BİLGİNİN İNSANİLEŞTİRİLMESİ-3
DİNİ VE
KÜLTÜREL BELİRTİLER
Sömürgeciler Haçlı savaşlarının ardından birçok yeraltı
ve yerüstü değeriyle birlikte Müslüman alimlerin kitaplarını da çaldılar. Bu
kitapların çevirileri Avrupa’nın yükselişini sağlarken, Müslüman toplumlar
kapıldıkları rehavetin de etkisiyle gerilemeye devam ettiler. Sömürgeciler,
sanayi devriminin ihtiyaçlarını karşılamak için eğitim ve okuma-yazma
seferberliğine girişirken Müslüman toplumlarda bu gayret belirli bir zümrenin
tekelinde bulunuyor, geniş kitleler için eğitim ve okuma-yazma bir ihtiyaç
olarak görülmüyordu.
Bu
yakın körlüğü ilerleyen zamanlarda daha patolojik bir hal alacak ve Müslüman
topluluklar cehaletin, batıl inançların ve mistisizmin kucağına itilecekti.
Teknolojik ve bilimsel eksikliklerini uzun yıllar sonra fark eden Müslümanlar,
bu eksikliği ahlaki üstünlükleri ile örtmeye çalıştılar. Ancak haklı olmanın,
iyi olmanın bu acımasız dünyada bir işe yaramadığını dramatik bir şekilde
tecrübe ettiler.
Şeyhinin
faziletlerini, cemaatinin üstünlüklerini üzerlerine doğrultulmuş silahlara
karşı bir koz olarak kullanmaya çalışan insanlar, silahlar karşısında moral
değerlerin çaresizliğini, okudukları duaların fiziki tehditler karşısında
yetersiz kaldığını en acı biçimde gördüler. Ancak bu tecrübe ediş bile mistik
bir değerlendirmenin konusu oluyordu. Yenilginin, başarısızlığın sebebi, tebaanın
şeyhine tam bir teslimiyet ile bağlanmamasından kaynaklanıyordu:
‘İyi
niyetli olsun ya da olmasın Batılılaşma yanlısı Müslüman liderler, izledikleri
politikaların er ya da geç İslam’a ve halkın kültürüne zarar vereceğinin
farkında değillerdi. Batının üretkenliği ve gücünün yansıması ile Batının
tanrı, insan, hayat, doğa, dünya, zaman ve tarihe ilişkin görüşleri arasındaki
ilişkiyi kavrayamadılar veya o telaş içinde önemsemediler. Batılı değerleri ve
yöntemleri öğreten seküler bir eğitim sistemi kuruldu. Kısa süre içerisinde
İslam mirasından habersiz nesiller topluma katılmaya başladı. Bu gençler İslam
mirası konusundaki cehaletlerinin yanı sıra geleneğin temsilcisi olan alimlere
şüpheyle bakıyor, her ne kadar muhafazakâr, lafızcı, kuralcı veya mistik
olsalar da İslam mirasının iyi niyetli muhafızları olan ulemaya kuşkuyla
yaklaşıyorlardı. Ümmetin saflarında bir cepheleşme başladı. Batılılaşma ve
sekülerleşme yanlıları bir tarafta, karşıtları diğer taraftaydı. Bir süre sonra
sömürgeci güçler toplumda karar vericilerin Batılılaşma yanlıları olduğundan
emin oldular.
