BİLGİNİN İNSANİLEŞTİRİLMESİ[1] -1
1921 Yılında
Filistin’in YAFA şehrinde dünyaya gelen İsmail Raci FARUKİ ilk ve orta
öğrenimini St. Joseph Kolejinde tamamladı. Ardından Beyrut Amerikan
Üniversitesi felsefe bölümünden mezun oldu. 1945-1948 yılları arasında
Celile’nin son Filistinli Valisi olarak görev yaptı. 1948’de Yahudi işgalinin
başlamasıyla Beyrut’a hicret etti. Beyrut’tan sonra Amerika’ya giderek İndiana
Üniversitesinde felsefe anabilim dalında yüksek lisansını tamamladı.
Amerika’da
iken kendine ‘Ben kimim?’ diye sormaya başlayan Faruki, önceleri bu sorunun
cevabını ‘Ben Arabım’ diye yanıtladı. Amerika günleri ise onu başka bir dünyaya
taşıdı. İslam üzerine araştırma yapması gerektiğini fark ederek Ezher
Üniversitesine başvurdu. 3 Yıl boyunca burada eğitim gördükten sonra tekrar
Amerika’ya döndü. MCGİLL Üniversitesinde dersler vermeye başladı.
Ezher
Üniversitesinden döndükten sonra ‘Ben kimim?’ sorusuna verdiği cevap
değişmişti: ‘Ben kimim sorusuna önceleri Filistinli, Arap ve Müslümanım diye
cevap veriyordum. Oysa şimdi bana kim olduğum sorulduğunda ben bir Müslümanım
diyorum.’
Faruki, ABD’de
Müslüman Sosyal Bilimciler Birliği, İslam Koleji ve Uluslararası İslam
Düşüncesi Enstitüsü gibi birçok organizasyonun kuruluşuna öncülük etti.
Pakistan, Hindistan, Güney Amerika, Malezya, Libya, Suudi Arabistan ve Mısır
başta olmak üzere birçok İslam ülkesinde İslami araştırma kurumlarına proje ve
danışmanlık hizmeti sundu.
Hayatının
sonuna kadar Filistin davasını birinci önceliği olarak kabul eden Faruki, 1986
yılında Pennsylvania’da üniversite kampüsündeki evinde, bir sahur vakti Yahudi
teröristler tarafından eşiyle birlikte şehit edildi.
Faruki, 25 kitap yazdı ve 100’ün
üzerinde makale yayınladı. Kitaplarında ve makalelerinde temel önceliği İslami
düşüncenin temeli olarak gördüğü ‘Tevhit’ akidesi idi. Bilginin
İslamileştirilmesi (Genel İlkeler ve Çalışma Planı) kitabı onun meselelere tevhidi
yaklaşımının en bariz örneklerinden biridir. Faruki, makale boyunca bilgi,
bilgiye erişim (Okul-Üniversite) ve bilginin paylaşımı hususlarına tamamen
tevhidi bir çerçeveden yaklaşarak akademi ve okullara örnek bir model önerisi
sundu.
1982’de
sunulan ve geliştirilerek yaygınlaşması umulan bu proje ilerleyen zamanlarda
kadük bırakılarak tamama erdirilemedi. Bugün, yaşadığımız seküler
rahatsızlıkların tamamında bilginin İslamileştirilememesinin esas sorun
olduğunu söylersek yanılmış olmayız.
Bilginin
İslamileştirilmesi hususunda Faruki ile birlikte iki isim daha dikkat çeker.
Makalenin devamında İslam Deklarasyonu çerçevesinde değineceğimiz Aliya
İzzetbegoviç ve yaşayan bir hazine olarak Atasoy Müftüoğlu da aynı dertten
mustariptir. Sözün burasında Aliya İzzetbegoviç’i ilerleyen sayfalara bırakarak
Atasoy Müftüoğlu’na bir parantez açalım.
Atasoy bey, 84
yıllık yaşamı boyunca 40’ın üzerinde kitap, yüzlerce makale yazmış bir
mütefekkirdir. Sadık okuyucuları neredeyse bütün yazılarında bir fikri takibin
izlerini kolaylıkla görecektir. Atasoy Bey’in İslam’a bütüncül yaklaşımı
Müslümanların 500 yıldır fikir üretemediği, sanatta, teknolojide, kültür ve
politikada taklitten öteye geçemediğine ilişkin öteden beri gelen eleştirileri
hala gerçekliğini koruyor. Aliya İzzetbegoviç’i, İsmail Raci Faruki’yi ve
Atasoy Müftüoğlu’nu bir araya getiren ortak düşünce de bu. Atasoy Bey konuya
yaklaşımını Hamaset Söyleminin Sefaleti kitabında şöyle aktarıyor:
İslam
dünyası olarak anılan dünyada entelektüel/bilimsel alanı terk ederek
mistik/tasavvufi alana kapanan toplumlar/kültürler, bu tercihleriyle
emperyalist/siyonist tarihin önünde savrulmaya devam ediyor.
Geleneği/göreneği/statükoyu içselleştirerek bir hayat tarzına dönüştüren
toplumların yeni bir tarih inşa etmeleri düşünülemez. Günümüzde fütuhat tarihi
ve kültürünü politik propaganda aracına dönüştüren bir zihniyetin entelektüel
tarihe bir katkıda bulunması düşünülemez. Bugün Müslümanlar olarak, yerli-milli
bencillikler sebebiyle evrensel bir İslami dayanışma gerçekleştirme iradesine
sahip olmadığımız için evrensel yalnızlıklar, evrensel yenilgiler, evrensel acı
ve ızdıraplar yaşıyoruz. İslam dünyası ulus devletleri, Haçlı-Amerikan
emperyalizminin ürettiği-kontrol ettiği-biçimlendirmeye çalıştığı bir dünyada
gelecek arıyor. Konformist-mistik bir romantizm ve nostaljiyle malul olan
düşünce/kültür/edebiyat/ilahiyat dünyası, seküler emperyalizmle entelektüel bir
hesaplaşma gerçekleştirmeyi düşünmüyor. Haçlı emperyalizmi, siyonist
emperyalizm, Müslümanların sadece evlerinde Müslüman olmasını istiyor. Burada,
İslam dünyasında İsmail Raci Faruki’nin Bilginin İslamileştirilmesi projesi
dışında, hiçbir zaman epistemolojik bir direnişin/hesaplaşmanın gündeme gelmediğini,
gündeme getirilemediğini hatırlamak, hatırlatmak hayati önemi olan bir konudur.
İslam
dünyası toplumları yapısal bir yozlaşma ile karşı karşıya bulunduğu için
evrensel İslami dünya görüşünün, yerli-milli parçalara bölünerek
etkisiz-işlevsiz-anlamsız hale getirilmesi karşısında hiçbir şey yapamıyor.
Sağcılık, milliyetçilik, mezhepçilikle malul bir İslam dünya görüşünden söz
edilemeyeceğini bilmek/anlamak gerekiyor. Bu nedenledir ki içerisinde
yaşadığımız toplumda da görülebileceği üzere İslam toplumlarında, yerli-milli
parçalardan, eğitim projelerinden epistemolojik bağımsız bir sistem çıkarılamıyor.
Oportünist sağcılık, oportünist muhafazakarlık, oportünist dindarlık,
oportünist muhafazakâr politik kadrolar-zihniyet, İslami dünya görüşünü
sahiplenebilecek, temsil ve tecrübe edebilecek, ahlaki/entelektüel/siyasal
müktesebata sahip değiller. Bunun içindir ki bu kadrolar, İslam’ı, Kudüs’ü,
Filistin ve Gazze’yi politik bir propaganda aracı olarak kullanıyor, hayasızca
istismar ediyor. Sözünü ettiğimiz kadrolar, ahlaki/entelektüel/siyasal
yetersizlikleri/iradesizlikleri sebebiyle Haçlı emperyalizminin
vesayetiyle/himayesiyle bütünleşme ihtiyacı duyuyor.[2]
İslam
dünyası toplumlarında entelektüel hayat, eğitim hayatı, akademik hayat, modern
dünyada, modern-seküler bilimsel otoritenin nasıl kurulduğunu, bu otoritenin
İslam’ın otorite ve meşruiyetini nasıl geçersiz kıldığını, İslami otoritenin
yeniden nasıl tesis edilebileceğini konuşmaya, tartışmaya, bu konu etrafında
özgün-bağımsız analizler yapmaya, öneriler geliştirmeye cesaret edemiyor. Bu
meselenin hayati bir mesele olduğunu düşünmüyor olmaları da ihtimal
dahilindedir. Bu toplumlarda yerli-milli propagandacılar, aparatçıklar ‘alim’
sayıldıkları için toplum, varoluşsal meseleleri duygusuz bir kayıtsızlıkla
takip ediyor. Duygusuz kayıtsızlıklar sebebiyle toplum, kültürel hayatın
sefalet düzeyine hapsedildiğini görmüyor.[3]
Atasoy Bey’in
Anormal Zamanlar Anormal Müslümanlıklar başlığı altında söylediği bu sözler,
Faruki’nin yaralarıyla Atasoy Müftüoğlu’nun yaralarının nasıl benzeştiğini ve
hatta nasıl aynılaştığını gösteriyor.
BİLGİNİN İSLAMİLEŞTİRİLMESİ
MÜMKÜN MÜ?
Faruki’nin
1982 yılında İslamabad’da İslam Üniversitesinde sunduğu tebliğin esası bu
soruya cevap aramak ve eğer olabiliyorsa nasıl olacağını cevaplamak, çözüm
önerileri sunmak esasına dayanıyor.
Faruki,
seküler eğitim sisteminin Ezher Üniversitesinde bile -diğer İslam ülkelerinde
olduğu gibi- hastalıklı bir hal aldığını fark ederek bu hastalıktan ümmetin
nasıl kurtulacağına dair bir tedavi denemesi yapıyor, bir reçete yazıyor. Hicri
on dördüncü yüzyılın ikinci yarısından itibaren İslami bir uyanış dalgasının
yükseldiğini devasa özgürlük adımlarının atıldığının altını çizen yazar,
izleyen dönemlerde büyük bir gerilemeye tanıklık edildiğini üzüntüyle
aktarıyor:
‘Aynı
dönemde bu gelişmelerle birlikte büyük bir gerilemeye de tanıklık ettik:
Dünyanın her yerinde Müslümanlar diğer medeniyetleri taklit etme yarışına
giriştiler. Bu yarışta hiç kimse hiçbir alanda hedefine ulaşamadığı gibi, bu
süreç Müslüman toplumun seçkinlerinin İslamsızlaştırılması ve geri kalan
kesimlerin ahlaken bozulmasına neden oldu.
İslam
vizyonu sömürgeci işgalcilerin vizyonunun gölgesinde kaldı. İşgalciler çoktan
gitmiş olsalar bile, bu yabancı vizyon olduğu yerde kalmış hatta daha da
zehirli bir hal almıştı. Nesiller birbirini takip etse de Müslümanlar bu
yabancı vizyonun gölgesinden çıkamadı. İthal edilen kurumlarda; aralarında
İngilizce ve Fransızcanın yaygınlaşmasında, işyerleri, evler ve şehirlerin
tasarımında; eğlence programlarında, ekonomik ve siyasi politikalarda;
hakikate, tabiata, insana ve topluma dair benimsedikleri görüşlerde bu vizyon
kendini açıkça gösteriyor.
Bu yabancı
görüşlerin yaygınlaşmasının altında yatan temel etmen, ‘modern’ ve ‘İslami’
olmak üzere ikiye bölünen eğitim sistemidir. Eğitim sisteminin bu şekilde ikiye
bölünmesi Müslümanların geri kalmışlığının en somut göstergesidir. Bu mesele
ele alınıp çözülmedikçe ümmeti canlandırmak için harcanan bütün gayretler boşa
gidecek ve İlahi emaneti layıkıyla taşımak mümkün olmayacaktır.’[4]
Faruki,
geçmişte birçok ‘önemli’ Müslüman şahsiyetin eğitimde reform adı altında
müfredatlarına bu ‘yabancı’
vizyonu ekleyerek yanıldıklarını söyler. Türkiye gibi müfredatını/müktesebatını
tamamen yok ve teslim eden ülkelerde durum daha da vahimdir. Seyyid Ahmet Han
ve Muhammed Abduh başta olmak üzere birçok entelektüel bu tuzağa kolayca
çekilmiştir.
Neredeyse
herkes tarafından İslami eğitimin zirvesi kabul edilen Ezher, 1961 yılında
Cemal Abdülnasır tarafından modern bir üniversiteye dönüştürülür. Faruki’ye
göre düşülen tuzaklardan biri de budur.
Gerek
entelektüel isimler gerekse ülke yöneticileri 1970’li yıllardan itibaren
yükselen bir enfeksiyona yenik düşmüştür. ‘Batının iyi yönlerini alalım’
hastalığı geri dönülemez biçimde bütün bünyeyi ele geçirmiştir. Onlara göre
modern eğitim zararsızdır ve sadece Müslümanların güçlenmesini sağlayacaktır.
Halbuki, bu seküler dünya görüşünün Müslümanlara yabancı olduğunu, üretilmiş
seküler beşerî ve sosyal bilimlerin hakikat, hayat, dünya ve tarih anlayışının
öğretilmiş/ezberletilmiş/kirletilmiş bir fikri altyapının yansıması olduğunu
görememişlerdir. Belki de kolaycılığa kaçarak, konforlarına yenilmiş ama bunu
asla kabullenmemişlerdir.
Bu kafa
karışıklığı Müslüman toplumlarda hala giderilebilmiş değil. Bunun bir neticesi
olarak da büyük umutlarla gerçekleştirilmeye çalışılan reform hareketleri
olumlu sonuçlar doğurmadı. Bir yandan İslami eğitim giderek hantallaşırken
diğer taraftan kurtarıcı olacağı düşünülen batılı/seküler eğitim sistemi
nitelikli çalışmalar üretemedi. Neticede kendi varoluşunu yenileyemeyen bununla
birlikte taklit ettiği sistemden de verim alamayan daha da kafası karıştırılmış
nesiller ortaya çıktı. Bu kirletilmiş nesil, kendini ‘ilerici’ zanneden
züppelerden oluşuyordu. Bu züppe entelektüel nesil kendilerince ‘muhafazakâr’
ve ‘gerici’ kabul ettikleri insanlara üstünlüklerini kabul ettirdiler. Müslüman
toplumun büyük kısmı zımnen de olsa seküler dünya görüşünün İslam’a üstünlüğüne
ikna edildi! Böyle bir durumda ne yapılması gerektiğini Faruki şöyle anlatır:
[1]
İnsani olanın İslami olduğu
gerçeğinden yola çıkarak, İsmail Raci Faruki’nin Bilginin İslamileştirilmesi
/Genel İlkeler ve Çalışma Planı kitabına atıfla…
[2] Hamaset
Söyleminin Sefaleti / MAHYA Yayıncılık / Sayfa: 8-9 / 1.Baskı Şubat 2026 /
İstanbul
[3] Hamaset
Söyleminin Sefaleti / MAHYA Yayıncılık / Sayfa: 12 -13 / 1.Baskı Şubat 2026 /
İstanbul
[4]
Bilginin
İslamileştirilmesi-Genel İlkeler ve Çalışma Planı /MAHYA Yayıncılık / Sayfa. 8
/ 1. Baskı Aralık 2022 / İstanbul
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder