18 Temmuz 2010 Pazar

Lanet Olsun!



Doksanlı yıllarımın başlarındayım.

“Geleneksel Sol” bir anlayıştan İslamcılaşmayla sonlanacak bir sürece hızla sürükleniyorum.

Kredi yurtlar kurumunda örgütlenmiş, okulla ilişiği “Ununu Eleyip Eleğini Asmaktan” ibaret olan bir sürü “Ser-hoş” la beraberim.

Milli Görüş’ün yeni yeni palazlandığı, kamuoyunda bolca yer almaya başladığı zamanlar…

Bir Hamal Hasan Amcamız vardı, elleri öpülesi…

Semt pazarlarında sırtında küfesiyle alışveriş yapanların eşyalarını taşırdı.

Eşyalarını taşırken de yol boyunca insanlara Milli Görüş anlatırdı…

Bazen sert tartışmalarla biterdi bu yolculuk.

Ya bir kokanaya denk gelirdi, ya da başka bir partinin partizanına.

Hasan Amca ısrarla, hak bildiğini söylerdi bazen yumuşak yumuşak bazen sokak ortasında bağıra bağıra.

Öğrenci evlerinin ihtiyacı olduğunda en büyük yardımı Hamal Hasan Amca yapardı, il başkanlarının, ilçe başkanlarının bilmem ne başkanlarının hep mazereti olurdu.

Hasan Amcanın olmazdı.

Bir sürü deli adam vardı, okulda.

Erzurum’da seçim anketi yapılacak diye bir otobüs dolusu insan bir gece yarısı Erzurum’a gider, aynı günün akşamı geri dönerdi.

Çaykara’nın dağ köylerinde karın tokluğuna gezilirdi gün boyu.

Bazen köyün köpekleri düşerdi peşimize, bazen yuvarlanırdık Karadeniz’in engebeli arazilerinde.

Meydan’dan başlayıp Uzun sokak’tan, Maraş caddesinden çıkardık gece yarıları…

Ellerimizde suyla çoğalttığımız yapıştırıcılar ve yüzlerce parti afişi.

Boş bulduğumuz her duvara, ağaca, meydana, parka aklınıza ne gelirse afiş yapıştırırdık.

İnsanlar uyurken biz sokaklardaydık.

Afişlerini yapıştırdıklarımızda mışıl mışıl uyurdu sıcak yataklarında.

Çıkmadığımız elektrik direği kalmamıştı Trabzon’da…

Bez afiş asmadığımız tek bir elektrik direği...

Sokaklarda sabahlar, sabah 8’de derse yetişeceğiz diye kendimizi avuturduk.

Oysa hiçbir sabah dersine gidememiştik daha.

Derse gidebildiğimiz zamanlar parti rozeti takardık ceketimizin yakalarına…

Nedense solcu hocalarla değil de, sağcılarla atışırdık bu yüzden!

İşte bu yüzden tıp fakültesini 12 yılda bitirenimizde, mühendislik fakültesini 8 yılda bitirenimizde olurdu.

Daha bir kere lanet olsun dememiştik.

Yaptığımız şey’in anlamını kendi içimizde sindirmiştik.

Kimin milletvekili olduğuyla, kimin beladiye başkanı seçildiğiyle ilgilenmiyorduk.

Şahısların ötesinde bir aşkınlıktı yaşadığımız.

Aklı başında ağabeylerimiz vardı.

“Lidere sadakat şerefimizdir” demedik hiç!

“Davaya sadakat şerefimizdir” diye bağırdık.

Üniversite yıllarında birlikte ter akıttığım arkadaşlarımdan pek azı çizgisini değiştirdi.

O dönem özel bir dönemdi ve her türlü menfaat ilişkilerinin üzerindeydi.

O ekipten neredeyse hiç kimse bu güne kadar birkez olsun başka bir partiye oy vermedi.

Seviye düşünce boş kullandı belki ama başka partiye yönelmedi.

Ve şimdi 28 Şubat rezaletinin ardından siyasal hareket kendini bulmaya başlamışken, Numan bey’in etrafında bir kenetlenme yaşanırken, üzerini örttüğümüz umutlarımız canlanırken saltanat kavgalarının ortasında bulduk kendimizi…

Birileri sınırsız itaat istiyor bizden.

Bize Allah’tan başkasına kul olmamayı öğretenler kulluk bekliyor bizden…

Eğitim eksiğimiz var biliyoruz!

Hainiz evet, Ne gam!

Şikayet etmiyoruz halimizden, eğitimsizliğimizden de hainliğimizden de razıyız.

Lanet olsun diyeceğim şimdi.

Lanet olsun!

Hamal Hasan Amca sağ mıdır acaba?



Cyrano

16 Haziran 2010 Çarşamba



TEBRİKLER İSRAİL!

Çok değil bir yıl önce domuz gribiyle yatıp, domuz gribiyle kalkıyorduk.
Televizyon ekranları, gazete sayfaları, mahalle kadınları, kahvehane müdavimleri en değme doktora taş çıkartacak bilgiyle doluydular.
Dünya Sağlık Örgütü’ne göre yeryüzünün gördüğü en büyük mikrobik salgınla karşı karşıyaydık.
Önlem alınmazsa bütün dünyada milyonlarca insan ölebilirdi.
Alınabilecek önlem ise dünyada sadece iki kardeş firmanın ürettiği ismi gereksiz bir aşıydı.
Sağlık Bakanı Recep AKDAĞ da Dünya Sağlık Örgütü ile paralel düşüncedeydi.
Gazetecilerle yaptığı bir görüşmede kameralar önünde bu salgın sonunda Türkiye’de 4000 kişinin ölmesini beklediklerini açıklamıştı.
Salgının ve paniğin ilk günleriydi daha…
Milyonlarca doz aşı alındı, ilaç sanayinin efendileri ihya edildi.
Risk gurupları aşılanacaktı. Çocuklar, yaşlılar…
“Çocuklarınızı aşılatmayın” diyordu Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi.
“Bu da tıpkı öncekiler gibi kapitalist düzenin dümenlerinden biri.”
Sağlık Bakanı dava açacağını söylüyordu, kamuoyunu yanlış bilgilendirenler hakkında.
Çünkü aldığı materyalist tıp eğitimi Dünya Sağlık Örgütüne biat etmesini gerektiriyordu!
Belki siyaseten doğruydu Sağlık Bakanı'nın yaptıkları, belki…

Çocuğumuza domuz gribi aşısı yaptırmadık.
Bu hiç te kolay olmadı. Ailemizin doktorları, sağlık çalışanları da aşı yaptırmamızı tembihliyorlardı.
Çünkü onlarda klasik tıp eğitimi almışlardı ve Dünya Sağlık Örgütü'nün insanlığın geleceği ile ilgili bir konuda yanlış yapmayacağını düşünüyorlardı.

Unuttukları bir şey vardı oysa.
Dünya Sağlık Örgütü uluslararası bir şebekenin pazarlamacı taşeronuydu!

*
Alin Taşçıyan! Star gazetesinde sinema yazıları yazıyor.
15 Haziran günü yayımlanan yazısında kendince bir empati geliştirmeye çalışıyor.
Diyor ki Taşçıyan:
“Ben İsrail’in üç büyük kentini gezmiş, bu ülkenin kurucularının çektiği çileyi derinden hissetmiş, uygarlıklarını takdir eden, birkaç İsrailli arkadaşı, birçok da tanıdığı olan biriyim. Hepsi de sinema yazarı ve/veya sinemacı. Onlardaki demokrasi inancı, gündelik yaşamlarına egemen olan teröre rağmen hayata bağlılık ve direnç, onca baskıya rağmen açık ve etkin muhalefet etmelerindeki cesaret beni hep etkilemiştir.
Öte yandan Gazze ve diğer bölgelerdeki Filistinlilerin her gün çektiği çilenin katlanılır bir şey olmadığını da biliyorum. Gerek Filistinli gerek İsrailli gerekse dünyanın başka yerlerinden gelen yönetmenlerin çektiği belgesellerden biliyorum. Bu çileyi gözleriyle görmüş ve Filistinlilerle paylaşmış olanlar dahi iç politikaya yönelik son derece kaba ve saldırgan üsluplu tartışmalarda Mavi Marmara gemisinin misyonunu ve yolcularını savunmaktan esas meseleye dikkat çekecek fırsatı bulamıyorlar. İç kamplaşmalarımız bizi o denli merhamet ve dayanışmadan uzağa sürüklüyor ki birbirimize “laf çakmaktan” kendimizi bir Gazzelinin yerine koyacak empatiyi kuramıyoruz.”
Empatiye sonra geleceğiz. Ama önce yazının bu kısmında işlenen cinayetlere değinmeliyiz.
Sanırsınız ki bu zavallı İsrailliler devletlerini kurabilmek için büyük acılar çekmiş, çileyle yoğrulmuş, bedeller ödemiş Budist rahipler!

Üstelik demokrasi inançları, hayata bağlılıkları ve dirençleri, gündelik hayata egemen olan teröre karşı cesaretleri son derece etkileyici…
Hakkını yemeyelim, Taşçıyan hem bu paragrafta, hem de yazının diğer kısımlarında Filistinlilerin çektiği acıları da anladığından bahsediyor.
Aman ne saadet!
Ve niyeyse Filistinlilerin acıları mağaza vitrinlerinde asılı teşhir ürünlerine benziyor!
Beğenilen, izlenilen ama satın alınmayan!
Silahlı bir çetenin dünyanın her yerinden akın akın Filistin topraklarını işgal ettiğini, Filistinlileri yerleşik topraklarından katliamla, vahşetle sürdüklerini unutuyor.
Dünya Hitler’in günahını çıkarsın diye milyonlarca insanın evlerinden topraklarından sürülmesini, öldürülmesini, işkenceye uğramasını “İsraillilerin çektiği acılar” diye yorumluyor.
"Alin Taşçıyan muhtemelen 1915 olaylarında etnik bağının bulunduğu insanların yaşadığı acılarla empati kuruyor." Ama yanlış yerden...
Empatinin birinci kuralının katille değil maktulle kurulması gerektiğini, empatinin zalimle değil, mazlumla yapılması gerektiğini atlıyor.
Atlıyor diyorum çünkü diğer durum kasıt aramamı gerektiriyor ki şimdilik bundan imtina ediyorum.
Filistin’e yardım konvoyunun olaylı seyri sonrasında Türkiye basınında İsrail avukatlığı yapan çok yazı yayımlandı.
Bunca rezalet arasından, daha kötü, daha iğrenç örnekleri arasından neden Taşçıyan’ın yazısına yönelttik dikkatimizi de diğerlerini görmezden geldim.
Çünkü Taşçıyan’ın bir vicdan taşıdığına inanmak istiyorum!
Peki bu meselenin domuz gribiyle ilişkisi ne?
Doktorlar ve Sağlık Bakanlığı nasıl uluslararası çetelere ve uluslararası şebekenin materyalist eğitim sistemine biat etmişse, Taşçıyan da farklı bir alanda aynı materyalist şebekenin tornasından geçmiş gibi duruyor!
İsrail'e yönelik en küçük eleştiriye bile tahammülü olmayan bu şebeke hemen “antisemit” gardını alarak karşı saldırıya geçiyor.

İslamcılar, dincilerde bu zokayı kolaylıkla yutan guruplar arasında, ama salgın asıl liberaller, solcular arasında yayılıyor.
İslamcılar'ın bir şekilde tedavisi mümkün ama liberallerin tedavisi neredeyse imkansız görünüyor.

Alin Taşçıyan bu yazıyı görünce muhtemelen beni anti-semit olmakla itham edecek.
Bir de muhtemelen dinci-yobaz diyecek.
Desin.
Zihni iğfal edilmiş olmaktan yeğdir yobaz olmak!


Cyrano de Bergerac

9 Haziran 2010 Çarşamba

CEYLAN'IM




Uzun zaman oldu Ceylan’ım…
Ailen dışında seni hatırlayan da kalmadı.
Birkaç MSN iletisinde fotoğrafın süslüyor ekranları.
Kimileri anlam veremiyor “Kim bu kız?” diye soruyor Ceylan’ım.
Fenerbahçe’nin bir ayaktopçusu kadar yok tanınmışlığın.
Türk faşistleri de, Kürt faşistleri de senin üzerinden kuruyor tüm denklemlerini.
Sen ise hatmettiğin Kitab’ın sahibinin ellerinde kim bilir kimlerlesin şimdi?
Ardında bıraktığın bunca gürültü patırtı arasında belki gülüyorsun yaşananlara, belki kızıyorsundur adını kirletenlere…
Eğer merak ediyorsan geride ne oldu ne bitti diye…
Sen gittikten sonra değişen bir şey olmadı Ceylan’ım…
Annenin gözleri hala yaşlı…
Geçen gün bir kardeşini daha gönderdik yanına,
Adı Diren! Oralardaysa selam söyle ona da…
Sen alışmış olmalısın Ceylan’ım…
Kimilerinin politik çıkarlarına adının karışmasına
Diren’e söyle oda çok takmasın kafasına.
Kürtlerin Türklerden devşirdiği politik denklemler.
Türklerin Kürtlere pazarladığı faşizan ilkeler!
Ölümlerden beslenen bir siyaset ve öldükçe büyüyen öfkeler.
Kendileri ölmedikçe öfkeyi büyütenler, başkalarının ölümünden hayat bulan kahrolası dengeler…

Kimse barış istemiyor Ceylan’ım…
Kimse hiçbir yerde barış istemiyor.
Senin adın bir eylemin gerekçesi olabiliyor sadece.
DireẬn, bir eylemin adı sadece.
Ve Furkan gelir birazdan…
Ağabeylik yapar size.
Ne Türklük kalır, ne Kürtlük kalır aranızda.
Bir Allah’ın eşit kardeşleri olursunuz yeniden.
Ve birileri Diren’i pazarlar Furkan’ın karşısına.
Ve diğerleri Ceylan, seni sürer alışverişin ortasına!

Sözüm ona antikapitalistlerin bunca kapitalizme bulaştığı,
kirliliğin bunca her yerimizi sardığı bir dünya…
Herkes birbirinden kirli Ceylan’ım…
Herkes birbirinden…

30 Mayıs 2010 Pazar

GAZZE İÇİN KÜRESEL BİR SES VER!





Filistin Dostları

Free Gaza hareketi ve İHH’nın öncülüğünde yola çıkan Gazze’ye insaniyardım götürmeyi ve bir an olsun Gazze’li dostlarına nefes aldırmayı hedefleyen deniz yardım filosu Akdeniz’de Kıbrıs açıklarında bekliyor.

Dünyanın farklı coğrafyalarından yola çıkan diğer yardım gemileriyle buluşup, dünyanın birçok ülkesinden parlamenterleri de gemilerine aldıktan sonra uluslararası sulardan Gazze karasularına girerek hepimizin emanetlerini sahiplerine iletecekler.

Ancak Filistin topraklarını işgal eden güç insani yardım gemilerine operasyon yapabileceğini, komandolarını gemilere çıkararak insan hakları aktivistlerini ve yardım gönüllülerini tutuklayabileceğini açıkladı.

Uluslararası hukuka doğrudan tecavüz anlamına gelen ve herhangi bir korsanlık faaliyetinden farkı bulunmayan bu mütecaviz tavır, eğer dünya kamuoyu ve dünya ülkelerinin siyasi liderleri gereken tepkiyi göstermezse gözlerimiz önünde yaşanacak!

Dünya halkları nezdinde tepkileri örgütleyebilmek ve bu tepkinin muhataplarına ulaşmasını sağlayabilmek amacıyla http://gazzeicinkureselses.blogspot.com adresinde bir blog kurduk. Bu blog ile Türkçe, İngilizce, Almanca, Kürtçe, Arapça, İsveç’ce, Yunanca dillerinde hazırlanmış ortak metni adı anılan ülkelerin siyasi liderlerine, Başbakanlık, Dışişleri Bakanlığı, Cumhurbaşkanlığı, Adalet Bakanlığı ve ilgili diğer bakanlıklarına, İsrail Savunma Bakanlığına, İsrail Adalet Bakanlığına, İsrail Başbakanlığına, İsrail’in elçilik ve konsolosluklarına, İslam Konferansı Örgütü’ne, Birleşmiş Milletler Teşkilatı’na, uluslararası basın ajanslarına, uluslararası insan hakları örgütlerine sadece bir tıkla ulaştırabileceksiniz.

Lütfen sizde http://gazzeicinkureselses.blogspot.com/
Adresi üzerinden e-mektup göndererek tepkinizi dile getirin, bu örgütlü tepkinin yayılmasına gayret edin ki vicdanlarımız kararmasın!

Dünyanın vicdanı ve iyilik kazanacak, zalimler kaybedecek.




Üstün BOL
Mazlumder Ankara

9 Mayıs 2010 Pazar

KELB İLE TAHİR

“Tahir efendi bana kelp demiş
İltifatı bu sözde zâhirdir.
Malikî mezhebim benim, zira
İtikadımca kelp tahirdir”

Nef’i



Nereden dilime dolandı bilmem…

Belki sivri diliyle, sivri burnum arasında ilinti kurduğum için seviyorum Nef’i’yi…

Aslında bu tür hazır cevaplar sadece bu kadarla sınırlı değil, yurdum insanı gerektiğinde hak edene hak ettiği şekilde veriyor yanıtını…

Neyse derdimiz bu değil şimdi!



Bir çifte standarttır gidiyor.

Aslında standart dediğimiz zaman “çifte” olanı bile bir kurala bir düzene oturuyor, o yüzden çifte standart demek de doğru değil!

Birkaç gündür “çok gizli” olan ama bir türlü gizlenemeyen yeni bir belge daha düştü medyaya…

İçinde Mazlumder’in de bulunduğu onlarca “dinci” kuruluş sınıflandırılmış…

“Az zararlılar”, “zararlılar”, “çok zararlılar” diye.

Birde bu listeye giremeyenler var. Onlarda “zararsızlar” ve “faydalanılabilecekler” gurubunda yer alıyor herhalde!

MİT ne yaptığının farkında mı?

“Dinci” kuruluşlar bu raporun ardından “Ben daha tehlikeliyim”, “Yok ben daha zararlıyım” diye kavga etmeye başladı aralarında.

Bir de araya girip “Yav biz burada niye yokuz, bizi adam yerine almıyor mu bu MİT?” diyenler var ki onlar şimdi tedavi ediliyor…

Başka dernekler, “dinci” yapılanmalar ne der bilmem, benim sözüm MAZLUMDER üzerine olacak.

Hasbelkader bir tanışıklığımız, aynel, hakkel ve ilmel yakinliğimiz mevzu bahis zira.

Çifte standart demiştim ya…

Varsayın ki ADD’ye yönelik veya herhangi bir ortalama ulusalcı örgüte yönelik bir rapor çıksaydı ortaya yer yerinden oynardı.

Oysa insan haklarının ve hukukun yaygınlaşması için 20 yıldır çalışan bir örgüt fişleniyor ve kamuoyunda ne entel- dantel takımından, ne de aydın-yazar grubundan çıt çıkmıyor!

Mazlumder’in çok mu ihtiyacı var başkalarının desteğine?

Yok, mesele o değil. Elbette insan kötü günde dostlarını yanında görmek ister.

Ama çokta dert değil, kim dost kim değil, kim pazarlamacı, kim toptancı ortaya çıkıyor işte.

Düşününki bir ülkede 17 bin faili meçhul cinayet işlenmiş 20 yılda.

Düşününki İstanbul’un orta yerinde uluslararası bir banka havaya uçurulmuş. Sivas’ta bir provakasyon yaşanmış, Başbağlar’da birileri karşılık vermiş birilerine. Yetmemiş…

Mafya, silah, eroin kaçakçılığı, adam kaçırma ve infazlar diz boyu olmuş..

Ve bu ülkede bir istihbarat örgütü, mevcut yasalara göre kurulmuş, mevcut yasalara göre işleyen ve bütün çalışmalarını kamuya açık şekilde duyuran bir örgütü fişlemekle meşgul!

Sorsanız “ biz bütün örgütlerin içinde varız” diye hava atanlar, ya sadece “kurusıkı”dan ibaretler ya da dedikleri gibi bütün örgütlerin içindeler ve gelişen bütün olayları kontrol ediyor ve yönetiyorlar!

Öyle olunca Sivas’ta, Başbağlar’da, faili meçhullerde bu arkadaşlara “iş” olarak düşüyor!

Kuzey Irak’tan sevkiyatı yapılan silahlarda, Van üzerinden Avrupa’ya gönderilen eroinlerde bu ağır ağabeylerin kudretli kollarından mı geçiyor acaba?

28 Şubat’ta Aczimendileri basına pazarlayan eli sopalı yanakları uzun sakallı bir görevli şimdi parlak traşı, pahalı takım elbiseleriyle geziyormuş Ankara sokaklarında!

Sivas olayları sırasında Milli Gazete’de bir fotoğraf yayımlanmıştı. Sivil Reno marka bir aracın kaportası üzerine oturmuş uzun sakallı, şalvarlı bir abimiz elindeki telsizle birileriyle konuşuyordu… Dünyanın hali işte… İnsan, aklına neler getiriyor…

MİT müsteşarı değişti malumunuz.

Ne olur, ne biter birlikte göreceğiz. Ama ben MİT müsteşarı olsam yapacağım ilk iş…

Personelimin evlerini teker teker basıp, kayıtlı- kayıtsız ne kadar silah var tespit ederdim…

Sonra da doğruca balistik incelemeye…

Birde canı sıkılıp Mazlumder’i takip eden 657’lileri aylak aylak dolaşmaktan kurtarıp doğru dürüst bir işe verirdim…

Zavallı adamlar kaç yıldır bomboş oturuyorlar kim bilir?



Şimdi durup dururken aklıma bir fıkra geldi, bari onunla bitireyim…

Çocuğun biri deniz kenarında kumla, çamurla, suyla, …la oynuyormuş…

Oradan geçen biri sormuş… oğlum ne yapıyorsun…

Fıkra işte!

12 Nisan 2010 Pazartesi

KIRIK GÖZLÜK KOLEKSİYONU




Önceki gece haber kanallarında izledim. Polis teşkilatının kuruluşunun 165. Yıldönümü nedeniyle bir resepsiyon verilmiş.

Devlet erkânı tam tekmil katılmış. Başbakanından, Milli Savunma Bakanına, İçişleri Bakanından, Milletvekillerine kimi arasanız orada!

Devletin kendi içindeki pornografik bir yapısı var. Bu pornografi kimi kurumlarda daha bir öne çıkıyor. Şüphesiz bu pornografide başı genelkurmay çekiyor, hemen ardındansa bir boy farkıyla polis teşkilatı geliyor.

Her nedense kimi kurumların söyledikleri, doğruda olsa havanda su döverken kimi kurumların bomboş sözleri krize neden olabiliyor.

Her neyse, mesele bu değil.

Devlet erkânının sıradan bir resepsiyona bu kadar kalabalık katılmasını anlamakta güçlük çekiyorum. Zira herhangi bir devlet kurumu olmaktan başka fonksiyonu olmayan bir kuruma bunca önem atfedilmesi bir arızaya işaret ediyor.

Siz hiç Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’nün bilmem kaçıncı kuruluş resepsiyonuna kabinenin tam tekmil katıldığını gördünüz mü?

İşin bir garip yanı da redd-i miras kültürüyle yoğrulmuş bir yapılanmanın, geçmişini toptan kara ve kötü kabul eden bir geleneğin her nedense polis teşkilatının kuruluşunu cumhuriyetle değilde daha öncesiyle irtibatlandırması. Buda garip değil mi sizce?

Her şeyin miladını cumhuriyet kabul eden bir algı neden polis teşkilatının kuruluşunun 165. Yıldönümünü kutlar ki…

Geçelim, bu da konumuz değil…

Beşir ATALAY İçişleri Bakanımız.

Daha dün gibi hatırlarım bakanlık koltuğunu devralışını. Selefini düşününce içimin nasıl ısındığını, nasıl umutlandığımı unutmam mümkün değil.

Sayın Bakanın ilk icraatlarından biri işkenceye sıfır tolerans genelgesi idi. Sonra toplumun farklı kesimleriyle devletin barışma projeleri geldi. Kürtlerle, Alevilerle, Çingenelerle…

Müslümanlarla barışmak unutulmuştu ama olsun, sıra ona da gelirdi nasılsa.
Birkaç hafta önce Ankara’da garip bir işkence ve kötü muamele vakası geldi önümüze.

Anlatılanlara göre park halindeyken stop lambasının kırıldığını fark eden bir yurttaşımız masraflarını sigorta şirketine karşılatabilmek için polis otosu çağırır.
Polisler binbir nazla indikleri araçtan “Ya kendin kırmışsan Ya sana çarpmamışlarsa”, “Sana niye inanalım”, “Zaten akşama kadar bunalmışız, bizi bunun için mi çağırdın” gibi cümlelerle başlamışlar söze.

“Dedektif misiniz, polis mi?, tutanak tutacak mısınız, tutmayacak mısınız” diye karşılık alınca da olanlar olmuş.

“Sen ne diyorsun Ulan”la başlayan, sokak ortasında tekme tokat dövülerek süren, o sırada çağırılan birkaç ekip otosuyla dozajı artan, kelepçeyle, dayakla devam eden bir kötü muamele.

Buda yetmemiş kardeşinin dövülmesine engel olmaya çalışan engellilere kadar uzanmış şiddetin dozajı.

Bu kadar da değil karakolda polis arkadaşlarına direnen “bahtsız bedevi”yi tokatlayan, iteleyen ve döven başka polisler. “Akıllandın mı Ulan!”lar.

Avukatın adli tabibe götürülme taleplerini uzun zaman erteleyen ve ancak 3 saat sonra kerhen adli tabibe götürülen vatandaşa darp izleri bulunduğu, kaşının açıldığı, vücudunda ezilmeler olduğuna dair rapor verilmiş.

İşin garip yanı saatlerce karakol bahçesinde kardeşini almak için bekleyen yakınlarına polisin: “Biz burada yumuşak davranırsak bunlarla baş edemeyiz. Bugüne kadar bir sürü insana yaptık bunu, ilk kez siz itiraz ediyorsunuz” demesi…

Daha sonra olay savcılığa intikal etmiş, polis memurları kendisini müdafaa eden şahıs hakkında şikayette bulunmuşlar, savcılık soruşturma başlatmış vesaire…

Elbette karşı tarafta polisler hakkında suç duyurusunda bulunmuş ve mahkemeye vermiş.
İşin bir başka ilginç yanı ise, polis memurlarının karakolda tuttukları tutanakta şahsın kendilerine saldırdığı ve bir polis memurunun bilmem ne marka gözlüğünü kırdığı şeklinde tutanak düzenlemesi.

Bu ilginç çünkü neredeyse her polis memurunun cebinde bir kırık gözlük bulunuyor. Ne zaman polis şiddetine dirense birisi, hemen polisin gözlüğünün kırıldığına dair bir tutanak çıkıyor ortaya.

İnanmayan en yakın mahkemeye gidip bu tür davalara ilişkin herhangi bir dosyaya bakabilir.
Neredeyse tıpatıp düzenlenmiş, aynı ağızdan dökülmüş cümleler...

Avukatlarda zaten şikayet dosyasında önce bu tutanağa bakar. Ve bulamazsa “Unutmuşlar herhalde” deyip gülümser.

Aslında bu kadar çok kırık gözlük olması polis teşkilatının ambarlarını/ambarcısını zan altında bırakıyor!

Ve belki de Türkiye’deki kırık gözlük stoklarını ortaya çıkarmak, mevcut işkence sayısı hakkında bilgi vereceği gibi gelecekte yapılması muhtemel işkencelerinde sayısını tespitte işe yarayabilir.

Ve unutmadan, işkence vakasına karışan polis memurlarını uzun bir yargısal süreç bekliyor. Çünkü iç hukuk yollarıyla haklarını alamazlarsa, bu dava Avrupa insan hakları mahkemesine kadar gidecek. Polis arkadaşlar kendilerine iyi bir avukat tutarsa iyi ederler.

Ve bu kadar meselenin Sayın Atalay’ı ilgilendiren yanı…
Bu olay mahalle sakinlerinin gözleri önünde yaşandıktan sonra, ertesi gün bir polis otosu mahalleye nezaket(?) ziyaretinde bulunmuş.

“Siz burada esnafsınız, bizde bu bölgenin polisiyiz. Biz her zaman karşılaşırız”, anlarsınızya demişler. O saatten sonra da mahalledeki şahit sayısı birden azalmış, olayı görenler bir şey hatırlayamadıklarını fark etmişler…

Sayın İçişleri Bakanımızın bu konuyla ilgili soruşturma başlatacağına, zanlı polislerin davayı etkilemeye yönelik çalışmaları nedeniyle görev yerlerinin değiştirileceğine ve şahitlerin baskı altına alınmasına engel olunacağına inanmak istiyoruz.

Bu konuya ilişkin başvurular hem bizzat Bakanımıza hem İçişleri Bakanlığına hem Emniyet Genel Müdürlüğüne ulaştırıldı. Takipçisiyiz.

Bir de şu kırık gözlük koleksiyonunu meselemiz var…
Bugün yarın köprü altlarına bırakılmış kırık gözlükler bulunursa şaşırmayın!

16 Mart 2010 Salı

Sevgili Cindy ve Sevgili Craig





Sevgili Cindy ve Craig,
Bugün 16 Mart Salı. Birkaç haftadır zihnim yoğun şekilde Rachel’le meşgul.
Siz dünyanın bir ucundasınız ve ben dünyanın diğer ucundayım.
Ve hiç tanımadığım, hiç görmediğim, hafızamda silik birkaç kare fotoğraftan ve kısa televizyon görüntüsünden ibaret olan bir anne babaya mektup yazıyorum.
Bunu yaparken altı yaşındaki kızım elime ayağıma dolanıyor. “Baba ne zaman bilgisayarı bana vereceksin” diyor. Çizgi film seyredecekmiş.
Her şey Rachel’i hatırlatıyor Cindy. O da anne babasına sorar mıydı, bilgisayarı ne zaman alabileceğini?
Ben yaramaz bir çocuktum Craig.
Ordu’nun bir köyünde doğmuşum. Fındık bahçelerimiz vardı, hala da var. Fındık bahçelerinde çalışırken “girebi” (baltadan küçük ama keskin bir alet) ile dizimi, bacaklarımı yaralamışımdır çoğu kez.
Balık tutarken evimizin hemen aşağısındaki derede, çıplak ayaklarımı taşlar, paslanmış tenekeler kesmiştir.
Okul çıkışı yamaç aşağı koşarken kollarım, dizlerim, yüzüm gözüm kan revan içinde kalmıştır.
Ve tüm bunların sonunda ağlaya ağlaya eve döndüğümde annemin çığlıkları vücudumdaki yaralardan daha çok acıtmıştır canımı!
İşte o yüzden ve ondan sonra nerem yaralanırsa yaralansın, gizlemişimdir yaralarımı…
Taki acı dayanılmaz bir hale gelinceye kadar.
Rachel’in size yazdığı mektupları okurken düştü aklıma bu düşünceler.
Oda gizlemiş midir, üzülmeyesiniz diye başından geçenleri.
Ben otuz altı yaşımdayım Cindy…
Ve benim annem hala nereye gideceğime, ne yapacağıma karışır.
Benim için korktuğunda bir yandan kızgınlıkla bağırırken, diğer yandan hüngür hüngür ağlar mesela.
Doğru olanı yapmakla, anacığımı üzmek arasında gider gelir ruhum. Ama doğru olanı yapmayı tercih ederim. Annemin üzülmesi pahasına…
Bizim buralarda başkası için bir şeyler yapmak akıllıca karşılanmaz Craig.
Her koyun kendi bacağından asılır buralarda. O yüzden anlayamazlar Rachel’in neden öldüğünü.
O yüzden bilemezler Cindy ve Craig olmanın ne anlama geldiğini…
Bizim buralarda cenaze evine konu komşu birkaç kap yemek götürür Cindy.
Düşünülür ki ev halkının yemek yapacak vakti yoktur.
Uzaklardan gelecek yakınları vardır. Ve elbette kendileri yemek düşünecek durumda değillerdir.
Herkes birkaç kap yemek getirir ki, hem misafirler aç kalmasın, hem de ev ahalisinin boğazından birkaç lokma bir şeyler geçsin.
Rachel’in öldüğünü duyduğum an düşünmüştüm bunu.
Elime sefer taslarını alıp gözyaşları içinde kapınızı çalıp ben “Türkiye’den komşunuzum ve Rachel, benim kardeşimdi” deyip acılarınıza ortak olmayı istemiştim.
Hiç olmayacağını bilsem de yedi yıl sonra bile, hala aynı ruh hali içindeyim. Ve belki kim bilir, bir gün kapınızı çalar, gecikmişte olsa birkaç kap yemek getiririm size.
Bizim buralarda büyüklerin elini öpmek, bir saygı ifadesidir Cindy.
Bayramlarda, düğünlerde, cenazelerde…
Büyüklerin elleri öpülür. Belki anlamayacaksınız bu duyguyu, Ortadoğululuk deyip geçin önemli değil…
Ama adettir işte.
Rachel’in ilkokulda fakir çocuklar için yaptığı konuşmayı izledikten sonra ellerinizi öpme ihtiyacı hissetmiştim ilk kez.
Şartlar bunu da mümkün kılmadığına göre, varsayın ki bu mektup elinize geçtiğinde Türkiye’den bir evladınız her ikinizin de ellerini öpüp alnına götürüyor.
Sizde öperseniz benim yanaklarımdan nasıl sevinirim anlatamam.
Bizim buralarda, biz ölülerimizi Allah’a uğurlarken. O’na tanrıdan rahmet dileriz. Dileriz ki Allah merhametiyle muamele etsin.
Dileriz ki Allah günahlarını affetsin. Dileriz ki bizleri öldüğümüzde cennetinde buluştursun.
Dilerim ki, Rachel’e Allah rahmet eylesin Cindy, dilerim ki Allah O’na merhamet etsin Craig.
Ve dilerim ki Rachel’i bizlerle Cennetinde buluştursun.





Dear Cindy and Craig,
Today is 16th of March, Tuesday. My mind is very busy with Rachel for a couple of weeks.
You are living in the far end of the world and I am living in another far end of the world.
And now, I am writing this letter to a mother and father whom I have never met or seen before, and to whom I can only imagine by a few hardly visible pictures and a very short television image.
When I am doing this, my six years old daughter is hurrying and asking me: “Dad, when will you leave the PC to me?”. She wants to watch a cartoon on the PC.
Everything reminds me of Rachel, Cindy. Did she used to ask her mother and father when they will leave the PC to her?
I was a naughty child, Craig.
I was born in a village, in Ordu. We used to have hazelnut gardens, which we still have. When I was working at those gardens, I had repeatedly wounded myself with “girebi”, which is a tiny gadget smaller than axe.
When I was fishing in the brook close to our house, stones and rusted tins had cut off my naked foots.
After school, when I was running down the slope of the hill, my face , arms, knees were all getting injured.
And after all those things, when I arrive home crying, my mother’s screams have always hurt me more than my wounds.
So, for this reason, whenever I get injured and no matter how much I get injured, I started to hide my wounds.
Till the pain becomes unsufferable.
All those things appeared on my mind while I was reading Rachel’s letters to you.
I wonder if Rachel did also hide the things she faced with, in a manner to not to hurt you.
I am thirtysix years old Cindy..
And my mother still tries to manage where I go, what I do.
For instance, when she worries for me, she shouts in anger or she wails loudly.
My spirit gets confused between doing the right thing and afflicting my mother. However I prefer to do what is right. Even it makes my mum upset..
Here, around us, doing something for others is not treated as reasonable.
Every sheep is hanged up its own leg. So they can not understand why Rachel died.
So they can not know what it means to be Cindy and Craig..
Here, around us, when somebody dies , their neighbours take some dishes of food to the funeral house.
It is thought that people in this house have no time to cook.
They would have some relatives to come from far away. And of course they are not in the condition to think about theirselves or cooking.
Everybody brings some dishes of food so that both the guests and members of the house can eat some bite.
I have thought this when I heard about Rachel’s death.
I had wanted to take some food with me, and knock your door in tears, tell you that “I am your neighbour from Turkey and Rachel.. She was my sister” and share your pain.
Although I know it will never be able to happen, I am still in the same mood, even after seven years. And who knows, maybe one day I may knock your door and bring some food to you, even I have been a bit late.
Here, around us, people kiss others’ hands to show their respect.
In festivals, in weddings and in funerals..
People kiss hands of elders. Maybe you won’t understand the manner in that tradition, but you may just think of it as a middle eastern attitude.
But this is custom you see.
The first time I had wanted to kiss both of your’s hands were when I watched Rachel’s speech in primary school for poor children.
As this was also not possible to happen, please when you receive this letter, assume that a son of you living in Turkey kisses both of your’s hands and puts them on his forehad with respect.
And if you kiss my cheekes, I can not explain how much I would be happy.
Here, around us, when we say farewell to our deaths while we send them to God, we wish God’s mercy and grace to be with them. We pray God to treat them with its grace and mercy.
We pray God for forgiving their sins. And we pray God for bringing us together in his heaven.
Dear Cindy, I wish God’s mercy and grace to be with Rachel. And Dear Craig, I wish God treat her with its grace and pity.
And I wish God will bring Rachel and us together in his heaven.

TEZAT KAVRAMLAR: AHLAK – NAMUS – GAZETECİLİK

  TEZAT KAVRAMLAR: AHLAK – NAMUS – GAZETECİLİK Bütün genellemeler gibi yanlış bir yerden konuya girdiğimi biliyorum. Ama bütün genellemele...