4 Kasım 2024 Pazartesi

AMERİKAN TİPİ MÜSLÜMANLIK

            Tarihe hep ilgi duydum. Özellikle 90’larda çok tartışılan yakın tarih özel ilgi alanımdı. Gerekli-gereksiz birçok kaynak okudum. Aynı olayı anlatan birbirinden tamamen farklı metinleri çapraz okumalarla heyecanla ve bir o kadar şaşkınlıkla takip ettim. Neticede bugün, aklı başında birçok insan gibi tarihin bir yalan söyleme biçimi olduğuna kani oldum. 

            Tarih dediğimiz yalan dünyasının ihtiyaca binaen üretildiğini, zaman zaman günün ihtiyaçlarına göre revize edildiğini artık herkes kabul ediyor. Aynı yazar elli yıl önce otoritenin ihtiyaçlarını karşılamak için yazdığı ‘milli’ tarihi, yıllar sonra otoritenin güncellenen ihtiyaçlarına göre yeniden düzenleyebiliyor. Zamanla buna da alışıldı. İlk yazılan yalanı makbul kabul edip, revize edilen yalanları kabul etmemek anlamsızdı! Küçük bir azınlık dışında yalanı yalan olarak kabul edip, gereksiz anlamlar yüklememeyi hiç kimse akıl edemedi.

            İnsanların hayata bakışına, sosyolojik tabanlarına, ideolojik duruşuna göre biçimlenen bir alandı tarih. Tarihi her zaman galiplerin yazdığını düşününce muhalif hareketlerin inkâr ve yalanlama üzerine kurulu hamasi düşünceleri de şaşırtıcı değil.

            İslami camia 1950 yılına kadar süren diktatoryal bir serüvenin ardından herhangi bir literatür bilgisine dayanmayan, romantik, hamasi, heyecan verici metinler üretti. İsmi büyük insanlar, yere göğe sığdıramadığımız karakterler, tıpkı muarızları gibi gerektiğinde belgeler üreterek kendi tabanları için bir tarih ürettiler. Makul bir çerçevede olayları anlamaya çalışanlar için iki yalancıdan birini tercih etmek akıllıca bir yöntem değildi.

            Her iki camianın da dokunulamaz, eleştirilemez büyük isimlerinin aslında ne kadar yetersiz olduğu ve bu yetersizliği gizlemek için süslü cümlelerin arkasına saklanıldığı hiçbir zaman itiraf edilemedi. Ancak içten içe herkes çoğalttığı yalanların hakikatle uzaktan yakından bir ilgisi olmadığını hep biliyordu. Toplumun sosyolojisini, insanların psikolojisini görmezden gelerek verilen bütün hükümler gibi bu hükümler de zamanla kendi kendini itibarsızlaştırdı.

            Toplumun her kesimi hem kendi hayal dünyası hem rakibinin hayal dünyasıyla ilgili uzun bir süre kafa karışıklığı yaşasa da sonunda dâhil olduğu politik kampın yalanlarına sarılma ihtiyacı hissetti. Rekabetin olduğu yerde ahlak aranmazdı.

            Özellikle siyasal İslam ekseninde en yoğun hareketliliğin yaşandığı 90’lı yıllarda birkaç istisna hariç hemen herkes, çatışma ortamının da verdiği heyecanla kendi kampının doğrularına sığındı. Bu bir çeşit ayakta kalma serüveni, varlığını örgüt arkadaşlarına borçlu hissetme durumuydu. 1997’de gerçekleşen 28 Şubat darbesiyle de aklı başında insanlar için yeni bir sorgulama dönemi başladı. Rakibini sorguladığı kadar kendi ezberlerini de sorgulamaya başladı İslamcılar. Seküler cephede ise mutlak bir iman hâkimdi.

            1990’ların sonuna doğru başlayan bu sorgulama süreci devamında kim olurlarsa olsunlar bütün İslami yapıların eleştirisine dönüştü. Eskiden kim olursa olsun kendini İslam’a nispet eden bütün yapıları, ne yapmış olursa olsun savunan insanlar sakalına, cüppesine aldırmadan hiçbir ezbere tamah etmemeye başladılar. En azından İslamcıların bir kısmı için durum böyleydi. Bu bakış açısının verdiği özgürlüğe paha biçilemezdi.

 

Zaruri Açıklama

Bu yazımızda bahsedilen olaylarla ilişkisi olmayan ve bu olayları tasvip etmediği ve katılmadığı gibi karşısında duran insanlara haksızlık ediliyor mu? sorusu hepimizin aklını kurcalıyor olmalı. Bu nedenle başlangıçta yanlış anlaşılmalara yol açmamak için böyle bir açıklama yapmayı zorunlu gördüm.

Bahsettiğimiz olayların geliştiği yıllarda – özellikle 70’lerden sonra- Müslüman camia içinde hakikati seslendiren ve hiçbir otoritenin boyunduruğu altına girmeyen İslami guruplar ve isimler mevcut. Bununla birlikte birçok olayda taşeronluk rolü üstlenen isimler ve sınıflar da mevcut. Solun kendi açmazları ve ilkesiz duruşlarını ortaya koyan birçok olay bu yazının konusu olmadığı için ele alınmadı. Solcuların ilkesiz tutumlarından bahsederken bütün solcuları hedef almadığımız gibi Müslümanların ilkesiz tutumlarından bahsettiğimizde de bütün Müslümanları hedef alamayız. Üstelik kimi olaylardan bahsederken MAZLUMDER, Refah Partisi gibi İslami camianın önemli figürlerinin itirazlarına ve haksızlık karşısında duruşlarına da yer verildi. Dolayısıyla çok geniş bir kapsama alanında sadece haksızlık yapanların üzerlerine alınmaları gereken bir eleştiri söz konusu.

Tarihi ve saygın karakterleri eleştirirken dönemin şartlarını göz ardı etmemek gerektiğini, toplumsal ve psikolojik ortamı değerlendirmeden yapacağımız yorumların kişi ve topluluk haklarına saygısızlık olacağını en başta belirtmiştik.

Bu yazıda kişi ve topluluklardan bağımsız bir vakayı irdeliyoruz. Yazıda ismi geçen insanlar ve topluluklar yazının ana konusu değil. Ahmetgil’ler yerine Mehmetgil’ler dediğimizde yazının içeriği değişmiyor. Eleştiriler, kişilere veya kendini bir guruba nispet eden insanlara yönelik değil. Değerlendirme yapılırken isimlerden bağımsız olgunun kendisinin değerlendirilmesi ve eleştirilerin şahsileştirilmeden anlaşılması gerekiyor. Üstelik bazı kişilerin veya toplulukların bazı konularda yanılıyor olmaları, hata etmiş olmaları onların başka alanlarda yaptıkları hizmetleri, iyilikleri inkâr etmemizi, yok saymamızı gerektirmiyor. Aynı şekilde bahsettiğimiz kişi ve toplulukların iyi yanları da yaptıkları kötü ve yanlış uygulamaları görmezden gelmemizi gerektirmiyor. Bu ikisinin birbiriyle karıştırılmaması önem arz ediyor.

 

        Diktatörlüğün Sonu: 1945

            1945 yılında ABD’nin sert notasıyla Türkiye yönünü Alman Nazizm’inden ayırarak Amerikan kapitalizmine çevirdi. İkinci dünya savaşından birkaç ay önce gerçekleşen rota değişikliği Türkiye’nin bugününe kadar sirayet eden yeni bir başlangıca işaret ediyordu. Amerikan zoruyla diktatörlükten vazgeçilmiş gibi gösterilirken hileli 1945 seçimleriyle bir beş yıl daha diktatörlük sürdürüldü.

            1924’ten 1950’ye kadar süren baskı rejiminin ardından Türkiye’deki dini organizasyonlar biraz nefes almaya başladı. O güne kadar kendilerine diz çöktüren, merdiven altı organizasyonlara çeviren Cumhuriyet Halk Fırkasına (CHF) karşı Menderes’i destekleyerek 1950 seçimlerinde büyük bir ders verdiler. Bu dersler 1955 seçimleri ve devamında da bugüne kadar sürdü.

            1950 yılına kadar acımasız tek parti diktatörlüğüne karşı ontolojik bir direniş geliştiren İslami yapılar saygı duyulmayı hak etse bile, bu yıldan sonra dini alan üzerinde Amerikan hâkimiyeti baskın bir hal aldı. Düşmanımın düşmanı dostumdur mantığından yola çıkan Müslüman organizasyonlar bir süre sonra tamamen Amerikancı bir akla büründüler.

            Ceberrut devlete ve tek parti diktatörlüğüne direnen Müslümanlar 1950 seçimlerinin ardından sorunlarının rejimle değil, rejimin başındaki isimlerle olduğu yanılgısına düşerek teslim oldular. Amerikan Tipi Müslümanlığın bünyeye ilk sirayet edişi böylece başladı. Zira Amerikan Tipi Müslümanlık, ‘Dikeyde Müslüman, Yatayda Amerikan Vatandaşı’[1] tezine dayanıyordu. Dinle devlet arasında bir problem yaşandığında devleti tercih eden; ‘devletle çatışmadığı sürece dininde özgür olan’ bir akıldı bu.

            Bu tek taraflı barış Müslümanlar rejime bağlılıklarını bildirdiği sürece, rejimin politik çıkarlarına entegre oldukları sürece devam etti. 1960, 1980, 1997 ve 2016 darbelerinde tokatlansalar da sırtlarını pışpışlayan bir el onları hep oyunun içinde tuttu.

1952 yılında Türkiye NATO’ya dâhil edilirken en büyük destek devlet organizasyonlarının yanında Müslüman camiadan geldi. Müslüman camianın kanaat önderleri, tarikat, cemaat ve cemiyet liderleri Allah’sız Komünist yayılmacılığına karşı ehli kitap Amerika’nın yanında durmanın İslami bir şuur olduğunu düşünüyorlardı. Hatta Nur Cemaatinin kurucusu Said-i Nursi Türkiye’nin NATO üyeliğini tebrik etmek için dönemin Başbakanı Menderes’e tebrik telgrafı gönderecek kadar heyecanlanmıştı[2].  Diğer cemaat ve yapılar da en az onun kadar heyecanlanmıştı. NATO üyeliğinin ceberrut devlete karşı kendilerini koruyacağını, ABD’nin kolları arasında olmanın, 2. Dünya savaşı sonrasında oluşturulan özgürlük numaralarının üzerlerindeki baskıyı sonsuza dek kaldıracağını düşünüyorlardı.

1950 yılından itibaren başta İstanbul, Ankara, İzmir, Konya, Erzurum gibi iller olmak üzere Amerikan talimatıyla Komünizmle Mücadele Dernekleri (KMD) kurulmaya başladı. Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF) ve Demokrat Parti (DP) yanında KMD’nin kuruluşunda İslami camianın önde gelen isimleri aktif rol oynadılar. Bir yıl içinde KMD’nin sayısı 800’ü buldu. Menderes hükümetinin bakanları, vekilleri, valileri, eski CHF vekilleri, bürokratları KMD kurmak için birbirleriyle yarışıyordu.

Ama hepsi bu kadar değildi. CHF ve DP ile birlikte Müslüman camianın önde gelen isimleri de KMD’nin kurucuları arasında yer almak için yarışıyordu. Bekir BERK (Said-i NURSİ ve Nurculuk davasının ünlü avukatı), Fetullah GÜLEN, rahmetli Recai KUTAN, rahmetli Turgut ÖZAL, Cemal GÜRSEL, İlhan DARENDELİOĞLU, Celal BAYAR, Süleyman DEMİREL, Adnan MENDERES, Fethi TEVETOĞLU bu isimlerden bazılarıydı. KMD’nin kurucuları arasında yer alan bu isimlerin bir kısmı bir süre sonra İlim Yayma Cemiyetinin de kurucuları arasında yer alacaktı.

 

Lolipop!

Müslümanların çoğunluğu çocuk gibiydi! Ve kandırılmaları bir lolipop şekeriyle sağlanabiliyordu. Amerika devam eden yıllarda Müslümanların eline defalarca lolipop şekerleri tutuşturdu. Müslüman camia kanaat önderlerinin devreye girmesiyle bir anda KMD’nin din savunmasına karşılık geldiğine ikna edildi. Birileri bu tezi doğrulamak için sloganlar üretti. Artık sokakta, camide, okulda, kahvehanede ‘Allah’sız Sovyetlere karşı Ehli Kitap Amerika’nın yanındayız’ sloganları ortalığı inletiyordu.[3]

KMD’nde kurucu veya üye olarak yer alan isimler 2000’li yıllara kadar önemli mevkilere yerleştirildiler. Gerek seçimle, gerekse atama yoluyla korunup kollandılar! Müslüman politikacılar da bu furyadan payını aldı. Müslüman politikacılar, zaman zaman aşağılansalar, tokatlansalar da 28 Şubat’a kadar korundular ve yedekte tutuldular. Zaman zaman gönülleri alındı ve motive edildiler.

1950 Yılında önemli bir gelişme daha oldu. Türkiye, Marshall yardımından faydalanmak ve NATO’ya üyelik karşılığında Kore’ye askerlerini gönderdi. Amerikan askerleri ölmesin diye yapılan bu hamle de Müslüman camiadan tam destek gördü.

Ömer Fevzi MARDİN[4] Kore Savaşına Katılmamızda Dini ve Siyasi Zaruret-Kore’de Şehitliğin Mukaddes Manası ismiyle bir kitap yayınladı. Daha Kore’ye asker gönderme kararının mürekkebi kurumadan yazılan bu kitap ve resmî ideolojinin memuru sıfatıyla Diyanet İşleri Başkanlığının vaaz ve telkinleri kitleyi ikna etmeye yetmişti. 

Dönemin bugün de takipçileri tarafından çok sevilen ve saygı duyulan kanaat önderleri Kore’de ölen hiçbir askerin şehit olmayacağını biliyorlardı. Ancak; onlar, kaz gelecek yerden tavuk esirgenmeyeceğini de biliyorlardı.

1955 yılında ise organize bir terör eylemi gerçekleştirildi. 6-7 Eylül tarihlerinde İstanbul’da yaşayan Rumları hedef alan bir saldırıydı bu. ‘Yunanistan’da Mustafa Kemal’in evini yaktılar’ yaygarası ile başlatılan bu saldırı sadece Rumlarla sınırlı kalmadı. Ermeniler ve diğer gayrimüslim vatandaşlarımız da hedef alındı. İşyerleri yağmalandı, dükkânlar talan edildi, kasalar boşaltıldı. Gayrimüslimlerin mal varlıklarına başıboş sokak çeteleri ve devlet tarafından el konuldu. Ülkede 6-7 Eylül zenginleri oluştu.

Müslümanlar yine sessizliğe büründü. Hırsızlığın, talan ve yağmanın dinde yerinin olmadığını söyleyemediler. Devletten korktukları için mi sessiz kaldılar yoksa yine bir kaz beklemeye mi başladılar bilinmez. Ama bilinen şu ki İstanbul’da yaşanan bu vahşeti içlerinden bile kınama ihtiyacı hissetmediler. Müslümanlar devletin isterse döveceğine, isterse seveceğine inanıyorlardı. Yüzlerce yıllık geçmişin birikimi kulaklarına bunları fısıldıyordu. Sessiz kalırlarsa, itaat ederlerse, uslu olurlarsa, devletlerinin yanında dururlarsa yeni lolipop şekerleri alacaklarını hayal ediyorlardı. Kimdi bu saldırgan ve yağmacı insanlar? Üniformalı ve üniformasız devlet görevlileri dışında Komünizmle Mücadele Dernekleri(KMD), Milli Türk Talebe Birliği (MTTB)[5], ulusalcılar, seküler ırkçılar, başıboş yağmacılar, hırsızlar, ayyaşlar…[6] 

1967 Yılına gelindiğinde Türkiye yaklaşık 2 yıl sürecek olan Amerikan 6. Filo protestoları ile çalkalandı. 16 Şubat 1969 tarihi kayıtlara Kanlı Pazar olarak geçti. Eylemler sırasında Amerikan askerlerinin kepleri başlarından alınıyor, askerlerin üzerlerine kırmızı boya dökülüyor, üniformaları jiletle kesiliyor, kuytu bir köşede kıstırılan Yankee’ler dövülüyor ve son olarak da şartlar müsaitse Amerikan askerleri yaka paça denize atılıyordu.

Bu eylemlerin nedeni neydi? Amerika Birleşik Devletlerinin (ABD) Kıbrıs politikasına yönelik tepkiler, Vietnam’ın işgali, ABD’nin Ortadoğu’da İsrail yanlısı ahlaksız tavrı[7], İstanbul’daki genelevlerin Amerikan askerleri gelecek denilerek tadilata alınması 1960’lı yılların komünist gençlerini harekete geçirmişti.

Komünist gençler protesto gösterisi düzenlerken karşılarında iki güç vardı. Devletin kolluk güçleri ve onlarla birlikte hareket eden Müslüman camianın unsurları: Komünizmle Mücadele Dernekleri(KMD), Milli Türk Talebe Birliği(MTTB), Milli Mücadeleciler. Sokaklar, Amerikan askerlerini müdafaa eden, Allah’sız Komünistlere karşı Ehli Kitap Amerika’nın yanında duran Müslümanların sloganları ile inliyordu!  

16 Şubat 1969’da komünist gençler önceden izin alarak Taksim’de protestolara başladılar. Aynı anlarda MTTB, KMD, Milli Mücadeleciler ve sivil görünümlü görevliler Taksim’e doğru yürüyüşe geçtiler. ‘Komünistlere ölüm’ sloganları eşliğinde iki gurup Taksim’de karşı karşıya geldi. Taşlı, sopalı, bıçaklı kavgada iki komünist genç bıçaklanarak öldürüldü. Bir gün sonra gazetelerde yayınlanan fotoğraflarda öldürülen Ali Turgut Aytaç bıçaklanırken birkaç adım ötesinde bir polis memurunun olanları seyrettiği görülüyordu.[8] 

Müslümanlar, her ne kadar Allah’sız Sovyetler’e karşı dini şuurun bir gereği olarak orada olduklarını iddia etseler de gerçekte yine, bir kere daha Amerika için çarpışıyorlardı!

 

Peki, Kimdi Bu Amerikan Tipi Müslümanlar?

Müslüman dediğimizde bir genelleme yaptığımız açık! Mü’min, Müslüman, İslamcı gibi birbirine benzeyen ama birbirinden farklı tanımlamaların insanların politik görüşlerine, hayat felsefelerine göre tercih edildiği ve kullanıldığı doğru. Ancak, burada Mü’min ve İslamcı gibi bilinçli seçilmiş tercihler yerine daha geniş bir kabul olarak Müslüman tanımını kullanıyoruz. Bu kapsayıcı tanım amel çizgisinden bağımsız düşünce olarak Allah’a inanan, inancın gereklerini yerine getirmese de ve zaman zaman inancının gereklerini yerine getirenlerle çatışsa da anne-babadan ve çevresel/coğrafi faktörlerden etkilenerek tercih edilmiş bir Müslümanlık tanımını kapsıyor. Bugün yerleşmiş haliyle ‘Sağcı’ diyebileceğimiz, ‘Muhafazakâr’ diyebileceğimiz geniş bir çevre bu tanımlamada yer alıyor. Bu haliyle Ak Partili, MHP’li, BBP’li, İYİ Partili, Allah’ı inkâr etmeyen sol ve CHP’li, bazen ‘Ben de Müslümanım’ deme ihtiyacı hisseden seküler vatandaşları, Tarikat ve cemaatlerle ilişkili en geniş anlamda ortalama çevreyi ve nihayetinde kendini İslamcı olarak tanımlayan sayıca az da olsa etkili bir zümreyi kapsıyor.

 

Bir Amerikan Tipi Müslümanlık Projesi: MEZHEPÇİLİK!

Amerika, 2. Dünya Savaşının hemen sonrasında Sovyetler Birliği ile girdiği güç mücadelesinde mevzi kazanmak için hamleler yaptı. Amerika, Sovyetler Birliğini kuşatma altında tutarak hareket kabiliyetini kısıtlamak, açık denizlere inmesini engellemek ve Sovyet etkisine girebileceğini düşündüğü ülkeleri Marshall yardımı gibi yöntemlerle satın almak istiyordu.

Amerika’nın o tarihlerde Doğu’daki uç karakolu Şah Rıza Pehlevi’nin İran’ıydı. Rıza Pehlevi bu iş için biçilmiş kaftandı. Fransa’nın ‘Doğu’nun Paris’i Beyrut’ konseptine uygun olarak ABD kendi Paris’ini Tahran’da kurmuştu.

Batılı hayat tarzı, zevk, sefa, eğlence… Amerika’da ne varsa Tahran’da da o vardı. Seçkin bir azınlık gülüp eğlenirken büyük bir kalabalık arka sokaklarda açlık ve sefaletle boğuşuyordu. Petrol ve Tarım politikaları ABD’nin çıkarlarına göre belirleniyor, halk giderek yoksunlaşırken seçkin sınıfın ayrıcalıkları genişletiliyordu.

Kısa süre sonra Liberaller, Solcular, Demokratlar ve Müslüman halk Şah’ın karşısında birleştiler. Ardından da bu birliktelik önünde durulamaz bir güce dönüştü. Şah’a karşı sert eleştiriler dile getiren İmam Humeyni verdiği rahatsızlığın ardından sürgün edildi. Önce Türkiye ardından da Irak’ta ikamete zorlandı. Saddam Hüseyin hem İran’la husumeti hem de ülkesindeki Şii nüfusu etkileyebileceği düşüncesiyle Humeyni’yi sınır dışı etti. Humeyni’ye bu kez Fransa kapılarını açtı.

Fransa Ortadoğu’daki rolünü zayıflatan ve bölgede kendisine karşı bir hegemonya kurmaya çalışan ABD’ye ‘Ben de oyunda varım’ demek için yapmıştı bu hamleyi. Humeyni’nin Fransa günleri böylece başlamış oldu.

Humeyni’nin sürgün hayatı boyunca İran’da muhalefet daha da çeşitlendi ve güçlendi. Humeyni sürgünde bir yılını bile doldurmadan İran halkı Şah’ı devirerek devlet başkanı olarak onu ülkesine davet etti.

ABD’nin beklemediği ve hazırlıksız yakalandığı İran İslam Devrimi can sıkıcı bir hal almıştı. İran’ı boşaltmak zorunda kalan ABD, İran’ı yalnızlaştırmak için mezhep kartını öne sürdü. Sünni devletlerle anlaşmazlıkları kızıştırarak bir Şii-Sünni çatışmasına yatırım yaptı. Bunu yaparken de satın aldığı Türkiye, Mısır, Irak, Suriye, Suudi Arabistan gibi ülkeleri saldırgan bir pozisyonda İran’ın karşısına koydu. İlk hamle Irak’tan geldi ve Saddam Hüseyin Amerika’nın isteği ile hiç kimsenin anlam veremediği bir şekilde İran’a saldırarak savaş ilan etti.

İran İslam Devriminin üzerinden daha bir buçuk yıl bile geçmeden bugün adını kolaylıkla Şii-Sünni savaşı olarak koyabileceğimiz İran-Irak savaşı böylece başlamış oldu. Savaş, İran’la Irak arasındaydı ancak; aslında Amerika’nın yanında olanlarla, Amerika’nın karşısında olanlar arasında cereyan ediyordu. Suudi Arabistan, BAE, Ürdün, Kuveyt, Mısır Irak’ın yanında yer alarak savaşı milyarlarca dolar finanse ettiler. Sudan, Irak saflarında savaşması için sembolik bir birliğini Saddam Hüseyin’in komutasına verdi. Türkiye ise, Amerika’nın kontrolünde bir başka ülke olarak Irak’ın bütün lojistik ihtiyacını karşıladı.

Amerika’nın Yeşil Kuşak projesinin uç kalesi Şah’ın İran’ıydı. ABD Sovyetler Birliğini İran üzerinden dinliyor ve izliyordu. İran’ın Basra Körfezine hâkim olması da ABD’yi endişelendiriyordu. İslam Devrimi ile birlikte İran’ın geri alınamayacağını gördüğünde kendisine yeni bir uç kalesi inşa etmeye karar verdi. Bugüne kadar ara sıra nazlansa da sözünden hiç çıkmayan Türkiye bu iş için en uygun ülkeydi.

Savaş taraflardan biri kazanamadan büyük bir yıkımla sonuçlandı. 1 Milyon insan öldü. 2 Milyon insan sakatlandı. 200 Milyar dolardan fazla maddi hasar gerçekleşti. Amerikan Tipi Müslümanlığın (Yeşil Kuşak) yeni sınır karakolu bundan sonra Türkiye’ydi.

Bu tarihten itibaren Türkiye’de onlarca üs ve radar kuruldu. Yabancı askerlerin Türkiye’de konuşlanmasına izin verildi. Çok sayıda Amerikan üssünün yanında çok sayıda NATO üssü de aynı amaç doğrultusunda sınırlarımız içinde konuşlandırıldı.

Şii – Sünni çatışmasının temelleri atıldıktan sonra ABD bu stratejisini genişleterek sürdürdü. Türkiye, Irak, Suriye, Mısır ve Suudi Arabistan gibi coğrafi olarak büyük ülkelerde Sünnicilik kışkırtılırken, farklı kaynaklar üzerinden de İran ve bugün Şii Hilali dediğimiz etki alanı/Şiicilik kışkırtıldı. 2000’li yıllara geldiğimizde doğrudan fiili bir çatışmaya dönüşmese de sokaktaki insanlar nezdinde Şiicilik-Sünnicilik en baskın ayrıştırıcı kimliklerden birine dönüşmüştü.

Bütün Sünni bloğunda olduğu gibi Türkiye de, Amerikan Tipi Müslümanlığın bir neticesi olarak Sünni blokta yer almakta bir sakınca görmedi!

 

1991 ve 2003 Irak Tezkereleri

Birileri kaderin, siyaseten benzer yörüngeler izleyen iki lideri, Özal ve Erdoğan’ı aynı yerden test edeceğini söyleseydi muhtemelen kimse inanmazdı. Ama oldu. Özal 1. Körfez Savaşında ülke dışına (Irak’a) asker gönderebilmek için Meclise bir tezkere sundu. Ona göre bugün masada olmazsak yarın ağır bedeller ödeyebilirdik. PKK’ya karşı sınır güvenliğimiz fiilen Irak’ın işgal edilmesine katılmamıza bağlıydı. Üstelik bir koyup beş kazanacaktık. Hangi tüccar bire beş kazanılacak bir ticarete hayır diyebilirdi ki? Irak yıkılacak paramparça edilecek ve ardından da yeniden inşa edilecekti. Tezkereye evet dersek Türk müteahhitler çok para kazanacak, sınır komşusu olmamız sebebiyle Irak’la ticaretimiz bire bin artacaktı. Ardahan’dan Edirne’ye Gayri safi milli hasılamız çoğalacak, ölen çocuklar ve kadınlar karşılığında, tecavüz edilen çocuklar ve kadınlar karşılığında zenginleşecektik. Öyle buyurmuştu Amerika! Ve Amerikan Tipi Müslümanlık bunda bir kötülük görmüyordu.

Özal’ın tezkeresinde düşman askerlerinin Türkiye’de konuşlandırılması yoktu ama Tıpkı Kore’de olduğu gibi Amerikan askerleri ölmesin diye Türk Ordusu Irak’ın içlerine ilerleyecek ve çatışmalara girecekti.

Tezkere tam olarak Özal’ın planladığı gibi kabul edilmedi. Türk askerinin Irak’ta konuşlandırılması kabul edilmese de Türkiye ABD’nin ağır lojistik giderlerini hafifletmek için başta İncirlik üssü olmak üzere havaalanlarının ve askeri üslerinin kullanılmasına müsaade etti. Özal’ın dostu BUSH’a karşı mahcubiyet içerisinde yaptığı bu jest de işe yaramadı. Savaş sonrasında Türkiye’nin Yumurtalık Petrol Boru Hattı’ndan zararı 100 milyar dolar seviyesinde iken Amerika ve müttefikleri Türkiye’ye 3 Milyar dolarlık bir yardımı ancak kabul ettiler. 3 milyar dolarlık yardımın ödenmesinde de pürüzler yaşandı. Bu para cep harçlığı şeklinde iyice ağlatılıp, inletildikten sonra ödendi. Üstelik Saddam’dan kaçan 1,5 milyonluk Kürt nüfus sınırlarımızdan geçerek kamplara yerleştirilmişti. Bu para mültecilerin bir aylık bakım masraflarına bile karşılık gelmiyordu.

Özal, Musul ve Kerkük’ü geri alacağız diyerek tebaasını kandırmaya çalışmıştı, başarılı da oldu. Musul ve Kerkük’ün geri alınması, öldürülecek çocuklar, tecavüz edilecek kadınlardan daha kıymetli bir şeydi! Özal hayatının sonuna kadar tezkerenin arkasında durdu. Sınır güvenliğimizi tezkereye karşı çıkanlar tehdit etmişti. İnşaat sektörü 100 milyarlarca dolar gelecek kârdan mahrum edilmişti. Diğer lojistik alanlarındaki kayıplarla Türkiye’nin zararı uzun vadede ülkenin bütçesi kadar büyük rakamlara ulaşıyordu. Müslüman camianın kahir ekseriyeti de Özal’la aynı fikirdeydi. Musul ve Kerkük’ün geri alınması için ödenmesi gereken bedel ne ise ödenmeliydi. Müslümanların rüyayla imtihanı devam ediyordu. Hatta Müslümanlar rüyada yaşamaya devam ediyorlardı.

Tartışmalı 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra Amerika, Afganistan ve Irak’ı işgal etmeye karar verdi. 11 Eylül saldırılarından bağımsız ABD, Afganistan üzerinden Rusya’yı kontrol edebileceğini, Irak üzerinden de İsrail’in elini güçlendireceği gibi Suriye’deki Rus üslerine karşı kontrolü sağlayabileceğini düşünüyordu. Kimi romantiklerin aksine bu işgaller 11 Eylül saldırılarına karşılık olarak yapılmadı. 11 Eylül saldırılarından istifade edilerek bir fırsat değerlendirildi.

ABD, işini bitirdikten sonra Afganistan işgalini 2021 yılında sonlandırdı. Irak işgali ise savaş 7 ay sürmesine rağmen hala devam ediyor! Uzun süren bir bombardımanın ve katliamın ardından sıra Irak’ın fiilen ve karadan işgaline gelmişti. ABD’nin Ortadoğu’daki en güvenilir müttefiki İsrail’den sonra Türkiye’ydi. ABD’nin bölgede en çok üssü ve birliği Türkiye’de bulunuyordu. ABD, Irak savaşında en büyük ortağının Türkiye olacağını düşünüyordu.

Hükümet de aynı düşüncede olmalı ki ‘Türk Silahlı Kuvvetlerinin Yabancı Ülkelere Gönderilmesi ve Yabancı Silahlı Kuvvetlerin Türkiye’de Bulunması İçin Hükümete Yetki Verilmesi’ne dair Başbakanlık tezkeresi Meclis Başkanlığına sunuldu. Üstelik 1991 tezkeresinin utancı bu tezkere kabul edilirse örtülebilir, ABD ile yepyeni sevdalara yelken açılabilirdi!

Abdullah Gül Başbakan, Recep Tayyip Erdoğan Ak Parti Genel Başkanıydı. 1991 yılında olduğu gibi Türkiye’nin sınır güvenliğinin bu tezkereye bağlı olduğu, yıkılacak Irak’ın imarından çok büyük paralar kazanılacağı, ekonominin canlanacağı, Türkiye’nin bölgede masada olacağı konuşuluyordu. 1991 tezkeresinden tek farkı Musul ve Kerkük’ü geri alacağız denilmiyordu. Çünkü oralar artık ABD’nin ganimetiydi!

Oysa tezkere geçmiş olsaydı Türk askeri, ABD askerleri ölmesin diye savaşacak, Marshall yardımlarında olduğu gibi kullanım ömrü geçmiş süt tozları dağıtılarak, birkaç ihalede taşeronluk verilecek ama asla oyuna dâhil edilmeyerek kullanılacaktı. İşlenecek insan hakları ihlalleri, tecavüz ve cinayetler birkaç ekonomik göstergenin arkasına gizlenecekti.

Neyse ki iktidar partisinden de birkaç fire olunca sayısal çoğunluk sağlansa da yeter sayı sağlanmadığından tezkere Meclis’ten geçmedi. Tezkereye karşı çıkan isimler genellikle sol ve ulusalcı kesimlerden oluşuyordu. 1991 tezkeresinde Erbakan’lı Refah Partisi iktidara karşı sert bir tavır takınmıştı. 2003 tezkeresinde ise karşı cephede İslami camiadan başta MAZLUMDER olmak üzere az sayıda bileşen ile Saadet Partisi ve Ak Parti içinden küçük bir gurup milletvekili vardı. Ancak; Müslüman kesimin büyük çoğunluğu tezkerenin ve işgal planının arkasında durdu. Başbakan Abdullah Gül yıllar sonra tezkere hakkında konuşurken ‘ “Batıcı bilinen birçok arkadaş tezkereye karşı çıktı ancak kendisini ‘geleneksel’ ve ‘yerli’ sayan birçok arkadaş ise tezkerenin geçmesi için daha çok çaba sarf etti”[9] diyecekti.

Tezkere sonrasında Türkiye’den Amerikan savaş uçakları havalanarak Irak’ı bombalamadı –resmi kayıtlara göre!- ancak; İncirlik üssü Amerika’nın bütün lojistik ihtiyacını karşıladı. Türkiye bu haliyle bile milyonlarca insanın öldürülmesine, milyonlarcasının sakat bırakılmasına, on binlerce kadın ve çocuğa tecavüz edilmesine ortak oldu. Müslüman çoğunluğa göre PKK ile mücadele edebilmek, Irak pastasından pay alabilmek ve masaya oturabilmek için ödenebilecek bedellerdi bunlar! Çok büyük bir kalabalık milyonlarca insanın öldürülmesinden çok pastadan alınacak paya odaklanmıştı. Türkiye test edildiği bir meselede daha kitleler halinde Amerikan Tipi Müslümanlığın kurbanı olmuştu.

 

12 Mart 1971 Muhtırası

Doğan Avcıoğlu ve çevresi 1970’li yıllarda askeri bir müdahale ile sosyalist bir devrim gerçekleştireceklerine inanıyorlardı. Doğan Avcıoğlu yönetiminde Yön ve Devrim dergileri Milli Demokratik Devrim iddiasıyla düşünce üretiyor ve bu düşünce özellikle ordu içinde ilgi görüyordu. Militarizm karşıtı olduğunu iddia eden sosyalist kesim devrim gerçekleştirmek için militarizmle iş birliği yapıyor ve bunda bir problem görmüyordu!

Türkiye ilginç bir dönemden geçiyordu. 16 Şubat 1969’da tarihe Kanlı Pazar olarak geçen eylemler gerçekleşmiş, Amerikan 6. Filo protestoları kanlı şekilde ‘elbirliği ile’ sonlandırılmıştı!

Ordu, 1966’da Cemal Gürsel’in hastalığını bahane ederek onu görevden aldırmış devamında da Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay’ı Cumhurbaşkanlığına seçtirmişti. Süleyman Demirel Hükümeti Meclise bir önerge sunarak DP’li yasaklı isimlerin haklarının iadesini istedi. Ordu bu önergeden rahatsızlığını açıkça dile getirmiş, tehditkâr bir üslupla önergenin geri çekilmesini emretmişti!

Adalet Partisi (AP) ve CHP iş kanununda değişiklik yaparak Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (DİSK) güçlenmemesi için TÜRK-İŞ’i destekleyen, sendikalardan istifayı güçleştiren ve sendika değişikliğini kısıtlayan bir yasayı Meclis gündemine soktu. Doğrudan DİSK’i hedef alan bu yasa değişikliği yürürlüğe girer girmez DİSK’e bağlı sendikalar ülke genelinde eylemlere başladılar.

Olaylar beklenilmediği kadar büyüyünce Bakanlar Kurulu 60 günlük sıkıyönetim ilan etti. DİSK’e bağlı sendika yöneticileri tutuklandı. Eylemlerde iki işçi, bir esnaf ve bir polis hayatını kaybetti. DİSK’e destek vermek isteyen solcu öğrenciler eylemleri üniversitelere taşıdılar. Üniversitelerde karşıt görüşlü öğrencilerle eylemci öğrenciler arasında çatışmalar yaşandı. Polis bu çatışmalar sırasında sağcı öğrencilerle aynı saflarda yer alıyordu. Deniz Gezmiş ve arkadaşları 4 ABD askerini kaçırdı. Baskılar sonucu bir süre sonra serbest bıraksalar da olan olmuştu. ABD, bu ‘hata’yı affetmeyecekti!

Aynı günlerde ODTÜ’de yaşanan çatışmalarda bir komando erin göstericiler tarafından öldürülmesi ile olaylar başka bir boyuta evrildi. Ordu bu ölüme çok sert bir bildiri ile karşılık verdi.

İngiliz istihbaratı Ankara’ya, 1970 Mayıs’ında Ordu içinde silahlı sosyalist bir kalkışma bilgisi rapor etmişti. Amerikan istihbaratı ise 1971 başında aynı bilgiyi rapor etti. Amerikan raporunda kalkışmanın Korgeneral Cemal Madanoğlu liderliğinde 9 Mart’ta gerçekleştirileceği belirtiliyordu. Doğan Avcıoğlu, Hasan Cemal gibi isimler ve Yön ve Devrim dergisi çevreleri bu darbenin hazırlayıcıları arasındaydı.

Hasan Cemal yıllar sonra Cumhuriyeti Çok Sevdim adlı kitabında maksatlarının ‘Ulusalcı subayları ikna ederek, onlarla bir Milli Demokratik Devrim gerçekleştirmek olduğunu itiraf edecekti. Hasan Cemal, Doğan Avcıoğlu’nun çıkardığı Devrim dergisinin genel yayın yönetmeniydi.

O yıllarda Millî İstihbarat Teşkilatı Amerikan kontrolündeydi. Hatta o günlerde söylentilere  göre MİT personellerinin maaşları bile ABD tarafından ödeniyordu. MİT tarafından sosyalist devrimcilerin içine yerleştirilen Mahir Kaynak ordu içerisindeki darbe hazırlıklarını Genelkurmay Başkanlığına rapor etti. Mahir Kaynak açığa düşse de darbe engellenmişti. Bu darbe girişimine karşılık olarak 12 Mart 1971’de Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının imzasıyla TRT radyosundan okunan muhtıra ile hükümet düşürüldü. Ordu’nun Nihat Erim’i başbakanlığa seçin talimatı üzerine Meclis talimatı yerine getirdi ve Nihat Erim, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk darbeci Başbakanı olarak atandı.

Amerika 6. Filo protestocularını bu şekilde cezalandırmış, askerlerini denize atan sosyalistlere haddini bildirmişti. Türkiye Amerika kontrolünde bir darbe daha yaşamıştı.

Sosyalistlerin darbe hazırlığına sağcıların darbesiyle karşılık veren ABD, kendince çıkarlarını korumuş olabilirdi. Ancak; sağ cenahta, Müslüman kanatta her türlü darbeye karşı olduğunu söyleyecek çoğunluk bir irade ortaya çıkmamıştı. Daha da kötüsü Müslüman çoğunluk ‘Biz yapmasak onlar darbe yapacaktı’ diyerek Amerikan Tipi Müslümanlık tavırlarını savunmayı sürdürdüler.

 

Vekâletler Savaşı: Suriye

‘Suriye İç Savaşı’, izahını tam olarak yapamadığımız, derdimizi tam olarak anlatamadığımız bir tanımlama. Suriye’de yaşananları anlamak için savaştan bir yıl önceye gitmek ve Arap Bahar’ına odaklanmak gerekiyor.

Tunus, Yemen, Libya, Mısır, Cezayir ekseninde peş pese başlayan ve devam eden halk isyanları sonu hüsranla biten acı sonuçlar doğurdu. Tunus’ta seyyar satıcılık yapan Muhammed Buazizi’nin polis ve zabıtaların baskısından bunalarak kendini yakmasıyla başlayan eylemler kısa sürede bütün bölgeye yayılmış; Libya, Tunus ve Mısır’da başarılı olmuş zannedilse de bölge insanı için büyük bir felaketle neticelenmiştir.[10]

Arap Baharı olarak adlandırılan ve hızla yayılan gösteriler, göstericiler nezdinde haklı nedenlere dayanıyordu. Adı sayılan ülkelerin tamamında diktatörlük rejimleri onlarca yıldır yönetimdeydi. Kötü muamele ve işkence günlük sıradan işlemlerdendi. Küçük bir azınlık konforunu muhafaza ederken büyük kitleler açlık ve sefaletle boğuşuyordu. Ancak bu ülkelerde sistematik bir muhalefet anlayışı ve bu anlayışı besleyebilecek organize bir direniş kültürü mevcut değildi. İlk günlerin heyecanıyla ilerleme kaydeden sokaklar günler geçtikçe organizasyon zaaflarına yenik düştüler. Ülke rejimleri kısa sürede olayları bastırmayı ve göstericilere bedelini en ağır biçimde ödetmeyi başardı.

Eylemlerin başladığı ilk günlerde Batı’dan büyük övgü ve destek alan eylemciler zafer sarhoşluğu yaşarken, Batı’nın desteğinin sonuna kadar arkalarında olacağına inanıyorlardı. İşler ters gitmeye başlayınca Batı, tavsiyeden öte bir katkı sağlayamayacağını belirterek göstericileri ülke rejimlerinin insafına terk etti.

Aynı sıralarda Occupy Wall Street (Wall Street’i işgal et) eylemleri başladı[11]. Bu eylemleri organize edenler eş zamanlı olarak sosyal medyada Arap Baharını organize etmeye başladılar. OccupyMısır, OccupyLibya, OccupyTunus etiketleri ve web sayfaları üzerinden nasıl eylemler yapılacağı, hangi sloganların kullanılacağı, nelerin talep edileceği bu işlere yeni başlayan Arap çocuklarına öğretiliyordu. Occupy Wall Street sakince tamamlandı, Arap gençleri ise çok ağır bedeller ödediler ve halen ödemeye devam ediyorlar.

Suriye’de yaşananları bir iç savaş olmaktan çıkarmaya, kendi doğasında gelişen bir direniş olmaktan çıkarmaya uluslar üstü ‘OCCUPY’ organizasyonunun katılımı yeterli aslında. Ancak; meselelere daha duygusal yaklaşan, tarihsel okuma yapamayan Müslüman kesimler Arap coğrafyasında gelişen isyan hareketlerini eleştirel bir akla başvurmadan koşulsuz desteklediler. Elbette bu direniş haklı sebeplerle desteklenmeyi hak etti. Ancak; bu eylemlerin sonuçlarını öngörebilen az sayıda insan temkinli yaklaşılmasını, herhangi bir örgütlü muhalefet deneyimi olmayan çoğu genç insanın geri dönülemez sonuçlar ortaya çıkmadan daha makul bir çerçevede tutulmasını dile getirdi. Elbette bunun bedelini hain olmakla, Müslüman olmamakla, birilerinin adamı ve ajanı olmak ithamıyla ödediler.

Suriye’de yaşananlar da bu gelişmelerden bağımsız değildi. Suriye’yi farklı kılan Rusya, İran ve Çin’in öncekilerden farklı olarak erken reaksiyon göstermesiydi. Esad rejimi hem hafız Esad hem de Beşar Esad yönetiminde özellikle Sünni halka zulmetmeye devam ediyordu. Hem etnik ayrımcılık, hem mezhepsel ayrımcılık çok derin bir yara olarak yıllardır sürmekteydi.[12]

Rusya, Akdeniz’e açılan kapısı Suriye’nin işgal edilmesine müsaade etmeyecekti. İran, kendisini dünyaya bağlayan tek müttefikini yalnızlığa terk etmeyecekti. Küresel bir güç olarak Çin de ABD hegemonyasının bölgeyi kuşatmasından rahatsızdı. Savaş 2011 yılında bir halk isyanı olarak patlak verdi. OccupySuriye hemen devreye girdi. ABD ve Türkiye, muhalifleri silahlandırarak eğitmeye başladı. Organizasyonsuz bir kalabalık, kim oldukları bilinmeyen birçok gurup eğitildi, silahlandırıldı ve cepheye sürüldü. Bu muhaliflerden bir kısmı daha sonra ellerindeki Amerikan silahları ve üniformaları ile İŞİD saflarına katıldılar!

Rusya, Suriye rejimine isyanın ilk günlerinden itibaren destek verdi. Ancak fiili bir çatışmadan uzak durdu. NATO’nun sınırları etrafından kendisini kuşattığını gördüğünde önce Kırım’ı ilhak ederek bir mesaj verdi. Bu mesajı anlamamazlıktan gelen Batı bloğu el artırarak gerilimi daha da yükseltti ve Suriye’de yer alan Rusya’nın en büyük deniz üssünü tehdit etti. Bunun üzerine Rusya, Suriye’de fiilen çatışmaların ortağı oldu ve devamında Romanya, Finlandiya ve İsveç gibi ülkelerin NATO’ya katılması ve hatta Gürcistan’ın NATO’ya üyeliğinin konuşulmaya başlanması ile birlikte Ukrayna’ya savaş ilan etti. Dolayısıyla Rusya-Ukrayna savaşını da Suriye savaşının devamı bir vekâletler savaşı olarak değerlendirmek gerekir.[13]

Suriye ve İran’ın ulusal çıkarları için yaptığı hamleler, Çin’in jeopolitik kaygıları bir direnişi meşru ya da gayrimeşru yapmaz elbette. Ancak, bu vekâletler savaşında, savaşın asıl tarafı vekiller değil, daha ne için savaştığından bile emin olmayan asılların ölüme yollanmasına itiraz etmek, Suriyeli mazlum Sünnilerin bu vekâletler savaşında hazırlıksız bir biçimde ölüme yollanması itiraz edilmeyi hak eden bir durumdur.

Bu itirazı dillendirmek için ortaya çıkan 3. Yol İnisiyatifi[14] 2011 yılından bu yana anlaşılmayı bekliyor. Herhangi bir etnik veya mezhepçi içerik barındırmayan, sadece masumların zarar görmemesini ve emperyalistlerin kazanmamasını hedefleyen bu inisiyatif bugün bile saldırılara uğramaktan kurtulamıyor.[15]

Dönemin Başbakan Yardımcısının beş yıl sonra da olsa ‘Vekâletler Savaşı’ olarak tanımladığı Suriye savaşını, iktidar yanlıları hala bir halk direnişi olarak anlamak istiyor.[16] Güney sınırlarımızdan 30 km. Suriye içlerine girilerek PKK’ya karşı tesis edilen güvenli bölge, Musul - Kerkük rüyasına benzer Halep, Humus, Şam rüyaları, Emevi camiinde akşam namazı kılma hayalleri kitleyi tatmin ediyor olmalı! Ama Suriye savaşını destekleyen Müslümanların en büyük motivasyonu kronik Amerikan Tipi Müslümanlık hastalığıdır. Amerika’yla birlikte hareket etmek, Amerika’nın saflarında olmak, Batı ile yanaşık düzen ilişkiler kurmak, ‘Biz de sizin gibiyiz, biz Arap değiliz, medeniyiz’ sayıklamaları, bir türlü bünyeden atılamayan aşağılık kompleksi, çok geniş bir Müslüman kitleyi zehirlemeye devam ediyor.

 

Dikey Olarak Müslüman - Yatay Olarak Amerikalı[17]

Geleneksel anlamda bir ulus kültürü bulunmayan ABD, tebaasını bir arada tutabilmek için diğer ulus devletlerden farklı metotlar geliştirmek zorundaydı. Din, mezhep, etnik sınıf birlikteliği kuramayacağını bildiği için vatandaşlık tanımı üzerinden bir devlet inşa etti. Birçok farklı din, mezhep, etnik sınıf ve ten rengine sahip ‘fırsatlar ülkesi’ bütün farklılıklarını ve zenginliklerini yok ederek tek potada eritecek bir sihirli dokunuş arıyordu. Bu sihirli dokunuş Amerikan vatandaşlığı yemini ile sağlandı. Amerika, vatandaşlık verdiği insanlara önce sadakat yemini ettiriyor, bağlı olduğu din, ırk, mezhep gibi farklılıkları Amerikan vatandaşlığının gerisinde kurguluyordu. Bugün Amerika’da büyük haksızlıklara uğrayan Kızılderililer, esmer tenliler bile Amerikan vatandaşlığına bağlılık konusunda hiçbir sorun yaşamıyorlar. Amerikan vatandaşı olmanın verdiği prestij ve ayrıcalık geçmişin bütün acılarını örtmeye yetiyor.

Geçmişte yaşanan sıkıntıları sihirli bir değnekle örtbas eden ABD için asıl tehlike ülkesine sonradan yerleşen özellikle Müslüman nüfusun sadakatiyle ilgiliydi. Amerikan vatandaşlığı sihri burada da işe yaradı. Dışarıdan gelen Müslümanlar vatandaşlık sihri ile entegre edildiler ancak sonradan Müslüman olan yerli Amerikalıların yeni dinleri ile nasıl bir entegrasyon yaşayacakları kafaları karıştırıyordu.

Amerikalı Müslümanlar din değiştirseler de kreşlerden itibaren İslam dinine karşı önyargı ile yetiştiriliyorlardı. Bu kalabalık gurup esasında Müslümanların kendileri gibi birinci sınıf olmadığı düşüncesindeydiler. Bir yandan ortak bir dinleri vardı fakat diğer yandan kendisi gibi olmayan özellikle Ortadoğulu Müslümanlarla yan yana gelmemeye çalışıyorlardı. Bunu fark eden ABD yönetimi İslam’ı kendi devlet yapısına göre revize edebileceğini düşündü.

Kadın imamların[18] ortaya çıkışı, Yeşil Kuşak[19] ve takiben Büyük Ortadoğu Projesi[20] (BOP) gibi uluslar üstü organizasyonlarla kullanışlı bir din inşa etti. Bu din devletle çatışmadığı, Amerika ile barışık olduğu sürece makbul bir dindi. ‘Gökyüzündeki Tanrı’ Amerika’nın işlerine karışmadığı sürece bireylerin Müslüman ya da Hristiyan olmaları, dinsiz ya da deist olmaları sorun teşkil etmiyordu.

İslam’ı ontolojisinden uzaklaştırarak devletler için tehdit teşkil etmeyen uyumlu, kullanışlı bir alana hapsetme girişimini Muharrem BALCI şu şekilde izah etmektedir:  

‘Bu proje, İslâm’ı salt teolojik bir olgu olarak görüp, İslâm dinini temsil eden toplumsal aktörler (Müslümanlar) arasında bir dayanışma (solidarity) gerçekleşmesine, İslâm’ın bir toplumsal kimlik olarak anlaşılmasına mümkün olabildiğince engel olmak ve bunun yerine Amerikan kimliğinin toplumsallaşmasını sağlamayı amaçlamaktadır. Öte yandan, sosyo-psikolojik bir kriz ortamının gün be gün arttığı ve tüketimin başlıca değer olduğu Amerikan toplumunda ‘İslâm dininin siyasi ve toplumsal içeriklerinden bağımsız’ olarak kabul görmesi, Amerikan toplumunun geleceği açısından önemli ve yararlı görülmektedir. Bu doğrultuda son günlerde yeni Müslüman olan Amerikalılar arasında giderek popülerleştirilen bu eğilim dikkat çekicidir. Söz konusu eğilimi temsil eden Amerikalılar, ‘dikey olarak Müslüman’ ‘yatay olarak Amerikan’ olduklarını iddia etmektedirler.  Bu anlayış giderek güçlenmektedir. Bunun altında yatan en önemli sebep ise, ortalama Amerikan zihninde yatan oryantalist bakış açısıdır. Sıradan bir Amerikalı, Müslüman olduktan sonra bir Arap ile ya da bir ‘Orta Doğulu’ ile birlikte aynı ‘cemaat’in içerisinde olmak, toplumsal yaşamını sürdürürken önceki alışkanlıklarından vazgeçmek istememektedir.’[21]

Amerikan Tipi Müslümanlığın toplumda olumlu bir karşılık bulması üzerine Müslüman nüfusun entegrasyonu konusunda sıkıntı yaşayan sömürgeci Avrupa da Amerikan Tipi Müslümanlığı kopya ederek Avrupa Tipi Müslümanlık projesini geliştirdi. Temelde Avrupa Tipi Müslümanlık da devlete sadakat fikrine bağlı olmak şartıyla isteyen herkesi dininde özgür bırakma düşüncesine dayanıyordu. Avrupa’nın ya da Amerika’nın kendine göre bir Müslüman tipi icat etmesi yeterli değildi. İletişimin hızla arttığı, mesafelerin hızla azaldığı bir çağda Avrupa ve Amerika dışındaki ülkelerin de -özellikle Müslüman ülkelerin- kendi devlet modellerine sadakat fikrini dini bir terminoloji ile tesis etmeleri gerekliydi. Türkiye’de çok popüler olan Anadolu İslam’ı düşüncesinin de Amerikan İslam’ı düşüncesinden aşırma olduğunu ve aynı maksada hizmet etmek için üretildiğini düşünmek hiç zor olmasa gerek!

ABD ve son dönemlerde Avrupa, verim aldığı Müslümanların dönüştürülmesi çalışmalarına yoğunluk verdi. Ömer Fevzi Mardin gibi isimlerle, Biberiler[22] gibi seküler tarikatlarla, Yeşil Kuşak projesi, BOP gibi aparatlarla, Dinler Arası Diyalog, Dinlerin Birleştirilmesi projeleri ile milyonlarca insanın dini düşüncesi kirletilmeye çalışıldı. BALCI, bu durumu aynı makalesinde şöyle açıklıyordu:

‘Tehlikenin Avrupa sürümü de; görüntü itibariyle yerel olarak İslâm Dininin temel ilkeleriyle, çağdaş(!) Avrupa’nın gerçeklerinin telif edilmesi, kültür ve dinin temel ilkelerinin birbirlerinden ayrılması ile göçmenlerin anavatanlarıyla olan irtibatlarının kesilmesini amaçlamaktadır. Bu proje aynı zamanda, Türkiye’nin İslâmi kimliğinin Avrupa Birliği’ne girerken bir engel teşkil etmeyeceğini, çünkü İslâm’ın Avrupalı da olabileceğini savunmaktadır. Bu yönüyle de sadece Avrupa’da yaşayan Müslüman göçmenler için değil, aynı zamanda AB kapısında bekleyen Müslümanlar için de kuramlar sunmaktadır. Türkiye'nin Avrupa'nın parçası olduğunu söyleyen Bessam Tibi[23], Avrupa'da, özellikle de Almanya'da gelişen köktendinciliğe karşı ‘Avrupa İslâm’ı’ projesini öneriyor[24].’

 ‘Kurgulanan formül, çoğulculuk, demokrasi gibi değerlerle ve Batı kültürüyle İslâm'ın uzlaşması olarak ortaya çıkıyor. 56 İslâm ülkesinde İslâm'ın 56 değişik yorumu yapıldığı varsayımından yola çıkarak bir ilave ile Avrupa'ya özgü bir yorumun öncelendiği ileri sürülse de eklektik bir anlayışla İslâm’ı kişisel görüş ve uygulamalara indirgeyen bu plan, Müslüman Topluluğu parçalamayı, en azından orijinal vahyi ilkelerden uzaklaştırmayı hedeflemektedir.[25]

 

Amerikan Tipi Müslümanlık ve Fetullah Gülen

Amerikan tipi Müslümanlık denilince akla ilk gelen isim şüphesiz Fetullah Gülen’dir. Amerikan Tipi Müslümanlık tartışmalarına ilişkin önemli verilerden biri de Fettullahçıların bu konuda ne söylediğidir. Fetullah Gülen’in Dinler Arası Diyalog ve Dinlerin Birleştirilmesi gibi projelerdeki rolü bilindiğinden söyledikleri şaşırtıcı gelmeyecektir.

Daha önce defalarca yazılara konu olan bu söylemler tekrara düşmemek için burada tekrarlanmayacaktır. Ancak; Fethullahçılığın saygın dini otoritelerinden Suat Yıldırım’ın sözleri dikkat çekicidir. Türkiye’de yakın tarihe kadar Fetullah Gülen kontrolünde gerçekleştirilen ve devletin en üst kademesi tarafından desteklenen Dinler Arası Diyalog projesi hem ülke içinde hem ülke dışında büyük bir saygınlığa sahipti. Bu anlaşılamaz saygınlığın nedenleri Suat Yıldırım’ın sözlerinde gizleniyor olabilir.

‘“… Müslüman ve Hıristiyan ümmetlerinin, Hz. İsa’nın şahsiyeti etrafında bütünleşerek, hem kendilerini, hem de bütün insanlığı kurtarmaya yönelmeleri, hepimizin ideali olmalıdır. Bunun bazı emareleri de görünmektedir.”[26]

Neticede Amerikan vatandaşlarının dönüşümü için başlatılan projelerin halen bütün dünyada cari olduğu ortada. Amerika’da, Amerikan vatandaşlığını dinin üstünde bir değer olarak üreten ‘Batı’, İslam ülkelerinde de vatandaşlık bilincini dinin üstünde bir yere koydurmaya çalışmaktadır. Türk vatandaşlığı bugün genel bir kabul olarak dini alanın üzerinde bir otoritedir. Aynı şekilde Irak, Mısır, Suriye, Suudi Arabistan vb. ‘İslam’ ülkelerinde de vatandaşlık bağı dinden daha kıymetli kabul edilmektedir.

Yeşil Kuşak, BOP, Dinler Arası Diyalog, Amerikan / Avrupa Tipi Müslümanlık, Sekülerleştirme / Protestanlaştırma / Muhafazakârlaştırma projeleri neticesinde ırkçılığın yükselmesi, ülkemiz için konuşacak olursak Türk vatandaşlığına sadık kalmak kaydıyla bir folklor olarak dini ritüellerin makbul kabul edilmeye başlanması uzun soluklu bu projenin başarılı olduğunu göstermektedir.

Geçmişte dini hassasiyetleri ile öne çıkan insanların son 30 yılda geçirdiği evrim, Türk milliyetçiliğinin ve Türk vatandaşlığının dindar kesimler için bile, artık dinin kendisinden kıymetli kabul edilmesi itiraf edilememiş bir yenilgidir.

Bu yenilginin en bariz işaretini bir yılı aşkın süredir Filistin’de/Gazze’de yaşanan soykırımda da görebiliriz. Amerikan Tipi Müslüman ortalama Türkiyeliler soykırımın devam ettiği günlerde, 7 Ekim öncesinde normalleşme hülyalarıyla ve ‘tarafsızlık’ numaralarıyla katilleri demokrasinin kıblesi dedikleri Meclis’te, siyonizmin göbeğinde Türkevi’nde ağırlayıp onurlandırarak Amerika ve İsrail’in yanında yer aldıklarını açıkça ilan ettiler. Sadece sokaktaki sağcı ve solcu seküler kalabalıklar değil, devlet yönetiminde de Amerikan Tipi Müslümanlık baskın bir karakter oluşturuyor. Soykırımı destekleyen markaların boykotu ve İsrail’le ticaret meselelerinde sergilenen söylem ve tavır çelişkileri Amerikan Tipi Müslümanlık düşüncesinin bünyeyi ele geçirdiğini ortaya koyuyor. Akli ve ahlaki yetersizliklerini hiç gizlemeden ortaya koyan Amerikan Tipi Müslümanlar tek başlarına hesap vereceklerini dikkate almadan kalabalık olmanın konforunu bir süre daha sürdürecekler.

 

Şüphesiz ‘Allah onların tuzaklarını boşa çıkaracaktır.’[27]

 

 

Üstün Bol

Devrek/Ekim 2024

https://hertaraf.com/koseyazisi-ustun-bol-amerikan-tipi-muslumanlik-4347 

 

 

 

 

 

 

 

 

KAYNAKLAR

 

Bessam TİBİ, BOĞAZ'IN İKİ YAKASI: AVRUPA İLE İSLAMCILIK ARASINDA TÜRKİYE, Doğan Yay. İst. 2000.

Muharrem BALCI, Müslüman Hukukçuyu Bekleyen Tehlikeler DÖNÜŞTÜRME PROJELERİ, https://www.muharrembalci.com/yayinlar/tebligler/239.pdf

Muharrem BALCI, Müslüman Hukukçuyu Bekleyen Tehlikeler DÖNÜŞTÜRME PROJELERİ  https://www.muharrembalci.com/yayinlar/tebligler/239.pdf

Saidi NURSİ, Emirdağ Lahikası,

Üstün BOL, SEKÜLER TEOLOJİ, Yüzleşme Yayınları, İstanbul 2022

Üstün BOL, Dünya Barışı İçin İsveç ve Finlandiya’ya Hayır, https://www.hertaraf.com/koseyazisi-ustun-bol-dunya-barisi-icin-isvec-ve-finlandiya-ya-hayir-3492

Üstün BOL, Üçüncü Dünya Savaşına Doğru, https://www.hertaraf.com/koseyazisi-ustun-bol-ucuncu-dunya-savasina-dogru-3748

 

İnternet Kaynakları

Filistin Kurtuluş Örgütü,

https://tr.wikipedia.org/wiki/Filistin_Kurtulu%C5%9F_%C3%96rg%C3%BCt%C3%BC

Kanlı Pazar, 1969, https://tr.wikipedia.org/wiki/Kanl%C4%B1_Pazar_(1969)

Gül, 1 Mart Tezkeresini Anlattı, https://serbestiyet.com/featured/gul-1-mart-tezkeresini-anlatti-icimizdeki-bircok-batici-tezkereye-karsi-cikti-bircok-yerli-gecmesi-icin-caba-sarf-etti-158870/

Arab Spring, https://en.wikipedia.org/wiki/Arab_Spring

Wall Street’i İşgal Et, https://tr.wikipedia.org/wiki/Wall_Street%27i_%C4%B0%C5%9Fgal_Et

MAZLUMDER, 2011 Suriye İnsan Hakları Raporu, https://www.mazlumder.org/tr/main/yayinlar/yurt-disi-raporlar/19/2010-suriye-insan-haklari-raporu/684 

Dört Yıl Önce Suriye’de Üçüncü Yol Mümkün Diyenler Haklı Çıktı, https://medyascope.tv/2017/11/24/dort-yil-once-suriyede-ucuncu-yol-mumkun-diyenler-hakli-cikti/

Numan KURTULMUŞ, Vekâlet Savaşlarında da Bir Sona Gelindi, https://www.bloomberght.com/haberler/haber/1958367-numan-kurtulmus-vekalet-savaslarinda-da-bir-sona-gelindi

MİLLİ TÜRK TALEBE BİRLİĞİ, https://www.mttb.org.tr/sayfalar/tarihce/94

6-7 Eylül olaylarının yıl dönümü: Neler yaşandı, nasıl hatırlanıyor? https://tr.euronews.com/2021/09/06/6-7-eylul-olaylar-65-y-l-donumu-neler-yasand-nas-l-hat-rlan-yor-


[1]     Muharrem BALCI, Müslüman Hukukçuyu Bekleyen Tehlikeler DÖNÜŞTÜRME PROJELERİ, https://www.muharrembalci.com/yayinlar/tebligler/239.pdf

[2]     Aktaran: Atasoy Müftüoğlu.

Saidi NURSİ, Emirdağ Lahikasında ABD ve batı ile ilişkileri şöyle savunuyordu: ‘İhtar ediyoruz ki, vatan ve millet ve onların hayatı ve saadeti, hakaik-i Kur’âniyeye dayanmak ve bütün âlem-i İslâm’ı arkasında ihtiyat kuvveti yapmak ve uhuvvet-i İslâmi’ye ile dört yüz milyon kardeşi bulmak ve Amerika gibi din lehinde ciddî çalışan muazzam bir devleti kendine hakikî dost yapmak…” Yine aynı eserde: ‘Şimdi ehl-i iman, değil Müslüman kardeşleriyle, belki Hıristiyan’ın dindar ruhanîleriyle ittifak etmek ve medar-ı ihtilâf meseleleri nazara almamak, niza etmemek gerektir. Çünkü küfr-ü mutlak hücum ediyor…’ diyecektir.

[3]   KMD’ne üye olmak prestijli bir şeydi. 1950’li yıllarda daha Türkiye’de sağlık sigortası duyulmamışken KMD’ne üye olanlar sağlık sigortasına kavuşuyor, hastanelerde, kamu kurumlarında sıraya girmeden öncelik hakkına sahip oluyordu.

Bakınız: Seküler Teoloji. Üstün BOL, Yüzleşme Yayınları, İstanbul 2022

[4]     https://www.youtube.com/watch?v=Ju3uuz7ehTI  Ömer Fevzi Mardin, Arusi Tarikatı Şeyhi olarak pazarlanan karanlık bir isimdir. Esasen Müslümanlardan sayılması tartışmalı olsa da, yaşadığı dönem ve devamında ne Diyanet İşleri Başkanlığı ne de bağımsız İslami oluşumlar ve liderleri tarafından sözleri ve yazıları tenkite uğramamıştır. Bunun tek istisnası cins bir isim olarak Kadir Mısıroğlu’dur. Detaylı bilgi için bakınız: Üstün BOL, SEKÜLER TEOLOJİ, Yüzleşme Yayınları, İstanbul 2022.

[5]     MTTB, kurulduğu 1916 yılından 1960 yılına kadar Kemalist, milliyetçi bir çizgideydi. 1960 yılında İslamcı öğrenciler MTTB’yi ele geçirdi ve bütün çizgisini değiştirdi. Süreç boyunca birkaç kez kapatılan MTTB 2008 yılında Talebe Birliği Federasyonu adıyla yeniden kuruldu. https://www.mttb.org.tr/sayfalar/tarihce/94

[6]     Detaylı bilgi için; https://tr.euronews.com/2021/09/06/6-7-eylul-olaylar-65-y-l-donumu-neler-yasand-nas-l-hat-rlan-yor-

[7]     Yeni nesiller Türk Solu’nun Filistin hassasiyetini garipseyebilir. Ancak o tarihlerde Marksist-Amerikancı! Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ile Türk Solu beraber çalışıyor ve cephede birlikte çarpışmak dahil birçok ortak eylem gerçekleştiriyordu. Direniş İslamî bir boyut kazanınca FKÖ Amerikancı tavrını gizleme ihtiyacı hissetmemeye başladı. Devamında da Türk Solu nostaljik fotoğraflar dışında Filistin davasıyla ilişkisini kopardı. https://tr.wikipedia.org/wiki/Filistin_Kurtulu%C5%9F_%C3%96rg%C3%BCt%C3%BC

[8]     https://tr.wikipedia.org/wiki/Kanl%C4%B1_Pazar_(1969)

[9]     https://serbestiyet.com/featured/gul-1-mart-tezkeresini-anlatti-icimizdeki-bircok-batici-tezkereye-karsi-cikti-bircok-yerli-gecmesi-icin-caba-sarf-etti-158870/

[10]   https://en.wikipedia.org/wiki/Arab_Spring

[11]   https://tr.wikipedia.org/wiki/Wall_Street%27i_%C4%B0%C5%9Fgal_Et

[12]   https://www.mazlumder.org/tr/main/yayinlar/yurt-disi-raporlar/19/2010-suriye-insan-haklari-raporu/684

[13]   Detaylı bilgi için: https://www.hertaraf.com/koseyazisi-ustun-bol-dunya-barisi-icin-isvec-ve-finlandiya-ya-hayir-3492 https://www.hertaraf.com/koseyazisi-ustun-bol-ucuncu-dunya-savasina-dogru-3748

[14]   Esasen 3. Yol İnisiyatifinin metni 2012 yılında MAZLUMDER Genel Başkanı Ahmet Faruk Ünsal tarafından bizzat yazıldı. O tarihte akşam namazını Emevi camiinde kılacaklarını zanneden Müslüman camia bildiriye hem uzak durdu hem de emeği geçenleri Şia olmakla, Esed’ci olmakla, hain olmakla vs. suçladı. O günlerde kadük bırakılan bildiri bir yıl sonra intihal ile başkaları tarafından imzaya açıldı. Bu saygısızca tavra rağmen  Ahmet Faruk Ünsal maksat hasıl olsun diyerek bildiriyi imzalamaktan imtina etmedi. İlk haliyle daha geniş bir çerçevede imzaya açılabilecek bildiri bu haliyle daha politize bir şekle dönüştü.

[15]   https://medyascope.tv/2017/11/24/dort-yil-once-suriyede-ucuncu-yol-mumkun-diyenler-hakli-cikti/

[16]   https://www.bloomberght.com/haberler/haber/1958367-numan-kurtulmus-vekalet-savaslarinda-da-bir-sona-gelindi

[17]   Muharrem BALCI, Müslüman Hukukçuyu Bekleyen Tehlikeler DÖNÜŞTÜRME PROJELERİ  https://www.muharrembalci.com/yayinlar/tebligler/239.pdf

[18] https://en.wikipedia.org/wiki/Amina_Wadud

[19] https://tr.wikipedia.org/wiki/Ye%C5%9Fil_Ku%C5%9Fak_Projesi

[20] https://tr.wikipedia.org/wiki/B%C3%BCy%C3%BCk_Orta_Do%C4%9Fu

[21]   A.g.m.

[22]   Seküler Teoloji, Üstün BOL, Yüzleşme Yayınları, İstanbul - 2022

[23] https://en.wikipedia.org/wiki/Bassam_Tibi

[24]   Bessam TİBİ, BOĞAZ'IN İKİ YAKASI AVRUPA İLE İSLAMCILIK ARASINDA TÜRKİYE,

[25]   Muharrem BALCI, a.g.e.

[26]   A.g.m. Aktaran: Mehmet BAYRAKDAR. Dinlerarası Diyalog ve Başkalaştırılan İslâm - İslami Araştırmalar Dergisi

[27]   Enfal suresi 30. ayet

 

 



[1]     Muharrem BALCI, Müslüman Hukukçuyu Bekleyen Tehlikeler DÖNÜŞTÜRME PROJELERİ, https://www.muharrembalci.com/yayinlar/tebligler/239.pdf

[2]     Aktaran: Atasoy Müftüoğlu.

Saidi NURSİ, Emirdağ Lahikasında ABD ve batı ile ilişkileri şöyle savunuyordu: ‘İhtar ediyoruz ki, vatan ve millet ve onların hayatı ve saadeti, hakaik-i Kur’âniyeye dayanmak ve bütün âlem-i İslâm’ı arkasında ihtiyat kuvveti yapmak ve uhuvvet-i İslâmi’ye ile dört yüz milyon kardeşi bulmak ve Amerika gibi din lehinde ciddî çalışan muazzam bir devleti kendine hakikî dost yapmak…” Yine aynı eserde: ‘Şimdi ehl-i iman, değil Müslüman kardeşleriyle, belki Hıristiyan’ın dindar ruhanîleriyle ittifak etmek ve medar-ı ihtilâf meseleleri nazara almamak, niza etmemek gerektir. Çünkü küfr-ü mutlak hücum ediyor…’ diyecektir.

[3]   KMD’ne üye olmak prestijli bir şeydi. 1950’li yıllarda daha Türkiye’de sağlık sigortası duyulmamışken KMD’ne üye olanlar sağlık sigortasına kavuşuyor, hastanelerde, kamu kurumlarında sıraya girmeden öncelik hakkına sahip oluyordu.

Bakınız: Seküler Teoloji. Üstün BOL, Yüzleşme Yayınları, İstanbul 2022

[4]     https://www.youtube.com/watch?v=Ju3uuz7ehTI  Ömer Fevzi Mardin, Arusi Tarikatı Şeyhi olarak pazarlanan karanlık bir isimdir. Esasen Müslümanlardan sayılması tartışmalı olsa da, yaşadığı dönem ve devamında ne Diyanet İşleri Başkanlığı ne de bağımsız İslami oluşumlar ve liderleri tarafından sözleri ve yazıları tenkite uğramamıştır. Bunun tek istisnası cins bir isim olarak Kadir Mısıroğlu’dur. Detaylı bilgi için bakınız: Üstün BOL, SEKÜLER TEOLOJİ, Yüzleşme Yayınları, İstanbul 2022.

[5]     MTTB, kurulduğu 1916 yılından 1960 yılına kadar Kemalist, milliyetçi bir çizgideydi. 1960 yılında İslamcı öğrenciler MTTB’yi ele geçirdi ve bütün çizgisini değiştirdi. Süreç boyunca birkaç kez kapatılan MTTB 2008 yılında Talebe Birliği Federasyonu adıyla yeniden kuruldu. https://www.mttb.org.tr/sayfalar/tarihce/94

[7]     Yeni nesiller Türk Solu’nun Filistin hassasiyetini garipseyebilir. Ancak o tarihlerde Marksist-Amerikancı! Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ile Türk Solu beraber çalışıyor ve cephede birlikte çarpışmak dahil birçok ortak eylem gerçekleştiriyordu. Direniş İslamî bir boyut kazanınca FKÖ Amerikancı tavrını gizleme ihtiyacı hissetmemeye başladı. Devamında da Türk Solu nostaljik fotoğraflar dışında Filistin davasıyla ilişkisini kopardı. https://tr.wikipedia.org/wiki/Filistin_Kurtulu%C5%9F_%C3%96rg%C3%BCt%C3%BC

[14] Esasen 3. Yol İnisiyatifinin metni 2012 yılında MAZLUMDER Genel Başkanı Ahmet Faruk Ünsal tarafından bizzat yazıldı. O tarihte akşam namazını Emevi camiinde kılacaklarını zanneden Müslüman camia bildiriye hem uzak durdu hem de emeği geçenleri Şia olmakla, Esed’ci olmakla, hain olmakla vs. suçladı. O günlerde kadük bırakılan bildiri bir yıl sonra intihal ile başkaları tarafından imzaya açıldı. Bu saygısızca tavra rağmen  Ahmet Faruk Ünsal maksat hasıl olsun diyerek bildiriyi imzalamaktan imtina etmedi. İlk haliyle daha geniş bir çerçevede imzaya açılabilecek bildiri bu haliyle daha politize bir şekle dönüştü.

[21]   A.g.m.

[22]   Seküler Teoloji, Üstün BOL, Yüzleşme Yayınları, İstanbul - 2022

[24]   Bessam TİBİ, BOĞAZ'IN İKİ YAKASI AVRUPA İLE İSLAMCILIK ARASINDA TÜRKİYE,

[25]   Muharrem BALCI, a.g.e.

[27]   Enfal suresi 30. ayet


7 Haziran 2024 Cuma

EY ÖZGÜRLÜK

 İlk gençliğimde odamın duvarlarını süsleyen posterlerden biri Zülfü Livaneli’nin Ey Özgürlük kasetinin afişiydi. Sinead Oconner’ın saçlarını kazıttığı bir konser posteri, Haluk Levent’in çevre kirliliğine dikkat çekmek için uzun saçlarını kestirdiği bir fotoğrafı, Cem Karaca’nın hangi kasetiydi hatırlayamadığım bir tanıtım posteri de odamın duvarlarını süslüyordu. Başka kim vardı o odanın duvarlarında? Bon Jovi, Scorpions, Joan Baez aklımda kalan diğerleri.

O zamanlar Livaneli’nin elinin yüzünün düzgün olduğunu zannettiğim saf zamanlarımdı. Livaneli detone sesiyle ‘Ey Özgürlük’ dediğinde

https://www.youtube.com/watch?v=XKfSDe04BFo

heyecanlandığımı, içimin kıpırdadığını hatırlıyorum. Yıllar sonra siyasete bulaştığında Livaneli’nin bir özgürlük kahramanı olamayacağını, resmî ideolojinin küçük bir aparatı olduğunu fark ettiğimde yüzümün kızardığı kalmış bir de hatırımda.

Aradan çok zaman geçtikten sonra Ahmet Kekeç -Allah rahmet eylesin- CHP’li Livaneli’ye sataşıp her iki cümlesinin birinde ‘Detone Zülfü’ diyerek eski kahramanımı iğnelediğinde onunla birlikte ben de tekrar ettim bu tanımlamayı. Aldatılmışlık hissimi hafifleten tek şey bu olmuştu: Detone Zülfü!

Livaneli özgürlükten bahsediyordu ama hiçbirimiz sormayı akıl edemiyorduk Livaneli’nin kendisi gerçekten özgür müydü? Sorunun cevabını öğrenmemiz çok zamanımızı almadı. CHP’ye katılan Livaneli özgürlük anlayışının ölçülerini bütün aptal sevenlerinin anlayabileceği şekilde deşifre etmişti. Ilık gençliğimin en büyük hayal kırıklıklarından biri sanırım buydu.

O dönemler kendimi solcu zannettiğim cehaletimin farkında olmadan ‘kendine solcu’lara hayranlık duyduğum zamanlardı. Yaşım ilerledikçe solculuğun ırkçılığın sol tarafına karşılık geldiğini anlayacak; ırkçılığın sağ tarafıyla ırkçılığın sol tarafının kan kardeşi olduğunu yıllar sonra fark edecektim.

Fark etmesine fark ettim ama bunu kendime itiraf etmem o kadar da kolay olmadı. Devletin sünnî, erkek ve Türk kimyasını meşrulaştıran isimlerin sağcı ya da solcu parti adı altında doğrudan ırkçı ve Kemalist yapılarını özgürlük numaralarıyla topluma yedirmeye çalıştıklarını bütün angajmanlarımdan sıyrılıp başka bir dünyaya yelken açıncaya kadar kabul edemedim. İnsanın kendi ürettiği yanılsamalardan kurtulması o kadar kolay olmuyor!

"İnsanın zihninden geçen düşünceler konusunda sessiz kalması… İşte köle olmak budur.." diyor Michel Foucault, Söylem ve Hakikat kitabında. İnsan aklından geçen düşünceleri ifade edemiyorsa özgür değildir!

O halde özgür olan kim? Ben özgür müyüm mesela? Diğerlerini köle yapan beni özgürleştiren şey ne? Bugün bu şartlar altında Türkiye’de veya dünyanın herhangi bir ülkesinde özgürce düşüncelerini ifade edebilen bir insan veya insan topluluğu var mıdır? Elbette, hayır!

Olsa olsa özgürlük ihtiyacını karşılayamayan kişinin bunu gizlemek için   özgürlük kelimesini diline pelesenk etmesinden bahsedilebilir.

Canı istediğinde telefonunu bile kapatamayan bir kişinin özgürlük iddiası sadece komik değil yeterince aptalca aslında! Hatta Watsapp kullanıp kullanmama tercihi bile kendisine ait olmayan bir kişinin özgürlük hakkında konuşurken birkaç kez daha düşünmesi gerekiyor.

Kimin sözüydü hatırlayamadım ama ‘Herkesi kendine benzetme hastalığına’ faşizm diyordu bir yazar. Herkesi Türkleştirme, herkesi sünnileştirme, herkesi liberalleştirme, herkesi sosyal demokratlaştırma… Liste böylece uzayıp gidiyor.

Dünyanın herhangi bir ülkesinde dini, alfabeyi, kılık kıyafeti, takvimi, ölçü ve tartı birimlerini, hukuku hatta günlük hayatı bir gecede cebren değiştiren sisteme faşizm denir. Ve dünyanın herhangi bir ülkesinde bu cebren müdahaleye sesini çıkaramayan insanlar köledir. Böyle bir toplumda ister sağcı/solcu ister İslamcı olsun hiç kimse özgürlük iddiasında bulunamaz.

Allah’a ve Peygambere her türlü saldırı ve hakaretin özgürlük adı altında serbestçe yapılabildiği ancak sistemin kutsal metinlerine en küçük eleştirinin bile yapılamadığı bir dünyada hiç kimse özgür değildir! George Orwell’ın 1984 romanı nasıl bir halüsinasyon içerisinde olduğumuzu anlamamıza yardımcı olabilir belki.

Herkesin herkese benzemesi/benzetilmesi meselesi yoğun biçimde son yüz yıla ait bir hastalık. İnsanların giyim ve yeme-içme tarzları, yaşam biçimleri dünyanın birçok ülkesinde neredeyse aynı. Hintlilerin ‘piyasa’ya göre değişik giyimleri genel kamuoyu tarafından meşru kabul edilirken; Arap coğrafyasının yerel kıyafetleri, Kürtlerin hala kullanmaya devam ettiği yerel giysiler muteber görülmüyor. Hatta Türkiye gibi kafası karışık zorbaların çokça yaşadığı ülkelerde utanç verici kıyafetler bunlar.

Kadınların kısa/açık/çıplak giyinmesi meşru ve normal kabul edilirken başka kadınların başörtülü veya pardösülü veya çarşaflı olması yine bu türler için utanç verici bir durum! Oysa sıradan olan herkesle aynı olan değil midir? Bugün kısa ve çıplak giyinmek bir cesaret gerektirmez. Meşru kabul edilen budur çünkü. Her sıradan bu sıradanlığa herhangi bir cesaret gerektirmeden dahil olabilir. Oysa bir kadının çarşaf giymesi büyük bir özgüven, cesaret ve meydan okuma gerektirir. Bu açıdan bakıldığında, sıradanlaşmış çıplaklık karşısında çarşaf giyebilecek kadar özgüveni yüksek olan kadının özgürlüğünden bahsedilebilir, diğerinin değil.

Sadece bedenlerin değil zihinlerin de köleleştirildiği bir dünyada insanın tek başına özgürlük iddiasında bulunması inandırıcı değil. Kılık kıyafetten yeme-içme alışkanlıklarına kadar aynılaştırılmış insanların özgürlük iddiasında bulunup kendisi gibi olmayanları köle zannetmesi de Orwel’ın Hayvan Çiftliği kitabıyla izah edilebilir.

Aklından geçenleri dile getiremeyen hiç kimse özgür değildir. Bu birilerine acı verirken birileri için problem olmayabilir. İnsanlar arasında fark yaratan da budur. İnsanları özgürlüğe yaklaştıran ya da köleleştiren de bu bakış açısıdır!


https://hertaraf.com/koseyazisi-ey-ozgurluk-4169 

 

Bugün Günlerden Halepçe

 CYRANO DE BERGERAC
 19.03.2024

Yıl 1988 İran-Irak savaşının en cafcaflı zamanları. Halepçe İran Irak sınırında bir yerleşim bölgesi... İran ordusu Irak topraklarında ilerlemeye başlıyor…

Saddam Hüseyin İran ordusunun ilerlemesini durdurmak için Kuzey Cephesi Komutanı Ali Tıkriti’yi görevlendiriyor. Bu isim hepinize tanıdık gelmiş olmalı…

İkinci körfez savaşından sonra yakalanarak idam edilen bildiğiniz Kimyasal Ali!

Saddam Hüseyin ve Kimyasal Ali’nin emri ile savaş uçakları Halepçe’yi bombalıyor.

Resmi rakamlara göre beş bin Kürt; çocuk, kadın, yaşlı demeden katlediliyor. Yedi bin Kürt yaralanıyor. Ölen ve yaralanan İran askeri sayısı hiçbir zaman sağlıklı olarak tespit edilemiyor. Saldırıdan haftalarca sonra Halepçe’ye girebilen bağımsız kaynaklar ölü ve yaralı sayısının açıklananların çok üzerinde olduğunu belirtiyor.

Şiwan Perwer Halepçe için insanın içini acıtan bir ağıt yakıyor.

Saldırı sonrasında bölgede yaşayan on binlerce Kürt her şeyini bırakarak Türkiye sınırına dayanıyor. Kar-kış, çamur derken doğa şartlarına yine yeniliyor, yine ölüyor bölge halkı…

Halepçeye giren ilk basın mensuplarından biri Ramazan Öztürk... Ramazan Öztürk’ün ogün çektiği, babasının kucağında ölen çocuk fotoğrafıyla zihinlere kazındı Halepçe katliam. Şöyle diyordu Ramazan Öztürk Halepçe de gördüklerine ilişkin:

"Bütün sokaklar cesetlerle doluydu. Etrafta dayanılmaz bir koku hâkimdi. Körpecik bebelerden bazılarının derileri kavrulmuş, bazılarının vücudu mosmor kesilmişti. Cesetlerin çoğu kadın, çocuk ve yaşlı insanlara aitti. Bazı bebekler annelerinin kucağından fırlamış yerde sere serpe yatıyorlardı. Kimi evinin avlusunda kurulmuş sofra başında; kimi kapının eşiğinde; kimi bebeğini emzirirken; kimi oyun oynarken yakalanmıştı zehirli ölümün pençesine...

Şehrin dışındaki boş tarlalarda ise, toplu halde ölmüş yüzlerce insan vardı. Uzaktan bakıldığında, sanki tarlalarda ot yerine insan bedenleri biçilmişti. Bu açık hava mezarlığında, yine kadın ve çocuklar çoğunluktaydı. Hepsi birbirlerine sokulmuş, korkunç ölüme teslim olmuşlardı.

Bazıları ise, su birikintilerinin başında ölüvermişlerdi. Bunlar da, kimyasal gazların yaktığı vücutlarını suyla ıslatarak kurtulmaya çalışanlardı. Toplu cesetlerin arka planında, otlarken yine zehirli gazın etkisiyle telef olmuş ve vücutları şişmiş hayvanların görüntüsü göze çarpıyordu. Kısacası, bomba isabeti almış birkaç binanın dışında her şey yerli yerindeydi, ama bütün canlılar ölmüştü."

Şimdi önümde Halepçe’de katledilen insanların fotoğraflarından oluşan İngilizce bir albüm var. Küçücük çocuklar, yaşlı kadınlar, su kenarlarında yığılmış genç kızlar annesinin babasının kucağında bebekler. Şişmiş hayvanlar, kimyasal gazın etkisiyle yüzleri tanınmaz hale gelmiş insanlar.

Bütün bunlar deriye, göze, boğaza, akciğere, sinir sistemine ve solunum sistemine büyük zararlar veren hardal gazı denilen kimyasalın marifeti…

Elimdeki fotoğraf albümü İran’lı fotoğrafçıların Halepçe’de çektikleri fotoğraflardan oluşturulmuş. Albüm Halepçe katliamına ilişkin bir sergide, İstanbul’da imzaya açılmış. Şimdi hep birlikte Fotoğraf albümü üzerine elyazısı ile yazılmış ve imzalanmış metinleri okuyalım. Farklı cephelerden tanıdık bildik insanlar bakın Halepçe için nasıl bir araya gelmişler, nasıl birlikte hüzünlenmişler…

Ve dileyelim başka halepçe olmasın… İnanamasak da dileyelim…

Yücel ÇAKMAKLI / Yönetmen
“Bu olayı tv ve basından takip ederken çok azap çektim. Albüme bakmaya tahammülüm yok… 12.8.1988

Mehmet METİNER / Gazeteci
Halepçe sokaklarında boylu boyunca yatan o insanların yerinde biz de olabilirdik. Halepçe hepimize, tüm insanlığa yönelik bir katliamın resmidir. Müslüman Kürt Hiroşiması olarak nitelendirebileceğimiz bu katliamı nefretle kınıyorum; bu katliam karşısında suskun kalmayı tercih eden veya gerekli tepkiyi göstermeyen Müslüman olsun - olmasın herkesi de kınıyorum. 13 Ağustos 988

Hasan AKSAY / Eski Adalet Bakanı
En yüce olarak yaratılan insan’ın Allah ve ahiret inancına ulaşamayınca nasıl “Hayvandan da aşağı” bir duruma düştüğünü gösteren, insanlık tarihinde birçok olay vardır. Ancak Esad’ın Hama, Humus katliamı, İsrail’in Sabra ve Şatilla vahşeti ve Saddam’ın Halebce cinayeti vahşette kırılan yeni rekorlardır. Çağımız insanını derin ızdıraba düşüren, vicdanları kan gölüne çeviren hadiselerdir. İnsan olarak ayakta kalabilmek için bunları lanetlemek ve bu yolda bir şeyler yapabilmek için çalışmak şarttır.


Münür AYDIN / SHP Beyoğlu ilçe Başkanı
“Çocuklar öldürülmesin, şekerde yiyebilsin” Büyük ustanın sözlerine ekleyeceğim tüm insanlar öldürülmesin.

Ercan KARAKAŞ / SHP Milletvekili
Amaç silahsız bir dünya olmalı… İnsanlar barış ve dayanışma içinde yaşamalı…

Cafer SOLGUN / Yazar

Savaşsız, sömürüsüz, barış içerisinde bir dünya için… Ezilen dünya halkları elele…

Aziz NESİN / Yazar

Salt kimyasal silahlara değil… salt Halepçe’deki facia’ya değil… Kimyasal, çekirdeksel, konvansiyonel her türlü silahlara ve silahlanmaya hayır! Salt Halepçe’de değil, dünyanın her yerinde savaşa hayır! Halepçe, bu “hayır” ın acılı gerekçelerinden biridir. 17.8.1988

Erol KAYA / Eski Pendik Belediye Başkanı

Zulmün her türlüsüne dur demek için bütün insanlığı ve insanları barışa ve huzur dolu günler için daha çok çalışmaya davet temenni ve dua ile. 19.8.1988

Hüseyin HATEMİ

Zalimler ergeç işin neye varacağını, ne hale gireceklerini bilecek, ve göreceklerdir. Saddam da Kur’an-ı Kerim’in bu hükmü dışında değildir. Halebçe unutulmasın zalimlere bu gibi zulümler için meydan verilmesin!

Ali BULAÇ / Yazar

Nikaragua’da bir batılı gazetecinin burnu kanadığında dünyayı ayağa kaldıran, her Allah’ın günü insan hakları, barış, özgürlük ve demokrasi gibi lafları dillerinden düşürmeyen tüm dünyanın iki yüzlü hümanist havarilerine, masumken haksız yere katledilen Halepçe halkının bu utanç verici manzaraları ithaf olunur. Allah mustazaf halklaı önder kılacaktır. 24.8.1988

Recep Tayip ERDOĞAN

Çocuklar… Analar… Babalar…

Hiçbir müdafaa imkanı olmayan mazlumlar. Egemen güçlerin vahşi emellerine kurban edilen binlerce masum insan… müstekbirlerin karşısında mustazaflar…
Akıtılan kanlar… duyulan aahhlar… zalimlerin boğulacağı son olacaktır. “her kamlin zevali yakındır”. Şerrin de, zulmünde bir kemali vardır. Bu tablo o anı tespit etmektedir. Müjde . .. ızdırabımızda, gözyaşımızda düğümleniyor. Zafer bu tabloların arkasından “azizün züntikam” ile tecelli edecektir.30.8.1988

Emre KONGAR

Savaşın her türlüsü, her yerde, her zaman mide bulandırıcı.17.8.’98


https://hertaraf.com/koseyazisi-bugun-gunlerden-halepce-4085 

 

Kalkınma / Ahlak / İnsan Hakları

 ÜSTÜN BOL
 05.06.2024

Mehmet Akif'in kalkınmaya atfettiği anlam ile neoliberal dünyanın verdiği anlam arasında büyük bir fark vardır. Akif "kalkınma" derken şifa bulma, iyileşme kavramlarını öncelerken-ki, "görünen, bir daha kalkınması artık pek zor" (Hasta Şiiri)-; modern dünyanın kalkınma tanımı tüketim ve davranış kalıplarında dönüşüm anlamına geliyor. Sözlüklerde kalkınma diye aradığınızda karşınıza çıkan tanım: 'Bir ekonomide halkın değer yargıları, dünya görüşü ile tüketim ve davranış kalıplarındaki değişmeleri içerecek biçimde toplumsal ve kurumsal yapıda dönüşüme yol açan büyüme' şeklinde ifade ediliyor.

Ahlak ve kalkınma ise muhatapları itibariyle farklı yer ve durumlara işaret ediyor. Örneğin 'devletin ahlakı' diye bir şeyden bahsedilemezken, aynı şekilde yurttaşın kalkınmasından da bahsedilemez. Çünkü devletin ahlakı olmaz, adaleti olur. İnsanın ise kalkınması değil ahlakı olur. Ekonomik özgürlüklerin gelişmesi maddi anlamda felaha erme insanın kalkınması olarak tarif edilemez. Her halükarda kavramların muhataplarınca değerlendirilmesi ve üzerinde durduğunda değer atfetmeyen yerlerle ilişkilendirilmemesi gerekir.

Güncel örnekler üzerinden giderek ve sadece yirmi yılı aşkın AK Parti iktidarında yapılan ekonomik/sanayi atılımlarını göz önüne alarak ahlak ve kalkınma arasında nasıl bir korelasyon olduğuna bakabiliriz.

Marmaray, şehir hastaneleri, adliye sarayları, bölünmüş yollar, kentsel dönüşüm projeleri, gecekondular yerine inşa edilen gökdelenler, havaalanları, stadlar, spor kompleksleri, barajlar, şehri bir ağ gibi ören metrolar ve diğer enerji yatırımları, hızlı tren projesi, yollar, köprüler, ihracat rakamları ve bir sürü başkaca iş kalemi ve sayı görece olarak ülkenin büyük bir atılım/kalkınma içinde olduğunu hepimize gösteriyor. Hele hele eski dönemlerin iş bilmezliği ve yetersizliğiyle kıyaslandığında ülkenin tarihi boyunca gerçekleştirdiği en önemli atılımları bu iktidar döneminde gerçekleştirdiğini; modern zamanların bir zorunluluğu olması yanında ülke potansiyelinin ortaya çıkarılması ve tehdit/tehlike önceliklerinin değişmesinin bunda etkili olduğunu da söyleyebiliriz.

Ancak ekonomik-endüstriyel kalkınma modelleri dünyanın her yerinde olduğu gibi ahlaki gelişimle paralel süreçler değildir. Yani insan ahlakının büyümesi ve değer kazanması ekonomik girdilerle paralel yürüyen adımlar değildir. Esasen ahlak bugün itibariyle girdileri nedeniyle dini/İslami bir kavram da değildir. Daha çok bir ortak değerler bütünü diyebileceğimiz ahlak kavramının Müslüman olmayan unsurlarda da yerleşik ve değerli olması "kıymetli ortak değer" hüviyetindendir.

Vasat Ahlak

O halde ahlak dediğimiz kavramın kadın erkek ilişkileri üzerinden tasnif edilmesi ve bu ilişki biçimlerine göre insanların çeşitli derecelerde ahlaklı ya da ahlaksız olarak tanımlanması vasat bir ahlak tanımının ve algısının bir sonucudur.

Toplumlar değiştikçe ahlak algıları da değişir/şekillenir. Dolayısıyla tek bir ahlak tanımı ve tek bir ahlak algısından bahsetmek değişen şartlarda insanları zorda bırakabilir. Toplumların iletişiminin ve paylaşımının kolaylaştığı ve hızlandığı zamanımızda ahlakı belirleyen olguların da değiştiğini gözlemleyebiliriz.

Doğa ve hayvanlarla doğru iletişim elli yıl önce "daha" değersiz iken bugünün dünyasında ahlakı belirleyen başat aktörlerden biridir. HES'lere ve nükleer santrallere gösterilen tepki, gecekonduların yerine gökdelenlerin inşa edilmesi, kentsel dönüşüm adı altında yapılan faaliyetlerin tepki toplaması, adalet sarayları hızla yükselirken adaletin aranır bir nesne olması, sağlık hizmetleri yaygınlaşırken sağlığın bir sektör olarak ilaç tüccarlarına endekslenmesi ve benzeri gelişmeler kalkınma - ahlak ilişkisinin çatışma alanlarını oluşturmaktadır.

