BİLGİNİN İNSANİLEŞTİRİLMESİ-2
Faruki,
Bilginin İslamileştirilebilmesi için üç birliğin sağlanması gerektiğini
savunur. Bilginin Birliği, Hayatın Birliği ve Tarihin Birliği. Faruki, Bilginin
bu üç birliğini şu şekilde anlatır.
Bilginin
Birliği: Tüm disiplinler hakikatin rasyonel, objektif ve eleştirel
bilgisini araştırmalıdır. Böylelikle bazı bilimlerin akli, bazısının nakli yani
irrasyonel olduğu, bazı disiplinlerin bilimsel ve mutlak, diğerlerinin dogmatik
ve göreceli olduğu iddiaları rafa kalkacaktır.
Hayatın
Birliği: Tüm disiplinler baştan değerlendirilmeli ve yaratılışın
amaçlı tabiatına hizmet etmelidir. Bu da bazı disiplinlerin değer merkezli,
bazılarınınsa değer yargısı içermeyen, bağımsız veya nötr olduğu iddiasını boşa
çıkaracaktır.
Tarihin
Birliği: Bu ilke ışığında tüm disiplinlerin tarih boyunca insan
eylemlerinin topluma veya ümmete ait nitelikler taşıdığı ve ümmetin amaçlarına
hizmet etmesi gerektiği kabul edilecektir. Böylelikle bilginin bireysel ve
toplumsal bilimlere bölünmesi engellenecek, bütün disiplinlerin aynı anda hem
insana hem de ümmete dönük olması sağlanacaktır.[1]
Faruki, bütün
ders kitaplarının bu birlikler üzerine yeniden yazılması gerektiğini savunur.
Bilginin Birliği gereği bu kitapları işleyecek Müslüman öğretmenler
yetiştirilmeli, eğitim kurumları İslam’ın rehberliğinde edinmiş oldukları
tarihi rolü tekrar üstlenebilecek şekilde yeniden yapılandırılmalıdır. İsmail
Raci Faruki, Hayatın Birliğini bütün kâinatın sahibi ve yaratıcısı olan
Allah’ın varlığına bağlar. Yaratıcı, yarattığı bütün unsurların bilgisine en
iyi sahip olandır. Bilgi ve bilim en iyi bileni yok sayarak sağlıklı bir üretim
gerçekleştiremez. Bu hayatın normal akışına aykırıdır. Dolayısıyla Bilginin
Birliğini, Hayatın Birliğini, Tarihin Birliğini kabul etmeden doğru bir sistem,
doğru bir metodoloji geliştirilemez. Eğer bu gerçekliğe rağmen bugün olduğu
gibi seküler bir sistem ve metodoloji geliştirilmişse bu sistemin çöktüğünü,
dağıldığını, yok olduğunu görmek çok yakındır. Bu enkaz altında kalmamak için
bugünden önlem alınmazsa sonuç hepimiz için kaçınılmaz olacaktır.
Bu
üç ilkenin temeli aslında İslam’ın her şeyle irtibat halinde olduğu esasına
dayanır. Fizik, kimya ya da astronomi yaratıcıdan bağımsız, yaratıcının ilgi
alanı dışında tariflenemez. Psikoloji, felsefe, doğa bilimleri, düşünce
hayatının kendisi bütün bu sistemleri yaratan varlık/yaratıcı göz ardı edilerek
anlaşılamaz. Eğer seküler bir bakışla hayatı, bilimi, bilgiyi anlamaya
çalışanlar varsa, sadece anlamaya çalışmayan zorla kabul ettirmeye çalışan
metodolojiler varsa çok kalabalık olsalar dahi eğitilmeli, terbiye edilmeli ve
gerçek hayata dahil edilmelidir.
