22 Temmuz 2026 Çarşamba

 

BİLGİNİN İNSANİLEŞTİRİLMESİ-3

 

DİNİ VE KÜLTÜREL BELİRTİLER

               Sömürgeciler Haçlı savaşlarının ardından birçok yeraltı ve yerüstü değeriyle birlikte Müslüman alimlerin kitaplarını da çaldılar. Bu kitapların çevirileri Avrupa’nın yükselişini sağlarken, Müslüman toplumlar kapıldıkları rehavetin de etkisiyle gerilemeye devam ettiler. Sömürgeciler, sanayi devriminin ihtiyaçlarını karşılamak için eğitim ve okuma-yazma seferberliğine girişirken Müslüman toplumlarda bu gayret belirli bir zümrenin tekelinde bulunuyor, geniş kitleler için eğitim ve okuma-yazma bir ihtiyaç olarak görülmüyordu.

               Bu yakın körlüğü ilerleyen zamanlarda daha patolojik bir hal alacak ve Müslüman topluluklar cehaletin, batıl inançların ve mistisizmin kucağına itilecekti. Teknolojik ve bilimsel eksikliklerini uzun yıllar sonra fark eden Müslümanlar, bu eksikliği ahlaki üstünlükleri ile örtmeye çalıştılar. Ancak haklı olmanın, iyi olmanın bu acımasız dünyada bir işe yaramadığını dramatik bir şekilde tecrübe ettiler.

               Şeyhinin faziletlerini, cemaatinin üstünlüklerini üzerlerine doğrultulmuş silahlara karşı bir koz olarak kullanmaya çalışan insanlar, silahlar karşısında moral değerlerin çaresizliğini, okudukları duaların fiziki tehditler karşısında yetersiz kaldığını en acı biçimde gördüler. Ancak bu tecrübe ediş bile mistik bir değerlendirmenin konusu oluyordu. Yenilginin, başarısızlığın sebebi, tebaanın şeyhine tam bir teslimiyet ile bağlanmamasından kaynaklanıyordu:

‘İyi niyetli olsun ya da olmasın Batılılaşma yanlısı Müslüman liderler, izledikleri politikaların er ya da geç İslam’a ve halkın kültürüne zarar vereceğinin farkında değillerdi. Batının üretkenliği ve gücünün yansıması ile Batının tanrı, insan, hayat, doğa, dünya, zaman ve tarihe ilişkin görüşleri arasındaki ilişkiyi kavrayamadılar veya o telaş içinde önemsemediler. Batılı değerleri ve yöntemleri öğreten seküler bir eğitim sistemi kuruldu. Kısa süre içerisinde İslam mirasından habersiz nesiller topluma katılmaya başladı. Bu gençler İslam mirası konusundaki cehaletlerinin yanı sıra geleneğin temsilcisi olan alimlere şüpheyle bakıyor, her ne kadar muhafazakâr, lafızcı, kuralcı veya mistik olsalar da İslam mirasının iyi niyetli muhafızları olan ulemaya kuşkuyla yaklaşıyorlardı. Ümmetin saflarında bir cepheleşme başladı. Batılılaşma ve sekülerleşme yanlıları bir tarafta, karşıtları diğer taraftaydı. Bir süre sonra sömürgeci güçler toplumda karar vericilerin Batılılaşma yanlıları olduğundan emin oldular.

Kur’an metninin bütünlüğü, Peygamberin özgünlüğü, sünnetin güvenilirliği, şeriatın mükemmelliği, kültür ve medeniyet alanında Müslümanların görkemli eserleri yani İslami olan her şey sömürgeciler veya yerli işbirlikçileri tarafından saldırıya uğradı. Amaç, Müslümanın kendine, dinine, ümmetine ve ecdadına duyduğu güveni sarsıp İslami bilinci zayıflatmaktı. Keza Müslümanın İslami karakterini çökertmek ve böylelikle direniş için gerekli manevi güçten yoksun bırakıp onu itaatkâr hale getirmek hedeflendi. Sömürgeciler ve işbirlikçileri, onun günlük hayatını Batı kültürünün ögeleriyle doldurdular. Gazete, kitap ve dergiler, radyo ve televizyonlar, sinema ve tiyatrolar, teyp ve kasetler, afiş ve ışıklı reklamlarla Müslümanlar adeta bombardımana tutuldu. Müslüman yönetimler başkentlerinde Batı tarzı gökdelen ve rezidanslarla dolu yeni caddeler açmakla övünürken, diğer şehir, kasaba ve köylerinde kol gezen sefalet ve yozlaşmadan utanç duymadılar. Batılılaşmış elitler film, opera, konser ve tiyatro izlemek için salonları doldururken, çocukları da seküler eğitim kurumlarında veya misyon okullarında Batılıların kitaplarının okuyordu. Ancak hiçbirisi hayatlarının geri kalanındaki düşünce ve eylemleriyle bu yaptıklarının tutarsızlığını fark etmiyor. Kendi kendine Batılılaşanlar, Müslüman çevre ve geçmişlerine karşı daha keskin bir tavır belirleyip cephe alıyorlar. İslam kültürünün bütünlüğü ve İslami hayat tarzının birliği onların kişiliklerinde, düşünce ve eylemlerinde, evlerinde ve ailelerinde paramparça oluyor.’[1]

 

Bütün bu merhalelerden sonra şehirlerimizde İslam mimarisinin öldüğünü, çok daha insani olan yatay mimari yerine dikey yapılaşmanın öne çıkarıldığını, Avrupa’nın sanayi devrimi sonrasında yaptığı bütün planlama hatalarının birkaç yüz yıl sonra hiç ders alınmadan tekrarlandığını, İslami şehir planlamasının yok edildiğini, gereksiz şekilde büyütülen şehirlerde nüfus yoğunluğunun artırılarak şehrin nefes alamaz, sürdürülemez hale getirildiğini, evlerimizdeki mobilyalardan, dekorasyon malzemelerine kadar ne yardan ne serden geçemeyen bir kafa karışıklığının hayatlarımıza dahil olduğunu söyleyebiliriz. Onlarca kat yüksekliğinde evler satın alıp, odalardan birine elektrik tesisatı çekmeyerek gaz lambası ile aydınlatan, koltuk takımı yerine sedirler döşeyen, duvarlarında İslam sanatının görsellerini kullanan ancak diğer odalarında modernizmin bütün putlarını kullanan bir modern zamanlar ucubeliğiyle karşı karşıyayız.

 

KRONİK VE AYNI ZAMANDA PATOLOJİK BİR HASTALIK

 

Faruki’ye göre, İslam toplumlarının yakalandığı hastalığın temelinde eğitim sistemi yer alır. Özellikle son 2 yüz yıllık akılsızlığın inşa ettiği kitleler ve onları yetiştiren seküler eğitim sistemi sorunun merkezini oluşturur.

Müslümanları İslam’a yabancılaştıran, Müslümanları İslam’dan uzaklaştırmaya çalışan bu müfredat ve işleyiş hastalığın ürediği ve hızla yayıldığı bir odaktır. Sistem bizi İslam’a yabancılaştırırken çocuk yaşlardan itibaren üzerimize dikte edilen seküler metodolojiden güç alır. Müslüman gençleri küçük yaşlardan itibaren yoğuran ve kıvama getiren, bilinçlerini Batı’nın kötü bir kopyasına dönüştüren bu sistem nihayetinde Müslüman insanları İslam’a düşman kalıplara dönüştürür.

Emperyalist hegemonyanın en güçlü argümanı, adına ‘modern bilim’ denilen hurafeler bütünüdür. Bu hurafeler bütünü hurafe olmadığını ispat etmek için başka hurafelerden kendine referanslar üretir. Sanayinin ihtiyaç duyduğu pazarlama teknikleri bu hurafeler yoluyla kendine yol bulur. Nebati yağların pazarlanması hayvani yağlar aşağılanarak yapılır. Bakır kaplar yerine neden teflon tavalar kullanmamız gerektiğini kulağımıza bu üfürükçüler fısıldar. Sağlık alanında üretilen materyaller, ilaçlar, takviye ürünleri de aynı üfürükçünün dudakları arasından dökülür. Şartlar değiştiğinde hurafeler de değişir. 25 yıl önce kutsanan ‘modern bilim’ değişen şartlarda ‘yeni modern bilimin’ ışığında geçmiş hurafeleri oyun dışı bırakır. Üretim mekanizmaları değişmiş, sermaye hayvani yağ üretmeye başlamış, bakır kaplar artık sermaye tarafından üretilir hale gelmiştir. Üstelik geçmişte pazarlanan sağlık ürünleri ve ilaçların yerine de yenileri çıkmış daha önce kullanılan ilaçların zararları bilim adamlarınca ispat edilmiştir!

Bütün hurafeler bir araya geldiğinde Müslümanların geçmişle bağı koparılır, gerçeklikle ilişkisi koparılır ve gelecek tasavvuru yok edilir. Onun için artık bilim kutsal bir olgudur. Bilimsel olan kesindir. Söylediklerini her çeyrek asırda değiştirse de/yalanlasa da o kutsal bir metindir ve eleştirilemez. Kutsalı olmayan yeni nesil kendine yeni bir kutsal üretmiştir. Seküler modern bilim onun yeni tanrısıdır.

 

EĞİTİM PROBLEMİMİZ

Bugün, İslam toplumlarının en büyük problemi eğitimdir. Kimi fiilen sömürge olmasa da zihnen sömürge olmaya devam eden ülkelerde sömürgecinin dayattığı eğitim sistemi sürdürülmektedir. Özellikle Afrika ülkelerinde Fransız eğitim sistemi başarılarıyla dikkat çekicidir! Diğer İslam toplumları ise yerli ve milli adı altında kopya eğitim sistemleri inşa etmiş ve her kötü kopya gibi başarısız olmuştur. Herhangi bir özgünlüğü olmayan, kültürel bağları kopuk iki kere ikinin dört etmesini bilimsel bir gerçeklik kabul eden, sonuca dayalı bir başarı yöntemini benimseyen bu sistemler uluslararası akreditasyonu/teslimiyeti başarı kabul etmektedir.

‘İçeriği giderek muhafazakarlaşan ancak niceliği giderek daha da sekülerleşen bu metodoloji ile sağlıklı bir eğitim modeli üretebilmek mümkün değildir. İster geleneksel okullar olsun ister modern okul ve üniversiteler olsun, İslam karşıtı tezlerin savunuculuğunda hiçbir zaman bugünkü kadar cüretkâr olunmamıştır’[2] der Faruki.  Sömürgeciler ülkeyi terk ettiklerinde yerlerine efendilerine hizmet edecek, söz dinleyecek ve sorun çıkarmayacak ‘yerli’ sömürge valileri atarlar. Bu ‘yerli’ sömürge valileri de efendilerinin isteklerine uygun seküler sistemler inşa ederler. Üstelik efendilerinden daha sert, daha acımasız, daha kuralsız ve daha ahlaksız olurlar.

Çünkü; sömürgecilik dönemlerinde ontolojik olarak direniş, özgürlük ve mücadele arayışları gündeme gelirken, zafer kazanıldıktan, düşmanı denize döktükten sonra, ‘yerli sömürgecilik’ döneminde zafer kazanmanın da verdiği rehavetle insanlar kayıtsız, ilgisiz ve sorumsuz bir akla teslim olurlar.

 

 

 

 

 

 



[1] Bilginin İslamileştirilmesi-Genel İlkeler ve Çalışma Planı /MAHYA Yayıncılık / Sayfa. 19-20 / 1. Baskı Aralık 2022 / İstanbul

[2] Bilginin İslamileştirilmesi-Genel İlkeler ve Çalışma Planı /MAHYA Yayıncılık / Sayfa. 22 / 1. Baskı Aralık 2022 / İstanbul

Hiç yorum yok:

  BİLGİNİN İNSANİLEŞTİRİLMESİ- 4   VİZYON PROBLEMİ   Kamu dairelerinde mutlaka görmüşsünüzdür. Koca koca panolara Misyonumuz, Vizyon...