10 Haziran 2021 Perşembe

 

YALANLA GERÇEK ARASINDA

         (Bu yazıda, Ümit AKTAŞ’ın Osmanlı Çağı ve Sonrası kitabı ekseninde, yazarın kitapta irdelediği düşünceler üzerine bir anlama/analiz gayreti yer almaktadır)



 

 

 

         Tarih, Doğu toplumları için gereksiz bir şekilde övünç ve utanç kaynağı olabiliyor. Bu sebeple geçmişimizin övünülecek yanlarını abartarak öne çıkarıyor, utanacağımız yanlarının ise üzerini kolayca örtüyoruz. Her ne kadar siyasi birer proje olsalar da ‘Diriliş Ertuğrul’, ‘Kuruluş Osman’  ve ‘Uyanış Büyük Selçuklu’ gibi diziler hem güncel politik mesajlarıyla taraftarlığımıza, hem de geçmişe öykünme hastalığımız sebebiyle asabiyetimize hizmet ediyor. Siyasetin ittifak eksenli dokusu, dizi ve sinema sektörünü de ister istemez biçimlendiriyor.

 

         Batıda da durum çok farklı değil aslında. Fransızlar; Tunus ve Cezayir’de, İngilizler; Hindistan’da ve diğer sömürgelerinde işledikleri günahların üzerini profesyonelce örtebiliyor. Ispanyollar, Hollandalılar, Portekizliler daha bir sürü sömürgeci ülke, tarihlerinin kirli-karanlık yanlarını kilitli sandıklarda saklıyor. Amerika Birleşik Devletlerinin Yeni Kıtada işlediği cinayetlerden sonra ise başka bir hal alıyor süreç. Her şeyi bir pazarlama nesnesi olarak gören Amerikan emperyalizmi, sinema sektörünün de büyüsü ile olayları tersyüz edip, işlediği bütün suçları hem olağanlaştırıyor, hem de bir eşyaya dönüştürüyor.

 

         Bu akım, Amerikan yerlilerini katil olarak gösterip, Amerika’ya köle olarak getirilmiş kara tenli insanları vahşi olarak belletiyor bize. Üstelik bütün ‘kullanışlı‘ bilgiler çılgınca zihinlerimize boca ediliyor. Avrupa tabi, geri kalmıyor bu süreçten. Avrupalı sömürgeciler de işgal ettikleri topraklarda işledikleri cinayetleri, insanlık suçlarını sinematografik şekilde siyasetin ve ticaretin hizmetine sunuyor.

 

Kutsal Bir Alan Olarak Tarih

 

         Türkiye üzerinde ve Türkiye yakın tarihi özelinde düşündüğümüzde iki tarafın mücadelesi dikkat çekiyor. Milliyetçi/Muhafazakar diyebileceğimiz taraf -daha çok savunma refleksiyle- kendi rol modelleri üzerinden bir bilinç inşa ediyor. Ulusalcı diyebileceğimiz taraf ise oluşturduğu entelijansiyanın ve kontrolündeki kolluk gücünün etkisiyle kendi kutsalını bütün alanlarda dikte ediyor ve artan bir hızla çoğaltıyor.

 

         Bir yanda yeni Cumhuriyet’in attığı her adımı, ilahi bir tasavvurla kutsallaştıran yeni ve tek tip entelijansiya; diğer tarafta Kadir Mısıroğlu, Necip Fazıl Kısakürek gibi etkili yazar ve hatipler... Her iki taraf da kendi haklılığını ispat etmek telaşında. Her iki kesimin taraftarlarında da mutlak bir inanç hâkim!

 

         Ümit AKTAŞ’ın Osmanlı Çağı ve Sonrası kitabı (Çıra Yayınları) tam da bu düzlemde okunması gereken bir kitap.  Tarihin bir durak değil bir süreç olduğunu düşünen, hakikat arayışına cesaret edebilen herkesin okuması gereken bir kitap var karşımızda.

 

         Hepimiz dünyada, ister istemez heybemize doldurulan bilgi ve ezberlerle var oluyoruz.  Çoğu zaman organize ve disiplinli bir şekilde otoritenin doldurduğu bilgi ve ezberlerden bahsediyorum. Üzerine konuşmanın, tartışmanın yasak olduğu, farklı düşünmenin şirk derecesinde tehlikeli görüldüğü bilgiler bunlar. Ama bu bilgi ve ezber eleştirisi, bir başka bilgi ve ezberin müdafası için yapıldığında mutlaka sahihliğini yitiriyor.

 

         Osmanlı Çağı ve Sonrası kitabında ise bir savunma/karşı koyma refleksinden ziyade anlama ihtiyacı hâkim. Muğlak sonuçlardan çok, süreçlere odaklanmış bir düşünme biçimi kitapta öne çıkıyor. Türklerin at üstünde Orta Asya’dan vuruşa vuruşa batıya ilerlemesi,  göçebe bir toplumun yurt edinme tutkusu ve bu tutkunun hala ‘sahiplik’ duygusu olarak içimizde var olması, genetiğimize işlemiş bir yaşam tarzının, zaman ve mekân değişse bile kendisine bir var olma biçimi ürettiğini gösteriyor.

 

         Toprağa duyduğumuz bağlılık, cep telefonu ve otomobil hızına düşkünlüğümüz (2), göçebe kimliğimizin izleri sanki. Selçukludan bu yana hem Osmanlı tecrübesinde hem de yeni Cumhuriyette karşımıza çıkan askeri darbe geleneği, yüzlerce yıllık bir kabul ve öğretinin modern hali. Üretim ve tüketim anlayışımız, merhametimiz, iyilik duygumuz nasıl bin yıldan öte bir öğretiye dayanıyorsa; devlet-ordu sistemimiz, bürokratik alışkanlıklarımız, hamasi nutuklarımız da geçmişin bir durağında heybemize konulmuş olmalı!

 

         Ne kadar inkâr etmeye çalışırsak çalışalım Osmanlıdan da önceye dayanan uzun bir geçmişin güncel sürümüyüz. Bugünkü davranışlarımız, ezberlerimiz, kutsallarımız eğer bir sorgulama alanımız yoksa terk edemediğimiz geçmişimizin bir parçası. Esasen ortada siyasi hayatımıza şekil veren iki farklı görüş de yok. Aynı merkezden beslendiklerini kabul etmeyen taraflar var.

 

 

Uygarlıklar Arasında

 

         ‘Tarih, yaşanırken olduğu kadar yazılırken de hep yeniden inşa edilir.’ (2) Diyor Ümit AKTAŞ, Osmanlı Çağı ve Sonrası kitabına başlarken. Hakikatten bağımsız olarak ‘vakanüvisler’, tarih kitabını şartlara ve ihtiyaçlara göre sürekli geliştirirler şüphesiz. Bu geliştirme resmi ideolojinin kutsal ihtiyacını karşıladığı gibi, geniş kitleler açısından da bir çeşit afyon rolü üstlenir. Bu inanma/iman ihtiyacı olmasa taraflar ‘kişilik sorunları’ yaşayacağı gibi, kurulu düzen de tehlikeye girer! Makbul bir tarih üretimi rejimler için ihtiyaç olduğu kadar, teba için de bir ihtiyaçtır. Sözgelimi Amerikan tarihini hakikat üzerinden inşa etmek, Amerikan kurucu aklından önce, üretilmeye çalışılan Amerikan ulusunu rahatsız edecektir.

 

         Uygarlıkların eril ve dişil dokusu, bu uygarlıkların kurduğu idarelerin yönetim biçimlerini de ister istemez şekillendirir(3). Türk, Roma, Arap, Yunan ve Germen medeniyetlerinin savaşçı-avcı, göçebe, hayvancıl üretime dayalı, güç ve hakimiyet eksenli yapısı ile; Hint, Çin, Sümer ve Mısır uygarlıklarının yerleşik, toprağa bağlı, tarımsal üretime dayalı dişil yapısı yönetim biçimlerinde farklılaşmayı doğurmaktadır. Eril yapıya sahip, savaşçı toplumlarda gücün hakimiyeti ve insanların güce itaati yaygınlaşırken, sınıf bilinci gerilemekte; dişil toplumlarda ise oluşan sınıfsal kurgu sebebiyle gücün temerküzü zayıflamaktadır.

 

         Eril karakterli toplumlar, var olabilmek için sahip oldukları askeri gücü kullanmak zorundadır, dişil topluluklar ise sahip oldukları toprakları ve tarımsal üretim girdileri ile ticaret yollarını korumak mecburiyetindedir. Tarih boyunca savaşların, istisna olarak çıkarları çakışan eril karakterli toplumlar arasında; genel olarak ise saldırı ve savunma pozisyonunda yer alan eril ve dişil nitelikli toplumlar arasında yaşandığı görülmektedir. Eril nitelikli toplumlar kutsal devlet ve saltanat modeli üretirken, dişil toplumlarda sınıfların varlığına bağlı olarak göreceli bir ‘sınıfsal çoğulculuk’ modeli karşımıza çıkmaktadır.

 

         Selçuklularda gördüğümüz ‘kutsal devlet’ miti, Osmanlılarda karşımıza çıkan padişahın ‘Allah’ın yeryüzündeki gölgesi’ söylemi, yeni Cumhuriyette şekil değiştirerek form alan ‘Ulu Önder‘ ve ‘Milli Şef ‘ tezleri, kökenleri itibariyle yüzlerce yıllık eril bir karakterin bünyemize nüfuz ettiğini gösterir. Türk aile yapısındaki baba figürü ile devletin ‘Devlet Baba’ rolü arasındaki paralellik de aynı karakterin bir uzamı olarak karşımızda durmaktadır.

 

         Gerek İslam toplumlarında, gerekse gayrimüslim topluluklarda devletin kutsal rolünü ikame eden asıl unsur dindir. İslam toplumlarında ulema, kutsanan bilgi ve değerleri bir zırh ile kuşatarak, dini muhafaza altına alırken; Hristiyan toplumlarda Kilise, krallığın muhafızı rolünü üstlenmektedir. Şüphesiz bu üstlenici, muhafaza edici dilin, taşıdığı risk kadar mükafatının da bulunduğu göz ardı edilmemelidir!

 

         Dişil toplumların erken yurtlanması, tarıma dayalı yerleşik hayatı benimsemesi dış güçlere karşı sadece savunma ihtiyacını doğururken; eril karakterli toplumlar sahip oldukları hız ve gücün etkisiyle sürekli hareket etmek ve fetih motivasyonu ile yeni hedeflere ilerlemek zorundadır. Yerleşik hayata geç kalınmasının temel nedeni uygun yurt bulunamamasından ziyade, göçebe-savaşcıl karakterin yurtlanmaya müsaade etmemesidir. Savaşcıl toplumların yurtlandıktan sonra yerleşik hayatta asimile oldukları ve bir süre sonra tarih sahnesinden çekildikleri düşünüldüğünde eril toplumlar için karakter değişimi bir anlamda yok olmak demektir.

        

         Devlet yönetimi, bir yurt hayali ve fetih ile tebaasını motive ederken, aynı zamanda her fetihten sonra yeni bir yurt arayışına girişmektedir. Türklerin Anadolu’ya girişi, ilerleyişi, İstanbul’u fethedip Balkanlara yürüyüşü, bir yandan Viyana kapıları kuşatılırken diğer yandan Afrika ve Kafkaslar ’da süren genişleme süreçleri, eril devlet yapısının durağanlığa direnişidir.  Çünkü devletin fetih motivasyonunu kaybetmesi bağlılarının güce itaatini sorgulanır hale getirecektir. Nitekim Osmanlı İmparatorluğunda ciddi muhalif akımlar, iç sorunlar sebebiyle değil, savaşlarda toprak kaybedilmesi ile doğmuştur. Devlet yönetimindeki aksaklıklar, askeri yapının ve toprak sisteminin bozulması tolere edilebilir sorunlar iken, kaybedilen herhangi bir savaştan sonra saltanatın ve ‘kutsal devlet’in tartışılır hale gelmesi tebaanın içselleştirilmiş eril yapısının tezahürüdür.

 

 

Fetih ve Bürokrasi

 

         İstanbul Türkler için önemli bir fetih figürüydü. En başından bu yana nihai bir hedef olarak görülen İstanbul’un fethiyle birlikte İmparatorluğun doğal sınırlarına ulaştığı kabul edilerek devletin eril aklı küçültülebilecekken, Osmanlılar Balkanlar üzerinden Avrupa’ya yürüyerek birleşik Avrupa devletlerini karşılarına kaldılar. Avrupa toplumları açısından ölüm kalım mücadelesi haline gelen bu savaşlar, Osmanlı ordusu açısından artık aynı anlamı taşımıyordu. İmparatorluğun yurtlanma serüveninin, İstanbul’un fethi ile nihayete erdiği düşüncesi yaygın bir kanaate dönüşürken, fetih motivasyonu azalan bir eril devletin/tebaanın da yıkılması kaçınılmaz bir hal alacaktı. Bu bağlamda Osmanlı İmparatorluğunun çöküş hikâyesinin 16. yüzyılda başladığı düşüncesi yanlış olmayacaktır.

 

         Yurtlanma serüveninin en azından zihnen İstanbul’un fethi ile sona ermesi ile birlikte yüzlerce yıllık devlet töresinde yaşanan değişiklikler dikkat çekicidir. Daha muhafazakâr bir yönetime evrilen Osmanlı sarayının bu dönemde Bizans etkisinde kaldığı söylenebilir. Fatih Sultan Mehmet’in bir kanunname ile kardeş katlini yasallaştırması ve 2. Mahmut’a kadar saltanatta söz sahibi olabilecek yeğen, amca ve kardeşlerin bu ‘yasal dayanak’ ile katledilmesi, üstelik bu katl için İslami referanslar üretilmesi, yönetimde Bizans sarayı etkisinin en bariz belirtisidir(4). 

 

         Bir Bizans sarayı uygulaması olarak görülen Haremlik-Selamlık düzenlemesi de yine fethin ardından Osmanlı sarayında alan bulabilmiştir. Etkileşim halindeki toplumların birbirini dönüştürmesi kaçınılmazdır. Gerek savaşlar, gerekse ticaret mekanizmaları insan ilişkilerinde yüzlerce yıl sürecek kalıcı etkiler bırakabilir. Haremlik-Selamlık uygulamasının bir dini hassasiyet olarak kabul görmesinin yanı sıra, yine dini hassasiyetin bir göstergesi kabul edilen kadınların çarşaf giymesinin Bizans sarayından devşirildiği iddiası da ilginçtir(5). Endülüs İslam Devletinde yaşayan gayrimüslim kadınların Müslüman kadınlara özenerek örtülü kıyafetler giydikleri düşünüldüğünde bu etkilenme çok garip karşılanmayacaktır. Ancak, toplumlarda tarih boyunca izler bırakacak bu tür değişiklikleri tek bir nedene veya eksene bağlamak da eksik olabilir.

 

         İmparatorluk fetihle birlikte bir yandan yönetim bürokrasisinde değişikliğe giderken diğer yandan askeri bürokraside de devşirme/kulluk sisteminin güdümüne girmektedir. Bu tarihten sonra askeri bürokrasi devlet yönetiminde etkilerini bugün de hissettiğimiz baskın bir güç haline gelecektir. İmparatorluk saltanat için risk teşkil etmeyen, askeri kulluk sisteminin kendi selametini tesis edeceğini planlarken, zaman içerisinde yeniçeriler bu selametin en büyük tehditi haline gelecektir. Bu tehditi geç de olsa fark eden Devlet, Yeniçeri Ocağının devşirme yapısını yerli asker istihdamı ile değiştirmeye çalışmış ancak başkaca faktörlerin etkisiyle ordu içinde stabil bir düzen bir daha tesis edilememiştir. Nihayetinde açık bir düşman olarak değerlendirilen Yeniçeri Ocağı, kanlı bir şekilde yok edilmiştir.

 

         Osmanlı İmparatorluğunda askeri düzen toprak sistemiyle içiçedir. Askeri düzenin bozulmuş olması aynı zamanda toprak düzeninin de bozulduğu anlamına gelir. İmparatorluğun ilk yüzyıllarında toprağın mülkiyetinin Allah’a ait olduğundan yola çıkarak kurulan toprak sistemi, ilerleyen zamanlarda bozularak feodal yapıların toprak ve köylü üzerinde hâkimiyet kurmasına neden olmuştur.

 

         İmparatorluk nihai yurtlanmanın neden olduğu zihni durağanlığa ilaveten, artık askeri bürokrasi ve yeni ortaya çıkan feodal yapılarla da uğraşmak zorundadır. Bütün bu etkenler zincirleme şekilde reaya ve ulemayı devletle karşı karşıya getirmiş; askeri bürokrasinin ‘resmi tarikatı’ Bektaşilik de düşman olarak görülmeye başlanmıştır. Bu bakış açısı, tarikatın orta sınıf bağlılarının da memnuniyetsizler sınıfına dâhil olmasına sebep olmuş, her alanda muhalifleri çoğalan devlet ilk kez dini bir oluşumu doğrudan karşısına almıştır.

 

         Bütün bunların neticesinde esasen bir asimilasyon yöntemi olan ve 1. Murat tarafından Hristiyan esirlerin çocuklarının, ailelerinden alınarak Müslüman olarak yetiştirilmeleri esasına dayanan Yeniçeri Ocağı bozulmuş, adil bir toprak rejiminden feodal bir toprak sistemine geçilmiş, devletin/saltanatın korunması için kardeş katli gibi gayri İslami düzenlemeler İslami kılıflarla yasallaştırılmış, fetih motivasyonu işlerliğini yitirmiş daha da önemlisi imparatorluk dünyanın değişen şartlarına uyum sağlayamayarak zayıflamaya başlamıştır.        

 

 

Bir Kafa Karışıklığı Olarak İTC

 

         Hem devlet hem de toplum açısından büyük bedellere neden olan İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) esas itibariyle çok farklı görüşlerin ortak bir düşman karşısında bir araya gelmesinden müteşekkil bir yapıdır. Üst kimliğini ‘Osmanlıcılık’ diyebileceğimiz bir çatının oluşturduğu; Batıcı, Türkçü, Sosyalist, Mason ama son kertede Abdülhamit karşıtı bir oluşum. Bu yapının karmaşıklığı bileşenlerinin uzun süre bir arada kalmasına doğal olarak müsaade edemezdi, nitekim cemiyet kısa sürede kendi içinden birçok muhalif gurup çıkararak ayrıştı. Bir kısım Cemiyet üyeleri ise, fikir ayrılıklarına düştükleri Cemiyetin üst yönetimi tarafından tasfiye edilerek uzaklaştırıldılar.

 

         Her ne kadar çok eğilim barındırsa da Cemiyetin baskın karakterini oluşturan iki eğilim öne çıkmaktadır: Batıcılar ve Türkçüler. Batıcılar içinde dinin her alanda yok sayılıp Sosyalist bir düzen kurulmasını hayal eden, nesillerin ıslahı için fantastik düşünceler öneren, bütün cemiyet ve devlet hayatının batıdan kopyalanmasını savunan ‘aydın’lar bulunmaktadır. Türkçüler ise kendi içinde daha tutarlı olmakla birlikte, Türkçülüğün beslendiği kaynaklar dikkate alındığında daha tutarsız bir yol izlemektedir.

 

         Türkçüler, özellikle Balkanlar’da Osmanlı tebaasının uluslaşması sonrasında, geç kalmış bir uluslaşma heyecanı içindedir. Bu ‘tutarlı’ davranış, hareketin beslendiği kaynaklar göz önüne alındığında tutarsızlaşmaktadır. Bu akımın ilk öğretmenleri Macar Vamberi, Polonya’dan ithal paşalar, Selanik ve İstanbul’da mukim çok sayıda Yahudi kanaat önderi, Masonlar ve milliyetçilik çalışmaları yapan Avrupalılardır.        ‘Turan’ kelimesini ilk kez literatüre sokan Macar Vamberi’dir. Moiz Kohen ünlü bir Türkçü olarak Tekin Alp adıyla yazılar yazmaktadır. Moiz Kohen’in en yakın arkadaşı ise Türkçülük akımının kurucusu kabul edilen Ziya Gökalp’tir!

 

         İT Cemiyeti bileşenlerinin çokluğu sebebiyle karmaşık bir yapı olduğu kadar, bu yapıların beslenme odakları açısından da kafası karışık bir yapıdır. Bu kafa karışıklığı sebebiyledir ki iktidarları döneminde şikayet ettikleri istibdat uygulamalarını artırarak sürdürmüş, otoriter yapıyı muhafaza etmekle kalmamış güçlendirmiş, ‘hafiyelik düzeni’ni daha kudretli bir şekilde devlet mekanizmasına yerleştirmiştir. Bu her açıdan hazırlıksız yakalanılmış iktidar deneyimi sonunda, yönetimsel yetersizlikler, kişisel beceriksizlikler ile devleti kurtarmak iddiasındaki bir hareket İmparatorluğun sonunu hazırlamıştır.

 

 

Yeni Cumhuriyetin Eski Aklı

 

         Osmanlı İmparatorluğunun kurucu aklı; dini alanda Sünniliği, üretim anlamında asya tipi üretimi, devlet yapısında ‘kutsal devlet’ modelini, askeri alanda ise saltanat iddiası olmayan kulluk sistemini benimsemişti. Osmanlıya karşı muhalif bir hareket olarak ortaya çıktığını iddia eden İttihat ve Terakki Cemiyeti bu kurucu aklın ilkelerinden hiçbirine itiraz etmiyordu! İTC, padişahın gölgesi altında, mevcut mekanizmaları kontrol edebilmeyi bunun yanında Avrupa’ya hoş görünmek için arada bir ‘kontrollü seçim’ yapmayı hayal ediyordu!

 

         Esasen Fransız aklı ile kurulan, daha sonra İngiliz kontrolünde faaliyetlerini sürdürüp, Alman taraftarlığı ile nihayete eren Cemiyet, Fransız devriminden devşirme sloganları dışında yeni bir şey söylemiyordu(6). Hanedana ve Saltanata bağlı batıcıl bir reform önerisi zaten Osmanlı sarayının 2. Mahmut, 3. Selim, Abdülaziz ve Abdülhamit gibi padişahlarının birincil önceliğiydi. İTC’ni motive eden asıl unsur eğitim görmüş, çoğu yurt dışında farklı eğilimlerle temas etmiş yeni entelijansiyanın, yönetim hakkını kendinde görmesiydi. Bu, esas itibariyle üstenci bir tavır iken, Osmanlı Sarayının ülke içinde/dışında yanlış uygulamaları Cemiyet etrafında farklı kesimlerden muhalif insanların toplanmasını sağladı.

 

         Yeni Cumhuriyet’te tıpkı Osmanlı gibi devletin Sünni kimliğini, başkaca bir askeri kulluk sistemini ve kurucu iradeye (kutsal devlet/yeni tip saltanat) bağlı bir yönetimi öngörmüştü. Devlet aygıtının marjinal, toplum dokusuyla uyuşmayan uygulamaları onun dini, yönetimsel, askeri ve bürokratik tercihlerini değiştirmiyordu. Esas itibariyle birbirinin karşıtı/muhalifi gibi görünen bu üç ayrı yapı, varlıklarını diğerlerinin kötücüllüğü üzerine kuran bu üç ayrı sistem, birbirinin takipçisi ve taklitçisiydi.

 

         Bu takipçiliği gün yüzüne çıkaran en bariz örnek ‘devletin sünniliği’ meselesidir. Türklerle Safaviler arasında yıllarca süren hükümranlık mücadelesi, Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail arasındaki savaş sonrasında bugünkü Şii-Sünni ayrışmasını oluşturmuştur. Oysa Şah İsmail’in ordusunda askerleriyle birlikte Sünni Türk beyleri, Yavuz Sultan Selim’in ordusunda Şii askerler bulunmaktadır. İran’la Türkiye arasında yaşanan her güncel sorunda tartışmanın asıl konudan ziyade Şii-Sünni ayrışması ekseninde yürütülmesi, bir Ulusalcı ile bir Muhafazakarın bu tartışmada aynı fikirde olması ve neredeyse aynı cümleleri kurması, halef-selef devletlerin Sünni yapısının bir sonucudur.

 

         Hayat etkileşime açık bir süreçtir. Osmanlı nasıl savaştığı toplumlardan etkilenmişse, yeni Cumhuriyette ister istemez varoluşunun temelini teşkil eden Osmanlıdan etkilenmiştir. Aksi de mümkün değildir. Bu mümkünsüzlük yeni Cumhuriyetin Osmanlı İmparatorluğunun bir sürgünü olduğunu ortaya koyar. Her ne kadar yeni Cumhuriyet inkar politikaları ile yola çıksa ve yakın zamana kadar inkar politikalarını sürdürse de 2021 Türkiye’sinde her iki devletin de kurucu aklının ortak olduğu açıkça görülmektedir.

 

         Nihayetinde diyebiliriz ki, Ümit Aktaş’ın Osmanlı Çağı ve Sonrası kitabı, hamasetten ve ezberden uzak diliyle, inkar edilemez bir geçmişi anlamaya çalışırken aynı zamanda hepimizi bir hesaplaşmaya da davet etmektedir.

 

 

 

 

 

(1). Osmanlı Çağı ve Sonrası (Sayfa. 173)

(2). Tarih Nasıl okunmalı (Sayfa.11)

(3). Tarih Nasıl okunmalı (Sayfa.23)

(4). İmparatorluk Yolu (Sayfa.154)

(5). Osmanlı Sisteminin ve Kurumlarının Geçmişi (Sayfa.110-111)

(6). İttihat ve Terakki Cemiyeti (Sayfa.305-309)

26 Nisan 2021 Pazartesi

 

SEYFETTİN KARAHOCAGİL’E BİR VEFA DENEMESİ



 

1940 Yılında Erzurum’un Oltu ilçesinde dünyaya gelen şair Seyfettin Karahocagil, okulsuz öğretmensiz bir köyde ilk eğitimini, her alanda önderim diye tarif ettiği ağabeyi Selahattin Karahocagil’den aldı. Daha okula başlamadan okuma yazmayı ve dört işlem yapmayı okullu yaşıtlarından daha iyi öğrenmişti. İlkokula kaydedildikten sonra ise 15’er gün arayla üç sınıf atlayarak 4. sınıfa kadar yükseldi.

Bir yandan ilkokul öğretimi alırken diğer taraftan müftü olan Ağabeyinden sıkı bir dini eğitim aldı. İlkokulu bitirdikten sonra Köy Enstitüleri sınavını kazanarak 1953’te daha sonra öğretmen okulu olacak olan Pulur Köy Enstitüsüne yazıldı. Öğretmen okulundan mezun olduktan sonra mesleğini 35 yıl boyunca aralıksız olarak ilk günkü heyecan ve aşk ile sürdürdü. Sayısız öğrenci yetiştiren Karahocagil bu süre boyunca dönemin imkânsızlıklarına rağmen kâh elinde sazı ile söyleyerek kâh kendi yazdığı tiyatro oyunlarında öğrencileriyle oynayarak çocuklarına mazeret değil imkânlar üretti. İdealist bir öğretmen olarak başladığı mesleğini idealizminden ödün vermeden emekliliğine kadar sürdürdü.

İlk görev yeri Van’da, daha sonra Erzurum’da okula gönderilmeyen özellikle kız çocukları için kapı kapı dolaşıp bir yandan ailelerini ikna etmeye çalışırken; diğer yandan tek bir kelime Türkçe bilmeyen çocuklarla sözleşiyordu. Şöyle diyordu bu söz’leşmede; ‘Çocuklar, okul bittiğinde ben Kürtçe öğrenmiş olacağım, siz de Türkçe öğreneceksiniz, söz mü?’ Dolu dolu idealizm ile yaşadığı öğretmenlik yıllarında edindiği tecrübe, gözlem ve düşüncelerini daha sonra Milli Gazete’de, Milli Eğitim Politikaları başlığıyla makaleleştirdi.

İlk şiir ve yazılarını Ortadoğu, Bizim Anadolu, Tercüman ve Milli Gazete gibi gazetelerde yayımlayan Karahocagil, hayatının dönüm noktalarına karşılık gelen bu yazı serüvenini daha sonra ‘üç evre’ olarak tanımlayacaktı. ‘Kendim okudum kendim yazdım’ dediği ilk gençlik evresinde yazdıklarından kayda değer birkaç şiir dışında geri kalanlarını reddetti.

‘Milli ve ülkücü’ dönem dediği hayatının ikinci evresini ‘sıkı bir tarafgirlik’ evresi olarak tarif ederek az sayıda yazı ve şiir dışında bu döneme ait birçok eserini de kitaplarında dışarıda bıraktı.

Birinci evrem dediği dönemde kaleme aldığı ve şarkı sözü olarak yazıp bestelediği BAHTIŞEN Şiiri (https://www.antoloji.com/bahtisen-sarki-sozu-siiri/) bestekar sanatçı Osman AKBAŞ tarafından aslına uygun olarak yeniden düzenlendi. Osman AKBAŞ tarafından bestelenen iki şiiri (ALLAH ÖYLE BİR YAR Kİ: https://www.antoloji.com/allah-oyle-bir-yar-ki-siiri/ ve BEN ALLAH DERİM: https://www.antoloji.com/ben-allah-derim-bestelendi-2-siiri/) daha bulunan Karahocagil’in Şiirlerinin bestelenme çalışmaları halen Amasyalı bestekâr sanatçılar Ahmet Hakkı TURABİ, Fatih KOCA, Aslan DEMİR ve Osman AKBAŞ tarafından sürdürülmektedir.

Hayatının ikinci evresine ait olan ve 1974 Kıbrıs harekatı sırasında yazdığı, Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin bir mitinginde okumasıyla gündeme gelen ‘Vur Mehmedim’ şiiri popülerlik anlamında en bilinen şiiri hüviyetindedir.

Onun asıl, yazı ve şiir serüvenine karşılık gelen evresi, 3. evre olarak nitelediği ‘Kainatı Okuma’ evresidir. Bu döneme ait şiirlerini Yunuslaşan Yürekle (2017) ve Karahoca Divanı (2020-Temmuz yayınları) kitaplarında toplamıştır. Ancak bu evre onun çocukluk ve ilk gençlik yıllarından da izler taşımaktadır.

Daha küçük bir çocukken karşılaştığı ozanların sazlı sözlü nağmeleri, gençliğinde bir kısmının sesine, bir kısmınınsa sözüne aşina olduğu Aşık Sümmani, Aşık Şenliği, Aşık Reyhani, Aşık Nurhani gibi aşıklık geleneğinin önemli isimleri Şair Karahocagil’in hayatında önemli köşe taşlarıdır. Daha sonrasında ise “Ben asıl okulu o kütüphanede bitirdim” diyeceği öğretmen okulunun kütüphanesinde tanıştığı Yunus Emre, Aşık Veysel, Mevlana gibi büyük isimler ise fikir ve şiir dünyasını ondan habersiz çoktan örmeye başlamıştır.

Hiçbir şairin düşünce ve şiiri birbirinden bağımsız olamayacağı gibi Seyfettin Karahocagil’in hayatının üçüncü evresi de şiir ve düşüncesinde mündemiç bir dönemdir. Bir yandan amaç ve anlam üzerine şiirini kuran, estetiğin yanında din ve ahlak vurgusunu esas alan şair aynı anda politik düzleminde de değişikliğe gitmiştir. Necmettin Erbakan’la tanışmasıyla başlayan ve Milli Nizam Partisinden Refah Partisine, Refah Partisinden sonra ise hareketin evrilen çizgisinde ölümüne kadar süren bir yoldaşlık hikayesidir bu.

 

O yaşam felsefesini ‘İnsanın bilmesi gereken altı şey vardır. Ne yaptım, neden yaptım, nasıl yaptım, nerede yaptım, ne zaman yaptım ve kim için yaptım.’  Şeklinde özetlerken; geride bıraktığı iki şiir kitabına kılavuz olan poetikasını kendi kalemiyle şöyle ifade etmektedir: ‘İnsanı insan yapan ve diğer mahlukattan üstün kılan düşünebilen akıldır. Akıl bir inançla buluşmazsa zulmün kaynağı olur. O inanç bir ihlasla güçlenmezse yıkılır. O ihlasta şuurla donatılmazsa hedefe varmaz.

Yani insan aklıyla insandır. Akıl inançla adil olur. İnanç ihlasla kemale erer. Şuurla da hedefe varır. Bir hedef varsa maksat var demektir. Maksat varsa şuur var demektir. Şuur varsa bir inanç ve o inanç üzerinde bir düşünce ve akıl vardır.’

İdealist bir öğretmen olarak sırtlandığı hayat yolculuğunu, şair olarak payelendiren, kulluk yolculuğunun üçüncü evresinde İslamcılık ile taçlandıran Seyfettin Karahocagil dolu dolu yaşanmış bir ömür ve hoş bir sada bıraktı geride. Ruhu şad olsun.

 

https://hertaraf.com/haber-seyfettin-karahocagil-e-bir-vefa-denemesi-ustun-bol-6376

 

 

ÜMİT AKTAŞ’LA OSMANLI ÇAĞI VE SONRASI KİTABI ÜZERİNE SÖYLEŞİ




 

Ümit AKTAŞ’ın 1998’de ilk baskısını yapan ve gözden geçirilmiş haliyle 2020 yılında 3. baskısına ulaşan ‘Osmanlı Çağı ve Sonrası’ kitabı, kendi alanında bir işaret fişeği olma özelliği taşıyor. İnsan hayatıyla kıyaslandığında uzunca bir tarihsel dönemi kapsayan kitap, geçmiş bağlantılarıyla birlikte Osmanlı’nın seleflerinden yola çıkarak günümüze dek gelen bir tarihsel yolculuğa çıkarıyor bizleri. Her ne kadar “olağan ezberlerimiz” arasında fark edilemese de Allah’ın hiçbir emeği zayi etmeyeceğine inanıyoruz. Yazarla kitabı üzerine uzunca bir söyleşi gerçekleştirdik.

 

Söyleşen: Üstün Bol

 

– “Tarih, yaşanırken olduğu kadar yazılırken de hep yeniden inşa edilir” diyorsunuz kitabın başında. Hakikatten bağımsız olarak “vakanüvisler” tarihi şartlara, ihtiyaçlara ve döneme göre sürekli değiştirirler şüphesiz. Bu değiştirme resmi ideolojinin kutsal ihtiyacını karşıladığı gibi geniş kitleler açısından da bir ihtiyaç değil midir? Bu inanma/iman ihtiyacı olmasa insanlar ciddi sorunlar yaşayacağı gibi kurulu düzen de tehlike altında kalmaz mı?

– Her ne kadar tarih deneysel bir bilim olmasa da, deneyimsel yönleri de vardır ve o nedenle tarih diye bir bilim dalı var. Ne var ki bu bilim dalı toplumsal bir bilim dalıdır. Yani yoruma, tartışmaya, farklı bakışlara ve yargılara açıktır. Beri yandan bu bilim ağırlıklı olarak geçmiş toplumlar hakkında olduğu için, günümüzdeki bir olay hakkında bile çoğu kez nesnel yargılara ulaşamayan insanların geçmişte yaşanmış olayların gerçekliğine ulaşmaları daha bir zordur. O nedenle tarihin kurgusallığa kaçan bir yönü de bulunmaktadır ve hatta ütopizme. Çünkü ütopyalar çoğunlukla bir geçmiş tahayyülünün geleceğe yansıtılmasıdır. Mesela “ilkel komünal toplum”, Arkadya, Atlantis gibi.

Bunların da ötesinde, hemen her devlet veya halk da kendi geçmişine dair mitolojik efsaneler (mitoloji) üretir. Bunların kısmi bir gerçekliği olsa da, bu kısmi gerçekliğin dışındaki kısımları toplumun ihtiyacına binaen üretilir. Ve hatta tarih de benzeri bir yöne sahiptir. Kısmi malzemelerin bütünleştirilerek bir tasavvura (ideolojiler gibi) ulaştırılması, ister istemez kurgulanmayı gerektirir. Bu kurgu ise tarihçiler arasındaki yoğun tartışmaların konusudur. Çünkü her insan, dünyaya kendi durduğu yerden bakmaktadır. Bu kadarını anlayışla karşılamak ise mümkündür belki ama tüm bu kurguların birer katı gerçekliğe dönüştürülerek üzerinde amansız kavgalara tutuşulması pek de anlaşılabilir değildir.

– Yönetim biçimlerini tarif ederken devletin baba rolüne / Devlet Baba söylemine dikkat çekip bu “yüzlerce yıllık ataerkil felsefe bilinmeden bugüne dair çözümleme yapılamaz” diyorsunuz. Bunu söylerken Selçuklu tecrübesindeki kutsal devlet miti, Osmanlıdan miras padişahın “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” olduğu ezberi ile yakın zamanda da “Ulu Önder” ve “Milli Şef” adlandırmalarının sistematik bir tanımlamanın sekülerleştirilmesinden ibaret olduğunu; özü itibariyle her iki tanımlamanın da “devlet Baba” ve sultanın “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” oluşu mitine dayandığını mı söylüyorsunuz?

 – Doğal olarak evet. Çünkü bu roller oldukça eski köklere ve hatta kökenlere dayanır. Maskeler, sözcükler, ifadeler değişse de, atıfta bulunulan gerçeklik pek de değişmez. Tabi ki insan akıllı bir varlıktır ve şayet istenirse kökensel değişimleri de mümkün kılar. Ama iktidar rollerinin üzerinden sürdürüldüğü kalıplar iktidarlar için yürüyeceği yolları kolaylaştırdığından bunlara pek de dokunulmaz. Zaten kısmi dokunuşlar da süreç içerisinde yeniden kültürel kodlara avdet eder. Liderlerin kutsanması ya da devletin ululanması da bu türden geleneksel kodlara dayanmaktadır. Esasında bu konuda Georges Dumezil, Mircea Eliade ve Joseph Campell gibi antropologların önemli çalışmaları bulunmakta. Hatta teslis, haç veya mehdilik/mesih gibi inançların bile oldukça derin kökenleri vardır ki C. G. Jung bunları insan zihninin temel arketipleri olarak tanımlamaktadır.

– Uygarlıkları tarif ederken Türkleri eril karakterli olarak ifade edip, bu fikri Türklerin savaşçı, avcı, göçebe oluşlarına bağlıyorsunuz. Türklerin tarih içerisindeki yolculuğuna baktığımızda hiçbir toprak parçasında durağanlaşmadıklarını, sürekli hareket ettiklerini görüyoruz. Ta ki Anadolu’ya gelinceye, İstanbul’u alıncaya kadar. Balkanlardan ötesinin bir hayal olduğu ve esasında doğal sınırların üç aşağı beş yukarı bugünkü sınırlarla oluştuğunu neredeyse bütün kesimler kabul ediyor. Hükmetme tartışması batı sınırlarından çok doğu sınırlarıyla ilgili sanırım. Göçebe ve savaşçı bir toplum olarak Türklerin Avrupa’da doğal sınırlarına ulaşmaları ve kalıcı bir yurt edinmeleriyle savaşçı / fetihçi iddialarını kaybettiği ve aynı zamanda erillik iddiasından vazgeçtiği anlamına mı geliyor?

– Elbette ki değil. Bu tip karakteristikler kolayca değişmez; sadece farklı durumlara uyum sağlar. Türkler hâlâ sorunlarını müzakere yerine kavga ile çözümlemeyi seven bir toplum. Hâlâ devinimsel uğraşları esas almaktalar ve tam olarak yerleşik hayata geçtiklerini söyleyebilmek de çok zor. Ordularını kutsamaktalar ve öte yandan dünyanın dört bir yanında fütuhattan tutun, yardımlaşma, eğitim, çalışma gibi amaçlarla koşturup durmaktalar. Anadolu’ya geri çekilişleri ise hiç de bile isteye olmadı. Hatta Osmanlı için ideal yerleşke Balkanlardı. Ve hâlâ oralarda veya Afrika’da tekkeler, okullar, askeri üsler bulunmakta. Adeta işgal edilen ve kalıcı yapılar yerine, tarihsel değerleri de dahil sürekli olarak hercümerç olan şehirler, bu devinimin hoyrat da olsa dur duraksızlığını göstermekte. Öyle ki bir belediyenin kazanılması veya bir üniversiteye rektör atanması bile fütuhat olarak nitelenebilmekte. Tabi ki tersi de, hem de seküler cenah tarafından bir düşme olarak görülebilmekte.

– Selçuklulardan itibaren imparatorluğun yıkılışına kadar akıncı bir hareket devletin ana çizgisini oluşturuyor. Bu fetihçi hareketlilik doğudan gelen Moğol saldırısıyla izah edilebilir mi? Moğol baskısı olmasa Türkler daha doğuda bir merkezde yurtlanıp kalabilir miydi, yoksa İstanbul özelinde sürekli batıya doğru hareketlenmenin başka bir motivasyonu mu vardı?

– Türklerin doğuya ya da batıya doğru sürdürdükleri saldırılar çok da kendilerine bir vatan arama amacına dayanmamakta. Kitapta da belirttiğim gibi uygarlıkların çevresinde, uygarlaşmaktan ziyade uygarlıkları (ç)almak gibi bir faaliyeti sürdürmekteydiler. Bu, avcıl toplumların genel bir karakteristiği. Tabi ki bu arayışta uygarlıklar kadar coğrafyaların da bir önemi bulunmakta. Sürekli devinim halinde olmayı sevdikleri için buna uygun araçları da sevmekteler. O yüzden dur duraklılığı gerektiren okuryazarlıkla araları pek iyi değil. Ama atı/otomobili, oku/silahları, haberleşmeyi/cep telefonunu sevmekteler. Moğol baskısının Türklerin hareketini etkilediğini pek düşünmüyorum. Tam aksine Türkler Moğolları da kendi devinimlerinin içine çekerek İslamlaştırdılar. İstanbul ise Türklerin hızını kesen, tabir caizse ayaklarını bağlayan bir etken olmuştur. Tabi ki yeryüzünde hiçbir toplum, bu cazibenin etkisinden kurtulabilemez. Beri yandan İstanbul, İmparatorluğa bir ağırlık merkezi olarak doğu ile batı arasında bir simetri sağlamıştır. Bu simetrinin ihmali imparatorluğun her zaman başına bela çıkarmış, dengeyi sarsmıştır. Kaldı ki bu salt coğrafi bir denge olmayıp, jeopolitiğe, adalete ve siyasete dek genişleyen daha derin anlamlara sahip olan kavramsal bir denge.

– İlk İslam devletinden Osmanlının yıkılışına kadar seçimle başlayan ama devamında saltanat ve hilafetle ilerleyip tebaanın itaati üzerine kurulu baskıcı bir yönetim tarzı gelişiyor. Üstelik bu çizgi İslam dışı devletlerde de hemen hemen aynı. Roma, Bizans, Avrupa devletlerinin hepsi yönetim anlayışında aynı izi sürüyor. İslam gibi bir öğretiye rağmen nihayetinde bütün devletlerin aynı baskıcı/otoriter yönetim modelinde birleşmesi Müslüman coğrafya için sadece “İslam’ın doğru anlaşılamaması” ile izah edilebilir mi, yoksa aynı zamanda bilinçli bir tercih mi?

–  Atina’daki demokrasi gibi, hemen tüm kadim toplumlarda, toplumsal ileri gelenlerin oluşturduğu meclisler var. Mekke’de de “karar vericiler”in oluşturduğu bir “dârünnedve” olduğunu bilmekteyiz. Peygamber (as)’in de bir “şura”sı olduğu ve işlerini istişare ile yürüttüğü ayetler ile sabit. Hatta Hikmet Kıvılcımlı cennetle müjdelenenler olarak bilinenlerin gerçekte Peygamber (as)’in şurâsı olduğunu söylemekte. Hz Ömer’in kendisinden sonraki “emir”in, “müminlerin emiri”nin seçimini “şurâ”ya bıraktığını da bilmekteyiz. Hatta Ömer bin Abdülaziz’in de bir “şura sistemi”nden bahsettiğini, Ebu Hanife’nin “içtihat şurası” oluşturduğunu da bilmekteyiz. Bunlar hep akim kalmış girişimler ki Malik bin Nebi kadar Muhammed İkbal de meselenin bu yönünü vurgulamaktalar. Muaviye sonrası sistem, daha çok Pers etkisiyle hanedancı bir melikliğe doğru sapıyor ve daha sonra da bu durum içselleştirilerek sürdürülüyor; tartışmaya bile açılmıyor.

Oysaki Batı’da, bu kabile töresi, yani danışma ve karar verme meclisleri geleneği sürdürülüyor. İyonya izonomileri kadar Atina demokrasisi de bilinmekte. Roma İmparatorluğu zaten bir cumhuriyet olarak kuruluyor. İmparatorluğa geçilse de meclis (senato) varlığını sürdürüyor. İtalya şehir devletleri kadar işlevi daraltılsa da, Bizans’ın da bir senato’ya sahip olduğu bilinmekte. Mesela Fatih Sultan Mehmet, Bizans geleneğinden (kanunnamelerinden) yararlansa da, senato kısmını görmezlikten geliyor. Hatta Osmanlılar da kurulurken beylerden oluşan bir danışma meclisi veya “ihtiyar meclisi” gibi bir meclis var ama bu meclis de süreç içerisinde tasfiye ediliyor.

Beri yandan siyasetnamelerde “şurâ” şartından bahsedilmemekte. İbn Haldun İtalya şehir devletlerinin şurâ ile yönetildiğinden söz etmekte ama bunun İslam dünyasındaki karşılığından bahsetmemekte. Hatta demokratik yönetimi, siyasete ayak takımının burnunu sokması olarak görmekte. Ve hatta ashabdan “cennetle müjdelenenler”in aslında Peygamberin şurâsı olduğundan da, bilebildiğim kadarıyla sadece Hikmet Kıvılcımlı söz etmekte. Yani Marxist bir düşünür. Bu da oldukça manidar değil mi? Bu dikkat eksikliğimizin sebebi, kutsanmış tarihimizin eleştirel bir okuma kadar sorgulamaya ve farklı bakma biçimlerine kapalılığı üzerinde de yeniden düşünmek gerekmekte.    

– İlginç bir şekilde İslam’ı benimseyen ilk Türk boyunun Bulgarlar olduğunu söylüyorsunuz. Aynı zamanda Müslüman olmayan Türk boylarının milli kimliklerini yitirdiklerinden de bahsediyorsunuz. Bulgarların “‘Bulgarlaşması” Balkanlara göç ile Hristiyanlaşmaları ile ilgili diyebilir miyiz? Ya da İslam’ın rızaya dayalı çok toplumlu birlikte yaşama düşüncesi ile Avrupalıların asimilasyoncu kimyalarının çarpışması mı?

 – Kitaptaki bahis şöyle: “Avrupa Bulgarlarının Hıristiyanlaştığı VIII-IX. yüzyıllarda, Hazar Bulgarları ise İslamlaşacaklardır. Aynı dönemde Hazarların bir başka boyu ise Yahudiliği benimseyecektir. Ancak bunlar istisnai vakalardır ve genel eğilim tektanrıcı, savaşçı ve püriten İslamlıktan yanadır.”

Müslümanlık temelde etnik asimilasyoncu bir anlayışa sahip olmadığı için, farklı etnisiteler bu kültür içerisinde varlıklarını koruyabilmiştir. Ama Avrupa kültürü daha asimilasyoncudur ve o nedenle azınlıklara karşı müsamahasız bir tavır izlenir. İnsan hakları kavramının Avrupa’da bu kadar derinleştirilmesi, meselenin olumlu yönleri bir yana, bu tür bir eksiklikten de neşet etmekte. Hatta bu tür asimilasyoncu bir bakış, İslam dünyasına da ancak modernleşme sürecinde sirayet etmiştir. Kuşkusuz ki bu dünyanın da eksiklikleri vardır ve insan hakları konusunda zaafları bulunmaktadır. Ama Avrupa hiçbir zaman İslam dünyası gibi bir “kozmopolitizm”e sahip olmamıştır.

– Osmanlı yönetim tarzının özellikle İstanbul’un fethinden sonra ilginç bir biçimde Bizans etkisinde kaldığını söylüyorsunuz. İlginç dedim çünkü saray ulemasının İslami kılıflara soktuğu saltanat bireyleri arasındaki oğulların katli gibi uygulamaların, bugün neredeyse dindar hassasiyetin ölçütü kabul edilen haremlik-selamlık uygulamasının Bizans sarayı uygulaması olduğunu ve hatta çarşaf giymenin Osmanlıya Rumlardan geçmiş olabileceğini söylüyorsunuz. Bunlar ezberimizde olmayan şeyler.

–  Evet, Seyyid Kutub bunu “İslam Kapitalizm Çatışması”nda yazdı. Aliya İzzetbegoviç ise “İslami Yeniden Doğuşun Sorunları”nda bunun Emeviler döneminde Romalılardan alındığını söyledi. Ne var ki bu yerel ve tarihsel kültür, benzeri birçok uygulama gibi Müslüman halklarca içselleştirildi. Bunun yanında saray kültürü de aynı kaynaklardan devşirildi. Geleneklerin icadı bu gibi yollarla başlasa da, zamanla kökleri unutularak kadim değerler haline getirilmekte. Saray, yönetimsel merkez olduğu kadar kültürel üretimlerin de merkezidir. Tabi tersi de mümkün. Bazen bir halk töresi de yüksek kesimlerce benimsenebilmektedir.

– Yerleşik hayata geçilmesiyle birlikte Selçuklu ve Osmanlı tecrübesinde toprak yönetiminin dikkat çekici bir düzene girdiği görülüyor. Toprağın mülkiyetinin Allah’a ait olması prensibinden yola çıkan ve köylüyü ezdirmeyen bu sistem yükseliş döneminin dinamiklerinden biri iken bu düzenin bozulması ile yıkılışın da temel nedenlerinden biri haline geliyor. Ama aynı dönemde Asya topraklarında ATÜT (Asya Tipi Üretim Tarzı)’ün yaygınlığından söz edilmekte. Osmanlı topraklarında toprak yönetimi ve üretim tarzı adil iken, aynı dönemde “Batı”nın yönetim ve üretim tarzı feodal, baskıcı bir yapıda. Ve yine ilginç bir şekilde doğu ve batı arasındaki bu farkın hala devam ettiğini söyleyebiliriz. Sanki bir coğrafya – kader ilişkisi var doğu ve batı arasında.

–  Doğu ve Batı, daha doğrusu ile Avrupa ve Asya arasında birçok farklılıklar var. Ama Müslümanların ve hatta nebevi geleneğin mekânı olan Afro-Avrasya kıstağı, daha farklı bir kültür ve farklı bir jeopolitik. Feodalite Avrupa’ya özgü iken, ATÜT daha Asyatik bir kavram. Çin, Hindistan, bir ölçüde Mısır gibi. M. Foucault’nun dikkat çektiği gibi, Avrupa’da Atina mahreçli siyaset mülkiyet üzerindeki bir sorumluluğa dayanırken, nebevî siyaset ise toplum ve hatta bireylere karşı sorumluluk içerisindedir. Bir ölçüde “Pastoral yönetim” biçimiyle Avrupa’ya da sirayet etmiş olsa da, bu artık kilise duvarları arkasına çekilmiş olan ruhbanca bir yönetim biçimidir. Ama gerek Bizans, gerekse bir yönüyle onun da mirasçısı olan Osmanlı, bu “ara alan”da, Kemal Tahir’in “kerim devlet” olarak tanımladığı bu tür bir yönetimsel hassasiyeti sürdürmeye çalışır. Temel kavramı adalet olan bu siyasal yöntem, şurâsı eksiltildiğinde doğal olarak dengesini yitirmiş ve tıkanmıştır.  

–  Marksizm’in ortaya çıkışının Avrupa’da feodalitenin ürettiği adaletsizliğe dayandığını söylemek yanlış olmaz sanırım. Feodalitenin temeli de toprak rejimine dayanıyor. Esasen bir adalet ve isyan çağrısı olduğunu iddia eden Marksizm’in iktidar olduğu alanlarda kendi sömürüsünü meşrulaştırdığını, kendi egemenlik alanını genişletmek için işgale girişmekten çekinmediğini tarih bize gösteriyor. Marx’ın Hindistan’ın işgaline Engels’in Cezayir’in işgaline “ilerici bir yıkıcılık” adına destek verdiği düşünüldüğünde en “muhalif” akımlarda bile karşımıza bir doğu-batı çatışması çıkıyor. Ve bu çatışmada genetik kodlar hiç değişmiyor diyebilir miyiz? 

–  Daha doğrusu bir Avrupa-merkezcilik. Öyle ki Avrupa kendisini Doğu’ya bakarak ve onu aşağılayarak tanımlamıştır. Müstesna bazı düşünürler dışında bu saplantıdan kurtulan pek fazla kimse de yok. Edward Said’in “Oryantalizm”i bunu anlatmakta. Beri yandan Jack Goody’nin “Tarih Hırsızlığı” ise “ileri” ve “merkezî” bir Avrupa tarihinin nasıl icat edildiğini anlatmakta. Marx’ın, Marxizm’i temellendirmek için tahkiye ettiği tarih de büyük ölçüde bu tür bir kurguya dayanır. “İlkel komünal toplum”dan başlayan ve tarihe belli bir açıdan bakışla malul bir kurgudur bu. L. Althusser, bu konudaki şüphelerini ve itirazlarını “Kriz Yazıları”nda dile getirmekte. ATÜT meselesi ise çokça tartışılıp bir kenara konulan, Marx’ın bile derinlemesine bir biçimde araştırıp sonuçlandıramadığı bir aşırı yorumdan ibaret. 

– Malkoçoğlu’nun, Köse Mihal’in, Evranosoğlu’nun Bizans Prensi olması da, Bulgarların İslam’ı seçen ilk Türk boyu olması kadar ilginç. Osman Bey’in Malco, Mihail ve Evranos prenslerini sancak beyi yaparak kendi safına aldığını anlatıyorsunuz kitapta. Bu bizim çizili, yazılı, görsel edebiyatımızı da çocukluğumuzun kahramanlarını da darmadağın ediyor.

–  Bir çelişki yok aslında. Onların kökeni kahramanlıklarına bir halel getirmez. Ayrıca o sıradaki süreçte epeyce ihtida edenler var ve bu bir açıdan da Osmanlı kozmopolitizmini oluşturuyor. Zira imparatorluklar ancak bu tür kozmopolitizmler üzerinde kurulabilir. Sorun, dünyaya salt ulus devlet açısından bakan bir bakışın sınırlılıklarında. Neticede devşirme sistemi bile bu yaklaşımla ilgili. Yani bir bakıma Balkan halklarını da imparatorluğun bünyesine dahil etmenin bir yoluydu bu. 

– Ordu düzeni yerleşik hayata geçişle birlikte buna göre şekilleniyor. 1. Murat Hristiyan esirlerden alınan çocuklar ile Yeniçeri Ocaklarını kuruyor ve yüzlerce yıl devlet üzerinde etkin bir askeri güç teşkil edilmiş oluyor. Toprak rejiminde adaletten bahsettiğimiz devlet, askeri rejimde ise gayri Müslim çocuklarını zorla alıp, Müslüman gibi yetiştirip kendisi için risk teşkil etmeyen bir kulluk sistemi inşa ediyor. Aslında yıkılışına kadar tebaası üzerinde neredeyse hiçbir asimilasyon hareketine girişmeyen devlet askeri düzenini asimilasyon üzerine kuruyor. Bu da dikkat çekici bir husus.

–  Tabi bu sadece bir asimilasyon meselesi değil. Asıl önemli olan, kendilerini Türk beylerinin baskısından azade ve iktidarlarını sınırsız ve sorunsuz bir hale getirmek isteyen padişahların ürettiği bir yol olması. Yine aynı yolla devşirme vezirlerle de bu mutlakçı iktidar daha da rahatlatılıyor. Ama hangi parametreyi kullanırsanız kullanın, her şeyin bir bedeli olmakta ki bunların birçoğunu öngörmeniz de mümkün değil. zira bu kez de devşirmelerin baskısı başlayacaktır iktidar üzerinde. Öte yandan devşirmelerin etkinliği Anadolu halkıyla, Türkmenlerle de bir kırgınlığa yol açacaktır. Günü gelip bağımsızlık mücadelesi için Anadolu’ya dönüldüğünde orada yoksulluğu kadar kırgın bir halkla karşılaşılması ve belki hâlâ tam olarak giderilememiş olan devlet-toplum çelişkisi biraz da buna dayanır.

– Askeri nizam ister istemez bir din-tarikat düzenlemesini de getiriyor. Yeniçeri ocakları için Bektaşilik öğretisi resmi Tarikat olarak seçiliyor. İlerleyen yıllarda Bektaşilik bir saray tarikatı haline de geliyor. Bunda Bektaşiliğin esneme payındaki genişlik, kullanım alanının rahatlığı tercih sebebidir diyebilir miyiz?

 – Bir açıdan öyle. Ama Bektaşiliğin ve genel olarak Ahmet Yesevi çizgisinde olan tasavvufun ve tarikatların Anadolu’nun Müslümanlaşması kadar ayakta tutulmasındaki rolleri de unutulmamalı. Hatta bu manevi fütûhatçılık çoğu yere Osmanlı askerlerinden önce gitmiş ve Osmanlı döndüğünde de geriye dönmemişlerdir. Tabi ki Bektaşiliğin müsamahası, Hıristiyan halkların teveccühünde bir etken olmuştur. Beri yandan aynı minval üzere kurulu olan ahi ocakları da Osmanlı’nın neredeyse tüm üretim disiplinini elinde tutmaktaydı. Bu ise bir bakıma Anadolu mayasını oluşturan en önemli kuruluştur. Tarikata dahil olma, yani süluk, aynı zamanda bir meslek sahibi olma ve kendi emeğine dayanarak yaşama gibi bir hassasiyeti de gerektiriyordu. Bu ise Cumhuriyet’in gözden çıkardığı ahlaki bir üretim sistemi anlamına gelir ki, Avrupa Protestanlığı neredeyse bu anlayış üzerine dayanır. Şimdilerde ise emeğin kutsallığı kadar üretimin ahlakiliği de neredeyse unutulmuş hassasiyetler.

– Bütün bu düzenlemelerden sonra İstanbul’un fethi ile Osmanlı’nın rüyası gerçekleşiyor. Hanedan içi çarpışmalar, askeri bürokrasinin kontrolsüzce yükselişi, emniyetçi otokratik düzenlemelerin devlet aklını esir alması bu tarihten itibaren resmi bir güvenceye kavuşuyor. Bu fetih/zafer aslında kötüye gidişin de başlangıcı diyebilir miyiz?

–  İmparatorluğa geçiş, ister istemez tüm kurguları da değiştirdi. Bizans sistemi el altındaki bir pratik olarak, mühtedi Bizans aristokrasisiyle birlikte Osmanlı bünyesine dahil oldu ve sonuçta Bizans sarayında çok da bir şey değişmemiş oldu. Sadece Doğu ile Batı arasındaki “adl”a dair şu “jeopolitik” duruşa riayet etmeyen bir yönetim yerine, buna dikkat eden bir yönetim geçti. Tabi bu yönetim de zamanla yozlaşacak ve bu duruşun sağladığı meşruiyet giderek sarsılacak ve çığırından çıkacaktır. Bu tür bir meşruiyet yitimi, iktidarın sorgulanmasının ve değişiminin de yolunu açacaktır.

– Türkler ve Safeviler tarih boyunca defalarca karşı karşıya geliyor ama sonuçları bugüne kadar ulaşan Şii-Sünni geriliminin en belirleyici cephesi Yavuz’la Şah İsmail arasındaki savaş. Bu savaş temelde bir egemenlik savaşı iken bir Şii-Sünni savaşı olarak yazıldı tarih kitaplarına. Oysa Yavuz’un ordusunda Şii Beyler ve askerler, Şah İsmail’in ordusunda ise Sünni Türk beyleri ve askerleri vardı. Tamamen bir coğrafya savaşı olmasına rağmen, bugün en Kemalist’inden en muhafazakârına kadar Sünni devlete bağlı ve Şii karşıtı bir blok var. Bu blok kendi arasında bazen çatışıyor ama bir çeşit kan kardeşliği hüviyetinde bir çarpışma bu. Ortada büyük bir paradoks var!

–  1400’lü yıllardan itibaren başlayan bu üç yüz yıllık süreçte, İslam dünyasındaki iktidar çatışmaları daha çok Türkler arasındaki çatışmalar. Osmanlılar Şeyh Bedreddin’in iktidar kavgasında galebe çalarak aslında Sünnilikte karar kıldılar. Bektaşilik gibi mutedil bir Şiiliği ise muhafaza ettiler gerçi çünkü Osmanlı Sünniliği her hâlükârda Arap Sünniliğine göre mutedildir. Sözgelimi Şii imamların isimleri en çok konulan isimlerdir. Osmanlıların Sünniliğe yönelişleri ise, aslında Sünni olan Safevi tarikatını giderek Şiiliğe yöneltti. Buradaki Sünnilik ve Şiilik bir bakıma iktidarların ideolojik aygıtları olmak, meşruiyetlerini bu yolla sağlamak gibi bir işlev görmekte.

– Bir yandan temellerini Sünnilik üzerine kuran devlet, öte yandan Sünni öğreti ile bağdaşmayan uygulamalar yapıyor. Medreselerde resmin haramlığı okutulurken sarayda gayrimüslim ressamlar davet edilerek resimler çizdiriliyor. İlerleyen yıllarda devlet dairelerine padişahın resimleri de asılmaya başlanacak. Şeklen varlığını Sünni bir temele dayayan devlet uygulamada kendi alanında Sünniliği kolayca göz ardı edebiliyor. Bu açıdan da özellikle 1960 sonrası Türkiye, selefinin izinde politikalar izlemeye devam ediyor ve bu izlek hala sürüyor diyebilir miyiz?

–  Sünniliğin bu tasvir yasağı ne kadar doğrudur bilinmez. Daha çok Selefî bir eğilimi yansıtmakta. Gerçi medreselerin ve toplumun giderek bu tutucu eğilimin insafına bırakıldığı da bir gerçek. Süreç içerisinde ise, temel meşruiyete dair sarsılmalar sonucu, devlet (askerî sınıf)’le toplum (reaya) arasında, her iki yanın birbirine yabancılaştıkları ve birbirinden uzaklaştıkları bir dönem başlayacaktır. Devletin örfi hukuka dayandığı ama toplumsal alanda Şeriat’a dayanıldığı bir hukuk karmaşası da bu uzaklaşmayı besleyen etkenlerden biri. Bu mesafe Batılılaşma ve modernleşme süreçlerinde daha da açılacak ve ortaya adeta iki sınıf çıkacaktır: Egemen seçkinler ve yoksul halk. Batı’daki yaklaşımlara pek benzemeyen bir sınıflaşma biçimidir bu ve bir bakıma Batılılaşma süreciyle de beslenmiştir.

Daha sonraları bu ayrışma üzerinde merkez-çevre, Batıcılar (seçkinler) ve yerliler gibi tasnifler de yapılacaktır. Ama elan içerisinde bulunduğumuz şartlarda bu durumu devlet ve toplum olarak izah etmek daha makul. Sanırım sorunun ifadesi, kendi ayrıcalıklarını toplumla paylaşmayan egemen bir azınlıkla, bu azınlık karşısında madunlaşmış ve çaresizleştirilmiş bir halkın yalıtılmışlığında özetlenebilir. Öyle bir iktidar kurgusu var ki, sonuçta oraya hangi çevre yerleşirse yerleşsin bir şey değişmemekte ve paradoksal bir biçimde halkın bu iktidara perestijiyle de bu kurgu desteklenmekte.   

– Size göre devletin kendine çizdiği bu yol aslında Nizamülmülk- Gazali ortaklığında İbni Sina ve Farabi gibi filozofların tekfirine ve İbni Rüşd düşüncesinin tasfiyesine dayanıyor. Sünni dünyada giderek Nizamülmülk cephesinin otoriter, devletçi, muarızlarına yaşam alanı tanımayan ve nakli önceleyen düşüncesi galip geliyor ve bu tarihten sonra da devlet aklı dediğimiz şey bu eksende çalışıyor. İlaveten bu yerleşik devlet aklının Osmanlı’da, Osmanlı karşıtı İT’de, hem Osmanlı’ya hem İT’ye karşı olan yeni cumhuriyette de yerleşik ve baskın olmadığını düşünebilir miyiz?

–  Tabi ki hayır. Türk, Abbasi ve Bizans gelenekleriyle beslenmiş ve oldukça katılaşmış bir yapıdan söz etmekteyiz. Kutsal, tanrısal ve hatta tabirimi mazur görün bir Tanrı-devlet’ten. Üstelik toplumsal kültür tarafından da içselleştirilmiştir bu gelenek. Öyle ki toplumu en fazla rahatsız eden hissiyatlardan birisidir devletsizlik. Çünkü Orta Asya’dan çıkarak uzun bir serüven sonucunda Anadolu’da yerleşen Türkler açısından “devlet”ten başka güvenilecek bir şey yoktur. Bunu devlete karşı tüm hoşnutsuzlukları aklımda tutarak söylüyorum. Hâlâ o yerleşik olamamanın tedirginliği yaşanmakta ve bu nedenle tüm zulümlerine rağmen devlet bir olmazsa olmaz olarak telakki edilmektedir.

O nedenle şimdilerde de kullanılan beka meselesinin doğal olarak toplumsal bir karşılığı bulunmaktadır. Devlet çadırımızın direği, tapınağımızın kubbesi, seferimizin kılavuzudur. Ancak burada temel bir devletten söz etsek de, bir devlet aklından söz edebilir miyiz? Bu işte biraz tartışılabilir bir mesele. Çünkü bu kutsal ve geleneksel devleti kuran akıldan ziyade güç ve cesarettir. O nedenle tam da o bahsini ettiğiniz Nizamülmülk’le birlikte siyasetnamelere giren, halifenin seçiminde güç ve el koyma yönteminin meşrulaştırılmasıdır ki bu zaten Muaviye ile birlikte cari olan bir husustur.

–  İmparatorluğun sonuna doğru muhalif hareketlerle tanışıyoruz. Bunlardan biri Fedailer hareketi ki bu hareket kanlı bir şekilde yok ediliyor, İTC ise sonuçları itibariyle epeyce külfete mal oluyor. Fedailer hareketini yok edilmesi sebebiyle bir kenara bırakırsak İT Cemiyetine bir demokrasi ve özgürlük hareketi gözüyle değil de, miras paylaşımında anlaşamamış haylaz  çocuklar gözüyle bakabilir miyiz?

 – İTC, Avrupa’da cari olan ulusalcı hareketlerin etkisinde kalan gençler tarafından kuruluyor. Öyle ki bu gençler içerisinde Fransa’ya veya Almanya’ya giderek 1871 Paris Komününe veya Almanya’daki devrimci hareketlere katılanlar var. Ama etkili olan sosyalizmden ziyade milliyetçilik. Zaten dağılan İmparatorluğun ruhuna uygun olan da bu. Çünkü sosyalizmin cari bir karşılığı, yani bir işçi sınıfı yok. Felsefi bir maddecilikten de söz edilemez. İmparatorluk nüfusu da giderek Türklerin ağırlıklı olduğu bir duruma evrilince, Osmanlılık ve İslamcılık eğilimlerinden sonra sıra nüfus ağırlığına daha çok tekabül eden Türkçülüğe geliyor. İmparatorluk üzerindeki kavga ise, giderek o çok uluslu, çok dilli ve çok dinli bir genişlikten, ulusalcı bir darlığa doğru seyrediyor.

Tabi bu zihniyet, doğal bir sorumlulukla bu kozmopolit zenginliği korumaktansa, tıpkı imparatorluktan pay kapmaya kalkan diğer uluslar gibi, ulusalcı bir pay kapma kavgasına girişiyor. Bu ise imparatorluğu ayakta tutmaya çalışan bir sorumluluktan, yeni bir ulus yaratmanın heyecanıyla, kendi toplumsal parçalarıyla savaşa tutuşan bir sorumsuzluğa dönüşüyor. Ermeni tehciri, Rum mübadelesi, Kürt kırımları vb… Hâlâ sonuçlandırılmamış olan bu tarihsel kavga, bir itidale ulaşılamamışlık ve temel (ontolojik) bir güvene kavuşamamışlıkla ısrarla sürdürülmekte. Ulusalcı karakteristik işte bu hercümerç içerisinde oluşmuş durumda ama o temel ontolojik krizi atlatamadığı da ortada. Zira asli bakış savaşla sürdürülen bir göçebelikten, barışa dayanan bir yerleşikliğe geçebilmiş değil. Bir “devlet aklı” ise ancak bu koşulda oluşabilecektir.

–  Abdülhamit bu dönemin en kudretli hükümdarı. Bugün bile hala yeni cumhuriyetin ne kadar iyi olduğunu anlatabilmek için Abdülhamit’in ne kadar kötü olduğuna vurgu yapmak gibi bir güvensizliği var seçkinlerin. Bir taraf için Kızıl Sultan olan padişahın diğer tarafta Ulu Hakan’a dönen kimliği onu objektif bir tartışmanın dışına savuruyor. Aynı tartışılamazlık kültü pek çok dönem kahramanı için de geçerli. En basitinden Amerikan muhipleri cemiyetinin kurucusu Adnan – Halide Adıvar’ın tartışılmazlığı mesela. Bu cemiyet Amerikan mandasını, Wilson prensiplerini savunuyor ama biz hürriyet, vatan, özgürlük filan kahramanı diye biliyoruz.

 – Toplumun bu bölünmüşlüğü,  uzun yıllar içerisinde maalesef tüm toplumsal dokuya sirayet etmiş durumda. Hemen her mesele bu bağlamda ele alınıyor, dolayısıyla nesnel bir tartışma yürütülemediği gibi, sağlıklı bir sonuca da ulaşılamıyor. Abdülhamid de bundan nasibini almış biri. Uzun hükümdarlık dönemi ve akabindeki Cumhuriyete gidiş sürecindeki tartışmalar, onu böylesine birbirine zıt iki karaktere bölmüş durumda. Aslında ise her ikisi de doğru değil. Mutedil / muhafazakâr bir modernleşme çabası yürütüyor uzun yıllar boyunca. Savaşla arası iyi değil. Hatta dönemindeki birçok hükümdardan daha barışçı birisi. Talihsizliği veya hatası, muhalefetin de olduğu bir siyasal sistemin, yani demokrasinin gücünü ve anlamını kavrayamaması.

Halide Edip kuşağının şanssızlığı ise başka türlü. Cumhuriyet’i kuran kuşak yeni dost ve düşmanlar yaratıyor kendisine. Öyle ki “İstiklal Marşı”nı yazmış bir Akif bile düşmanlaştırılarak memleketten uzaklaşmak zorunda bırakılıyor. Halide Edip ise döneminin şartları içerisinde bir dayanak bulmak için ABD mandası (himayesi)’nı savunuyor. Esasında bu mevzu Sivas Kongresinin de baş meselesi. Konu müzakere edilerek ABD yönetimine yazılıyor. ABD’den bir inceleme heyeti geliyor ama ABD böyle bir role girmek istemiyor. Çünkü koşullar içerisinde hâkim güç İngiltere ve bölge onun inisyatifine bırakılıyor.

Sivas kongresinde manda fikrine itiraz eden ise, isimleri pek de anılmayan  birkaç kişi. Ekseriyet bu fikri benimsediği halde daha sonra sanki böyle bir şey yokmuş gibi bir havaya giriyorlar. Fatura ise Halide Edip gibi politikadan uzak kişilere kesiliyor. Zaten Halide Edip ve Adnan Adıvar çifti de, M. Kemal’in otokrat yönetiminden rahatsız oldukları için yurdu terk ediyorlar ve benzeri birçok kişi gibi, ancak onun ölümü sonrasında geriye dönüyorlar.

–  Dönemle ilgili kaynaklarda iki baskın özellik var. İT Cemiyeti çevresi romanıyla, resmi vakanüvisleriyle ‘kızıl Sultan’ vurgusu yapıp tertemiz, pırıl pırıl bir İTC tablosu çiziyor. Karşı tarafsa Ulu Hakan imgesiyle İT Cemiyetinin düşmanla iş birliği yapan barbar katiller olduğunu söylüyor. A. Cemal Kuntay’ın Üç İstanbul romanını hariç tutarsak tarafların yazın öyküsü bu. Cemal Kutay’ın dönem yazıları, Halide Edip’in Sinekli Bakkal’ı, Kadir Mısıroğlu’nun döneme ilişkin  kitapları, N. Fazıl’ın nesirleri de öyle. Hatta İlber Ortaylı N. Fazıl’ın Vahdettin’le ilgili bir meselede belge ürettiğini bile söylemişti. Entelijansiyada durum bu iken, bırakın sokakta gerçeklerin konuşulmasını hakikati arayanların bir sonuca varması mümkün mü, neye inanacağız biz?

 – En başta da belirttiğim gibi tarih, daha çok da bu gibi tarafgirlikler nedeniyle, dahası yaşanılırken yazılan ve hatta çoğu zaman da yazılamayarak konuşmalarla nakledilen yönleri nedeniyle tam olarak bir “bilim” değil. Tabi tam olarak bir “bilim” nedir bahsi de ayrı bir tartışma konusu. Kimine göre bu anlamda herkesin kabullenmek zorunda olduğu “bilim” diye bir statü mevcut olamaz. Onlara bakarsan sadece anlatılar vardır ve bu anlatılardan bazısı diğerlerine göre daha fazla etkili, sonuç alıcı veya taraftar sahibidir. İnsanlar Peygamber (as) için bile kimi sevdiğinden, kimi de düşmanlığından rivayetler uydurabilirken, tarih nasıl dört başı mamur bir bilim olabilir ki? Ve hatta şu anda içerisinde yaşadığımız dünyadaki olup bitenler hakkında bile sadece tarafların fikirleri vardır bir olayla ilgili ve çoğu olayların gerçekliği genellikle bu kargaşa içerisinde güme gider.

O nedenle yapılacak şey daha itidalli, tarafgirlerin anlatılarına rezervler koyarak (ama yine de dikkate alarak), farklı kaynaklardan yararlanarak bir anlatı üretebilmektir. Ama çoğu bilim insanları bile bu itidale ve nesnelliğe sahip değil. Olaylara daha çok ideolojilerini savunma ya da karşıtlık pozisyonuyla yaklaşmaktalar. İdeoloji bir gerçekliktir elbette. Durduğunuz yer ister istemez bakışınızı da etkiler. Etkilenmediğini söyleyen yalan söyler. Dolayısıyla toplumsal bilimlerde kendinizce bir gerçekliği öne sürer ve bunu da savunmaya çalışırsınız. Ama bunları yaparken nesnelliği ve itidali elden bırakmamalısınız. Açıktır ki matematik ve fizik gibi bilimlerde bile farklı nesnellik açıları vardır. Ama bu açılar bilim insanını körleştirmemeli ve meselelere farklı açılardan bakabilme erdemi gösterilebilmeli. Bundan sonrası akli yeteneğinize, eldeki malzemeleri değerlendirme gücünüze, farklı bakış açılarını birleştirerek ortaya hakikate yakın bir yaklaşım koyabilme erdeminize kalmaktadır.

– Abdülhamit, 2. Mahmut tarzı bir siyasal stratejiyi seçtiğini kendisi söylüyor. Bu ise onu hem halktan koparıyor, hem de İslamcı aydınlarla arasını açıyor. Zaten Türkçülerle, Batıcılarla, masonlarla, bürokrasiyle kavga ederken, bir de İslamcıları karşısına alıyor. Hem geniş bir muhalif kitle var karşısında, hem darbeler, suikastlar, harici düşmanlar… Bu onu ister istemez içine kapatıyor, buhranlarını artırıyor, herkesten ve her şeyden şüphe eden bir psikolojiye sokuyor. İT Cemiyetinin kısa iktidarında işlediği cinayetler, yaptıkları, sebep oldukları karşılaştırıldığında, Abdülhamit’in 33 yıllık saltanatı daha makul gelmiyor mu?

–  Biçimsel olarak görünüş bu. Ama tarihe bakış her zaman dar ve geniş bakış açıları arasında gidip gelir. Dar açıyla söylediğin doğru. Ama geniş açıdan İTC dönemi de Abdülhamidçi politikalarla birlikte okunmalıdır. Çünkü yapılanların birçoğu onun politikalarını düzeltmek içindir veya ona tepkidir. Öte yandan yerel veya küresel şartlar da oldukça değişmiş, dünya bir savaş iklimine girmiştir. İTClilerin çoğunun genç ve tecrübesiz subaylardan oluştuğu da bir gerçek. Çoğu sorunlar hakkında sınanmış düşünceleri ve tecrübeleri yok. Ama iktidarın böylesi bir subaylar kuşağına bırakılması da büyük ölçüde Abdülhamid’in dar bir çevre ile yürüttüğü siyasal stratejinin, yani otokrat bir kalkınmacılığın sonucu. Abdülhamid bu yolla toplumu elinde tutacağını düşündü ama siyasal katılımın da önemli bir ihtiyaç, dahası bir hak olduğunu dikkate almadı.  Açıktır ki insanlar sadece yol-su-elektrik ile yaşayamazlar. Siyasete katılım, düşüncelerini ifade, özgürlüklerini yaşama, farklılıklarını ortaya koymak da isterler. Abdülhamid ise Batı ile aramızdaki kalkınmışlık farkını kapatarak toplumu tatmin edeceğini düşündü. Bu ise onun çağının siyasal ve toplumsal gerçekliğini kavramaktan ne kadar uzak olduğunu göstermekte.

–  İT Cemiyeti Fransa etkisinde kurulan daha sonra İngiliz güdümünde hareket eden son olarak da Almanya sevdasıyla yok olan bir yapı. Her ne kadar devamı halen mevcut ve aktif bir siyaset aktör olsa da her zaman gözü dışarda, bir haber ve hareket bekleyen bir ürün ve üretim. Esasen yeni bir ulus yaratma fikri de yeni bir devlet kurma fikri de mevcut değil. Türkçü Moiz Kohen, Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin bir başka çizgiyi tutuyor teşkilatta. Ziya Gökalp her neyse de Ömer Seyfettin’in onca öyküsünde, yazısında bir kelime eleştiri, bir yanlış yok örgüte ilişkin. Hümanist, sevimli, halk için vatan için canını hiçe sayan bir topluluk. Oysa Mithat Cemal Kuntay Üç İstanbul’da her şeyi çok güzel anlatıyor. Üstelik Abdülhamit’e yönelik iki darbe girişiminden sonra yurt dışına kaçan İttihatçılar ülkeyi Avrupa devletlerinin işgal ederek Abdülhamit’i devirmesini isteyecek kadar vatanseverler! Elbette bütün bunlar sarayın hatalarını gölgelemez ve hafifletmez ama objektif bir değerlendirme için karşılıklı tarafsızlık gerekmez mi?

–  Elbette ki gerek durumu doğruluğa nispeten daha yakın bir biçimde anlamak, gerekse düşünce ve bilim haysiyeti açısından yapılması gereken budur. Ama burada düşüncenin öznesi ile düşünce (ideoloji) toplulukları aynılaştıkları için, tarafgirliklerden sıyrılabilmiş bir yaklaşımdan söz etmek de oldukça güç. Bunu yapabilmek için benzeri tüm durumlar için de gerektiği gibi bir orta yol, Arâf Suresindeki tanımla ârifler, yani fikir haysiyetini haiz düşünürler, aydınlar, âlimler gerekmekte. Karşıt olguları ve duruşları aşan, itidal üzere ve mümkün olduğunca nesnel bakışa sahip şahsiyetler. Ne var ki düşüncenin siyasalla sınırlı ve siyasala bağımlı olduğu bir vasatta bu nesnelliği sağlamak oldukça güç. Elbette ki bu insafa ve haysiyete sahip tarihçiler ve düşünürler de yok değil.

– İTC’nin yönetimi devralması ile birlikte “sopalı seçim” denilen, kimin kazanacağı önceden bilinen seçimler dönemi başlıyor. Bu dönem 1950 seçimlerine kadar da sürüyor. Bu dönem, İT Cemiyetine muhalif olanların suikastlarla öldürüldüğü, suikast olmazsa idam cezası ile yok edildiği, istibdata karşı çıktığını iddia edenlerin istibdat yönetiminden daha katı uygulamaları icra ettiği, hafiyeciliğin Abdülhamit döneminin de üzerinde katbekat güçlü olduğu bir dönem. Bu uygulamaların cumhuriyet döneminde de devam etiğini görüyoruz. Sebahattin Ali, Nazım Hikmet, Necip Fazıl, Kemal Tahir ve benzerlerinin yaşadıkları bu öğretinin devamı. Dolayısıyla İTC’nin özgürlük, hukuk, adalet söyleminin kullanışlı birer araçtan ibaret olduğunu söylemek yanlış olmaz sanırım. Devleti yönetememelerine bakınca ise ne kadro ne de akıl olarak buna hazır olmadıklarını söyleyebilir miyiz?

–  Kurtarıcıların cesaretli ama yetersiz oldukları bu süreçler, benzeri şartlardaki birçok ülkede yaşandı. Durumun zarureti olarak bunlar daha çok asker veya asker kökenli kişilerdi ve bakış açıları da askeri bir bakış açısıyla sınırlıydı. Bu ise toplumu derinlemesine bir kavrayıştan oldukça uzaktır. Bu niteliğe sahip olan şahsiyetler ise, sözleri dinlenilmek şöyle dursun, insafsızca harcanmıştır. Mesela Hüseyin Avni, Mehmet Akif, Halide Edip ve hatta Kâzım Karabekir gibi.

İttihatçılara gelince, onlar zaten bir süre doğrudan iktidarı üstlenmekten uzak durdular; doğrusu buna cesaret edemediler. Bir süre ise iktidarı Mahmud Şevket Paşa ve onun katlinin akabinde ise Said Halim Paşa’nın sadrazamlığında sürdürdüler ve ancak 1917 yılında, yani iktidarlarının son senesinde, o da Said Halim Paşa’nın istifasıyla yönetimi doğrudan üstleneceklerdir. Gerçi Said Halim Paşa da İttihatçılara yakındır ama hiçbir zaman İttihatçı merkezden birisi olmamıştır. Esasında ise her ne kadar salt İttihatçıların memlekete muhtemel zararlarını telafi için bu noktalarda durduğunu söylese de, özellikle kendisine ve padişaha karşı yapılan bir emrivakiyle savaşa girilmesini asla kabullenmemeliydi. Bu hatası kendisinin ölümüne yol açtığı gibi, Türkiye siyasetini de oldukça muhtaç olduğu sivil ve entelektüel bir siyasetçiden yoksun kılmıştır.

– Batıcılar ve Türkçüler arasında ise batıcılar daha tutarlı değil mi? Türkçülerin ilk öğretmenleri Macar Vambery, Polonya’dan ihraç paşalar, Selanik ve İstanbul’da mukim çok sayıda Yahudi, mason vs. Turan kelimesini literatüre Vambery sokuyor. Moiz Cohen ünlü bir Türkçü ve Tekin Alp adını kullanıyor, onun en yakın arkadaşı Ziya Gökalp, Ziya Gökalp’in en yakını ise Ömer Seyfettin. Büyük bir travma olmalı bu! Batıcılar ise dümdüz. Yok say, reddet, kurtul! 

–  Batıcılar daha rahat, düşünsel ve aidiyet çelişkileri açısından. Onların asıl sorunu mekteplerde Fransızcanın okutulması, daha doğrusu Batılılaşma sürecinin seyrinin Fransızlar ve Fransız Devrimi yoluyla izlenmesi. Çünkü çok sert, din (Kilise) karşıtı ve maddeci bir cereyan Fransız devrimciliği. Dolayısıyla benzer bir seyir Osmanlı’da da izlenmeye çalışılıyor. İngiltere çok sonra tanınmaya başlanıyor ve daha çok düşman olarak addediliyor. Almanya ise yine geç ve büyük ölçüde subaylar tarafından tanınıyor. Böylece aydınlar daha çok Fransız, subaylar ise Alman çizgisinde. M. Kemal ve ekibi, yani Enver’in reddettiği art saftaki İttihatçılar ise, Fransız aydınlanmasını ve laikliği esas almaktalar. Oysa İngiltere kadar Almanya’da da bu tür bir aydınlanma ve laiklik çizgisi yok. Sonuçta bu eğilimin galebesi ve ülkeye hâkim olması, Osmanlı modernleşmesini reddettiği gibi, Türk modernleşmesini de bu sert çizgi üzerinde sürdürdü ve bu da toplumdaki bölünmüşlüğü daha da keskinleştirdi. Üstelik aydınlanma, sol ve sosyalizm gibi eğilimler de daha çok bu çizgi üzerinden yürüdüğü için geniş çevrelerin tepkisiyle karşılandı ve mümkün veya muhtemel olumlu etkileri de reddedildi.

– 1. Dünya savaşının kaybedilmesi sonrası ise İTC’nin vatansever yöneticileri Alman zırhlıları ile ülkeyi terk ediyor. Bazısı Ermeniler tarafından yurt dışında öldürülüyor. İTC’nin en kudretli paşası Enver ise başka bir rüyaya yelken açmak üzere Yeşil Ordu hülyasıyla Rus himayesine giriyor. “Vatanseverlik” iddiasıyla yola çıkmış bir hareket için hazin bir son. Ama ülkenin ve insanların ödediği ve halen ödemeye devam ettiği bedel düşünülünce daha kötü durumlar da var.   

–  Evet,  İmparatorluğu kurtarma düşü oldukça trajik bir biçimde sonuçlandı. Belki de farkında olunmadan kendi ideolojilerinin olası amacını gerçekleştirdiler: Ulusal bir devleti. Zira bu düşün, imparatorluk yıkılmadan gerçekleşmesi mümkün değildi. Farklı çözümler bulunabilirdi elbette; federatif veya konfederal modeller. Ama Jön Türklerin zihnindeki yegâne model, Fransız ulusalcılığıydı. Oysa Fransız ulusallığı, imparatorluğu dağıtmaksızın gerçekleştirildi. Sadece yönetim biçimi değiştirildi ve imparatorun tebaası yurttaşlara dönüştürüldü. Ama Osmanlı’nın oldukça karmaşık nüfus yapısının, bir daralmaya ve homojenleşmeye uğratılmaksızın dönüştürülmesi çok zordu. Bunun için Alman ya da İngiliz federalizminden yararlanılabilirdi belki ama bu zahmetli bir çabayı gerektirmekteydi.  Jön Türklerin ise bu kadar vakti olmadığı gibi, bu kadar derinlikli bir stratejileri de yoktu. Onlar bir an önce modernleşmeye çalışmaktaydılar ama girişimlerinin hangi felaketlere yol açacağının farkında bile değillerdi. Onlar ise asıl gerekli olan entelektüel bir ferasetten ise oldukça yoksundular. Modernleşme ise özgün bir girişimi gerektirmekteydi. Salt kurumları veya kültürü taşımakla elde edilebilecek bir meta değildi. Tabi ki askerî bir cesarete sahiptiler. Ama toplumu değiştirme çabası savaşla asla benzeşmez.

– Doğrusu benim İttihat ve Terakki dönemi ile ilgili merak ettiğim iki ilişki var. Birincisi Mehmet Akif – İT ilişkisi ikincisi ise Mustafa Kemal’le örgütün ilişkisi. Mustafa Kemal İT’den uzak duruyor ve hatta Cemiyet çevresinde Padişah yanlısı olarak biliniyor sanırım. Vahdettin’in Mustafa Kemal’i Anadolu’ya göndermesinin nedenlerinden biri de İttihatçı bir yafta ile kirlenmemiş olması diyorsunuz kitabınızda. Mehmet Akif ise cemiyete mesafeli ama Teşkilatı Mahsusa’da görev alıp Arap coğrafyasında faaliyetler de sürdürüyor…

–  Akif’i harekete geçiren, İstiklal Marşında dile getirdiği toplumsal sorumluluk duygusu. O, çökmekte olan imparatorluğun karşısında sorumsuzca yakınmalarla yetinemezdi. Ama sonuçta fiilî anlamda çöktü imparatorluk. Ortaya çıkarılan, Jön Türklerin ulusal daralmışlığı ise Akif’in hayali değildi. Dolayısıyla çöken imparatorlukla beraber Akif de çöktü ve artık sadece ölümünü bekleyen bir yılgınlık içerisine girdi. Bir suçlu gibi izlendiği ülkeden bile uzaklaştı. Çünkü onun dizeleri, sadece istiklale değil, özgürlüğe de adanmıştı. İstiklal sağlansa da özgürlük şartlarında bir değişme olmamış ve hatta daha da kötüleşmişti. Kendilerinden istenilen hâlâ bir köle gibi itaat edilmesi, olan biten karşısında suskun kalınmasıydı. O ise suskun kalmayı kendisine yediremediği için çareyi uzaklaşmakta buldu. Kendisini ölüme doğru götüren sessiz bir protestoydu yaptığı.

Mustafa Kemal ise İttihatçıların adeta bir idolü olan Enver tarafından sevilmiyordu. Belki de karşılıklı bir hoşnutsuzluktur söz konusu olan. Bir iktidar kavgasının erkenden başlayan hissiyatı, tarafları kamplaştırmış olabilir. Enver’in oldukça genç yaşta yakaladığı iktidar, sözünü sakınmayan Kemal’i Cemiyet’ten uzak tutmasına yol açıyor. Bu ise rakibinin iktidarının yollarını döşüyor. İstanbul’un işgale uğradığı yıllarda Anadolu’daki kargaşayı ve sosyalist kalkışımları durduracak, ismi İttihatçılıkla kirlenmemiş birisi arandığında onun adı akla geliyor. Onun adı üzerinde, birkaç yıl önce Almanya seyahati sırasında yaverliğini yaptığı Padişah kadar, Genelkurmay ve İngilizler de mutabık kalıyor ve bu mutabakat üzerine oldukça geniş yetkilerle ve maiyetle Anadolu’ya gönderiliyor.

– Kurtuluş savaşı sonrasında savaş aktörlerinin tasfiye edildiğini görüyoruz. Kazım Karabekir, Rauf Orbay gibi komutanlar savaş sonrası çok partili hayat oyunlarında, Çerkez Ethem gibi milisler ise daha öncesinde sahadan uzaklaştırılıyor. Vehbi KOÇ “Hayat Hikâyem” adlı kitabında Ankara Garında Atatürk’le birlikte Çerkez Ethem’i heyecanla karşıladıklarını, büyük bir nümayiş yapıldığını anlatıyor. Devamında ise Çerkez Ethem’in bir “hain” olarak İngilizlere sığındığını biliyoruz! 

–  Tabi o dönem M. Kemal’in Ankara’ya yeni geldiği, henüz kendi liderliğindeki bir ordunun teşkil edilemediği ve hatta Ankara’nın çete saldırıları karşısında bile savunmasız kaldığı günler. Öyle ki ciddi bir milis gücü olan Çerkez Ethem’e başvuruluyor ve Yunanlılara karşı savaşan Ethem adeta bir kurtarıcı gibi Ankara’ya gelerek, saldırganları bertaraf ediyor. Ama iktidar kavgası içerisinde olanlar, muhtemel rakipleri karşısında, bu tür borçluluklar nedeniyle bir vefa duygusuna sahip değildirler. Neticede M. Kemal de, bağımsız bir ordu teşkili esnasında bu ordunun komutasına tabi olmamakta direnen Ethem’i tasfiye etmekten çekinmez. Kuşkusuz kendince haklı tarafları vardır. Ama Ethem’in bir hain olmadığı da apaçıktır.

– Anadolu’nun işgal edilmesinin barış şartlarını Ankara Hükümetine kabul ettirebilmek için İngilizler tarafından planlandığını söylüyorsunuz. Dahası İtalyanlarla sıcak temas olmaması, Fransızlarla yaşanan düşük yoğunluklu çatışma ve bu iki ülkenin Yunanlılara karşı Ankara Hükümetini desteklediklerini, İngilizlerin ise şartlar kıvama geldiğinde Yunanlılardan desteğini çekerek yenilmelerini kolaylaştırdığını anlatıyorsunuz. Bu “Milli Zafer” miti karşısında çoğumuzun inanmak istemeyeceği bir örgü.

–  Tüm bu sürecin bir kurgu olmasını söylemek istemiyorum elbette. Ama İngilizlerin müzakere masasına doğrudan İmparatorluğu temsil eden bir güç yerine, daha şimdiden ulusallığı temsile hazır, dolayısıyla da elindeki avantajların birçoğundan vaz geçmiş bir kesimle oturmak isteyecekleri ortadadır. Bu sürecin aktörü olan İngilizlerin üç temel amacı vardır. Mezopotamya petrollerini güvence altına almak, Osmanlı’dan kalan toprakları Sovyet yayılmacılığının etkisinden kurtarmak ve Hindistan politikalarını rahatlatacak olan hilafetin lağvı. Beri yandan ulusalcıların da İmparatorluğun parçalanmasını ve kendi egemenliklerini meşrulaştıracak bir zafere ihtiyacı vardır. Fransızlar ve İtalyanlar ise daha en başından yapılan anlaşmalar ve verilen tavizlerle Anadolu’dan çekilmişlerdir. İngilizlerin teşvikiyle Anadolu’ya çıkan Yunanlılar hezimete uğrar ve bundan bir “kurtuluş savaşı” mitosu üretilir. Tabi meseleye böyle bakmak, ulusalcı efsanelerin eğitimiyle yetişmiş bizler için kabulü biraz güç bir bakış ama mitosun çözülmesinin düğümü de bu efsaneye karşı eleştirel bir yaklaşımı gerektiriyor. Bu konuda gerek İdris Küçükömer’in, gerekse Fikret Başkaya’nın çalışmaları konuyu daha geniş bir biçimde irdelemektedir.

– Cumhuriyetin ilanından sonra ise bambaşka bir süreç yaşıyor ülke. Yazı ve Kılık-Kıyafet gibi sınırları zorlayan değişikliklerin yanında sistemi tamamıyla Avrupa’ya bağlanmış, taklitçi ve tabanı olmayan düzenlemelere gidiliyor. Gelişen tepkiler, bir savunma refleksi olarak İstiklal Mahkemelerini doğuruyor. Pierre Jean Luizard’ın Bilgi Üniversitesi Yayınlarından çıkan “İslam Topraklarında Otoriter Rejimler” kitabı tam da bunu anlatıyor. Sadece Türkiye genelinde değil İslam coğrafyasında bir program çerçevesinde aynı adımlar atılıyor. Suriye, İran, Mısır, Irak, Tunus, Cezayir, Afganistan ve Pakistan aynı süreçleri neredeyse birebir yaşıyor. Bu organize süreç/ler dışarıdan bir el tarafından yönetiliyor diyebilir miyiz?

–  S. Sayyıd’ın Fundemantalizm Korkusu, İslam dünyası için Kemalizm modelinin etkilerini oldukça geniş bir çerçevede irdelemekte. Esasında süregitmekte olan Osmanlı modernleşmesi daha olumlu bir modernleşme çizgisi üretebilecekken, Kemalizm’in toplumsal gerçekliği hiçe sayan oldukça köktenci Batılılaşma çizgisi toplumu hiç de istenilen noktalara taşıyamadığı gibi, otoriteryan bir tebaa olma vasfından, yani edilgenlikten de çıkaramamıştır. Esasında bu, çok da umursanan bir yön de değildir. Öyle ki yüzyıl geçmesine rağmen hemen hemen aynı meseleleri konuşmaktayız. Toplumu etkinleştirmek egemenler açısından hâlâ korkutucu bir düşünce. Toplum etkinleşemediği sürece ise, modernleşmek salt araçsal bir alımlama biçimi olmaktan öte bir anlam taşımamakta. Toplumun etkinleşmesi ise onu aktörleştiren, etrafında ne olup bittiğiyle doğrudan ilgilenen ve bu konuda tepkiler oluşturan bir konuma yükselmesi anlamına gelmekte. Bunu ise ne Osmanlı egemenleri istemişti, ne de Cumhuriyet egemenleri. Oysa arzuladıkları modernleşme için bu olmazsa olmaz bir şarttı. Ama onlar modernleşme çizgisini kendi egemenliklerinin sınırları içerisinde tutmaya çalıştılar. Bu anlamda Osmanlıların hilafetçiliği kadar Kemalist ulusalcıların Cumhuriyetçiliği de bütünüyle birer iktidarı elde tutma stratejisiydi. Tabi her şeye rağmen ortaya konulan yarım yamalak bir model, Batılı güçlerin de desteğiyle İslam dünyası, özellikle de Osmanlı havzası için bir modernleşme misaline dönüştürüldü. Bu, aynı zamanda komünizmden uzak tutulmaları için de cari emperyal bir stratejiydi.

– Sonuç olarak şöyle söyleyebilir miyiz? Selçukludan Osmanlıya, İttihat ve Terakkiden yeni Cumhuriyete kadar yaşananlar kutsal devlet / devlet baba imgesinin; Orta Asya’dan bugüne genlerimizde kodlanan kutsal alanların doğurduğu sonuçtur. Kazananlar ve kaybedenler tersyüz edilse yaşananlar şekli değişiklikler dışında çok fark etmez?

–   Kabaca da olsa böylesi bir gerçeklikten söz etmek mümkün elbette. Türkler daha 9. yüzyıldan itibaren İslam dünyasına askerî bir güç olarak dahil oldular ve saray entrikaları yoluyla iktidarda etkinleştiler ve hatta Abbasi halifelerini bir kenara iterek kendi egemenliklerini oluşturdular. Pers yönetim geleneğiyle de tahkim edilen bu süreçte iktidar, tüm toplumsal güçleri hiç olmadığı kadar bu merkezî gücün ellerine verecektir. Bu ise toplumsal güçlerin zayıfladığı ve daha kolay yönetildiği bir geleneği başlatacaktır. Toplumsal özerkliklerin oldukça zayıflatıldığı bu durum, Osmanlılar tarafından da sürdürülerek Cumhuriyete devredilmiştir. Cumhuriyet de oldukça akıl almaz birçok girişimini bu toplumsal kolaylık üzerinde icra edebilmiştir. Laisizmi ilkeleştiren M. Kemal de devletin ve yöneticinin kutsandığı bu geleneğin dışında değildir. Ve hatta daha hayatındayken kendi heykellerini diktirecek kadar da pervasızdır.

Belki bu, bir tür modernleşme stratejisi bir tür kutsallık yıkımı olarak da mütalaa edilebilir ama sonuçta yepyeni bir kutsallaşma süreci ve etkisi yarattığı da ortadadır. Bu nedenle değil midir ki Türkiye, aradan geçen yüzyıllık sürece rağmen ne bu tür kutsallık telakkilerini tasfiye edebilmiş, ne de Cumhuriyet rejiminden çıkarak bir söylem olarak ileri sürülen demokrasiye geçebilmiştir. Demokrasi de nihai bir çare değildir kuşkusuz ama toplumun daha etkinleştirildiği ve siyasete katılımın biçimsellikten çıkarak bir ölçüde de olsa sahicileştiği bir aşamadır. Ne var ki bu, egemenler ve seçkinler değişse de zihniyetin değişmediği, Anayasanın kutsanmış bir kişiselliğin ideolojisine dayandırıldığı ve bunların tartışılmaz kılındığı, siyasetin salt yönetim olarak anlaşıldığı bir vasatta oldukça kabul edilemez bir beklentidir.

 

(FARKLI BAKIŞ VE HERTARAF SİTELERİNDE YAYIMLANMIŞTIR)

 

https://hertaraf.com/haber-umit-aktas-ile-osmanli-cagi-ve-sonrasi-uzerine-soylesen-ustun-bol-6372

 

https://farklibakis.net/soylesiler/umit-aktas-ile-osmanli-cagi-ve-sonrasi-uzerine/

 

 

 

AŞK HERŞEYİ AFFEDER Mİ?

KİFAYETSİZ BİR MUHTERİS: REŞİT GALİP-2



 

Birkaç ay önce Naman Bakaç’la Nazım Hikmet’in ve Sabahattin Ali’nin Mustafa Kemal’e yazdıkları af mektupları üzerine konuşmuştuk.

Naman, önce Nazım Hikmet’in af mektubu üzerine  https://www.hertaraf.com/haber-nazim-hikmet-af-mektubu-ve-kemalizm--naman-bakac-6308 sonra Sebahattin Ali’nin af mektubu üzerine iki güzel yazı yazdı. https://www.hertaraf.com/haber-ataturk-e-yazdigi-af-mektubuyla-sabahattin-ali-nin-basi-one-egildi-mi-naman-bakac-6427

Bugün, bir dönemin ruhu gereği af mektuplarının sadece bu iki büyük şair ve yazarla sınırlı olmadığını, Cumhurbaşkanlığı arşivinin yazarların, siyasetçilerin, bürokratların af mektupları ile dolu olduğunu biliyoruz.

Bu yazıda Reşit Galip’in Mustafa Kemal’e yazdığı af mektubunu konu edineceğiz.

Reşit Galip Rodos’ta doğmuş, İzmir St. Jean Babtiste Kolejinden sonra tıbbiyeyi bitirmişti. Mersinde doktorken Mustafa Kemal’in dikkatini çekecek iki yıl sonra da yine Mustafa Kemal’in talimatıyla milletvekili seçilerek Ankara’ya yerleşecekti.

Bıçkın, bitirim, kural tanımaz bir yapısı vardı. Bunlara ilaveten çabuk gaza geliyordu ve alkollüyken kontrolünü kaybediyordu. Daha Meclis’e adım atar atmaz Şeyh Sait isyanı başlamış, kuliste başlayan tartışmayla gaza gelen Reşit Galip Meclis kürsüsünden Başvekil İsmet İnönü’ye ağır eleştirilerde bulunmuştu. Mustafa Kemal bu hadsizliğe çok kızmış, o günden sonra Çankaya’ya davet edilmez olmuştu.

Reşit galip çeşitli kereler Mustafa Kemal’e ulaşarak kendini izah etmeye çalıştı ancak hiçbir sonuç alamadı. İşler onun için iyi gitmiyordu. Mecliste arkasından ‘Artık Reşit Galip bitti’ diye konuşuluyordu.

Şöhret basamaklarını üçer beşer atlayarak çıkan bu genç muhteris vekil, işlerin daha da kötüye gideceğini seziyor, bir şeyler yapmazsa parlak geleceğinin söneceğini biliyordu.

Önce Meclis kürsüsünde tahkir ettiği İsmet İnönü’ye gitti, birkaç kez sözlü olarak özrünü bildirdikten sonra bir gelişme olmayınca, İsmet paşanın elini öperek de özür dilemek zorunda kaldı.

Yine bir gelişme olmamış, Çankaya bu özürleri de görmezden gelmişti. Artık tek çare Mustafa Kemal’e mektup yazarak affını istemekti. Reşit Galip’te öyle yaptı.

‘Pek Muhterem, muazzez Paşa hazretleri Bendeniz şimdiye kadar zat-ı devletinizden ancak yüksek ve indimde kıymeti namahdud teveccüh görmeğe alışmış idim. Son günlere kadar hiç olmazsa en küçük i’taba uğramamış bir insanın bir an içinde merdud bir politikacı sınıfına atılması elbette çok ağırdır. Vicdanımın ve izzetinefsimin beni sevkettiği yol üzerinde başıma inecek darebata tahammül kuvvetine malikim…’ diye başlayan 7-8 sayfalık mektup; İnönü’ye karşı sözlerinin nedenini detaylı anlatan bölümlerle ilerliyor. Meclis kulisinde kimi vekillerin kendisini nasıl gaza getirdiklerini anlatarak sürüyordu.

‘Pek muhterem, muazzez paşam, maruzatımı bitirdim; hükmünüze intizar ediyorum. Kaç senelik sessiz, sadasız, talepsiz, iddiasız mesaimle memleket işlerinde hiç olmazsa pak bir samimiyet isbat idebildiğim zan ediyordum. Heyhat! Şimdi bu kadar uzun maruzatımla hala o samimiyeti isbat gayretinde devama mecbur oluyorum. Teessür saikasıyla hatalar irtikab itmişsem onların da affını istirham idiyorum.’ Diyerek bitiyordu 1927 tarihli af mektubu.  (1)

Bu mektubun ardından Reşit Galip affedildi ve Çankaya sofrasına yeniden davet edildi. Ama Reşit Galip rahat durmadı! 1931 Ağustos gecelerinden birinde sofrada içkiyi çok kaçırdığı bir sırada Maarif Vekili Esat Mehmet’e yönelik terbiye sınırlarını zorlayan sözleri üzerine Mustafa Kemal tarafından sofradan kovuldu. Reşit Galip 1932 yılının ocak ayında Mustafa Kemal’e bir af mektubu daha yazdı. Bu sefer mektup bir öncekinden daha mahcup ve daha biçare idi.

"Büyük Gazi'nin Yüksek Huzuruna / Tazimlerle / Ankara, 30.1.1932
Mübeccel Büyük Paşam... Siz insanların ruhunu, fikrini açık bir sayfa gibi okursunuz. Size tapınırcasına bir iman, sevgi ve saygı ile bağlı olduğumu teveccüh ve itimadınız hayatımın kıymetli ölçülmez mazhariyeti saydığımı bilirsiniz. Kusur ve kabahatimin çok büyük olduğunu biliyorum. Onun affı ancak sizden istenebilir. Çünkü siz, af ile ders ve ceza vermek mertebelerinden çok daha yükseklerdesiniz. Sizi üzmüş olmak ıstırabının dayanılmaz acısını bütün şiddetiyle çektim. Ellerinizi bin kere öperek affınızı dilerim. Sağlığınız ve saadetiniz temennilerimi candan tekrarlarım, mübeccel büyük paşam. / Sizin evladınız Dr. Reşit Galip" (2)

Bu mektup da işe yaradı. Çünkü kapatılacak bir üniversite, tasfiye edilecek, cezalandırılacak muhalifler, Türk Tarih Tezini savunacak bir inanmış, gözünü budaktan sakınmayacak sadık bir hizmetkâra ihtiyaç vardı. Bu af mektubundan 7 ay sonra Reşit Galip Maarif Vekili oldu.

Verilen görevleri itirazsız uyguladı. İtiraz edenlere en ağır şekilde haddini bildirdi. 1934 yılında 41 yaşında öldü. İstiklal mahkemesi azalığı, Milletvekilliği, Bakanlık, Türk Dil Kurumu başkanlığı yapmış, kendini tarih profesörü olarak atamıştı. Buna rağmen yokluk içinde öldü. Öldüğünde bir evi bile yoktu.

Romantik tarih anlatıcıları bunu Reşit Galip’in temizliğine, saflığına yorarlar. Oysa dönemin şartları, Reşit Galib’in iş bitiriciliği, acımasızlığı düşünüldüğünde bu yoksunluk olsa olsa Reşit Galipin yaşam tarzıyla ilgili bir düzensizlikten kaynaklanıyor olmalıydı.

Reşit galip ölmüştü ama İsmet İnönü 1925’te meclis kürsüsünde kendisini tahkir eden Reşit Galibi unutmamış, intikam hissi hiç zayıflamamıştı.

İsmet İnönü, Reşit Galib’den intikamını eşi üzerinden alacak, Reşit Galip’in eşinin bir ev alabilecek kadar para için kendisine yalvarmasını bekleyecekti!

 

1. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/782332

2. http://antalyaekspres.com.tr/yazi/mustafa-uysal/ataturkun-fikir-fedaisi-dr-resit-galip/58140

 

TEZAT KAVRAMLAR: AHLAK – NAMUS – GAZETECİLİK

  TEZAT KAVRAMLAR: AHLAK – NAMUS – GAZETECİLİK Bütün genellemeler gibi yanlış bir yerden konuya girdiğimi biliyorum. Ama bütün genellemele...