Bir yandan ülke hızla kalkınırken, kişisel refah düzeyi yükselirken yeni zenginler hızla çoğalırken, ülke olanaklarından ziyadesiyle istifade eden yeni zengin neslin geride bıraktıkları eski mahalleleriyle kurdukları ilişki biçimi başka bir ahlaki ölçüttür. Zengin olanın fakir olana zenginliğinden doğan borcunu görmediği bir dünyada, kalkınma-ahlak ilişkisinin doğru düzlemde bulunduğu söylenemez.

Kendi genel geçer siyasi doğrularını başkaları üzerinde demoklesin kılıcı gibi sallandıran konjonktürel doğrucu halk kesimleri, başkasının yaşam alanına, düşünce dünyasına tahammül edemeyen otorite ve egemenlerin, amelleri ve niyazları ne olursa olsun ahlakilikleri tartışma konusudur.

Sokaklarında mültecilerin aç ve sefil dolaştığı bir ülkede ahlak sahibi insanlar bu durumu görmezden gelemezler ve kaloriferli evlerinde otururken "Allah yardım etsin" lafzıyla sorumluluklarından feragat edemezler. Kişisel ekonomik gelişmişliğin artması, toplumda bireyselciliğin artmasına neden oluyorsa, insanların banka hesaplarının kabarması mahallelerini terk etmelerine, mahalle değiştirmelerine ve ihtiyaç sahiplerine yardım etmek yerine  görmezden gelmelerine neden oluyorsa kalkınma ile ahlak arasındaki ters orantı üzerinde düşünülmelidir.

Devletin evsiz, bakıma muhtaç, ihtiyaç sahibi insanlar için barınma ve yiyecek ihtiyaçlarını karşılayacak düzenlemeler yapması devletin ahlakı ile ilgili değil adına sosyal devlet dediğimiz olgu ile ilgilidir. Dolayısıyla devletin sorumluluklarını yerine getirmesi toplumların taşıması gereken ahlaki değerleri hükümsüz kılmayacağı gibi; toplumsal sorumlulukları da ortadan kaldırmaz.

Mahallelerin "gecekondu" denilerek kentsel dönüşüm adı altında yok edilmesinin zararları onlarca yıl sonra karşımıza çıkacak; koruyan, gözeten, eğiten ve sahip çıkan mahalle ve sokak kültürünün çok katlı binalara terki, yok edilen komşuluk ilişkileri yalnızlaşan ve yalnızlaştıkça bireyselleşen insanlar için bir felakete dönüşebilecektir.

Yardım örgütlerinin çoğalması, her toplum tabakasının kendi kontrollerinde yardım örgütleri kurarak muhtaçlara yardım etmesi, kendi cemaat ve meşreplerinin görünürlüğünü artırmaya çalışmaları da üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken bir husustur. Yardım örgütleri vasıtasıyla toplumsal sorumlulukların yerine getirilmesi kolaylaşırken, yardım edenler açısından yapılan yardımın niceliği ile niteliği arasındaki ilişkinin de muhataplarının vicdanında değerlendirilmesi elzemdir.

Bütün bunlara rağmen ulaşım ve iletişim kanallarının hızlanması ve kolaylaşması, dünyanın farklı kimliklerinin ve uygulamalarının görülmesi ve yaygınlaşması başta "Kürt Meselesi" olmak üzere ülkenin ihtiyaç duyduğu demokratikleşme/normalleşme adımlarını hızlandırmaktadır. Geçmişte bir bölünme nedeni olarak görülen anadil tartışmaları artık rahatlıkla sürdürülebilmekte, değiştirilen yer isimleri aslına rücu ettirilmekte, geçmişte bir korku nesnesi olarak değerlendirilen ülke içindeki etnik unsurların talepleri rahatlıkla konuşulabilmekte ve yavaş da olsa bu alanlarda ilerleme kaydedilebilmektedir. Ancak ekonomik kalkınma hızıyla kıyaslandığında hak ve özgürlüklerin iadesi alanında iradi aklın ve toplumsal ahlakın aynı hızda çalışmadığı da görülmektedir.

İster iktidar, ister muhalefet olsun bütün siyasi aktörlerin "kalkınma ekonomisi" üzerinden kurdukları siyasal düzlem, ekonominin iyi olması halinde, kişi başına düşen milli gelirin artması halinde ülkenin yaşadığı bütün sorunların çözüleceği okuması hem Türkiye örneğinde hem de dünyada başka örneklerde görüleceği gibi yanlış bir okumadır.

İnsanın en değerli vazgeçilmezi onurudur. İnsan onurunun çiğnendiği yerde hiçbir kalkınma modeli şifa üretemez. Kalkınma modelleri üzerinden ahlak inşası eğri cetvelle düz çizgi çizmeye benzer ki, bu durum kısa vadede sorunların sümen altı edilmesini sağlasa da uzun vadede daha ciddi sorunların kaynağını teşkil eder.

Ağır Sanayi Hamlesi Tenakuzu

Milli Görüş çizgisinin muhalefet diskurunu teşkil eden "Önce Ahlak Ve Maneviyat" söylemi ile Demokrat Parti çizgisinin ve devamında Özal'ın sürdürdüğü neoliberal söylemler arasında ne fark kaldığı hususu da zamanın ruhu gereği irdelenmelidir.

Milli Görüş'ün "ağır sanayi" hamlesiyle yan yana kurguladığı "Önce Ahlak Ve Maneviyat" çizgisinin -bu çizgiyle ilgili eleştiriler baki kalmak kaydıyla-  kısa sürede kalkınmacılık üzerinden bir ahlak inşasına dönüşmesi, içinde sorunlar barındırır. Kalkınmanın bizatihi ahlak üreteceği düşüncesi siyasi bir modelin sorunu olmaktan öte yıllarca başka öncelikleri olduğunu iddia eden kitlelerin dönüşümünü göstermesi ve büyük bir aşkla savunulan sloganların aynı aşk hızıyla nasıl terk edildiğinin gözlemlenmesi açısından da önemlidir.

Siyasi partilerin politikalarını belirleyen en önemli unsurun kitleler olduğu düşünüldüğünde siyaset mekanizmasının kalkınmacı tutumunun öncelikle halkın talepleriyle örtüştüğünü, bu örtüşmenin bir siyaset modeli ürettiğini belirtmeliyiz. Suçu siyaset mekanizmasının omuzlarına yüklemek, siyaset mekanizmasını işleten ve yönlendiren kitlelerin sorumluluğunu görmezden gelmek doğru bir sosyal okuma olmayacaktır.

Hangi nedenle önceleniyor olursa olsun toplumsal değerleri ihmal ederek yürütülen her kalkınma modeli beraberinde sorunlar da getirecektir. Kalkınmanın her derdin şifası olacağı öngörüsü ülke örneğinde görüldüğü gibi başarısız olmuştur. Ülkenin içinde bulunduğu sorunların çözümünde ortak bir duygu olarak ahlak/adalet kavramının belirleyici olması, insan onurunu zedeleyen kimi uygulamaların bu kavram çerçevesinde sona erdirilmesi, insanların kamu otoritesine güveninin tesisi için adalet duygusunun yeniden tesisi ve bu güveni oluşturacak uygulamaların yaygınlaşması çok daha hakkaniyetli, vicdani ve makbul bir  düzenleme olacaktır.

         Kalkınma ve ahlak ilişkisini tesis ederken kavramlardan birini görmezden gelerek veya birini diğeri için feda ederek davranmak hem tercih edilen kavramın başarı kabiliyetini yavaşlatacak hem de beklenilen faydanın oluşmasını engelleyecektir. Ülkeler elbette kalkınmak ve güçlü olmak ister ancak güçlü olurken milletleri var eden değerlerin terk edilmesi /görmezden gelinmesi güçlü bir görünüm arkasında çöküş felsefesini yetiştirmek anlamına gelir.

Toplumsal duyarlılıklara sahip çıkan; aile bağları korunmuş, komşuluk ve mahalle ilişkileri, yardımlaşma ve paylaşma duyguları kuşaktan kuşağa bir ödev olarak aktarılmış; hayvanlara, doğaya saygılı, estetik kaygıları ihmal etmeyen ve insanı önceleyen bir kalkınma modeli tesis edilmeden; insanın insanla barışı tesis edilemeyeceği gibi devletin insanla ilişkisi de sağlıklı bir mecrada yürütülemez.

İnsanın insan olma vasfından dolayı biricik kabul edileceği ve bütün uygulamaların bu biriciklik ekseninde tesis edileceği bir kalkınma düşüncesi ve dünya algısı bütün insanlığın ama özellikle Müslüman insanların çocuklarına borcudur.

 https://hertaraf.com/koseyazisi-kalkinma-ahlak-insan-haklari-4185 

 

SEÇİMİN KAYBEDENİ: KANAL İSTANBUL VE İSRAİLLE TİCARET

 ÜSTÜN BOL
 18.04.2024

 

 

İlginç bir seçmen davranışı ile karşı karşıyayız. Evet, ekonominin uzun süredir kötü seyri ve emeklilerin 10 bin lira ile geçinmeye zorlanması seçmenin ikinci ve üçüncü derecede davranışlarını etkiledi. Ama, ekonomi Mayıs 2023 seçimlerinde de kötüydü ve seçmen kötü ekonomik tabloya rağmen oy kullanırken bu kötü tablonun mimarına oy vermekten çekinmedi. O halde seçmen davranışlarını birinci derecede etkileyen faktör ekonomi değil!

31 Mart seçimlerini diğer seçimlerden ayıran bir başka neden ise neredeyse bütün büyük şehirlerde kimlerin kazanacağının bir ay önceden belli olmasaydı. Her ne kadar anket şirketleri kafaları bulandırmak için elinden geleni yapsa da seçmen nazarında kirlenmiş araştırma şirketlerine itibar edilmedi. Manipülatif araştırmalardan uzak durduğunu zannettiğimiz GENAR bile ilginç anket sonuçları açıkladı. Bunun bir iş kazası olduğunu düşünmemiz için yeterince saf olmamız gerekli!

Seçimlere yaklaşık bir ay kala M. YAVAŞ’ın önündeki anket sonuçları seçimleri 20 puan farkla kazanacağını söylüyordu. YAVAŞ, sonuca inanamadığı için bu araştırmayı kamuoyuyla paylaşmadı. Ancak, devamında iki ayrı anket şirketi de 18-20 puan farkla kazandığına dair sonuçlar önüne koyduğunda M. YAVAŞ büyük bir özgüvenle sonuçları açıkladı. Bu özgüven YAVAŞ’ın konuşmalarını ve rakibine karşı söylemlerini de değiştirdi. Önceleri daha sakin ve itidalli davranan M. YAVAŞ’ın seçimlerin son iki haftasında sergilediği meydan okuyan tavrın gerekçesi buydu. Hatta oy kullandıktan hemen sonra televizyonlara verdiği demeçte ‘Akşam 21.00’de belediyenin önünde kutlamaya davetlisiniz.’ derken sonuçtan emin olduğunu ilan ediyordu. Nitekim anketlerde görünenden daha büyük bir farkla seçimi kazanmayı başardı.

İstanbul seçimleri de benzer bir senaryoyla neticelendi. İktidar partisinin DEM parti ile yaptığı kayyum pazarlığı kamuoyuna açıklanmasa da seçmen gözünde olumsuz etki yaptı. DEM parti iktidara güvenmese de büyükşehirlerde kendi adaylarını gösterdi. Kürt seçmen bu pazarlığı dikkate almadı ve başta Esenyurt olmak üzere hâkim olduğu yerlerde en güçlü muhalefeti destekledi. İmamoğlu, Ankara kadar sonuçtan emin olmasa da son birkaç haftada kazanacağına inanmıştı.

Mansur YAVAŞ ve Ekrem İMAMOĞLU’nu favori yapan aslında belediyecilik başarısı değil, rakiplerinin zaafları idi. Turgut ALTINOK, 2009 seçimlerinde Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday olmaya çalışırken onu yıpratan ve aleyhinde propaganda yapan kendi parti teşkilatıydı. Aynı teşkilat 2024 seçimlerinde Altınok’un adaylığını açıklayınca balık hafızalı olmayan seçmen hem adaya hem partisine karşı durmaktan çekinmedi.

İstanbul’da ise daha farklı bir tablo çıktı karşımıza. İstanbul’un en büyük sorununun deprem olduğu düşüncesiyle kentsel dönüşümü gerçekleştireceği iddiasıyla Murat KURUM aday yapıldı. İmamoğlu gibi siyaseten ‘yırtık’ bir ismin karşısına, mülayim, efendi, cami cemaatinin en ön safında duran bir simayla Kurum aday yapılınca aslında netice belli olmuştu. Üstelik yoğun bir Karadeniz oyu barındıran İstanbul’da, Karadenizli bir adayın karşısına İç Anadolulu bir ismin çıkarılması sonucu sürpriz olmaktan çıkardı.

Ancak, seçimin kaybedilmesinde ekonomi ve hemşericilik yaklaşımından daha etkili parametreler de vardı. Üstelik bu parametreler televizyon ekranlarında dile getirilmedi ve neredeyse hiç konuşulmadı. Bir dip dalga halinde alttan alta yürüdü ve sonuca ulaştı. İmamoğlu ve ‘gazeteci arkadaşları’ Kurum’a karşı ısrarla Kanal İstanbul’u sordular. Kurum’un en yumuşak karnı Kanal İstanbul’du. ‘İstanbul’un gündeminde olmayan bir konu bizim gündemimizde olmaz’ diyerek konuyu savuşturmayı denedi Murat Kurum. Oysa aynı anlarda Kanal İstanbul için yol, köprü ve altyapı imalatlarının ihaleleri yapılıyor, ihalesi yapılmış işlerin imalatı devam ediyordu. Ekonomik zorluklar yaşayan İstanbullular bu ikircikli tavrı gördüler ve not ettiler. 10 Bin lira ile geçinmeye çalışan emekliler, orta ve dar gelirli insanlar kendilerinden esirgenen ücretlerin hayatlarında hiçbir karşılığı olmayan Kanal İstanbul projesine aktarılmasını kabul etmediler.

Üstelik İstanbul’un nüfusunu azaltmayı, Anadolu’ya geri dönüşü savunduğunu iddia eden iktidarın, körfez ülkeleriyle anlaşarak İstanbul nüfusunu en az iki milyon artıracak bir projede ısrar etmesi kabul edilemezdi ve kabul edilmedi. Aynı iktidarın deprem ve kentsel dönüşüm iddiası da bu projeyle inandırıcılığını kaybetti.

Seçimlerden birkaç ay önce ilginç başka bir gelişme daha yaşandı. Hırsız İsrail ve hırsız Yahudiler Gazze’de bir soykırıma başladı. İktidar bu soykırıma karşı sözlü açıklamalar yaptı ama fiili bir karşılık vermedi. İsrail’le ticaret devam etti. Üstelik bu ticareti savunmak için üretilen argümanlar son derece onur kırıcıydı. Bir yandan ise iktidar, İsrail’le ticaret yasaklansın diye haykıran insanlara karşı kaba güç kullanmaya başladı. Sadece kendisine yönelik protestolar değil Zorlu Holding gibi uluslararası sermayenin protesto edilmesini de engelledi. Zorlu holdingi protesto eden insanlar holding önünde gözaltına alındı. Sanki holdingin ortağıymış gibi davranan iktidar ağzını açan herkesi polis merkezlerine götürdü. En son İstiklal Caddesinde yapılan protestolarda başörtülü kadınlar, gençler ters kelepçe ile gözaltına alındı. Tüm bunlar olurken eğitilmiş troller protesto edenlerin İsrail ve İran ajanları olduğunu, dış güçlerin oyuncağı olduklarını yaymaya başladılar. Neticede kaybedilen bir seçimin ardından iktidar İsrail’le ilişkilerde ne olduğu çokta anlaşılmayan kısıtlama kararlarını açıkladı. Bu karardan sonra da Türkiye’den gemiler İsrail’le ticaret için yola çıkmaya devam etti. Bunlar daha önceden anlaşması yapılan ticari faaliyetler olduğu için kısıtlama kapsamında değerlendirilmiyordu!

İktidar seçim hezimetinin ardından beylik cümlelerle daha önce olduğu gibi, mesajı aldıklarını, kendilerine çekici düzen vereceklerini ve seçmenin taleplerine yanıt vereceklerini açıkladı. Son on yılda yapılan bütün seçimlerin ardından yapılan benzer açıklamalar sonucun bu kez de farklı olmayacağını, iktidar partisinin sonuçları doğru okuyamayacağını gösteriyor!

İktidar eğer geçmiş seçimlerden ders çıkarabilmiş olsaydı 20 küsur yıllık hanedanının en kötü aday tespitini yaparak seçmenin karşısına çıkmazdı. Buna karşın CHP, üzerindeki bütün yüklerden arınarak seçmen karşısına çıktı. Yorulmuş, yıpranmış ama hırslarını dizginleyemeyen isimlerle yollarını ayırdı. Kemal Kılıçdaroğlu’nun 14 senedir sürdürdüğü Kemalistleri terbiye edip muhafazakarlarla barışma projesine sahip çıktı ve başarılı bir sonuç aldı.

Özgür Özel, CHP’nin abisi değil tarihi hükmünde olan, 86 yaşındaki Yılmaz Büyükerşen gibi ağırlıklarla yolunu ayırıp, Eskişehir’de 55 yaşındaki Ayşe Ünlüce ile belediye başkanlığını kazandı. Ordu’nun merkez ilçesi Altınordu’da Ulaş Tepe’yi aday yaparak 33 yaşında belediye başkanlığını kazanmasını sağladı. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Buna karşılık iktidar partisi 1990’ların CHP’si gibi ahı gitmiş vahı kalmış isimlerle yola devam etti. Ordu Büyükşehir Belediye Başkanlığını 74 yaşındaki bir isimle kazandı ama 2014 seçimlerine göre 15 puan kaybetti. 2014 seçimlerinde Ordu’da 20’de 20 yaparak tulum çıkaran AK Parti, 2024 seçimlerinde 8 ilçe belediye başkanlığını kaybederek ancak 12 belediye kazanabildi. Üstelik bu seçim adaya rağmen Erdoğan’ın ceketine oy veren seçmenler sayesinde kazanıldı. Altınordu’da AK Parti’nin kaybeden adayı ise ağır Ankara bürokratı pozlarındaydı. Seçmen 1990’lardan kalma seçim stratejilerine itibar etmeyeceğini oyuyla gösterdi. Ordu seçimleri için ilginç bir durumun söz konusu olduğunu da belirtelim. Her ne kadar Ordu’da seçimi AK Parti kazanmış olsa da seçimle ilgili şaibeler hala gündemden düşmüş değil! Hiç katlanmadan sandıktan çıkan oylar, oy çuvallarını mühürlenmeden evine götüren sandık başkanları, çift mühür var denilerek iptal edilen Enver Yılmaz’a ait 30 binin üzerindeki oy seçimlerin 1946 seçimlerine benzediğini gösteriyor! Üstelik sokakta neredeyse bütün insanlar bir seçim manipülasyonu olduğundan emin! Önümüzdeki beş yıl boyunca şehir yönetiminin üzerinde bu şaibenin bir hayalet gibi dolaşacağından kimsenin şüphesi yok!

Peki, bu hezimetin iktidar açısından sorumlusu kim? Beş yıl önce olsaydı kesinlikle Erdoğan’ın yenilgisi diyebileceğimiz bu süreç, 2024 seçimleri için geçerli değil! Kanal İstanbul ve İsrail’le Ticaret AK Parti seçmeninin yaklaşık 4 milyonluk bir kesiminin sandığa gitmemesine neden oldu, yaklaşık 1 - 1,5 milyon seçmen de geçersiz oy kullanarak iktidara bir ders vermek istedi, bu doğru. Ancak bu seçimde bütün merkezi hatalara rağmen doğru adaylarla daha başarılı bir seçim geçirilebilirdi. Erdoğan bu hezimette merkezi yönetimle yerel yönetim ilişkilerini birbiriyle eşleştirdiği için hatalı ama aday belirleme süreçlerinde güvendiği isimlerden gelen yanlış bilgilere itibar ettiği için kaybettiğini söylemek yanlış olmaz. Son on yılda AK Parti aday belirleme süreçlerinde çok yanlış isimlerle yola çıktı. Ancak bu seçimde aday isimlerinin yandaş anketlerle ve şehirlerin abisi hüviyetindeki kifayetsiz muhterislerin etkisiyle belirlendiğini görmeliyiz. Erdoğan’ın aday belirleme süreçlerinde 2002’den bu yana en masum olduğu seçim 2024 seçimleridir desek yeridir. Etrafındakilere gereksiz biçimde güvenen, çeşitli illerde inisiyatifi gereksiz şekilde itibar ettiği isimlere bırakan Erdoğan en ağır yenilgisini yakın çevresi sayesinde aldı.

Seçime birkaç hafta kala sonuçları öngören Erdoğan kendini öne çıkardı ve risk aldı, ‘Bu benim son seçimim’ diyerek bir hamle yaptı. ‘Adaylar kötü de olsa benim ismime oy verin’ diyen Erdoğan’a seçmen; ‘Biz, Mayıs 2023 seçimlerinde bu çağrıya karşılık verdik ama bu kez yerel yöneticileri seçiyoruz bu cumhurbaşkanlığı seçimi değil’ diyerek yanıt verdi.

Neticede ekonomi yönetiminde yıllardır devam eden istikrarsızlık, CHP’nin cumhurbaşkanlığı seçimlerinde sergilediği geriden pazarlıklara benzeyen ve derinden derinden sürdürülen Kanal İstanbul projesi ve en nihayetinde halkın karşı çıkmasına rağmen yürütülen İsrail’le ticaret gibi büyük hatalarla, AK Parti tarihinin en kötü adaylarıyla girdiği seçimden büyük bir yenilgi ile ayrıldı. Belki bu sert uyarı, 2019 seçimlerinde gösterilmiş olsaydı ve AK Parti gerçekten seçim sonuçlarını doğru okuyabilseydi bu ağır hezimet yaşanmayabilirdi. Bugün ise iktidarın mevcut yorgun ve bürokratik oligarşiye teslim olmuş yapısıyla seçim sonuçlarından dersler çıkararak kendine çeki düzen vereceğini düşünmek hayal gibi görünüyor.


https://hertaraf.com/koseyazisi-secimin-kaybedeni-kanal-istanbul-ve-israille-ticaret-4130 

Kemal Kılıçdaroğlu

 


 ÜSTÜN BOL

 06.04.2024

     

 

 

Deniz BAYKAL, 2010 yılında bir kaset kumpası ile istifaya zorlanmış; hemen ardından da aday olmayacağını açıklayan Kemal KILIÇDAROĞLU aday yapılarak Cumhuriyet Halk Partisinin genel başkanı seçtirilmişti.

Kılıçdaroğlu’nun genel başkan seçildiği genel kurul sonrası parti kamuoyunda yaşanan heyecan siyaseti takip edenlerin hala hatırındadır.

Özgür Özel’in genel başkan seçildiği genel kurul sonrasında biraz da Cumhurbaşkanlığı seçiminde alınan ağır yenilginin etkisiyle CHP’lilerin heyecandan çok korku yaşadığını da kaydedelim.

‘Özgür Özel’den genel başkan mı olur?’ tedirginliğinin hala sürdüğünü söylemek de mümkün.

31 Mart seçim zaferiyle bu korkunun bir süre sümenaltı edileceği de aşikar.

CHP’yi 31 Mart zaferine taşıyan süreci Özgür Özel’in başarısı ve CHP teşkilatlarının değişim heyecanına bağlamak bana çocukça geliyor!

Üstelik bunu söylediğimizde yeni yönetimin ‘başarı’ hikayesine çok doğru olmadığı halde su taşımış oluyoruz.

Öte yandan bu seçimin asıl galibi Kemal Kılıçdaroğlu’na haksızlık etmiş oluruz.

Parti teşkilatları genel başkanlarına bağlılıklarını bildirmek için bu yolu deneyebilir elbette ancak; bizler gibi filmi dışarıdan seyredenlerin Kemal Kılıçdaroğlu’nun hakkını teslim etmesi gerekiyor.

2000 Yılından itibaren siyasetin yeniden dizayn edilme sürecini gözden geçirdiğimizde ilginç bir tablo çıkıyor karşımıza.

Amerikadan yola çıkıp Balkanlar üzerinden ülkemize giriş yapan yüksek hava basıncı, Türkiye’de yobaz/kemalist askeri ve sivil bürokrasiyi tasfiye etmeyi planlıyordu.

Başta ABD olmak üzere ‘Avrupa’ taş kafalı Kemalistlerle artık yol yürünemeyeceğini, onun yerine liberal demokrasiye rıza gösterecek yeni bir süreç planlamıştı.

Bu plan çerçevesinde 28 Şubat sonrası oluşan konjonktür bir ismi işaret ediyordu. O isim Recep Tayyip ERDOĞAN’dı.

2002’den 2011’e kadar işler iyi giderken, bu tarihten sonra Erdoğan’ı kontrol edemediğini düşünen ‘Batı’ kendine yeni yol arkadaşları aramaya başladı.

2023 seçimlerine kadar kavgalı bir süreç yaşansa da Erdoğan arkasına aldığı kamuoyu desteğiyle ‘batı’ya karşı ayakta durmayı başardı.

İktidarı bir şekilde dizayn etmeye çalışan ‘dış güçler’ yeni sistemi meşru kılabilmek için muhalefeti de dizayn etmeye karar verdi.

Bu dizayn operasyonu bir Amerikan aparatı olarak FETÖ üzerinden yürütüldü ve kaset kumpasıyla Deniz Baykal CHP genel başkanlığından uzaklaştırıldı.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkan seçilmesiyle birlikte CHP vitrininde baskın şekilde yer alan, yobazca Kemalist bir tutum sergileyen, 28 Şubat artığı Çerkez, Sünni (inanç değil gelenek), Türk oyuncular tasfiye edildi.

Yerine yontulmuş bir kemalizm ekseninde Türk, Alevi yeni aktörler vitrine taşındı.

Kılıçdaroğlu’nun ilk on yılı seçmen nazarında kuşkuyla karşılandı ve iktidarın bütün hatalarına rağmen gerekli karşılığı görmedi. Çünkü seçmen gözünde CHP hiçbir zaman sözüne itibar edilir bir siyasal aktör olmamıştı.

Kılıçdaroğlu her seye rağmen vazgeçmedi. Yobaz Kemalistleri partiden uzaklaştırmakla yetinmedi. Farklı kesimlerden insanları, adı CHP ile anılamayacak isimleri partisine kattı.

Liberal isimlerin yanında Mehmet Bekaroğlu, Cihangir İslam gibi İslami camianın yakından tanıdığı isimler CHP listelerinden milletvekili seçildi.

2014 ve 2019 Yerel seçimlerinde başörtülü aday çıkarmayı bile düşündü CHP!

Ancak ne kadar terbiye edilmeye çalışılırsa çalışılsın Kemalist doku buna izin vermedi. Kılıçdaroğlu’na kalsa CHP en kötü ihtimalle 2019 seçimlerinde bir başörtülü belediye başkanına sahip olacaktı.

KIlıçdaroğlu’nun yobaz Kemalistleri tasfiye etmesi, kamuoyu korkusu sebebiyle gün yüzüne çıkarılmasa da cemaatlerle el altından irtibata geçmesi, başörtüsü ve çarşaf gibi konularda bırakınız giysinler tavrı seçmen tarafından dikkatlice izlendi ve olumlu karşılandı.

İktidarın affedilemez hataları sonrasında seçmen Kılıçdaroğlu’nun bir şansı hak ettiğini düşünmeye başladığında tarihler 2020’yi gösteriyordu.

2020 yılına gelindiğinde Kılıçdaroğlu özellikle partiye dışarıdan monte ettiği İslami kesimden isimlerin etkisiyle ortalama muhafazakar seçmenle arasındaki buzların erimeye başladığını fiilen gözlemlemekteydi.

Bu gözlem Kılıçdaroğlu’nu muhafazakar kesime daha da yaklaştırdı. Liberallerin uzun süredir AK PARTİ’den kaçışı devam ederken Kılıçdaroğlu’nun sürdürdüğü liberal politikalar bu kesim için de CHP’yi yeni bir adres olarak karşılarına çıkardı.

Kılıçdaroğlu 2002 öncesi AK PARTİ’nin yakaladığı, toplumun farklı kesimlerinin ortak adresi olma yolunda emin adımlarla yürüyordu.



Kılıçdaroğlu, 2024 1 Nisan’ını görebilseydi 14 yıllık emeklerinin karşılığını almış olacaktı.

Ne olduysa 14-28 Mayıs seçimleri sırasında izlenen yanlış politikalarla oldu. Yaşı itibariyle 2028 seçimlerini görüp göremeyeceğini bilemeyen Kılıçdaroğlu adaylık konusunda ısrar etti.

Esasen doğal olarak Kılıçdaroğlu’nun aday olması gerekiyordu. Hem 2010 yılından o güne kadar izlediği çizgi, hem de anamuhalefet partisi lideri olarak adaylığı en çok o hak etmişti!

Bu ‘son fırsat’ı kaçırmamak için Kılıçdaroğlu bütün riskleri aldı ve detaylarına girmesek de büyük hatalar yaptı. Neticede Meral Akşener talimat üzerine önce masadan kalktı sonra başka bir talimatla masaya oturtuldu. Bu hamleler seçim yapılmadan seçimin kaybedileceğini zaten ilan ediyordu.

Ancak Kılıçdaroğlu zorlu adaylık sürecinden sonra da sıklıkla büyük hatalar yapmaya devam etti ve seçimlerden kendisi, partisi ve yedi kocalı başkanlık düzeni ağır bir yenilgiyle ayrıldı.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ardından da onu CHP’yi terbiye etmesi için genel başkan seçtiren irade, yeni bir siyasi dizayn operasyonu ile onu tasfiye etti. Özgür Özel isminin genel başkanlık hikayesini siyasetin doğal bir sonucu olarak değil, bu dizayn etme sürecinin bir parçası olarak okumak daha doğru olacaktır. Siyaseti dizayn eden bu süreçlerin sadece CHP için geçerli olmadığını, İYİ Parti, AKPARTİ ve diğer siyasal aktörler için de asıl belirleyici unsurun dizayn süreçleri olduğunu belirtmekte fayda var.

Bu 14 yıllık terbiye etme sürecinin ardından 3-5 ayda yeni genel başkanın yeni teşkilatlarla büyük bir sinerji yaratarak 31 Mart seçimlerini kazandığını iddia etmek romantik bir yorum olabilir ama hem gerçekçi olmaz, hem de Kılıçdaroğlu’na haksızlık olur.

Muhafazakar/sağcı seçmenin hiç tereddüt etmeden CHP’ye oy vermesini yeni genel başkanın parlak ve kirlenmemiş yüzüne nispet etmek sağlıklı bir değerlendirme değil.

CHP’liler dün arkasından koştukları Kılıçdaroğlu’nu unutmuş yeni aşklarının peşinde koşuyor olabilir. Oysa 31 Mart’ta elde edilen büyük zaferin mimarı ve galibi 14 yıl boyunca bu süreci ilmek ilmek dokuyan, her ne kadar siyasi hayatı sona ermiş olsa da Kemal Kılıçdaroğlu’dur.

Hakkını vermezsek haksızlık etmiş oluruz.



https://hertaraf.com/koseyazisi-kemal-kilicdaroglu-4112  

 

BİR AMERİKAN TİPİ MÜSLÜMANLIK ÖRNEĞİ: ANADOLU İSLAMI/ANADOLU İRFANI

  Amerikan Tipi Müslümanlık ( https://www.hertaraf.com/koseyazisi-ustun-bol-amerikan-tipi-muslumanlik-4347 ) yazısını yazmaya başlarken g...