TEŞHİS VE TEDAVİ:
BELİRTİLER
İlk kez Atasoy Müftüoğlu tarafından dile getirilen
yenilgimizin 1492[2] yılında
başladığı ifadesi son yıllarda ama özellikle 7 Ekim ve sonrasında Gazze, Lübnan
ve İran’ın saldırıya uğramasıyla daha anlaşılır hale geldi. Kendi tarihimizden
örnek vermek gerekirse 1453 yılında İstanbul’un fethedilmesi aslında
gerilemenin de başlangıcıydı. Bütün şatafatlı görüntüsüne rağmen Osmanlı
İmparatorluğunun gerilemesinde bir kızıl elma ülküsü olan İstanbul’un
fethedilmesi başat rol üstlendi.
İslam
toplumlarında 1400’lü yıllarda başlayan gerileme ve çöküş hikayesi 19. Yüz
yıldan itibaren hızlı ve önlenemez bir sonla neticelendi. Bu tarihten itibaren
İslam toplumları tarihin bugüne kadar görmediği ağır bir yenilgiyle yüzleşiyor.
Müslümanlar
yenilmekle kalmadılar öldürüldüler, katledildiler, soykırıma uğratıldılar.
Sadece malları ve toprakları çalınmadı hayatları, umutları ve gelecekleri
ellerinden alındı. Zihnen sömürüldüler, sömürülmeyi içselleştirdiler ve
yenilgiyi normalleştirdiler. Bu yenilgi ve yok oluş beraberinde Batılılaşmayı
(şeklen, aklen ve ahlaken), sekülerleşmeyi ve doğal olarak İslamsızlaşmayı
beraberinde getirdi.
Bu
süreçte Müslüman imajı negatif anlamlara evrildi. Bilerek, isteyerek
Müslümanların ve Müslümanlığın ‘fanatik/marjinal’, ‘terörist’, ‘gerici’,
‘zavallı’, ‘tembel’, ‘aşağılık’ olduğu profesyonelce zihinlere aktarıldı. Bu
propagandanın ana malzemesi onlarca yıldır seküler bir akılsızlıkla
yetiştirilen ‘seçkin’ isimlerdi (Akademisyenler, siyasetçiler, bürokratlar,
sanatçılar vb.). Müslümanlar ve
Müslümanlık bu kendini nimetten sanan ‘orta mektep aydınları’ tarafından bir
nefret ve aşağılama nesnesi haline getirildiler.
Müslümanlığın
kendine Müslüman (Müslüman olmadıklarını asla kabul etmediler) seçkin bir
azınlık tarafından ‘hastalık’ olarak tanımlandığı ve halen tanımlanmaya devam
edildiği bu süreç siyasi oluşumları ve toplumsal yaklaşımları da etkiledi.
Mısır, Tunus,
Suriye, Türkiye, Cezayir, Suudi Arabistan, İran (devrim öncesi) ve Irak gibi
Müslüman devletlerde hastalık hızla yayıldı. BAAS partisi ya da adı BAAS
partisi olmayan tek parti diktatörlükleri iktidara getirildi. Müslümanlara ve
İslam’a nispet edilen bütün bağlar, ilkeler koparıldı. Türkiye gibi ülkelerde
kurucu irade BAAS rejimi adı altında olmasa da benzer bir BAAS rejimi inşa
etti. Etkileri bütün İslam ülkelerinde halen süren bu rejimler sadece İran’da
İslam Devrimi ile alt edilebildi. İran dışındaki İslam toplumlarında insanlar
bazen ikna edilerek, bazen cebren BAAS rejimleriyle barışmaya zorlandılar.
Barışmak istemeyen, rıza göstermeyen topluluklar ise yok edilerek
susturuldular.
SİYASİ BELİRTİLER
Siyasi bir üst
akıl Müslümanları parçalayabilmek için Ümmet Bilinci fikrini yok etmeye
çalıştı. Oryantalistler yüzlerce yıl çalıştıktan sonra Ümmet kavramı yok
edilmeden İslam’ın iddialarının çökertilemeyeceğini öğrendiler.
Birinci
dünya savaşı ile birlikte İmparatorluklar düzeninden Ulus-Devlet modeline
geçildi. Ümmet kavramının yerine Ulus-Devlet modeli dayatıldı. Bugün itibariyle
de dayatılan bu modelin başarılı olduğunu görmek mümkün!
Ümmet
modelinin yok edilmesiyle birlikte sömürgeciler özgürlük ve/veya halkların
kendi iradelerini yönetime yansıtması adı altında onlarca suni, sevimsiz ve
birbirine benzeyen ama birbirine düşman edilen ülkeler kurdurdular.[3]
Hepsi
birbirine düşman edilen bu ülkecikler asıl düşmana odaklanmak yerine daha düne
kadar barış içerisinde birlikte yaşadıkları kardeşlerine saldırdılar. Onlarca
yıl süren bir kısmı halen devam eden, bir kısmı fiili çatışmaya dönüşmese de
alttan alta sürdürülen bu saldırılarda İslam göz ardı edilerek seküler
Ulus-Devlet modeli ile Milliyetçilik ve bir türevi olan Mezhepçilik
kutsallaştırıldı. Faruki, bu süreci kitabında şöyle anlatır:
‘Düşmanın
işbirlikçi olmaya hazır yöneticiler bulduğu birkaç bölge hariç, İslam
dünyasının genelinde sömürge idareleri ülkedeki bütün siyasi kurumları yok
etmiştir. Sömürge idarelerinin geri çekilme vakti geldiğinde, iktidar
Batılılaşmış ve itaatkâr yerli elitlere devredilmiştir. Buna rağmen iktidarın
asıl sahibi, ilk fırsatta yönetime el koymayı bekleyen ordu olmuştur. Pek çok
örnekte görüldüğü üzere Müslümanlar hükümeti idare edecek, direniş için
kitleleri harekete geçirecek, onları yapıcı siyasi eylemlere yönlendirecek ya
da en basitinden birbiriyle uyumlu bir şekilde hareket etmelerini sağlayacak
siyasi teşkilatlardan yoksun oldukları için askerler tarafından
yönetilmektedir.’[4]
EKONOMİK BELİRTİLER
Müslümanlar
siyasi model üretememenin yanında veya kendilerine dayatılan modele itiraz
edememenin yanında ekonomik anlamda da geri kaldılar ve yenildiler. Sanayi
devrimini kaçırdıkları gibi uzay ve bilişim çağının fırsatlarını da
ıskaladılar. Sanayi ve üretim teknolojileri yerine tarım ve hizmet sektörünün yetersiz
de olsa İslam ülkelerinde yaygın olması bunun en belirgin göstergesidir. Bu
durum tarım ve hizmet sektörünü aşağılamamızı gerektirmez elbette bir ülkenin
tarım alanında kendi kendine yetebilir olması büyük bir değerdir. Ancak esas
olan sanayi ve tarım sektörünün paralel yükselebildiği bir organizasyon
yapısıdır. Ne yapar tarım ve hizmet sektörü?
Sömürgecilerin
kendi ülkelerinde görmediği saygı ve hizmeti kendi ülkelerinin 10’da bir
fiyatına karşılar. Kendi halkına pahalı sunduğu hizmetleri yabancı unsurlara
çok daha ucuza sunar. İngiltere Kraliçesi için ilaç ve katkı maddesi
kullanılmadan üretilen ürünleri yetiştirirken kendi halkı için sağlıksız
gıdalar üretir. Faruki 1980’li yıllarda durumu şu şekilde özetler:
‘Temel gıda
maddeleri, giysiler, enerji ve sanayi malzemeleri gibi en hayati
gereksinimlerde bile kendine yetebilen bir İslam ülkesi yoktur. Üretim ve
sanayi sektörünün bu yetersizliği nedeniyle, ihtiyaçlar eski sömürgecilerden
ithal edilen hazır ürünlerle karşılanmaktadır. Sömürgeci güçler, aslında hiç de
adil olmayan bu ticareti herhangi bir sebeple durdurmaya kalksa, bütün
ülkelerde kıtlık tehlikesi baş gösterir. Sömürgeci çıkar grupları her yerde
tüketim çılgınlığını teşvik edip kendi ürünlerine talep yaratırken,
Müslümanların üretim yapması için gerekli hammadde göz ardı edilmektedir.
Müslümanların yerli üretimiyle rekabete giren sömürgeciler, onları piyasadan
silmeyi hedeflemekte ve genellikle başarılı olmaktadır.’
‘Sömürgecilerin
yardımlarıyla kurulan sanayilerin aslında onların kontrolündeki hammadde veya
yedek parçalara bağımlı olduğu, dolayısıyla bütün endüstrinin kendi emellerine
hizmet edecek şekilde sömürgecilerin insafına kaldığı görülmektedir.’
‘Direnişin
bir ön koşulu olduğundan Müslümanların tarımda kendine yeten bir konuma
gelmesi, sömürgecilerin en büyük çekincesidir. İslam dünyasının her yerinde,
şehir hayatının güzelliğine dair sahte vaatlerle, spekülatif inşaat ve tüketim
sektörlerindeki geçici işlerin cazibesiyle Müslüman çiftçiler köylerinden
koparılmaktadır.’[5]
Büyük
çoğunluğu İslam ülkeleri topraklarında yer alan sanayinin hammaddesini teşkil
eden yeraltı kaynaklarının kullanımı ise sömürgecilerin kontrolündedir.
Sömürgeciler, İslam ülkelerinin yeraltı kaynaklarından elde ettiği düşük
miktardaki gelirin kullanımı içinde kendince çözümler hazırlamaktadır! İslam
coğrafyasının bütün gelirleri inşaat sektörüne, reklamlar ve marka hastalığı
ile çılgınca önerilen tüketim ürünlerine daha da önemlisi düşman kabul edilen
Müslüman komşu ülkelere karşı silahlanmaya kullanılmaktadır. Elbette son derece
pahalı olan bu silahlar sömürgeciler tarafından sağlanmakta üstelik
düşmanlaştırılan ülkelere karşılıklı satılmaktadır. Bu sayede herhangi bir
İslam ülkesinin bilim ve teknolojiye, sanayiye, eğitime ve kendine yetebilecek
tarım ürünlerine yatırım yapması engellenmektedir. Dünyada açlık ve kıtlıkla
mücadele eden toplumlara bakıldığında, sanayileşememiş, üretim kapasitesini
geliştirememiş, eğitim problemini çözememiş ülkelerde bu durum açıkça
görülebilir. Üstelik bu ülkelerin açlık ve kıtlığa rağmen silah sanayine
yaptıkları yatırım (tüketim) dikkate alındığında durum vahim ve göz
yaşartıcıdır!
[1]
Bilginin
İslamileştirilmesi-Genel İlkeler ve Çalışma Planı /MAHYA Yayıncılık / Sayfa. 10
/ 1. Baskı Aralık 2022 / İstanbul
[2] 2 Ocak
1492’de Emevi İslam Devleti Haçlılara yenilerek yıkıldı. On binlerce Müslüman
katledildi. Müslümanlar bu yenilgi ile
İber yarımadasından çıkartıldı.
[3] Bilginin
İslamileştirilmesi-Genel İlkeler ve Çalışma Planı /MAHYA Yayıncılık / Sayfa. 16
/ 1. Baskı Aralık 2022 / İstanbul
[4] Bilginin
İslamileştirilmesi-Genel İlkeler ve Çalışma Planı /MAHYA Yayıncılık / Sayfa. 17
/ 1. Baskı Aralık 2022 / İstanbul
[5] Bilginin
İslamileştirilmesi-Genel İlkeler ve Çalışma Planı /MAHYA Yayıncılık / Sayfa. 17-18
/ 1. Baskı Aralık 2022 / İstanbul
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder