HİTLER
Adolf Hitler 1933 yılında Alman
Şansölyesi seçildi. Alman diktatörü dediğinizi duyar gibiyim! Hayır Alman
Şansölyesi seçildi. Evet, seçildi!
Ama öncesinde Hitler 1928’den
itibaren Alman Nasyonal Sosyalist İşçi Partisinin her kademesinde özellikle
eğitim ve propaganda birimlerinde dersler verdi ve bu birimleri yönetti.
1934 yılında kendini Führer ilan
etti. Ama bu zamana gelinceye kadar onu Alman ırkçısı yapan birçok farklı etnik
unsuru inceledi. Bunlardan ikisi özellikle dikkatini çekti. Yahudiler ve Çingeneler.
Yahudilerin Almanya’da özellikle
medya ve finans sektörünü ele geçirdiğini fark ettiğinde yıl daha 1928’dir. Onu
Alman ırkçısı yapan pek çok neden bulunabilir. Bunlardan en etkilisi Yahudilerin
Almanya’yı ele geçirmeye çalıştığını fark etmesidir.
Çingeneler ise Yahudilerle
kıyaslanamayacak kadar zayıf bir topluluktur. Onları Hitlerin gözünde
değersizleştiren ise zayıflıkları, herhangi bir meslek sahibi olmamaları,
hırsızlık yapmaları ve dilenmeleridir. Üstün ırk olduğuna inanan Hitler diğer
toplumlarında kendi ırkı kadar olmasa da seçkin olması gerektiğini düşünüyordu.
Zayıf bir halk olarak Çingenelerin varlığı onu rahatsız ediyordu. Burada
Çingenelere ve Yahudilere karşı geliştirdiği refleksin farklı olduğuna dikkat
edelim. Yahudiler zayıf oldukları için değil Almanya’yı ele geçirmeye
çalıştıkları için Hitler’in hedefindeydi. Bu kenarda dursun.
LENİN
Lenin, Marksist-Leninist
ideolojinin önderi olarak kabul ediliyor. Sovyetler Birliği Komünist Partisinin
kurucu önderlerinden ve dünyanın ilk sosyalist devletinin (SSCB) kurucusudur.
Marksizmin teorik gelişiminde düşünceleri ve yazılarıyla önemli izler bırakmış
bir lider. Lenin anne tarafından Ukraynalı bir Yahudi’ydi. Marksist ideolojiye
bağlılığı ve Marksist ideolojinin teorisine yaptığı katkı düşünüldüğünde, bir
dinsiz olarak Yahudiliğin etkisinde kaldığını söylemek çok mümkün değil. Ancak
Yahudi ırkından bir Marksist olarak etnik kimliğinden ne kadar bağımsızdı
burası tartışmaya açık. Elbette bu tartışmaya girdiğimizde hakiki sosyalistler
epeyce kızacak. Kızsınlar da zaten! Ama bu kızgınlığı SSCB’nin ilerleyen
yıllarda geçirdiği evrimi dikkate alarak geliştirirlerse iyi olur. Bu da bir
kenarda dursun.
STALİN
Lenin, 1924’te ölümüyle birlikte
SSCB liderliğinden ayrılmak zorunda kaldı! 1924 yılından ölümüne kadar (1953) SSCB’nin
Marksist Leninist-Stalinist diktatörü olarak ülkeyi yönetti. Gerçek
sosyalistlerin utanarak andığı Stalin sevelim ya da sevmeyelim SSCB’yi bugün de
varlığını sürdüren askeri ve endüstriyel anlamda bir süper güce dönüştürdü.
Askeri kaynaklarca ikinci dünya savaşının kazanılmasında en önemli etkenin
Stalin’in SSCB’si olduğu kabul edilir.
Proleter bir diktatörlük kuran
Stalin, bütün bunların yanında kimi kaynaklara göre milyonlarca Rus
vatandaşının ölümüne de sebep olmuştur.
GÜNEY AFRİKA APARTHEİD REJİMİ
Apartheid, Afrika dilinde ayrılık
anlamına gelir. Rejim açısından ise ırksal ayrışmayı ve Avrupa kökenli beyaz
ırkın diğer ırklardan üstün olduğunu savunan ideolojik bir sapkınlıktır. Burası
önemli! Avrupa kökenli beyazlar diğer beyazlardan da daha üstündür! 1948
yılından 1994 yılına kadar süren bu ırkçı rejim, başta Mandela ve İmam Abdullah
Harun’un[1]
insan üstü mücadelesiyle ‘insanlar’ tarafından kazanıldı. Irkçı beyazlar
uzun süre kabullenmekte zorlansa da kaybetti. Apartheid rejimi siyah tenlileri
ağır işlerde çalıştırdı, köle olarak kullandı, beslenme yetersizliği, ağır
çalışma şartları ve hastalıklar sebebiyle öldürdü, en iyi ihtimalle ölümüne göz
yumdu.
AMERİKAN IRKÇILIĞI
ABD kurulduğu
1776 yılından 1865 yılına kadar Afrikalı ve Afro Amerikalıları ‘taşınır mal’
statüsünde kabul ediyordu. Beyazlar kendi aralarında esmer tenlileri açık
pazarlarda alıp satabiliyor, karın tokluğuna çalıştırabiliyor, dilerse, suç
işlediğini düşünürse veya istediği menfaati karşılamadığını düşündüğünde hiçbir
yasal sorumluluk altına girmeden öldürebiliyordu. Cinsel saldırılar, tecavüzler
gibi vakalar ise üzerinde konuşulmayacak kadar sıradan olaylardı. ABD’de
kölelik kaldırıldıktan sonra da ırkçılık 1970’li yıllara kadar açık veya örtük
biçimde fiilen sürdü. Kölelik kalkmıştı ama beyazlar henüz tatmin edilememişti!
Clinton, Bush,
Obama, Trump, Biden
Amerikan
terörizminin 1988 yılından bu yana yaklaşık 40 yıllık sürede eskittiği 5
uluslarüstü teröristin isimleri bunlar. Daha geri gittiğimizde başka ‘başkan’
lakaplı teröristler de karşınıza çıkacak. Sadece bu 5 ‘terörist’ zamanında
dünyanın neler yaşadığını şöyle bir hatırlayalım.
1993
Somali/Mogadişu savaşı (Clinton)
Irak’a yönelik
(sivillere) saldırılar (1993, 1994, 1995, 1996, 1997, 1998) (Clinton)
1994 Haiti
Saldırısı (Clinton)
1998 Afganistan
ve Sudan saldırıları (Clinton)
2001 Afganistan
İşgali (Bush)
2003 Irak İşgali (Bush)
2008 Afganistan Savaşı (Obama)
2008-2011 Irak Savaşı (Obama)
2011 Libya Müdahalesi (Obama)
2014 Suriye Savaşı (Obama)
2017 Suriye Savaşı (Trump)
2019 DEAŞ ile mücadele adı
altında yapılan terörist faaliyetler (Trump)
2020 Kasım Süleymani Suikastı
(Trump)
2022 Ukrayna- Rusya savaşı (Biden)
2023 Gazze Saldırıları (Biden)
2023 Yemen Saldırıları (Biden)
2023 Gazze Savaşı (Trump)
2025 Yemen saldırısı (Trump)
2026 İran Savaşı (Trump)
2026 Venezuela Caracas
Bombardımanı-Maduro’nun kaçırılması (Trump)
Bu saldırılarda Amerikan
terörizminin kaç milyon sivil öldürdüğüne dair elimizde sağlıklı bir veri yok.
Üstelik sadece öldürme değil, adam kaçırma, mal varlıklarına el koyma, şantaj
ve tehdit gibi Amerikan demokrasisinin temel taşlarını da defalarca bu kısa
dönemde görebiliyoruz. Bu da bir kenarda dursun ve en başa dönelim.
Hitler 1925 yılından Führer ilan
edildiği 1934 yılına kadar çevresini iyice tahlil etmişti. Alman yönetiminin
Yahudi Finans örgütlerinden borç aldığını, Yahudi medyasının Alman yönetimi
üzerinde etkisini ve istemediği her ismin üzerini çizip çöpe çevirdiğini
görmüştü. Hitler Kavgam kitabında bu süreçleri uzun uzun anlatır. Zaten Alman
ırkının üstün olduğuna inanan bu kafa zayıf halkların yaşam haklarının
olmadığını düşünen bu akıl kısa süre sonra devlet yönetimini ele geçirdiğinde
bu düşüncelerini iktidara taşıdı.
Ama unutmamamız gerekir ki Hitler
haklı ya da haksız değerlendirmesine girmeden bu düşüncelerinde samimi idi!
Yani gerçekten inanmış bir akılla, gerçekten iman etmiş bir kalple
söylediklerine inanıyordu. Ve bu samimiyet-inanmışlık hukukun çiğnenmesi
gerektiğinde ona elde edilecek kamusal çıkarlar göz önüne alındığında haklı
gerekçeler sunuyordu.
Lenin inanmış bir Marksist’ti,
evet. Bir hayal ürünü de olsa Proletaryanın iktidarına inanıyordu. Bir ateist
olarak dinini önemsemiyor ve yok sayıyordu belki, ama annesinden aktarılan
Yahudi ırkı geni onun hayatında ne kadar etkiliydi? Mesela Marksist – Leninist
kadrolarında ne kadar Yahudi vardı. Daha da önemlisi Lenin bir tercih yapacağı
zaman bu geni ne kadar tercih sebebi olarak kullanıyordu? Marksizmin bir Yahudi
projesi olduğunu düşündüğümüzde bu soru etrafında biraz düşünelim.
Stalin ise Gürcü asıllı bir Rus
olarak romantik Marksizm günlerinden sonra Rus ulusalcılığını keşfetti.
Komünist Parti genel sekreterliği yaptığı yıllar boyunca etrafındaki Marksist
Yahudileri gözlemledi. Neticede vardığı kanaat Yahudilerin Marksizm adı altında
Rusya’yı ele geçirmeye çalıştığı idi. Hitler’i Yahudi düşmanı yapan düşüncenin
de bu olduğunu yukarıda belirtmiştik. Stalin bunu gördükten sonra hem Komünist
Partiden hem de SSCB yönetiminden Yahudi Marksistleri tasfiye etti. Bu tasfiye
bazen idamlar ve sürgünlerle çok katı uygulamalarla gerçekleşti. Stalin
otoriter bir Marksist’ti lakin Samimi bir Rus milliyetçisiydi. Ve onun
samimiyeti ‘Rusya elden gidiyor’ düşüncesi etrafında hukuk kurallarının ihlal
edilmesini mazur gösteriyordu.
Güney Afrika Apartheid rejimi
hüküm sürdüğü yaklaşık 45 yıl boyunca ten rengi sebebiyle onbinlerce insana
işkence etti ve öldürdü. Altın madenlerinde ağır işlerde ve hayati tehlike
doğuran işlerde hiçbir tedbir almadan ‘canı ucuz’ esmer tenlileri kullandı.
Açlık ve hastalık sebebiyle on binlercesinin ölümüne göz yumdu ve/veya ölümünü
seyretti. Hristiyan teolojisinin fanatik eğitiminden geçirilmiş Avrupalı beyaz
liderler ‘dini’ bir öğreti ile Tanrının kendilerini esmer tenlilerden ve Asya
ırklarından üstün yarattığına inanıyorlardı. Hepsi bu düşüncelerinde samimi
idiler. Yanlış bir şey yapmıyorlardı. Tanrının onlara lütfettiği bir hak sebebiyle
suçlu olamazlardı. Hukuk beyazların haklarını ve ayrıcalıklarını koruyan bir
aparattı. İşkence ederken doğal bir hakkı kullanmış, öldürürken dünya üzerinden
bir yükü kaldırmışlardı!
Küresel terörist Amerika Birleşik
Devletleri ve onun Başkanları da samimi teröristlerdi. Gücün verdiği
şımarıklıkla 1945 yılından itibaren gözünü kestirdiği her ülkeye saldırmayı,
canını sıkan her ülkeye savaş ilan etmeyi, askeri hedeflerden çok sivil unsurları
hedef almayı ilke edinmişlerdi. İster Demokrat olsun ister Cumhuriyetçi bu
terörize yaklaşım hiç değişmedi. Bu teröristler zaman zaman Nobel barış ödülünü
de kendilerine vermekten utanmadılar. Amerika’nın terörist başkanları zaman
zaman içlerindekini açık etmekten de çekinmediler. 2001 ikiz kule
saldırılarından hemen sonra George W. Bush bu saldırı yaşam tarzımıza yönelik
bir saldırıdır derken Avrupa’nın bütün liderleri onu alkışlıyordu. Afganistan
ve Irak işgal edilip milyonlarca insan katledilirken on binlerce insana
(kadın-erkek-çocuk) sistematik bir biçimde tecavüz edilirken ABD yönetimi o
güne kadar sahip olmadığı bir kamuoyu desteğine sahipti.
Amerikan başkanları bir ülkeyi
işgal ederken bunun hakları olduğuna büyük bir samimiyetle inanıyor ve Amerikan
halkı da bu işgale büyük bir samimiyetle destek veriyordu. Yaşanan insan
hakları ihlalleri ve tecavüzler aşağı ırkın başına gelen birkaç askerin
haylazlıklarından ibaretti. ABD bir hukuk devleti ve dünyanın en demokratik
ülkesiydi. Çünkü iki siyasi parti seçim denilen bir tiyatroda yüzlerce yıldır
yer değiştiriyordu. Hukuk bu yer değiştirmelerin ve Amerikan yaşam tarzını
korumanın araçlarından biriydi. Hala da öyle.
Son olarak;
Hakla batıl arasındaki mücadele
serüvenine tarih diyoruz. Galiplerin tarihi yazıyor olması bu gerçeği
değiştirmiyor. Hak kendi tarihini yazıyor. Bazen bu tarihin ortaya çıkması için
yüzlerce yıl gerekiyor. Ama emin olduğumuz bir şey var ki batıl Hakkı asla
örtemiyor. Hak nasıl batıla karşı galebe çalacak? Elbette hukukla! Tarih samimi
zalimleri, samimi teröristleri sayfalarında uzun zaman tutamayacak. Ya da ancak
kirli sayfalarında yer verecek ama adı bugün unutulsa da hukukla direnenler
altı kalın harflerle çizili satırlarda hep bulunacak. Tıpkı İmam Abdullah Harun
gibi.
Samimi bir zalim, samimi bir
diktatör, samimi bir terörist veya Amerikan başkanı er ya da geç hak ettiği
muameleyi görecek. İnsan hakları mücadelesinin ihtiyaç duyduğu şey samimiyet
değil, hukuk ve adalete bağlılık olmalıdır. Elimizde samimiyet ölçer bir alet
yok ama hukuk gibi karşılaştırma yapabileceğimiz somut bir mekanizma var.
Binlerce yıllık bir imbikten süzülerek ortaya çıkan insan hakları kavramı da
hukukun çocuklarından biridir. Ve her anne-baba çocuğunu korur. İnsan haklarını
samimiyet gibi ölçülemez bir alandan, hukukun meşru, kabul görmüş, üzerinde
ittifak edilmiş birikiminin kollarına teslim etmeliyiz. Samimiyet
arkadaşlarımızla, ailelerimizle, eş-dostla aramızda geliştirebileceğimiz bir
alan olabilir sadece.
Üstün BOL
[1]
Bu vesileyle bu mücadelede en
az Mandela kadar emeği olan ama adı kayıtlarda bir kez olsun bilerek ve
isteyerek anılmayan İmam Abdullah Harun’u anmak ve rahmet dilemek isterim. Hiçbir emek zayi olmaz, hiçbir hakikatin
üzere sonsuza dek örtülemez.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder