düşlerler. Standartlar getirmeyip bir standartlar kültü tesis
eder, insanları geliştirmeyip arzu ve heveslerini artırırlar ki bu da rüşvet
,ilkellik ve ahlaki kaosun önünü açar. Böyleleri, Batı dünyasının gücünün nasıl
yaşadıklarıyla değil, nasıl çalıştıklarıyla alakalı olduğunu kavrayamaz.
Garp’ın kudretinin moda, tanrı tanımazlık, gece kulüpleri, genç nesillerin
gevşekliğinden değil, Batılıların olağanüstü hamaratlıkları, sebatları, bilgiye
olan hakimiyetleri ve sorumluluk sahibi olmalarından kaynaklandığını fark
edemezler. Yani asıl mesele, içimizdeki Batılıların yabancılara özgü usuller
benimsemeleri değil bunları nasıl kullanacaklarını bilmemeleridir. Daha iyi bir
şekilde ifade etmek gerekirse, bunların problemleri neyin iyi olduğunu
sezebilecek kadar güçlü bir feraset geliştirememiş olmalarıdır. Böylece bir
medeniyet projesinin kullanışlı ürünleri yerine zararlı ve bunaltıcı yan mamullerini
aldılar.[6]
Faruki’de
olduğu gibi Aliya İzzetbegoviç’te de Müslüman modernistlerin aşağılık
kompleksine vurgu, Batı’ya karşı yenilmişlik sendromu dikkat çekici bir
husustur. Kendi kimliğini tanımlamadan başka kimlikleri üst üste giyen bu
akılsızlık, kendi kimliğinin baştan aşağılık ve yenilmiş olduğunu düşünen bu
kafa karışıklığı yaygın bir hastalıktır. Zira, ilkokuldan üniversitelere kadar
Müslüman öğrenci ve akademisyenler aşağılık kompleksi ve yenilmişlik
psikolojisiyle bu günlere hazırlanmaktadır. Bu kompleksli akıl kendi
ezilmişliğini, kendi zihni köhnemişliğini içselleştirdiği gibi hasbelkader
işgal ettiği alanlara (bürokraside veya akademide) aşağılık kompleksli, zayıf,
yenilgiyi kabul etmiş türler yetiştirir. Ve bu nesiller boyunca, yeni bir Aliya
ya da yeni bir Faruki çıkıncaya kadar sürüp devam eder.
Aliya’ya göre
içimizdeki Batılıların eve getirdiği muhteviyatı şüpheli malzemeler arasında
inkılapçı fikir ve programlar ile reformların yanı sıra tüm sorunları çözecek
belirli kurtarıcı doktrinler bulunur! Türkiye’de yapıldığı gibi reddi miras
kültürü ile geçmişin reddedilmesi, fes yerine şapka takılması, kılık kıyafetin
sözüm ona modern kıyafetlerle değiştirilmesi kurtarıcı olacağı düşünülen
doktrinlerin başarısızlığının bir örneğidir. Türkiye gibi ülkelerde şekli ve
cebri değişiklikler bir sonuç vermemiş, ülke daha huzurlu, daha müreffeh bir
hal almamıştır. Türk modernleşmesiyle Japon modernleşmesi arasındaki temel fark
da budur. Japonlar ikinci dünya savaşında yenilerek Amerika’ya bütün
cihetleriyle teslim olmuş -bu teslimiyet askeri, ekonomik, kültürel… alanda
halen devam etmektedir- ve fakat yerel dinamiklerini terk etmemiştir. 1923’te
kurulmuş Yeni Cumhuriyet 1945’te yok edilmiş Japonya’dan bilim, teknik, kültür
ve sanatta fersah fersah geridedir. Bu, bir toplum olmanın, kültürel bilinç ve
aktarımın, millet olma vasfına haiz ilkelerin korunduğunda kısa sürede başarılı
olunabileceğinin bir göstergesidir.
Peygamber
Aleyhisselam’ın vefatının (632) üzerinden 100 sene geçmeden İslam coğrafyasının
genişlemesine ve İslam’ın yayılışına baktığımızda kendisinden öncekilerle ve
sonrakilerle kıyas edilemeyecek bir başarı dikkat çeker. Dünya tarihinde 1000
yılda bir gerçekleşebilecek bu büyüme 100 yıl gibi küçük bir zaman diliminde
gerçekleşmiştir. O halde sorun İslam’la ilgili değil kendini İslam’a nispet
edenlerle ilgilidir. Savaş esirlerini halkına okuma yazma öğretmesi şartıyla
serbest bırakan bir dinin mensupları, savaş ganimeti olarak kütüphanelerdeki
kitapları talep eden bir dinin mensupları nasıl bu hale geldiler. Aliya bu
soruya şöyle cevap verir:
Esaret
altındayız: 1919’da bir süreliğine de olsa bağımsız tek bir Müslüman ülke dahi
yoktu. Bu ne daha önce ne de daha sonrasında kaydedilmiş bir durumdu.
Eğitimsiziz:
İki büyük cihan harbi arasında hiçbir Müslüman ülkede okuryazarlık oranı yüzde
elli seviyesinin üzerine çıkmadı.
Fakiriz: Kişi
başına düşen milli gelir İran’da 220, Türkiye’de 240, Malezya’da 250,
Pakistan’da 90 …. Dolar iken ABD’de bu rakam 3000 dolardır. (1966 verilerine
göre) Müslüman ülkelerin çoğunda sanayi sektörünün milli gelirdeki oranı yüzde
on ila yirmi arasındadır.
Bölünmüş
bir toplumuz: Sefalet ve lüksten uzak bir toplum düzeni oluşturmaları gerektiği
halde, Müslüman toplumlar tam tersi bir vaziyet aldı.
Bazılarının
İslam gecesi olarak adlandırdıkları vaziyet tam olarak bu durumu kastediyordu.
Aslına bakılırsa bu alacakaranlık kalplerimizdeki kararmayla başlamıştır.
Esasında başımıza her ne musibet geldiyse ya da hali hazırda ne geliyorsa,
sadece kendi içimizde olanların yaptıkları yüzündendir.[7] Çünkü
Müslümanlar olarak boyunduruk altına alınamayız, cehalete mahkûm edilemeyiz ve
birbirimize yabancılaştırılamayız. Bunlar ancak İslam’dan dönmemiz halinde
mümkün olur. İlk kez Uhud’da ve en son Sina’da yaşadığımız tüm mağlubiyetler
aynı şekilde bu yaklaşımı doğrular mahiyettedir.[8]
Aliya’ya göre, asırlar boyunca Müslüman halklarımız tahsilli insanları
idrak edemedi. Onların yerine, aynı nispette arzu edilmeyen iki sınıf insan
vardı: Eğitimsizler ve yanlış eğitilenler. Tek bir Müslüman ülkede dahi
yeterince gelişmiş, İslam’ın ahlaki anlayışına uygun ve halkın ihtiyaçlarına
cevap verebilecek mahiyette bir eğitim sistemi mevcut değil. Her toplumun en
hassas kurumları olan bu müesseseler yöneticilerimiz tarafından ya ihmal edildi
ya da yabancılara teslim edildi. Yabancıların para ve kadro tahsis etmek
karşılığında program ve ideolojilerini de empoze ettikleri okullar Müslüman bir
yana milliyetçi bile yetiştiremedi. Aliya’dan dinleyelim:
Buralarda
bizim müstakbel münevverlerimize itaatkarlık, teslimiyet, yabancıların güç ve
zenginliklerine hayranlık gibi erdemler zerk edildi. Yabancı müderrisler de
yarın bu okullarda kendilerinin yerlerini alacak, mandacı zihniyete sahip bir
entelijansiya yarattı. Bu, kendi ülkelerinde gerçek bir yabancı gibi
hissetmeleri ve öyle hareket etmeleri cihetiyle onların yerlerini oldukça
başarılı bir şekilde dolduracak bir ‘entel’ sınıftı. Yabancıların, doğrudan ya
da dolaylı yollarla ellerinde bulundurdukları okul ve kolej sayısını tespit
edilmesi ve bu olağanüstü cömertliklerinin nedeninin düşünülmesi oldukça
aydınlatıcıdır. Bu müesseseler müfredatlarının içerikleri ve hatta belki de
içermedikleri bakımından derinlemesine tetkik edilmelidir. Böylelikle açıkça görülecektir
ki asıl sorun, bizim entelijansiyamızın kendi halkının emel ve menfaatlerine
giden bir yol bulma arzusu taşıyıp taşımadığı değil, böyle bir yolu bulabilme
kapasitesine sahip olup olmadığıdır. Söz konusu olan onlara empoze edilen değer
ve idealler skalası ve böylelikle yaratılan psikolojik uçurumdur. Halklarımızı
boyunduruk altında tutmak için artık demir zincirlere ihtiyaç kalmadı. Zira bir
milletin eğitimli kesiminin irade ve şuurunu felç eden bu yabancı ‘eğitimin’
ipek iplikleri de aynı güce sahip. Eğitim sistemi bu haldeyken yabancı iktidar
sahiplerinin ve onların Müslüman ülkelerdeki tebaasının mevkileri hususunda
korkmalarına gerek yok. Onlar aleyhinde bir isyan ve direniş konusu olması
gereken eğitim sistemi, bu haliyle onların en iyi müttefikleri konumunda.
Entelektüel
sınıf ile halk arasında trajik uçurum, umumi vaziyetimizin en kasvetli
hususiyetlerinden birini temsil ediyor. Bu uçurumun diğer ucu da açılıyor.
Zira, mevcut eğitim sisteminin gayri İslami ve yabancı mahiyetini hisseden halk
iç güdüsel olarak bunu reddediyor ve böylece uzaklaşma iki taraflı olarak
işliyor. Sonrasında da Müslüman çevrelerin okul ve eğitime karşı isteksiz
olduğu yönünde absürt bir suçlama oluşturuluyor. Aslına bakılırsa meselenin özü
eğitimin değil, İslam ve halk ile her türlü bağını yitirmiş, yabancı eğitimin
reddediliyor oluşudur.[9]
SONSÖZ
Meselenin
derinliği sebebiyle söze girmek de son sözü söylemek te (iddialı bir cümle
olduğunu biliyorum) oldukça zor. Ama çok şükür ki, aynı dertle dertlenen
insanların varlığı, onların öğrettiklerinin zihinlerimizde bıraktığı tortular,
gayretleri, çırpınışları bizi heyecanlandırıyor ve gayrete getiriyor. Biliyoruz
ki onlar sözlerini söylediler ama onlardan söz alanlar sözlerini söylemeye
devam edecekler. Kalabalıklar hiçbir zaman umumi efkarın hakikatini temsil
etmez, etmeyecek! Geri de birkaç münevverin çoğunlukla hayattayken kıymet
görmeyen ama onlarca yıl sonra kıymeti anlaşılacak cümleleri kalacak. Onlara
minnettarız. Tarih dediğimiz uzun soluklu zaman diliminde aceleci olan insanın,
sabırsız olan nefsin, hızlıca zaferler bekleyen aklımızın kifayetsizliğini
biliyoruz. Atılan her adımın, yazılan her cümlenin biriktiğine, çoğaldığına,
bereketlendiğine iman ediyoruz. Cenab-ı Allah’ın hiçbir emeği zayi
etmediğine/etmeyeceğine imanımız tam. Atılan her adımın, kurulan her cümlenin
kurtuluşumuza bir adım olduğuna şüphesiz iman ediyoruz. Aklımızı koruyan, bizi
donatan, besleyen önderlerimize ödenmez borçlarla doluyuz. Bu vesileyle Aliya
İzzzetbegoviç’e, İsmail Raci Faruki’ye, Atasoy Müftüoğlu’na yazı da
bahsedilmese de medeniyet iddiamızın en mümbit münevverlerinden Fuat Sezgin’e
rahmet diliyorum. İddialarına sahip çıkabilmek, düşüncelerini yaşatabilmek
hepimizin üzerine borç olsun.
[1] Aliya
İzzetbegoviç
[4] Aliya
İzzetbegoviç
[5] İslam
Deklarasyonu ve Tarihi Savunma, KETEBE Yayınları, Kasım 2025, İstanbul. Syf.
22-23
[6] İslam
Deklarasyonu ve Tarihi Savunma, KETEBE Yayınları, Kasım 2025, İstanbul. Syf.
24-25-26
[7] Şura,
42:30
[9] [9]İslam
Deklarasyonu ve Tarihi Savunma, KETEBE Yayınları, Kasım 2025, İstanbul. Syf.
33-34-35
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder