22 Eylül 2026 Salı

SAMİMİYETLE HUKUK ARASINDA İNSAN HAKLARI

 


HİTLER

Adolf Hitler 1933 yılında Alman Şansölyesi seçildi. Alman diktatörü dediğinizi duyar gibiyim! Hayır Alman Şansölyesi seçildi. Evet, seçildi!

Ama öncesinde Hitler 1928’den itibaren Alman Nasyonal Sosyalist İşçi Partisinin her kademesinde özellikle eğitim ve propaganda birimlerinde dersler verdi ve bu birimleri yönetti.

1934 yılında kendini Führer ilan etti. Ama bu zamana gelinceye kadar onu Alman ırkçısı yapan birçok farklı etnik unsuru inceledi. Bunlardan ikisi özellikle dikkatini çekti. Yahudiler ve Çingeneler.

Yahudilerin Almanya’da özellikle medya ve finans sektörünü ele geçirdiğini fark ettiğinde yıl daha 1928’dir. Onu Alman ırkçısı yapan pek çok neden bulunabilir. Bunlardan en etkilisi Yahudilerin Almanya’yı ele geçirmeye çalıştığını fark etmesidir.

Çingeneler ise Yahudilerle kıyaslanamayacak kadar zayıf bir topluluktur. Onları Hitlerin gözünde değersizleştiren ise zayıflıkları, herhangi bir meslek sahibi olmamaları, hırsızlık yapmaları ve dilenmeleridir. Üstün ırk olduğuna inanan Hitler diğer toplumlarında kendi ırkı kadar olmasa da seçkin olması gerektiğini düşünüyordu. Zayıf bir halk olarak Çingenelerin varlığı onu rahatsız ediyordu. Burada Çingenelere ve Yahudilere karşı geliştirdiği refleksin farklı olduğuna dikkat edelim. Yahudiler zayıf oldukları için değil Almanya’yı ele geçirmeye çalıştıkları için Hitler’in hedefindeydi. Bu kenarda dursun.

LENİN

Lenin, Marksist-Leninist ideolojinin önderi olarak kabul ediliyor. Sovyetler Birliği Komünist Partisinin kurucu önderlerinden ve dünyanın ilk sosyalist devletinin (SSCB) kurucusudur. Marksizmin teorik gelişiminde düşünceleri ve yazılarıyla önemli izler bırakmış bir lider. Lenin anne tarafından Ukraynalı bir Yahudi’ydi. Marksist ideolojiye bağlılığı ve Marksist ideolojinin teorisine yaptığı katkı düşünüldüğünde, bir dinsiz olarak Yahudiliğin etkisinde kaldığını söylemek çok mümkün değil. Ancak Yahudi ırkından bir Marksist olarak etnik kimliğinden ne kadar bağımsızdı burası tartışmaya açık. Elbette bu tartışmaya girdiğimizde hakiki sosyalistler epeyce kızacak. Kızsınlar da zaten! Ama bu kızgınlığı SSCB’nin ilerleyen yıllarda geçirdiği evrimi dikkate alarak geliştirirlerse iyi olur. Bu da bir kenarda dursun.

STALİN

Lenin, 1924’te ölümüyle birlikte SSCB liderliğinden ayrılmak zorunda kaldı! 1924 yılından ölümüne kadar (1953) SSCB’nin Marksist Leninist-Stalinist diktatörü olarak ülkeyi yönetti. Gerçek sosyalistlerin utanarak andığı Stalin sevelim ya da sevmeyelim SSCB’yi bugün de varlığını sürdüren askeri ve endüstriyel anlamda bir süper güce dönüştürdü. Askeri kaynaklarca ikinci dünya savaşının kazanılmasında en önemli etkenin Stalin’in SSCB’si olduğu kabul edilir.

Proleter bir diktatörlük kuran Stalin, bütün bunların yanında kimi kaynaklara göre milyonlarca Rus vatandaşının ölümüne de sebep olmuştur.

GÜNEY AFRİKA APARTHEİD REJİMİ

Apartheid, Afrika dilinde ayrılık anlamına gelir. Rejim açısından ise ırksal ayrışmayı ve Avrupa kökenli beyaz ırkın diğer ırklardan üstün olduğunu savunan ideolojik bir sapkınlıktır. Burası önemli! Avrupa kökenli beyazlar diğer beyazlardan da daha üstündür! 1948 yılından 1994 yılına kadar süren bu ırkçı rejim, başta Mandela ve İmam Abdullah Harun’un[1] insan üstü mücadelesiyle ‘insanlar’ tarafından kazanıldı. Irkçı beyazlar uzun süre kabullenmekte zorlansa da kaybetti. Apartheid rejimi siyah tenlileri ağır işlerde çalıştırdı, köle olarak kullandı, beslenme yetersizliği, ağır çalışma şartları ve hastalıklar sebebiyle öldürdü, en iyi ihtimalle ölümüne göz yumdu.

AMERİKAN IRKÇILIĞI

ABD kurulduğu 1776 yılından 1865 yılına kadar Afrikalı ve Afro Amerikalıları ‘taşınır mal’ statüsünde kabul ediyordu. Beyazlar kendi aralarında esmer tenlileri açık pazarlarda alıp satabiliyor, karın tokluğuna çalıştırabiliyor, dilerse, suç işlediğini düşünürse veya istediği menfaati karşılamadığını düşündüğünde hiçbir yasal sorumluluk altına girmeden öldürebiliyordu. Cinsel saldırılar, tecavüzler gibi vakalar ise üzerinde konuşulmayacak kadar sıradan olaylardı. ABD’de kölelik kaldırıldıktan sonra da ırkçılık 1970’li yıllara kadar açık veya örtük biçimde fiilen sürdü. Kölelik kalkmıştı ama beyazlar henüz tatmin edilememişti!

Clinton, Bush, Obama, Trump, Biden

Amerikan terörizminin 1988 yılından bu yana yaklaşık 40 yıllık sürede eskittiği 5 uluslarüstü teröristin isimleri bunlar. Daha geri gittiğimizde başka ‘başkan’ lakaplı teröristler de karşınıza çıkacak. Sadece bu 5 ‘terörist’ zamanında dünyanın neler yaşadığını şöyle bir hatırlayalım.

1993 Somali/Mogadişu savaşı (Clinton)

Irak’a yönelik (sivillere) saldırılar (1993, 1994, 1995, 1996, 1997, 1998) (Clinton)

1994 Haiti Saldırısı (Clinton)

1998 Afganistan ve Sudan saldırıları (Clinton)

2001 Afganistan İşgali (Bush)

2003 Irak İşgali (Bush)

2008 Afganistan Savaşı (Obama)

2008-2011 Irak Savaşı (Obama)

2011 Libya Müdahalesi (Obama)

2014 Suriye Savaşı (Obama)

2017 Suriye Savaşı (Trump)

2019 DEAŞ ile mücadele adı altında yapılan terörist faaliyetler (Trump)

2020 Kasım Süleymani Suikastı (Trump)

2022 Ukrayna- Rusya savaşı (Biden)

2023 Gazze Saldırıları (Biden)

2023 Yemen Saldırıları (Biden)

2023 Gazze Savaşı (Trump)

2025 Yemen saldırısı (Trump)

2026 İran Savaşı (Trump)

2026 Venezuela Caracas Bombardımanı-Maduro’nun kaçırılması (Trump)

Bu saldırılarda Amerikan terörizminin kaç milyon sivil öldürdüğüne dair elimizde sağlıklı bir veri yok. Üstelik sadece öldürme değil, adam kaçırma, mal varlıklarına el koyma, şantaj ve tehdit gibi Amerikan demokrasisinin temel taşlarını da defalarca bu kısa dönemde görebiliyoruz. Bu da bir kenarda dursun ve en başa dönelim.

 

Hitler 1925 yılından Führer ilan edildiği 1934 yılına kadar çevresini iyice tahlil etmişti. Alman yönetiminin Yahudi Finans örgütlerinden borç aldığını, Yahudi medyasının Alman yönetimi üzerinde etkisini ve istemediği her ismin üzerini çizip çöpe çevirdiğini görmüştü. Hitler Kavgam kitabında bu süreçleri uzun uzun anlatır. Zaten Alman ırkının üstün olduğuna inanan bu kafa zayıf halkların yaşam haklarının olmadığını düşünen bu akıl kısa süre sonra devlet yönetimini ele geçirdiğinde bu düşüncelerini iktidara taşıdı.

Ama unutmamamız gerekir ki Hitler haklı ya da haksız değerlendirmesine girmeden bu düşüncelerinde samimi idi! Yani gerçekten inanmış bir akılla, gerçekten iman etmiş bir kalple söylediklerine inanıyordu. Ve bu samimiyet-inanmışlık hukukun çiğnenmesi gerektiğinde ona elde edilecek kamusal çıkarlar göz önüne alındığında haklı gerekçeler sunuyordu.

Lenin inanmış bir Marksist’ti, evet. Bir hayal ürünü de olsa Proletaryanın iktidarına inanıyordu. Bir ateist olarak dinini önemsemiyor ve yok sayıyordu belki, ama annesinden aktarılan Yahudi ırkı geni onun hayatında ne kadar etkiliydi? Mesela Marksist – Leninist kadrolarında ne kadar Yahudi vardı. Daha da önemlisi Lenin bir tercih yapacağı zaman bu geni ne kadar tercih sebebi olarak kullanıyordu? Marksizmin bir Yahudi projesi olduğunu düşündüğümüzde bu soru etrafında biraz düşünelim.

Stalin ise Gürcü asıllı bir Rus olarak romantik Marksizm günlerinden sonra Rus ulusalcılığını keşfetti. Komünist Parti genel sekreterliği yaptığı yıllar boyunca etrafındaki Marksist Yahudileri gözlemledi. Neticede vardığı kanaat Yahudilerin Marksizm adı altında Rusya’yı ele geçirmeye çalıştığı idi. Hitler’i Yahudi düşmanı yapan düşüncenin de bu olduğunu yukarıda belirtmiştik. Stalin bunu gördükten sonra hem Komünist Partiden hem de SSCB yönetiminden Yahudi Marksistleri tasfiye etti. Bu tasfiye bazen idamlar ve sürgünlerle çok katı uygulamalarla gerçekleşti. Stalin otoriter bir Marksist’ti lakin Samimi bir Rus milliyetçisiydi. Ve onun samimiyeti ‘Rusya elden gidiyor’ düşüncesi etrafında hukuk kurallarının ihlal edilmesini mazur gösteriyordu.

Güney Afrika Apartheid rejimi hüküm sürdüğü yaklaşık 45 yıl boyunca ten rengi sebebiyle onbinlerce insana işkence etti ve öldürdü. Altın madenlerinde ağır işlerde ve hayati tehlike doğuran işlerde hiçbir tedbir almadan ‘canı ucuz’ esmer tenlileri kullandı. Açlık ve hastalık sebebiyle on binlercesinin ölümüne göz yumdu ve/veya ölümünü seyretti. Hristiyan teolojisinin fanatik eğitiminden geçirilmiş Avrupalı beyaz liderler ‘dini’ bir öğreti ile Tanrının kendilerini esmer tenlilerden ve Asya ırklarından üstün yarattığına inanıyorlardı. Hepsi bu düşüncelerinde samimi idiler. Yanlış bir şey yapmıyorlardı. Tanrının onlara lütfettiği bir hak sebebiyle suçlu olamazlardı. Hukuk beyazların haklarını ve ayrıcalıklarını koruyan bir aparattı. İşkence ederken doğal bir hakkı kullanmış, öldürürken dünya üzerinden bir yükü kaldırmışlardı!

Küresel terörist Amerika Birleşik Devletleri ve onun Başkanları da samimi teröristlerdi. Gücün verdiği şımarıklıkla 1945 yılından itibaren gözünü kestirdiği her ülkeye saldırmayı, canını sıkan her ülkeye savaş ilan etmeyi, askeri hedeflerden çok sivil unsurları hedef almayı ilke edinmişlerdi. İster Demokrat olsun ister Cumhuriyetçi bu terörize yaklaşım hiç değişmedi. Bu teröristler zaman zaman Nobel barış ödülünü de kendilerine vermekten utanmadılar. Amerika’nın terörist başkanları zaman zaman içlerindekini açık etmekten de çekinmediler. 2001 ikiz kule saldırılarından hemen sonra George W. Bush bu saldırı yaşam tarzımıza yönelik bir saldırıdır derken Avrupa’nın bütün liderleri onu alkışlıyordu. Afganistan ve Irak işgal edilip milyonlarca insan katledilirken on binlerce insana (kadın-erkek-çocuk) sistematik bir biçimde tecavüz edilirken ABD yönetimi o güne kadar sahip olmadığı bir kamuoyu desteğine sahipti.

Amerikan başkanları bir ülkeyi işgal ederken bunun hakları olduğuna büyük bir samimiyetle inanıyor ve Amerikan halkı da bu işgale büyük bir samimiyetle destek veriyordu. Yaşanan insan hakları ihlalleri ve tecavüzler aşağı ırkın başına gelen birkaç askerin haylazlıklarından ibaretti. ABD bir hukuk devleti ve dünyanın en demokratik ülkesiydi. Çünkü iki siyasi parti seçim denilen bir tiyatroda yüzlerce yıldır yer değiştiriyordu. Hukuk bu yer değiştirmelerin ve Amerikan yaşam tarzını korumanın araçlarından biriydi. Hala da öyle.

Son olarak;

Hakla batıl arasındaki mücadele serüvenine tarih diyoruz. Galiplerin tarihi yazıyor olması bu gerçeği değiştirmiyor. Hak kendi tarihini yazıyor. Bazen bu tarihin ortaya çıkması için yüzlerce yıl gerekiyor. Ama emin olduğumuz bir şey var ki batıl Hakkı asla örtemiyor. Hak nasıl batıla karşı galebe çalacak? Elbette hukukla! Tarih samimi zalimleri, samimi teröristleri sayfalarında uzun zaman tutamayacak. Ya da ancak kirli sayfalarında yer verecek ama adı bugün unutulsa da hukukla direnenler altı kalın harflerle çizili satırlarda hep bulunacak. Tıpkı İmam Abdullah Harun gibi.

Samimi bir zalim, samimi bir diktatör, samimi bir terörist veya Amerikan başkanı er ya da geç hak ettiği muameleyi görecek. İnsan hakları mücadelesinin ihtiyaç duyduğu şey samimiyet değil, hukuk ve adalete bağlılık olmalıdır. Elimizde samimiyet ölçer bir alet yok ama hukuk gibi karşılaştırma yapabileceğimiz somut bir mekanizma var. Binlerce yıllık bir imbikten süzülerek ortaya çıkan insan hakları kavramı da hukukun çocuklarından biridir. Ve her anne-baba çocuğunu korur. İnsan haklarını samimiyet gibi ölçülemez bir alandan, hukukun meşru, kabul görmüş, üzerinde ittifak edilmiş birikiminin kollarına teslim etmeliyiz. Samimiyet arkadaşlarımızla, ailelerimizle, eş-dostla aramızda geliştirebileceğimiz bir alan olabilir sadece.

 

Üstün BOL

 



[1] Bu vesileyle bu mücadelede en az Mandela kadar emeği olan ama adı kayıtlarda bir kez olsun bilerek ve isteyerek anılmayan İmam Abdullah Harun’u anmak ve rahmet dilemek isterim.  Hiçbir emek zayi olmaz, hiçbir hakikatin üzere sonsuza dek örtülemez.

 

Hiç yorum yok:

SAMİMİYETLE HUKUK ARASINDA İNSAN HAKLARI

  HİTLER Adolf Hitler 1933 yılında Alman Şansölyesi seçildi. Alman diktatörü dediğinizi duyar gibiyim! Hayır Alman Şansölyesi seçildi. E...