22 Temmuz 2026 Çarşamba

 

BİLGİNİN İNSANİLEŞTİRİLMESİ-2

 

Faruki, Bilginin İslamileştirilebilmesi için üç birliğin sağlanması gerektiğini savunur. Bilginin Birliği, Hayatın Birliği ve Tarihin Birliği. Faruki, Bilginin bu üç birliğini şu şekilde anlatır.

Bilginin Birliği: Tüm disiplinler hakikatin rasyonel, objektif ve eleştirel bilgisini araştırmalıdır. Böylelikle bazı bilimlerin akli, bazısının nakli yani irrasyonel olduğu, bazı disiplinlerin bilimsel ve mutlak, diğerlerinin dogmatik ve göreceli olduğu iddiaları rafa kalkacaktır.

Hayatın Birliği: Tüm disiplinler baştan değerlendirilmeli ve yaratılışın amaçlı tabiatına hizmet etmelidir. Bu da bazı disiplinlerin değer merkezli, bazılarınınsa değer yargısı içermeyen, bağımsız veya nötr olduğu iddiasını boşa çıkaracaktır.

Tarihin Birliği: Bu ilke ışığında tüm disiplinlerin tarih boyunca insan eylemlerinin topluma veya ümmete ait nitelikler taşıdığı ve ümmetin amaçlarına hizmet etmesi gerektiği kabul edilecektir. Böylelikle bilginin bireysel ve toplumsal bilimlere bölünmesi engellenecek, bütün disiplinlerin aynı anda hem insana hem de ümmete dönük olması sağlanacaktır.[1]

Faruki, bütün ders kitaplarının bu birlikler üzerine yeniden yazılması gerektiğini savunur. Bilginin Birliği gereği bu kitapları işleyecek Müslüman öğretmenler yetiştirilmeli, eğitim kurumları İslam’ın rehberliğinde edinmiş oldukları tarihi rolü tekrar üstlenebilecek şekilde yeniden yapılandırılmalıdır. İsmail Raci Faruki, Hayatın Birliğini bütün kâinatın sahibi ve yaratıcısı olan Allah’ın varlığına bağlar. Yaratıcı, yarattığı bütün unsurların bilgisine en iyi sahip olandır. Bilgi ve bilim en iyi bileni yok sayarak sağlıklı bir üretim gerçekleştiremez. Bu hayatın normal akışına aykırıdır. Dolayısıyla Bilginin Birliğini, Hayatın Birliğini, Tarihin Birliğini kabul etmeden doğru bir sistem, doğru bir metodoloji geliştirilemez. Eğer bu gerçekliğe rağmen bugün olduğu gibi seküler bir sistem ve metodoloji geliştirilmişse bu sistemin çöktüğünü, dağıldığını, yok olduğunu görmek çok yakındır. Bu enkaz altında kalmamak için bugünden önlem alınmazsa sonuç hepimiz için kaçınılmaz olacaktır. 

               Bu üç ilkenin temeli aslında İslam’ın her şeyle irtibat halinde olduğu esasına dayanır. Fizik, kimya ya da astronomi yaratıcıdan bağımsız, yaratıcının ilgi alanı dışında tariflenemez. Psikoloji, felsefe, doğa bilimleri, düşünce hayatının kendisi bütün bu sistemleri yaratan varlık/yaratıcı göz ardı edilerek anlaşılamaz. Eğer seküler bir bakışla hayatı, bilimi, bilgiyi anlamaya çalışanlar varsa, sadece anlamaya çalışmayan zorla kabul ettirmeye çalışan metodolojiler varsa çok kalabalık olsalar dahi eğitilmeli, terbiye edilmeli ve gerçek hayata dahil edilmelidir.

 

TEŞHİS VE TEDAVİ: BELİRTİLER

 

               İlk kez Atasoy Müftüoğlu tarafından dile getirilen yenilgimizin 1492[2] yılında başladığı ifadesi son yıllarda ama özellikle 7 Ekim ve sonrasında Gazze, Lübnan ve İran’ın saldırıya uğramasıyla daha anlaşılır hale geldi. Kendi tarihimizden örnek vermek gerekirse 1453 yılında İstanbul’un fethedilmesi aslında gerilemenin de başlangıcıydı. Bütün şatafatlı görüntüsüne rağmen Osmanlı İmparatorluğunun gerilemesinde bir kızıl elma ülküsü olan İstanbul’un fethedilmesi başat rol üstlendi.

               İslam toplumlarında 1400’lü yıllarda başlayan gerileme ve çöküş hikayesi 19. Yüz yıldan itibaren hızlı ve önlenemez bir sonla neticelendi. Bu tarihten itibaren İslam toplumları tarihin bugüne kadar görmediği ağır bir yenilgiyle yüzleşiyor.

               Müslümanlar yenilmekle kalmadılar öldürüldüler, katledildiler, soykırıma uğratıldılar. Sadece malları ve toprakları çalınmadı hayatları, umutları ve gelecekleri ellerinden alındı. Zihnen sömürüldüler, sömürülmeyi içselleştirdiler ve yenilgiyi normalleştirdiler. Bu yenilgi ve yok oluş beraberinde Batılılaşmayı (şeklen, aklen ve ahlaken), sekülerleşmeyi ve doğal olarak İslamsızlaşmayı beraberinde getirdi.

               Bu süreçte Müslüman imajı negatif anlamlara evrildi. Bilerek, isteyerek Müslümanların ve Müslümanlığın ‘fanatik/marjinal’, ‘terörist’, ‘gerici’, ‘zavallı’, ‘tembel’, ‘aşağılık’ olduğu profesyonelce zihinlere aktarıldı. Bu propagandanın ana malzemesi onlarca yıldır seküler bir akılsızlıkla yetiştirilen ‘seçkin’ isimlerdi (Akademisyenler, siyasetçiler, bürokratlar, sanatçılar vb.).  Müslümanlar ve Müslümanlık bu kendini nimetten sanan ‘orta mektep aydınları’ tarafından bir nefret ve aşağılama nesnesi haline getirildiler.

Müslümanlığın kendine Müslüman (Müslüman olmadıklarını asla kabul etmediler) seçkin bir azınlık tarafından ‘hastalık’ olarak tanımlandığı ve halen tanımlanmaya devam edildiği bu süreç siyasi oluşumları ve toplumsal yaklaşımları da etkiledi.

Mısır, Tunus, Suriye, Türkiye, Cezayir, Suudi Arabistan, İran (devrim öncesi) ve Irak gibi Müslüman devletlerde hastalık hızla yayıldı. BAAS partisi ya da adı BAAS partisi olmayan tek parti diktatörlükleri iktidara getirildi. Müslümanlara ve İslam’a nispet edilen bütün bağlar, ilkeler koparıldı. Türkiye gibi ülkelerde kurucu irade BAAS rejimi adı altında olmasa da benzer bir BAAS rejimi inşa etti. Etkileri bütün İslam ülkelerinde halen süren bu rejimler sadece İran’da İslam Devrimi ile alt edilebildi. İran dışındaki İslam toplumlarında insanlar bazen ikna edilerek, bazen cebren BAAS rejimleriyle barışmaya zorlandılar. Barışmak istemeyen, rıza göstermeyen topluluklar ise yok edilerek susturuldular.

 

SİYASİ BELİRTİLER

 

Siyasi bir üst akıl Müslümanları parçalayabilmek için Ümmet Bilinci fikrini yok etmeye çalıştı. Oryantalistler yüzlerce yıl çalıştıktan sonra Ümmet kavramı yok edilmeden İslam’ın iddialarının çökertilemeyeceğini öğrendiler.

               Birinci dünya savaşı ile birlikte İmparatorluklar düzeninden Ulus-Devlet modeline geçildi. Ümmet kavramının yerine Ulus-Devlet modeli dayatıldı. Bugün itibariyle de dayatılan bu modelin başarılı olduğunu görmek mümkün!

               Ümmet modelinin yok edilmesiyle birlikte sömürgeciler özgürlük ve/veya halkların kendi iradelerini yönetime yansıtması adı altında onlarca suni, sevimsiz ve birbirine benzeyen ama birbirine düşman edilen ülkeler kurdurdular.[3]

               Hepsi birbirine düşman edilen bu ülkecikler asıl düşmana odaklanmak yerine daha düne kadar barış içerisinde birlikte yaşadıkları kardeşlerine saldırdılar. Onlarca yıl süren bir kısmı halen devam eden, bir kısmı fiili çatışmaya dönüşmese de alttan alta sürdürülen bu saldırılarda İslam göz ardı edilerek seküler Ulus-Devlet modeli ile Milliyetçilik ve bir türevi olan Mezhepçilik kutsallaştırıldı. Faruki, bu süreci kitabında şöyle anlatır:

‘Düşmanın işbirlikçi olmaya hazır yöneticiler bulduğu birkaç bölge hariç, İslam dünyasının genelinde sömürge idareleri ülkedeki bütün siyasi kurumları yok etmiştir. Sömürge idarelerinin geri çekilme vakti geldiğinde, iktidar Batılılaşmış ve itaatkâr yerli elitlere devredilmiştir. Buna rağmen iktidarın asıl sahibi, ilk fırsatta yönetime el koymayı bekleyen ordu olmuştur. Pek çok örnekte görüldüğü üzere Müslümanlar hükümeti idare edecek, direniş için kitleleri harekete geçirecek, onları yapıcı siyasi eylemlere yönlendirecek ya da en basitinden birbiriyle uyumlu bir şekilde hareket etmelerini sağlayacak siyasi teşkilatlardan yoksun oldukları için askerler tarafından yönetilmektedir.’[4]

 

EKONOMİK BELİRTİLER

 

Müslümanlar siyasi model üretememenin yanında veya kendilerine dayatılan modele itiraz edememenin yanında ekonomik anlamda da geri kaldılar ve yenildiler. Sanayi devrimini kaçırdıkları gibi uzay ve bilişim çağının fırsatlarını da ıskaladılar. Sanayi ve üretim teknolojileri yerine tarım ve hizmet sektörünün yetersiz de olsa İslam ülkelerinde yaygın olması bunun en belirgin göstergesidir. Bu durum tarım ve hizmet sektörünü aşağılamamızı gerektirmez elbette bir ülkenin tarım alanında kendi kendine yetebilir olması büyük bir değerdir. Ancak esas olan sanayi ve tarım sektörünün paralel yükselebildiği bir organizasyon yapısıdır. Ne yapar tarım ve hizmet sektörü?

Sömürgecilerin kendi ülkelerinde görmediği saygı ve hizmeti kendi ülkelerinin 10’da bir fiyatına karşılar. Kendi halkına pahalı sunduğu hizmetleri yabancı unsurlara çok daha ucuza sunar. İngiltere Kraliçesi için ilaç ve katkı maddesi kullanılmadan üretilen ürünleri yetiştirirken kendi halkı için sağlıksız gıdalar üretir. Faruki 1980’li yıllarda durumu şu şekilde özetler:

‘Temel gıda maddeleri, giysiler, enerji ve sanayi malzemeleri gibi en hayati gereksinimlerde bile kendine yetebilen bir İslam ülkesi yoktur. Üretim ve sanayi sektörünün bu yetersizliği nedeniyle, ihtiyaçlar eski sömürgecilerden ithal edilen hazır ürünlerle karşılanmaktadır. Sömürgeci güçler, aslında hiç de adil olmayan bu ticareti herhangi bir sebeple durdurmaya kalksa, bütün ülkelerde kıtlık tehlikesi baş gösterir. Sömürgeci çıkar grupları her yerde tüketim çılgınlığını teşvik edip kendi ürünlerine talep yaratırken, Müslümanların üretim yapması için gerekli hammadde göz ardı edilmektedir. Müslümanların yerli üretimiyle rekabete giren sömürgeciler, onları piyasadan silmeyi hedeflemekte ve genellikle başarılı olmaktadır.’