Kur’an
metninin bütünlüğü, Peygamberin özgünlüğü, sünnetin güvenilirliği, şeriatın
mükemmelliği, kültür ve medeniyet alanında Müslümanların görkemli eserleri yani
İslami olan her şey sömürgeciler veya yerli işbirlikçileri tarafından saldırıya
uğradı. Amaç, Müslümanın kendine, dinine, ümmetine ve ecdadına duyduğu güveni
sarsıp İslami bilinci zayıflatmaktı. Keza Müslümanın İslami karakterini
çökertmek ve böylelikle direniş için gerekli manevi güçten yoksun bırakıp onu
itaatkâr hale getirmek hedeflendi. Sömürgeciler ve işbirlikçileri, onun günlük
hayatını Batı kültürünün ögeleriyle doldurdular. Gazete, kitap ve dergiler,
radyo ve televizyonlar, sinema ve tiyatrolar, teyp ve kasetler, afiş ve ışıklı
reklamlarla Müslümanlar adeta bombardımana tutuldu. Müslüman yönetimler
başkentlerinde Batı tarzı gökdelen ve rezidanslarla dolu yeni caddeler açmakla
övünürken, diğer şehir, kasaba ve köylerinde kol gezen sefalet ve yozlaşmadan
utanç duymadılar. Batılılaşmış elitler film, opera, konser ve tiyatro izlemek
için salonları doldururken, çocukları da seküler eğitim kurumlarında veya
misyon okullarında Batılıların kitaplarının okuyordu. Ancak hiçbirisi
hayatlarının geri kalanındaki düşünce ve eylemleriyle bu yaptıklarının
tutarsızlığını fark etmiyor. Kendi kendine Batılılaşanlar, Müslüman çevre ve
geçmişlerine karşı daha keskin bir tavır belirleyip cephe alıyorlar. İslam
kültürünün bütünlüğü ve İslami hayat tarzının birliği onların kişiliklerinde,
düşünce ve eylemlerinde, evlerinde ve ailelerinde paramparça oluyor.’[1]
Bütün bu
merhalelerden sonra şehirlerimizde İslam mimarisinin öldüğünü, çok daha insani
olan yatay mimari yerine dikey yapılaşmanın öne çıkarıldığını, Avrupa’nın
sanayi devrimi sonrasında yaptığı bütün planlama hatalarının birkaç yüz yıl
sonra hiç ders alınmadan tekrarlandığını, İslami şehir planlamasının yok
edildiğini, gereksiz şekilde büyütülen şehirlerde nüfus yoğunluğunun
artırılarak şehrin nefes alamaz, sürdürülemez hale getirildiğini, evlerimizdeki
mobilyalardan, dekorasyon malzemelerine kadar ne yardan ne serden geçemeyen bir
kafa karışıklığının hayatlarımıza dahil olduğunu söyleyebiliriz. Onlarca kat
yüksekliğinde evler satın alıp, odalardan birine elektrik tesisatı çekmeyerek
gaz lambası ile aydınlatan, koltuk takımı yerine sedirler döşeyen, duvarlarında
İslam sanatının görsellerini kullanan ancak diğer odalarında modernizmin bütün
putlarını kullanan bir modern zamanlar ucubeliğiyle karşı karşıyayız.
KRONİK VE
AYNI ZAMANDA PATOLOJİK BİR HASTALIK
Faruki’ye
göre, İslam toplumlarının yakalandığı hastalığın temelinde eğitim sistemi yer
alır. Özellikle son 2 yüz yıllık akılsızlığın inşa ettiği kitleler ve onları
yetiştiren seküler eğitim sistemi sorunun merkezini oluşturur.
Müslümanları
İslam’a yabancılaştıran, Müslümanları İslam’dan uzaklaştırmaya çalışan bu
müfredat ve işleyiş hastalığın ürediği ve hızla yayıldığı bir odaktır. Sistem
bizi İslam’a yabancılaştırırken çocuk yaşlardan itibaren üzerimize dikte edilen
seküler metodolojiden güç alır. Müslüman gençleri küçük yaşlardan itibaren
yoğuran ve kıvama getiren, bilinçlerini Batı’nın kötü bir kopyasına dönüştüren
bu sistem nihayetinde Müslüman insanları İslam’a düşman kalıplara dönüştürür.
Emperyalist
hegemonyanın en güçlü argümanı, adına ‘modern bilim’ denilen hurafeler
bütünüdür. Bu hurafeler bütünü hurafe olmadığını ispat etmek için başka
hurafelerden kendine referanslar üretir. Sanayinin ihtiyaç duyduğu pazarlama
teknikleri bu hurafeler yoluyla kendine yol bulur. Nebati yağların pazarlanması
hayvani yağlar aşağılanarak yapılır. Bakır kaplar yerine neden teflon tavalar
kullanmamız gerektiğini kulağımıza bu üfürükçüler fısıldar. Sağlık alanında
üretilen materyaller, ilaçlar, takviye ürünleri de aynı üfürükçünün dudakları
arasından dökülür. Şartlar değiştiğinde hurafeler de değişir. 25 yıl önce
kutsanan ‘modern bilim’ değişen şartlarda ‘yeni modern bilimin’ ışığında geçmiş
hurafeleri oyun dışı bırakır. Üretim mekanizmaları değişmiş, sermaye hayvani
yağ üretmeye başlamış, bakır kaplar artık sermaye tarafından üretilir hale
gelmiştir. Üstelik geçmişte pazarlanan sağlık ürünleri ve ilaçların yerine de
yenileri çıkmış daha önce kullanılan ilaçların zararları bilim adamlarınca ispat
edilmiştir!
Bütün
hurafeler bir araya geldiğinde Müslümanların geçmişle bağı koparılır,
gerçeklikle ilişkisi koparılır ve gelecek tasavvuru yok edilir. Onun için artık
bilim kutsal bir olgudur. Bilimsel olan kesindir. Söylediklerini her çeyrek
asırda değiştirse de/yalanlasa da o kutsal bir metindir ve eleştirilemez.
Kutsalı olmayan yeni nesil kendine yeni bir kutsal üretmiştir. Seküler modern
bilim onun yeni tanrısıdır.
EĞİTİM
PROBLEMİMİZ
Bugün, İslam
toplumlarının en büyük problemi eğitimdir. Kimi fiilen sömürge olmasa da zihnen
sömürge olmaya devam eden ülkelerde sömürgecinin dayattığı eğitim sistemi
sürdürülmektedir. Özellikle Afrika ülkelerinde Fransız eğitim sistemi başarılarıyla
dikkat çekicidir! Diğer İslam toplumları ise yerli ve milli adı altında kopya
eğitim sistemleri inşa etmiş ve her kötü kopya gibi başarısız olmuştur.
Herhangi bir özgünlüğü olmayan, kültürel bağları kopuk iki kere ikinin dört
etmesini bilimsel bir gerçeklik kabul eden, sonuca dayalı bir başarı yöntemini
benimseyen bu sistemler uluslararası akreditasyonu/teslimiyeti başarı kabul
etmektedir.
‘İçeriği
giderek muhafazakarlaşan ancak niceliği giderek daha da sekülerleşen bu
metodoloji ile sağlıklı bir eğitim modeli üretebilmek mümkün değildir. İster
geleneksel okullar olsun ister modern okul ve üniversiteler olsun, İslam
karşıtı tezlerin savunuculuğunda hiçbir zaman bugünkü kadar cüretkâr
olunmamıştır’[2] der
Faruki. Sömürgeciler ülkeyi terk
ettiklerinde yerlerine efendilerine hizmet edecek, söz dinleyecek ve sorun
çıkarmayacak ‘yerli’ sömürge valileri atarlar. Bu ‘yerli’ sömürge valileri de
efendilerinin isteklerine uygun seküler sistemler inşa ederler. Üstelik
efendilerinden daha sert, daha acımasız, daha kuralsız ve daha ahlaksız
olurlar.
Çünkü;
sömürgecilik dönemlerinde ontolojik olarak direniş, özgürlük ve mücadele
arayışları gündeme gelirken, zafer kazanıldıktan, düşmanı denize döktükten
sonra, ‘yerli sömürgecilik’ döneminde zafer kazanmanın da verdiği rehavetle
insanlar kayıtsız, ilgisiz ve sorumsuz bir akla teslim olurlar.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder