14 Haziran 2009 Pazar

ÖSYM SUÇ İŞLİYOR!




Son Öğrenci Seçme Sınavı (ÖSS) 14 Haziran Pazar günü yapılacaktır. Bu sınav bundan öncekilerde olduğu gibi yine ayrımcılık esasına dayalı olacaktır. Öğrenci Seçme Ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM) başkanı yaptığı açıklamalarda “Su için, gezin dolaşın ve başınızı açın” anlamına gelen sözler sarf ederek ayrımcılığın ve haksızlığın ÖSYM bünyesinde nasıl şekil bulduğunu beyan etmiştir.

Anayasa ve uluslararası sözleşmelerde eğitim özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü ve eşitlik ilkeleri güvence altına alınmışken ÖSYM’nin darbe günlerinden kalma düzenlemelerle tüm bu hakları ihlal edebilmesi kabul edilemez.

Anayasanın 13. maddesinde:” Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir”, Anayasanın 24. maddesinde: “Herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.” Anayasa 42. maddesinde: “Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz.” Denilmektedir. Anayasal hiçbir düzenlemede başörtüsü yasağı bulunmadığından münferit mahkeme kararlarından yola çıkılarak yasak ihdas edilmesi
hukuki değildir.

Dolayısıyla kanunla konulmuş hiçbir yasak yok iken eğitim gibi temel bir hakkın engellenmesi Türk Ceza Kanununda düzenlenen eğitim ve öğretimin engellenmesi niteliğinde bir suçtur. Bu suçu işleyen kim olursa olsun cezalandırılmalıdır.

Sınav bina sorumluları, salon görevlileri ve gözetmenler memur olduklarından konusu suç teşkil eden bir fiili hiçbir suretle yerine getiremezler. Anayasanın 137. maddesinde kanunsuz emir başlığı altında: “Konusu suç teşkil eden emir, hiçbir suretle yerine getirilmez; yerine getiren kimse sorumluluktan kurtulamaz.” Denilmektedir.

Kılık kıyafetleri nedeniyle sınava alınmayan başı örtülü öğrencileri durumu bir tutanakla tespit ederek ÖSYM başkanı, bina sorumlusu, salon sorumlusu ve gözetmenler hakkında savcılıklara suç duyurusunda bulunmaya davet ediyoruz.
Mazlumder Ankara şubesi sınav günü yaşanabilecek olası haksızlıklara karşı açık olacak ve sorun yaşayan öğrencilere ve ailelerine hukuki yardım sağlayacaktır. İnternet sayfamızda durum tespit tutanağı yayınlanmaktadır.
Başvuru telefonlarımız: 0 543 349 05 06
0 312 435 77 95


Üstün BOL

10 Haziran 2009 Çarşamba

YÖK OLMASIN, YOK OLSUN!



Öğrenci Seçme Sınavı (ÖSS) bu yıl son kez gerçekleştirilecektir. Ancak; Öğrenci Seçme Sınavı (ÖSS)’nın son kez gerçekleştirilecek olması eğitim sistemimizdeki çarpıklıkların son bulması anlamına gelmemektedir.

İlköğretimden itibaren yarış atları gibi koşturulan çocuklarımız, ÖSS sınavı ile sonu gelmeyecek olan bir başka yarışa sokulmaktadır. Karşısındaki herkesi rakip olarak gören yenmesi, geçmesi gereken bir engel olarak algılayan genç beyinler ömür boyu sürecek bir travmanın mahkûmu olarak yetiştirilmektedir.

Varlığı tartışılması gereken Milli Eğitim sistemi tüm bunlar yetmezmiş gibi gençlerimizi dershane tröstlerinin insafına terk etmektedir. Dershane sektörü ülkenin eğitim politikasını belirlerken aynı zamanda devlet okullarında eğitim kalitesinin düşmesinin en önemli faktörüdür.

Dershane sistemi ile ücretsiz olması gereken eğitim hakkı paralı hale getirilmekte, eğitim de tüm diğer değerler gibi kapitalizme kurban edilmektedir. Dershane sistemi paralı eğitime geçiş sürecidir ve devlet, eğitimi paralı’ya ihale ederek sorumluluklarından kurtulamaz.


Sistematik problemlerinin yanısıra bu sınavda bundan öncekilerde olduğu gibi eşitsizlik temeli üzerine kuruludur. Katsayı uygulaması ile ideolojik sapkınlık gösteren kamu otoritesi öğrencilerinin bir kısmının hakkını yıllardır gasp etmektedir.

Öğrencilerin geleceklerinin üç saatlik bir sınava bağlanması yetmezmiş gibi bu üç saatlik sınavda tehdit! olarak algılanan kimi öğrencilerin haklarının bunca fütursuzca çiğnenmesi kabul edilemez.

Buda yetmezmiş gibi hangi nedenle olursa olsun başını örten öğrencilerin sınava alınmayacak olması bir başka ayrımcılık örneğidir. ÖSYM başkanı “sınava başı açık olarak girileceğine” dair hükmü hangi anayasal düzenlemeden aldığını açıklamak zorundadır.


Herhangi bir anayasal düzenleme olmadan, münferit mahkeme kararlarından yola çıkarak genele yönelik yasaklar ihdas eden kamu otoritesi birkaç yüzyıl geride kalmıştır.
Herhangi bir yasal düzenleme olmaksızın kılık kıyafetleri nedeniyle sınava girişleri engellenen veya başörtülerini açmaya zorlanan öğrenciler bina sorumlusu, salon başkanı ve gözetmenler hakkında savcılıklara suç duyurusunda bulunabilirler. Bu durumdaki bireylerin izlemesi gereken yol haritası sınavdan birkaç gün önce internet sayfamızda yayınlanacak ve sınav günü Mazlumder şubeleri hukuki yardım sağlamak amacıyla açık bulunacaktır.

ÖSYM’yi ve tüm ilgili kurumları yurttaşları arasında ayrımcılığa neden olan bu tür bağnaz yaklaşımlardan uzak durmaya ve özgür ve parasız eğitimin önündeki engelleri kaldırmaya davet ediyoruz.


Üstün BOL

7 Mayıs 2009 Perşembe

DANTON: “BİR ADALET PARODİSİ”




DEVRİM SATÜRN GİBİDİR; SÜREKLİ OLARAK KENDİ EVLATLARINI YER

Yönetmen :Andrzej WAJDA
Oyuncular :Gerard DEPARDIEU (Danton), Wojciech PSZONIAK(Robespierre)
Rokand BLANCHE, Partice CHEREAU, Emmanuelle DEBEVER, Krzysztof GLOBISZ, Ronald GUTTMAN, Gerard HARDY, Tadeusz HUK

Oscar ödüllü Polonya’lı yönetmen Wajda’nın en önemli filmlerinden birisi Danton. Film ise İngiliz Film ve Televizyon Sanatları Akademisi (BAFTA) tarafından en iyi yabancı film ödülüne layık görülmüş.
Yönetmen filmiyle ilgili röportajlarda bir doğu-batı denklemi kuruyor ve Danton’un batı’yı, Robespierre’in ise doğuyu temsil ettiğini söylüyor. Ona göre eşitlik, adalet, özgürlük kavramları batıyla bütünleşmiş kavramlar doğu ise bunların tam tersini ifade ediyor. Ancak film dikkatle izlendiğinde iyi olarak tasnif edilen Danton ve arkadaşlarının aslında kötülerle pek çok ortak yanının olduğu da ortaya çıkıyor. Yönetmen muhtemelen ideolojik veya dini duruşuyla ilgili kaygılarını yansıtıyor röportaja ve kendince denklemini film üzerinde sağlamaya çalışıyor.

Yönetmen film üzerinde ustalıklı sahneler inşa etmiş ancak bu inşada Gerard Depardieu’nun katkısını unutmamak gerekiyor. O yüzden film için yönetmenin yanı sıra bir Gerard Depardieu filmi demek çokta yanlış olmaz. Ve fakat seslendirmenin çok kötü olduğunu ve bazı sahnelerde iğrendirdiğini de göz önüne alarak orijinal sesinden altyazılı olarak izlenmesini tavsiye edebilirim.

Film, 1789 ihtilalinin üzerinden birkaç yıl geçmesiyle başlıyor. Danton ve Robespierre devrimi gerçekleştirmiş iki kahramanken devrim ile devrimin ilkeleri arasındaki tercihte yolları ayrılıyor. Danton bu ayrışmada gönüllü bir sürgünü tercih ederek Paris’ten ayrılıyor ve film Danton’un bu gönüllü sürgünden Paris’e dönmesi ve bundan sonraki süreci ele alıyor.
Danton’un sürgünde geçirdiği birkaç yıl içerisinde Paris’te çok şey değişmiştir. Devrim, devrimin ilkelerinin önüne geçmiş, devrim komitesi iktidarını muhafaza edebilmek için tehdit ve tehlike olarak gördüğü herkesi giyotine göndermektedir. Yargının, hukukun ayaklar altına alındığı, basının sürekli kontrol altında tutulduğu sokakta despotizmin ve gizli polisin cirit attığı bu dönemde Danton aslında ölümü göze alarak yurttaşlarına ve devrim komitesine devrimin ilkelerini yeniden hatırlatmayı istemektedir.

Devrim komitesinin ve Robespierre’nin despotizmi ayakta tutmaları içinde her zaman bir gerekçe vardır ve bu gerekçe tarih boyunca bütün toplumlarda karşılık bulmuştur: “ülke çıkarları”, “devrimin yaşaması”, “vatan sevgisi”
Oysa bu kavramlar arkasında korunan aslında devrimin de, ülkenin de, toprakların da önüne geçmiş olan kişisel iktidardır.

Devrim komitesi gücünü ispat etmek, halka hissettirmek ve tehditleri bertaraf edebilmek için güçlü bir gizli polis teşkilatı kurmuştur. Gizli polis yakaladıklarının boynunu yargısız giyotinin dudakları ile öpüştürmektedir. Bu o kadar vaka-i adiyedir ki ekmek kuyruğunda karnesi kontrol edilmek istenilen bir kadın bile giyotinle tanıştırılmaktan korkmaktadır.

Filmin hemen girişinde Robespierre iyice hasta olarak görülür. Bu yönetmenin seçtiği bir kurgudur zira Robespierre iktidarı temsil etmektedir ve asıl hasta olan rejimdir. Özel hayatında hasta olmasına ve ayakta bile zor durabilmesine rağmen kongreye giderken makyajla imaj tazelenmekte, kamuoyuna farklı bir görüntü sunulmaktadır.

Danton Paris’e dönerken aslında sonunun ne olacağını bilmektedir. Şehir meydanındaki giyotini görmesi başına gelecekleri tahmin etmesini sağlar. Ancak; Danton kendi ölümünün yurttaşlarının uyanışına vesile olacağını düşünmektedir ve bu uyanış, diriliş için bedel ödemeye razıdır. Muhaliflerin, halkı isyan ettirerek kongreyi basması fikrini, devrim komitesinin yakalanarak cezalandırılması taleplerini, silahlı bir başkaldırı teklifini bu nedenle hep reddeder. O kanla olacak bir devrimin Robespierre’nin vücudunda şekil bulan devrimle aynı sonuca ulaşacağını ve yozlaşacağını düşünmektedir.

Devrim komitesi Danton’un döndüğünü öğrenir öğrenmez infaz kararını almak ister. Robespierre ise başta Danton’un devrime katkıları nedeniyle ve halk nezdindeki teveccühü nedeniyle ondan uzak durmak ama etrafındaki muhalifleri saf dışı etmek istemektedir. Aslında korkmaktadır, çünkü o bir halk kahramanıdır ve halktan korkmaktadır.

Filme yönetmenin ustalıkla çektiği sahneler damgasını vurmaktadır. Bunlardan bir tanesi Danton ve Robespierre’nin otelde buluşma sahnesidir. Danton baskın bir karakter olarak Robespierre’in kadehini tamamen doldurur. Çünkü o’nun zor durumda kaldığını, kadehteki şarabı döktüğünü görmek istemektedir. Bu aslında kontrolün kendinde olduğunu ve kazananın kendisi olduğunu/olacağını karşısındakine kabul ettirme çabasıdır.
Yine buluşma sahnesinde Danton’un Bruno’ya bütün odaların boşaltılması talimatı vermesi de yönetmenin doğu-batı denklemini tamamen yıkmaktadır. Bruno oteli zevkle boşaltacağını söyler ve bir puro yakar o sırada suratında iktidar sahibi olmanın, güçlü olmanın verdiği çirkin bir sırıtma vardır ve bütün odalara teker teker girerek içeridekileri tekme tokat dışarı atar.
Aslında Danton’un arkadaşları da Robespierre’in kabinesindekilerden farklı değildir. Tek fark durdukları yerdir. Danton iktidar’da olduğunda etrafındakiler iktidar adına Robespierre’in yaptıklarından başka bir şey yapacak değildir!

Bu buluşma Danton’un sonunu getirecek buluşmadır, çünkü O teslim olmamıştır. Buradan sonra bir “Adalet parodisi” başlar.
Kongre üyelerinin Danton ve arkadaşlarının tutuklanması üzerine sergilediği tepki ve bu tepkiye Robespierre’in kürsüden verdiği karşılık dikkat çekici bir vücut dilini ortaya çıkarır. Robespierre kürsü yüksek olmamasına rağmen ve boyu kısa olmadığı halde parmak uçlarında yükselerek konuşmaktadır. Çünkü korkmaktadır! Bundan sonra Danton’un en yakın arkadaşları satın alınmaya çalışılır ve bunda yeterince başarılı da olunur. Yan yana yürüdüğü arkadaşları Danton aleyhine kongrede konuşarak hayatlarını kurtarırlar ve daha da vahimi imzaladıkları ifadeler ile mahkemede söz hakkının alınmasına da neden olurlar.

Mahkeme boyunca Danton ve arkadaşlarının kalpazanlarla, hırsızlarla birlikte mahkeme edilmeleri, güvenilir mahkeme üyesi bulunamadığı için üye sayısının 12’den 7’ye indirilmesi, gazetecilerin not almasının engellenmesi ve mahkeme başkanının satın alınarak ilk celsede idam karının alınmak istenmesi bu parodinin önemli noktalarıdır.

Filmin önemli vurgularından biri ise dezenformasyonun halk kitleleri üzerinde etkisini göstermesidir. Başta sürekli arkasında hissettiği halk desteğini kaybetmiştir Danton. Son duruşma boş salonda yapılır ve artık “Danton’a ölüm” diye bağıran hatırı sayılır bir kalabalık vardır.

Danton ve arkadaşları giyotinle idam edildiklerinde idamı izleyen halktan kimse itiraz etmez ve en küçük bir tepki yükselmez. İdamı Robespierre’e haber verirken halkın tepkisiz kaldığı özellikle vurgulanmaktadır ve idamdan çok halkın tepkisizliği önemsenmektedir. Çünkü idam gerçekleşene kadar halktan korkulmaktadır.
Robespierre/rejim hasta yatağındadır ve ölümünü bir süre daha ertelemiştir. Sadece bir süre daha ertelemiştir!

Danton’da karşımıza çıkan konu 1794’te geçmiş olmasının ötesinde bir genellik ihtiva eder. Dünyanın pek çok yerinde iktidar sahiplerinin ilkelerini bir kenara bırakarak ve vatan millet Sakarya üzerine nasıl bir iktidar kurduğunu hepimiz gözlemlemişizdir. Gerektiğinde bu iktidarı korumak adına darbe yapmak, darbe sürecinde insanları satın almak, satın alınmayanları idam etmek, sorgulanmamak ve hesap vermemek bu toprakların çokta yabancı olduğu şeyler değil.
Film kahramanlarını günümüze uyarlayacak olsak onlarca Robespierre, onlarca polis şefi, onlarca mahkeme başkanı sayabiliriz. Ancak bu ülkede Danton kimdir dediğimizde bir karşılığı yoktur. Çünkü kurtarıcı olarak gördüklerimiz, kendi iktidarlarını kurmak temelinde mücadele etmektedir. Ölmeden önce elde edilecek bir zafer ve ölmeden önce nimetlenilecek bir iktidardır çakma Danton’ların hayali.
Oysa filmde Danton en başından itibaren ölüme gittiğini bilmektedir. Ve ölümünün kendisinden sonra bir dönüşüme neden olacağını düşünmektedir.

Ölümü göze alan ve kendi ölümünden sonra yeşermesi beklenilen bir direniş bu topraklarda yer bulamamıştır. O yüzden sıklıkla muhtıralar ve darbeler yaşamaktadır bu ülke…

Film boyunca pek çok yaldızlı cümle kurmuştur Danton. Bunlardan en güzeli ile bitirelim:
“Şanlı mahkeme! Hırsızların yuvası, şantajcıların, pezevenklerin ocağı! Sana tek bir şey söyleyeceğim. Sen tükürmeye bile değmezsin!”

ÜSTÜN BOL

27 Nisan 2009 Pazartesi

KARŞI DARBE


Türkiye Cumhuriyeti devletinin, başta millet egemenliği ilkesi olmak üzere, temel değerlerini aşındırmak için bitmez tükenmez bir çaba içinde olan bir kısım çevrelerin, uzun yıllardır devam eden bu gayretlerini son dönemde artırdıkları müşahede edilmektedir. Uygun ortamlarda ilgili makamların, sürekli dikkatine sunulmakta olan bu faaliyetler; temel değerlerin sorgulanarak yeniden tanımlanması isteklerinden devletimizin bağımsızlığı ile milletimizin birlik ve beraberliğinin simgesi olan milli ve dini bayramlarımıza alternatif kutlamalar tertip etmeye kadar değişen geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır.

Bu faaliyetlere girişenler, halkımızın kutsal dini ve milli duygularını istismar etmekten çekinmemekte, milletimize açık bir meydan okumaya dönüşen bu çabaları laiklik ve Atatürkçülük kisvesi arkasına saklayarak, asıl amaçlarını gizlemeye çalışmaktadırlar. Özellikle kadınların, küçük çocukların ve militarist “memur”ların bu tür faaliyetlerde ön plana çıkarılması, ülkemizin birlik ve bütünlüğüne karşı yürütülen yıkıcı ve bölücü eylemlerle şaşırtıcı bir benzerlik taşımaktadır.

Bu bağlamda;

Cumhuriyet mitingleri adı altında ülkemizin birçok merkezinde prokovatif mitingler tertip edildiği, ancak duyarlı medya ve kamuoyu baskıları sonucu bu faaliyetlerin amaçlarına ulaşamadan söndüğü görülmüştür.

Başta Ankara, İstanbul ve İzmir olmak üzere farklı tarihlerde tertip edilen mitinglerde Antalya, Aydın, Muğla, Mersin ve Çanakkale illerinden bazı grupların katılımı ile sivil toplum örgütü adı altında kadınlar ve çocuklardan oluşan bir koroya çeşitli marşlar okutulmuş, bu sırada Lenin ve Stalin fotoğrafları açılarak mitingleri tertipleyenlerin gerçek amaç ve niyetleri açıkça ortaya konulmuştur.

Ayrıca, ülkemizin pek çok üniversitesinde akademik personele bazı “rektör” isimli memurlar tarafından özgürlüklerin engellenmesi konulu brifinglere katılım emri verildiği, sivil toplum örgütü adı altında silah üzerine yemin ederek tarikatvari bir yapılanmaya gidildiği, bu yapılanmanın silahlı örgüt kurarak kendi kabilesinden olmayanları yıldırmaya çalıştığı, kendisi gibi düşünmeyenleri aşağıladığı ve yine başka yapılanmaların sivil iradeyi yok etmek ve kendi sığ düşüncelerini cebren ve hile ile kamuoyunda kabul ettirmeye çalıştığı bu amaca ilişkin olarak çobanların aşağılandığı, mankenlerin, zenginlerin, gazete patronlarının ve kamu otoritesinde yıllardır bir yerleri işgal eden İT (ittihat ve terakki) çevresinin oylarının birden fazla kabul edilmesi gerektiğini savundukları yolunda haberler de kaygıyla izlenmiştir.

Anılan faaliyetlerin önemli bir kısmının bu tür olaylara müdahale etmesi ve engel olması gereken mülki makamların müsaadesi ile ve bilgisi dahilinde yapılmış olması meseleyi daha da vahim hale getirmektedir. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Cumhuriyet karşıtı olan ve devletimizin temel niteliklerini aşındırmaktan başka amaç taşımayan bu çalışmalar, son günlerdeki bazı gelişmeler ve söylemlerden de cesaret almakta ve faaliyetlerinin kapsamını genişletmektedir.

Bölgemizdeki gelişmeler, laiklik ile oynamanın ve laikliğin siyasi bir söyleme ve amaca alet edilmesinin yol açabileceği felaketlerin ibret alınması gereken örnekleri ile doludur. Laikliğin üzerine yüklenmeye çalışılan siyasi bir söylem veya ideolojinin laikliği ortadan kaldırarak, başka bir şeye dönüştüğü, ülkemizde ve ülke dışında görülebilmektedir. Ergenekon soruşturmasında ortaya çıkan olayın bunun çarpıcı bir örneği olduğu ifade edilebilir. Türkiye Cumhuriyeti devletinin çağdaş bir demokrasi olarak, huzur ve istikrar içinde yaşamasının tek şartının, devletin Anayasamızda belirlenmiş olan temel niteliklerine ve millet egemenliğine sahip çıkmaktan geçtiği şüphesizdir.

Bu tür davranış ve uygulamaların, Sn. Cumhurbaşkanımızın ve Sn. Başbakanımızın defaatle ifade ettikleri gibi “bir özgürlük rejimi olan cumhuriyete sözde de, özde de bağlı olmak ve bunu davranışlarına yansıtmak” ilkesi ile tamamen çeliştiği ve Anayasanın temel nitelikleri ile hükümlerini ihlal ettiği açık bir gerçektir.

Son günlerde, Sivil Anayasa sürecinde öne çıkan sorun, özgürlüklerin tartışılması konusuna odaklanmış durumdadır. Bu durum, Türkiyeli siviller tarafından endişe ile izlenmektedir. Unutulmamalıdır ki, Türkiyeli siviller bu tartışmalarda taraftır ve özgürlüklerin sarsılmaz savunucusudur. Ayrıca Türkiyeli siviller yapılmakta olan tartışmaların ve olumsuz yöndeki yorumların kesin olarak karşısındadır, Türkiyeli siviller gerektiğinde tavrını ve davranışlarını açık ve net bir şekilde ortaya koyacaktır. Bundan kimsenin şüphesinin olmaması gerekir.

Özetle özgür ve millet egemenliğine dayalı bir ülkede barışça yaşama anlayışına karşı çıkan herkes Türkiyeli sivillerin düşmanıdır ve öyle kalacaktır.

Türkiyeli siviller, bu niteliklerin korunması için kendisine vicdanı tarafından verilmiş olan açık görevleri eksiksiz yerine getirme konusundaki sarsılmaz kararlılığını muhafaza etmektedir ve bu kararlılığa olan bağlılığı ile inancı kesindir.

Bütün darbecilere duyurulur.

20 Nisan 2009 Pazartesi

12. AYAK

Ergenekon aylardır ana gündemimiz, seçim aralığında bile önemini kaybetmeyen, hatta seçimin Ergenekoncularla Ergenekon karşıtları arasında yaşandığı izlenimi verilen bir süreç.
Belkide AK partinin beklenenden daha az oy kaybetmiş olması bu propaganda ve iletişim savaşının sonucu. Ergenekon davası üzerine taraflar bugüne değin olur olmaz şeyler yazdılar. Taraf olma eğilimi ve tarafını masum gösterme gayretiyle yazılan bu yazıların ne kadarının doğru olduğu tartışılır. Ve üstelik bu doğruluk esası her iki yandaş medya içinde geçerli! Bu yandaşlık haber alma özgürlüğümüzün ırzına geçse de biz buna zaten alışığız! Türkiye’de basına ilişkin genel kanaat izleneceği, okunacağı ancak asla güvenilmeyeceği yönünde…
Ergenekon’a ilişkin operasyon Ümraniye’de bir gecekonduda silah ve mühimmat bulunması ile başladı. Hemen ardından da yazılı ve görsel basın üzerinden “içeriden” bilgi aktarıldı. Bilgi aktarma kaynaklarına ilişkin farklı senaryolar söz konusu olduysa da bilgilendirilenler için bir ihtilaf söz konusu olmadı.
Yeni Şafak, Taraf ve Zaman gazetesi gurupları operasyona ilişkin düzenli bilgilendirildiler. Ve tabiî ki Şamil Tayyar faktörüyle Star grubu kısmen de olsa bu paylaşımdan nasibini aldı, belki hala almaya devam ediyor.
“Karşı taraf”’ın yıllardır üzerine oynadığı Gülen cemaati ne yaparsa yapsın inandırıcılık sorununu aşamadı zira operasyonun taraflarından birisi Gülen gurubuydu ve Ergenekon’un başarısız olması durumunda cemaatin devlet kademelerinden, okullardan, polis teşkilatından yurtlardan, dersanelerden arındırılacağı konuşuluyordu. Gülen gurubunun yazılı ve görsel medyada ETÖ karşıtı yayınları hep bu samimiyet duvarına çarptı.
İkinci en önemli bilgi kaynağı TARAF gazetesi ise farklı açılardan bombalandı. Önce hepimizin bildiği tanıdığı yazarların “fetullahçı” olduğu, Amerikancı olduğu, Soros’landığı duyuruldu ve operasyonun vatanperverlere karşı bir emperyalist saldırı olduğu vurgusu yapıldı. Bu propaganda da çokta başarısız olunduğu söylenemez, zira karşıtlık esasına dayalı bir kamuoyu başarıyla oluşturuldu.
Tuncay güney’le ilk röportajı yapan TVNET ve Yeni Şafak ise bu saldırılardan en az nasibini aldı. Çünkü bu gruba “dinci” olmak dışında bir suçlama yapılamazdı. Operasyon sürecinde defalarca görüldü ki bilgiyi her kim aktarıyorsa yıprandığını hissettiği yayın grubundan bilgiyi çekerek daha az yıpranan gruba verdi. Taraf’a acımasızca yüklenildiği durumlarda Yeni Şafak, Yeni Şafak karalanmaya çalışıldığında Zaman üzerinden kamuoyuna bilgi aktarıldı.
Bu bilgilendirmeler bir gazetecilik başarısı değildi elbette. Çünkü haberler paket olarak sunulmuştu ancak; bu haberleri başarı haline getiren Ergenekoncu medyanın bilgileri yok sayması ve yurttaşların haber alma özgürlüğünü engellemesiydi. Herkesin gizlediği haberler bu üç medya grubunda yayınlanınca gazetecilik başarısına dönüştüler.
Bu üç yayın grubu ne yapmak istedi? Gerçekten yayınlarda bahsedildiği gibi özgür, çetesiz bir ülke, demokratik bir devlet yapısı, ifade hürriyeti ve etnik ve dini hakların önündeki engellerin kaldırılması mı amaçlanıyordu. Her üç grubunda tüm bunların varlığından rahatsız olmayacağı muhakkak. Ancak ETÖ soruşturmasında askere, sivil ve askeri bürokrasiye, gerektiğinde yargıcılara ve kurulu düzenlerin tartışılmaz sahiplerine karşı çıkmanın hatta kafa tutmanın nedeni olarak sadece bunlar gösterilebilir mi?
Yeni Şafak grubu iktidar yanlısı tavırlarıyla biliniyor. Tayyip Erdoğan’ın Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminden bu yana yakın ve iyi ilişkiler içinde olduğu ve hatta bu yakınlık nedeniyle gazetecilikten taviz verildiği için sevenlerince eleştirilen bir yayın grubu. Dolayısıyla bu grubun AK parti döneminde yaşanan darbe girişimleri ve muhtıralar göz önüne alındığında ETÖ karşıtı bir tutum almasında ve gazeteciliğin ilkelerine sahip çıkmasında bir beis görülmüyor.
Öte yandan Taraf gazetesinin kuruluşundan bu yana geçen sayılı yıllarda sicili en temiz yayın organı olduğunu kabul etmeliyiz. Gerek militarist duruşa karşı sergilediği sorgulayıcı tavır, gerekse özgürlükler hususunda sergilediği samimi duruş gazetenin inanılırlığını artırıyor. Dolayısıyla Taraf’ın bilgi paylaşımında yer alması ve bu bilgileri gazetecilik ekseninde değerlendirmesi de yadırgatıcı değil.
Gelelim zaman grubuna. ETÖ’ye ilişkin içerden bilgi akışının sağlandığı en güçlü yayın grubu bu. Ancak bu yayın grubunun yazılı ve görsel materyallerinde farklı bir duruşun sergilendiğini de görmek gerekiyor. Zaman gazetesinde daha özgürlükçü ve daha entelektüel bir tavır sergilenerek, farklı kesimlerden seslere yer ayrılırken, TV kanallarında daha sağcı bir tavrın baskın olduğu hatta Tek Türkiye gibi yapımlarla militarizme göz kırpıldığı gözden kaçmıyor. Ne var ki militarizme göz kırpmak gurubun Genelkurmayda akredite olmasına yetmeyebiliyor!
Zaman gurubunun 28 Şubat sürecinde takındığı tavır göz önüne alındığında ETÖ soruşturmasında doğrudan taraf olması yukarıda bahsettiğimiz samimiyet sorgulamasına neden oluyor. Dışarıdan öyle görünüyor ki grubun bu sorgulamada bunca taraf olması “kazanılmış çıkarların” korunmasına matuf. Ve akla şu soru geliyor. Yeni Şafak ve zaman grupları kaybedecek şeyleri olmasaydı ETÖ soruşturmasında yine taraf olur muydu?
Taraf gazetesi için bu soruyu sormaya bile gerek yok sanırım. Yanıtı belli çünkü…
Yeni Şafak içinde bazı endişelerimiz olsa da çok tereddüt yaşamıyoruz zira Susurlukta parlayan bir sicili var…
Peki…

Cyrano De Bergerac

9 Nisan 2009 Perşembe

SİVİL VE ÖZGÜRLÜKÇÜ BİR ANAYASA İSTİYORUZ!



09.04.2009


29 Mart yerel seçimleri yurttaşların taleplerini ortaya koyması açısından önemli veriler sunmaktadır. Seçmen son üç seçimde sınırsız destek sunduğu AK partiden artık sivil ve demokratik bir anayasa beklemektedir.

AK parti seçmenin değişim ve özgürleşme taleplerine karşılık verdiği için 2002 yılında iktidar olmuştu. Bu tarihten 29 Mart seçimlerine gelinceye kadar AK partinin yavaş yavaş değişim ve özgürleşme taleplerinden uzaklaştığı gözlenmektedir.

Ülkedeki demokratik muhalefet boşluğu mazeret olarak öne sürülse de sorun sadece muhalefet boşluğu değil, Ak partinin statükonun saflarına yaklaşmasıyla da ilgilidir. Gelinen noktada alınan yüksek oy oranı, muhalefet boşluğu ve sistemle hemhal olma eğilimi AK partiyi rehavete sürüklemiştir.

AK partinin oylarındaki göreceli azalma seçmenin sivilleşme ve demokratikleşme taleplerinin siyasal iktidarda karşılık bulamamasının tezahürüdür. Ve uyarı niteliğindeki bu sonuç, özgürlükçü bir anayasal düzen talebini işaret etmektedir.

Kendisi hakkında gazete kupürlerinden yola çıkılarak kapatma davası açılmış bir partinin anayasa değişikliği talebinde bulunmaması kabul edilemez. Üstelik kendi partisinin kapatılmaması için çaba sarf eden bir partinin başka partilerin kapatılmasına seyirci kalması da düşünülemez.

İfade hürriyetinin önündeki engeller kaldırılmadan, bizim gibi düşünmeyenlerin de fikirlerini özgürce ifade edebilmeleri sağlanmadan hiçbirimiz özgür değiliz.

Yeni sivil ve özgürlükçü bir anayasa istiyoruz!
1980 Darbe anayasasını tarihin çöplüğüne atmak, yepyeni ve tertemiz bir sayfa açmak istiyoruz. Darbecilerden başka savunucusu kalmayan ve onlardan başkasını mutlu etmeyen bu anayasanın ve ülkemizin gündeminden de darbe kelimesinin kalkmasını istiyoruz.

Hak ve özgürlükleri “ama” maskesinin ardına saklanarak kısıtlamayan bir anayasa, özgürlük ve adalet kavramlarını bir söz olmaktan çıkarıp bir ilke haline getiren bir yasal düzenleme bekliyoruz.
Temel hak ve özgürlükleri tanımlanmamış alanlar üzerinden yasaklayan ilkel bakış açısına karşı insanların dinsel, etnik, kültürel haklarının önünün açılmasını istiyoruz.
Darbecilerin yargılanması, darbecilerin yargılanmasının önündeki engellerin kaldırılması ve anayasa değişikliği yapılabilmesi için son darbecinin ölümünün beklenmemesini istiyoruz.

Sivil anayasa hazırlanması için Avrupa Birliğinin yönlendirmesine veya talimatına ihtiyacımız olmadığının hatırlanmasını ve son dönemde yakalanan dış politikadaki ilkeli duruşun yansımalarının anayasal düzenlemedeki dik duruşla pekiştirilmesini istiyoruz.

Bütün yurttaşlarına eşit mesafede ve adalet ekseninde yaklaşan, yargıçların adaletinden şüphe edildiği zamanlarda muğlak ifade ve yorumlarla haksızlıklara zemin hazırlamayan bir anayasa, adaletinden şüphe edilmeyen bir anayasa istiyoruz.



Ankara İnanç Özgürlüğü Platformu Adına
Üstün BOL
Mazlumder Ankara Şube Başkanı

6 Nisan 2009 Pazartesi

yeryüzü’ne, isyan’a, eylem’e ve aşk’a…

yeryüzü’ne…

aklıma ilk gelen ve nedense hiç gözlerimin önünden gitmeyen bir sahne,
ne zaman Kudüs dese nurettin şirin, içimde acıyan bir yerler var.
söylemesi ne kolay, sadece ilk kıble değil, “başkentler başkenti”dir Kudüs.

herkesin bir ana dili, bir kültür dili, birde resmi dili olurmuş.
başkentler için de geçerliyse bu söz, ben bütün başkent haklarımı Kudüs için kullanıyorum.
portakal bahçelerinden, limon ağaçlarına siyonist lekesi taşısa da ülkemin toprakları…
tecrit edilse de metrelerce yükseklikte, beton duvarlarla…

o sahne demiştim ya…
işgalci askerlerin bir tarlada,
taşlarla kollarını kırdığı Filistinliler gelir hep aklıma…
şimdi o çocuklar büyümüş müdür, sağ mıdır hala…

dünya yerinde durdukça ve insan var oldukça vicdanıyla…
yeryüzü özgür Filistin’e gebe…
isyanın diyarına…

isyan’a…

bilerek isyan, teslim olarak…
insana dair bütün suçlar benim.
inkar yok aklımda, eskiden olsa belki reddederdim.
kolluk güçleri, korkuturdu belki: Rachel’i görmeseydim.
Rachel’den utanç kaldı sadece bana.

eylem’e...

güvenli kentlerde, sokaklarda yürümek…
elçilik önlerinde veya cuma namazı sonrasında…
beyazıt’ta…
ablukaya almak işgalcinin elçiliğini.
bağırmak, sövmek, kendinden geçmek ve yakmak alçakların bayrağını.
tatlı sularda kürek çekmek, yelken açmak başka emin limanlara.
oysa yaşamak, eylem Gazze’de…
sağ salim yürümek ve meydan okumak hayata…
hiçbir eylem hayata meydan okumak kadar güçlü değil.
ve eylem Gazze’de yaşamak aslında.

aşk’a…

ve siyah aşk…
kırmızı…
ve beyaz…
ve yeşil aşk…
gerisi “kıyl-ü kal”…
sadece…


Cyrano De Bergerac
06.04.2009

BİR AMERİKAN TİPİ MÜSLÜMANLIK ÖRNEĞİ: ANADOLU İSLAMI/ANADOLU İRFANI

  Amerikan Tipi Müslümanlık ( https://www.hertaraf.com/koseyazisi-ustun-bol-amerikan-tipi-muslumanlik-4347 ) yazısını yazmaya başlarken g...