‘Sömürgecilerin yardımlarıyla kurulan sanayilerin aslında onların kontrolündeki hammadde veya yedek parçalara bağımlı olduğu, dolayısıyla bütün endüstrinin kendi emellerine hizmet edecek şekilde sömürgecilerin insafına kaldığı görülmektedir.’

‘Direnişin bir ön koşulu olduğundan Müslümanların tarımda kendine yeten bir konuma gelmesi, sömürgecilerin en büyük çekincesidir. İslam dünyasının her yerinde, şehir hayatının güzelliğine dair sahte vaatlerle, spekülatif inşaat ve tüketim sektörlerindeki geçici işlerin cazibesiyle Müslüman çiftçiler köylerinden koparılmaktadır.’[5]

 

Büyük çoğunluğu İslam ülkeleri topraklarında yer alan sanayinin hammaddesini teşkil eden yeraltı kaynaklarının kullanımı ise sömürgecilerin kontrolündedir. Sömürgeciler, İslam ülkelerinin yeraltı kaynaklarından elde ettiği düşük miktardaki gelirin kullanımı içinde kendince çözümler hazırlamaktadır! İslam coğrafyasının bütün gelirleri inşaat sektörüne, reklamlar ve marka hastalığı ile çılgınca önerilen tüketim ürünlerine daha da önemlisi düşman kabul edilen Müslüman komşu ülkelere karşı silahlanmaya kullanılmaktadır. Elbette son derece pahalı olan bu silahlar sömürgeciler tarafından sağlanmakta üstelik düşmanlaştırılan ülkelere karşılıklı satılmaktadır. Bu sayede herhangi bir İslam ülkesinin bilim ve teknolojiye, sanayiye, eğitime ve kendine yetebilecek tarım ürünlerine yatırım yapması engellenmektedir. Dünyada açlık ve kıtlıkla mücadele eden toplumlara bakıldığında, sanayileşememiş, üretim kapasitesini geliştirememiş, eğitim problemini çözememiş ülkelerde bu durum açıkça görülebilir. Üstelik bu ülkelerin açlık ve kıtlığa rağmen silah sanayine yaptıkları yatırım (tüketim) dikkate alındığında durum vahim ve göz yaşartıcıdır! 

 

 

 



[1] Bilginin İslamileştirilmesi-Genel İlkeler ve Çalışma Planı /MAHYA Yayıncılık / Sayfa. 10 / 1. Baskı Aralık 2022 / İstanbul

 

[2] 2 Ocak 1492’de Emevi İslam Devleti Haçlılara yenilerek yıkıldı. On binlerce Müslüman katledildi.  Müslümanlar bu yenilgi ile İber yarımadasından çıkartıldı.

[3] Bilginin İslamileştirilmesi-Genel İlkeler ve Çalışma Planı /MAHYA Yayıncılık / Sayfa. 16 / 1. Baskı Aralık 2022 / İstanbul

[4] Bilginin İslamileştirilmesi-Genel İlkeler ve Çalışma Planı /MAHYA Yayıncılık / Sayfa. 17 / 1. Baskı Aralık 2022 / İstanbul

[5] Bilginin İslamileştirilmesi-Genel İlkeler ve Çalışma Planı /MAHYA Yayıncılık / Sayfa. 17-18 / 1. Baskı Aralık 2022 / İstanbul

Hiç yorum yok:

  BİLGİNİN İNSANİLEŞTİRİLMESİ- 4   VİZYON PROBLEMİ   Kamu dairelerinde mutlaka görmüşsünüzdür. Koca koca panolara Misyonumuz, Vizyon...