12 Şevval 1447, Cuma / Saraybosna/ Sabah olmadan önce
Saraybosna ile ilgili ilginç bir his var içimizde.
Bunu beklemiyordum doğrusu.
Kapıyı çalıp biz geldik diyecektik. Burası bizim de evimiz.
Ve insanlar kucaklayacaklardı bizi.
Nerede kaldınız, gözlerimiz yollardı kaldı diyeceklerdi.
Öyle olmayacağını biliyorduk elbette ama umuyorduk diyelim.
Acılarımız kardeş bizim, tanışıyoruz bir yerlerden. Susarak
anlaşabilen insanların kardeşliği.
Belki turist yorgunluğudur emin değilim. Hak da vereceğim
üstelik!
İtalya’da da yaşamıştım bu duyguyu. Ama onlara hak
vermemiştim.
Ve hatta üstten bir bakış atıp Antalya’da tatil yapıp
artistlik yaparken iyiydi demiştim.
İtalyanlar turistlerden bıkmış durumda.
Yüzümüze, ‘Niye geldiniz, bizi rahatsız ediyorsunuz
demişlerdi. Özellikle yaşlı nüfus çok sevimsizleşebiliyordu.
Çok şaşırmış mıydım, evet. Ama geçiyor.
‘Nefes alamıyoruz. Her yerdesiniz, bizi ve şehri boğdunuz,
bize yer bırakmadınız’ demişlerdi.
Boşnaklar bu kadar açık ifade etmediler kendilerini.
Ama konuşurken mesafeli duruşları, orada kal, mesafeyi
koruyalım bakışları, bir soru sorduktan sonra ikinci ve sonrasındaki sorularda
‘Tamam bu kadar yeter’ mesafesi yorgunluğu görmemiz ve anlamamız için
yeterliydi.
Ama şartların ne kadar zorlandığını, turistlerle özellikle Türk
turistlerle neler yaşanabileceğini hayal edince susuyorum.
Olsun! O kadar kadı kızında da olur.
Türkiye’ye döndükten sonra kardeşim Servet’le de konuştuk bu
konuyu.
Benden birkaç yıl önce gidip o da hissetmişti aynı mesafeyi.
Nedenlerini konuşurken ilginç bir şey söyledi.
FETÖ denilen şeyin Balkanlar’da ama özellikle Bosna’da sebep
olduğu tahribatın sonuçları gibi duruyor yaşananlar.
Yine hangi kötü niyetle geldiler düşüncesi Boşnakları
korkutuyor olmalı.
Gözlerden uzak kaldı FETÖ meselesi ama önümüzdeki 40-50 yılda
daha olumsuz etkilerini üzerimizden atamayacağımız bir pislik olarak duruyor
önümüzde.
Neyse ne diyordu bir Boşnak atasözü: ‘İnsan taştan pek,
yumurtadan zayıftır.’ Bu da geçer!
Vardır bir şey, olmuştur bir şey!
12 Şevval 1447, Cuma / Saraybosna/ Sabah
Mostar’a doğru yola çıktık. Vakit epeyce erken.
Daha dünün yorgunluğunu atamamışken sabah yoğun bir tempoyla
başladık güne.
Pişman mıyız, değiliz. Gene olsa gene yaparız.
Saraybosna’dan yola çıkıp Konjiç’e doğru yol aldık.
Bir, 1,5 saat süren güzel manzaralı bir yolculuktan sonra altı
gözlü Konjiç köprüsüne ulaşıp mola verdik.
Daha görür görmez Diyarbekir’in sembollerinden ‘10 gözlü
köprü bu’ dedim.
Yaklaştıkça ayaklar üzerinde dalgakıran vazifesi gören
Künç’ler belirdi.
Ve bu sefer Amasya’da misafirlerini ayakta karşılayan
Yeşilırmak üzerindeki köprü canlandı gözümde.
Amasya’daki köprü göz sayısı itibariyle yarısı kadardı
Konjiç’in. Ama künç’leri kardeşiz diyordu.
Diyarbakır 10 gözlü köprü ise künçleri olmasa da yapı tekniği
ve gözleriyle benziyordu kardeşine.
Hangi tarihlerde imal edilmiş bakmam lazım Türkiye’ye
dönüşte.
Muhtemelen aynı dönemin, aynı mimari olgunluğun eseri her üçü
de.
Konjiç köprüsü 1682 yapımı. Diğerlerine memlekete dönünce
çalışayım biraz.
Bakalım nasıl bir ortaklık çıkacak aralarında.
Köprünün yanı başında bir sebil inşa etmiş Osmanlı yüzyıllar
önce.
Önce Hırvatlar ardından rezil Sırplar yok etmeye çalışmış
sebili. Ama becerememiş yetersizler!
Bir süre suyu kesilse de, fiziki tahribata uğrasa da 2009’da
TİKA suyu yeniden akıtmayı başarmış.
Her şey yerli yerinde yani! Hilal hep Haç’ın üzerinde.
İnanmayan gözlerini kaldırıp gece baksın gökyüzüne.
Çok şükür sebilimizin suyu gürül gürül akmaya devam ediyor.
Konjiç’deki köprüye benzer on tane köprü sayabilirim size.
Ama burayı farklı yapan şey suyun berraklığı ve masmavi
rengi.
Su o kadar temiz ki avuçlayıp içmemek için kendinizi tutmanız
gerekiyor.
O kadar temiz ve o kadar iyi.
Ama tabi, modern köleler anlamayacak bunu.
Amsterdam’ın, Venedik’in, Berlin’in kapkara ve iğrenç kokulu
nehirlerine methiyeler düzenler, adına ister sarhoşluk deyin ister akıl
tutulması küçümseyecekler muhakkak.
Onlara tavsiyem şu: O iğrenç nehirlerin, iğrenç kirli
sularıyla selfieler çektirirken yüzünüze uyguladığınız filtrelerin bir kısmını
da nehirlere uygulayın.
Siz güzel çıkıyorsunuz da ben fotoğraflarınızdan o pis
nehirlerin pis kokularını alabiliyorum.
Filtreler için yardıma ihtiyacınız olursa buralardayım!
12 Şevval 1447, Cuma / Mostar
Ve Mostar. Aşkım Mostar!
Bombalandığını seyrettiğim, yıkılışını izlediğim Mostar.
İçim buruk!
Top ve mermi izlerini hala üzerinde bir takı gibi taşıyan bir
şehre giriyorum.
Belki çoğunuz için Mostar, Mostar köprüsünden ibaret.
Garip de değil bu. Ama benim için Mostar hemen arkasındaki,
hala ayakta durmaya çalışan, hala perişan kız lisesi öncelikle.
Kirli izlerini hala temizlememiş, elini yüzünü yıkamamış ve
ben olduğum gibi, kendim gibi buradayım ve ayaktayım diyen kız lisesi.
Bombalandıkça ayağa kalkmış, her ayağa kalktığında yüzünde
çizgileri artmış bir lise.
Mostar köprüsü çok önemli elbette. Bir mesaj, bir yaşama
belirtisi, bir varoluş belgesi çok şükür. Ama var olandan görünür olandan
başkası da var orada.
Mostar’ın her santimetrekaresine işlemiş hüznünden öpüyorum
derin derin…
Bakmakla görmek arasında, turist olmakla yerli olmak arasında
fark olması gibi.
Yerlilere selam olsun.
Eski Çarşı’da gezerken o hüznü de o dokuyu da hissetmek
mümkün.
Yapmanız gereken sadece adımladığınız yerlerin kulaklarınıza
fısıldayacağı şeylere fırsat tanımak.
Bir an olsun kiralık turist ayarlarından çıkıp bu toprakların
sizin bir parçanız olduğunu hissetmek ve yere basarken bunu da o şehre
hissettirmek.
Mostar’ın suyunun da Konjiç kadar olmasa da pırıl pırıl
olduğunu söylememe gerek var mı bilmiyorum.
Filtresiz çekimler.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder