2 Haziran 2012 Cumartesi

Yeni Anayasa: Yeni Paradigma

Yeni Anayasa, Yeni Paradigma

 

 İmparatorluklarla ulus devletleri birbirinden bariz şekilde ayıran bir şey varsa bu da korkuları olmalı! İmparatorluklar var olmalarını çok kültürlü, çok dinli yapılarını barış içinde bir arada tutmaya borçlu iken, ulus devletler var olmalarını insanlarını tek tipleştirmeye, birbirine benzetmeye, farklılıkları asimilasyon yoluyla “mamul ürün”leştirmeye borçlu olmalılar.

İmparatorluklar ilk tehdit ve düşman olarak dış güçleri değerlendirirken, ulus devletlerde ilk düşman/tehdit iç kuvvetlerdir. Bu nedenle imparatorluklar -daha büyük düşündükleri için- iç huzuru güçlü olmanın ve “dış düşman”a karşı her zaman hazır olmanın formülü olarak kullanırken, ulus devletçiler terbiye edilmeleri gereken ilk tehdit olarak ülke içindeki farklılıkları görmüşlerdir.

Bu, imparatorlukların insan merkezli bir devlet yapısına sahip olduğu anlamına gelmez elbette. İmparatorluklar da tıpkı ulus devletler gibi zamanı geldiğinde “çıban başlarını” ezmeyi ve haddini bildirmeyi bilmektedir. Ve fakat imparatorluklar “sistem”le barış içinde yaşadığı sürece farklılıkları yok etmeyi ve her şeyi tekdüzeleştirmeyi de düşünmemişlerdir. Ulus devletle imparatorluklar arasındaki temel farklardan biri de bu olmalıdır. Ulus devlete göre herhangi bir “tehdit” içermiyorsa bile farklılıklar terbiye edilmeleri, dönüştürülmeleri gereken unsurlardır!

Ulus devlet kavramı bir Avrupa hastalığı olan ırkçılığın sonucudur. Ulus devlet hastalığının dünyaya Avrupa’dan ihraç edilmesi de bunun bir göstergesidir aslında. Alman, İtalyan, İngiliz, Fransız ulusçuluğu bugünde en aktif ve en kaba şekilde yaşanmaktadır ve fakat ne hikmetse bu ilkel ve kaba dünya görüşü, pazarlama gücünün de etkisiyle uygarlık, medeniyet gibi sunulmaktadır insanlığa. Bu pazarlamanın neticesinde ise “geri kalmış toplumlar”da ırkçılık ve ulusçuluk yükselen bir değer olarak karşımıza çıkarılmaktadır.

Referansımız 1921 Anayasası!

Birinci dünya savaşının ardından İmparatorluk bakiyesi topraklarda işgal güçlerine karşı farklı düşüncelerde direnişler örgütlenmiş, Meclisi Mebusan üyelerinin bir kısmı ile bu direniş ve örgütlenmeler millet meclisini teşekkül ettirerek 1921 anayasasını kabul etmiştir. 1921 Anayasası farklı etnik kimliklerden temsilcilerin, seçimle belirlenen Meclisi Mebusan üyelerinden ve Kuvayi Milliye temsilcilerinden oluşmaktadır. Genel olarak bir çerçeve anayasa hükmünde olan 1921 anayasası genel hükümlerden ibaret olmakla birlikte, ademi merkeziyetçi bir yapı ile yerel yönetimlerin otoritesi üzerine kurulu bir genel yapı tasavvur ediyordu. Bu yapı sağlık, eğitim, ticaret gibi hususları bir nevi muhtariyet çerçevesinde mahalline bırakmakta ve bugünkü anlamıyla güçlü bir yerel yönetim yapısını amaçlamaktadır. Bu genel yapının üzerinde de “devlet”i adalet, güvenlik, iç ve dış siyaset gibi bütüncül alanlar ile uluslararası ve uluslarüstü alanda temsil ile yetkilendirilen bir üst organ olarak meclis (parlamento) bulunmaktadır.

(1921 Anayasası farklı etnik kimliklerin mutabakatı ile ve günün şartlarına uygun olarak kabul edilmiştir. Günümüzde ise bu madde Kürt sorununun çözümüne ilişkin birebir örneklik teşkil edemese de yol gösterici bir fonksiyon icra etmektedir. 1921 anayasasında güçlü yerel yönetim ve muhtariyet şu şekilde ifade bulmaktadır:

1921 Anayasası madde metni: ”Vilâyet mahalli umurda manevi şahsiyeti ve muhtariyeti haizdir. Harici ve dahili siyaset, şer’i adlî ve askeri umur, beynelmilel iktisadî münasebat ve hükûmetin umumi tekâlifi ile menafii birden ziyade vilâyata, şâmil hususat müstesna olmak üzere Büyük Millet Meclisince vaz edilecek kavanin mucibince evkaf, Medaris, Maarif, Sıhhiye, İktisat, Ziraat, Nafia ve Muaveneti içtimaiye işlerinin tanzim ve idaresi vilâyet şûralarının salâhiyeti dahilindedir.”

1921 Anayasasının paradigmasından yola çıkarak ve aslında ülkenin kurtuluş, devletin kuruluş felsefesini de dikkate alarak “etnik temele dayanmayan” bölgesel yapılar (Bölge Valilikleri, Amerikan, Alman eyalet modelleri) vasıtasıyla onlarca yıllık Kürt sorununa çözüm üretilebilir.)

Devletin kuruluş aşamasında farklı etnik kimlikleri bir araya getiren bu çerçeve 1924 yılında bir yarılmaya uğramış ve farklı etnik kimlikler temelinde inşa edilmesine karar verilen devlet yapısı bir anda tektipçi bir noktaya evrilmiştir. Birlikte savaşan, birlikte direnen ve bedel ödeyen toplumlar 1924 anayasası ile yeni bir şekillendirmenin öznesi haline getirilmiştir. Devlet yapısındaki bu ani değişiklik beraberinde inkar ve asimilasyonu getirmiş, bu nedenle de ülkenin farklı bölgelerinde isyanlar baş göstermiştir. Bu isyanlar dini ve etnik kökenli isyanlar olarak genel bir sınıflandırmaya tabi tutulabilir.

Nasıl olmuştur bu? 1924 Anayasasını kabul eden meclis kimlerden oluşmaktadır? 1921 Meclisine göre emir komuta zinciri içerisinde çalışan bir meclis vardır 1924’de. “Önder”, vekilleri kendisi belirlemekte, kendisi seçmekte, sadakat esasına göre meclis teşkil edilmektedir. Bu meclis yapısının doğal sonucu olarak da ulus devletçi 1924 anayasası çıkmaktadır ortaya.

1921 Anayasası ile temelleri atılan 1923 Cumhuriyetine karşı, 1925 yılında “Laik Türk Cumhuriyeti” inşa edildiğinde bu ulus devletçi, laik ve tek tipçi devlet algısına karşı Kürdistan coğrafyasından ilk itiraz yükselmişdir. İtirazın sahibi, ileride itirazının bedelini ödeyecek olan Şeyh Said’tir. (Şeyh Said isyanı salt etnik bir isyan olarak değerlendirilemez, ancak diğer dini eksenli isyanlardan etnik talepler barındırması nedeniyle ayrılabilir) Dini itirazlar ise Said-i Nursi/Kürdi örneğinde olduğu gibi şiddet kullanmadan yükselir. Şiddet içermemesine rağmen Said-i Nursi’de itirazlarının bedelini sürgünlerle, zindanlarla, zehirlenmelerle ve sürekli takibat altında tutularak ödeyecektir. Bu geleneğin devamında ise çeşitli legal partiler vasıtasıyla itirazlar, nispeten sivil düzeyde ama hep artarak canlı tutulmuştur. İlerleyen zamanlarda etnik temelli itirazlar da 1984 yılına gelinceye kadar çeşitli boyutlarda devam eder,1984’den sonra ise kitleselleşerek devlet açısından önlenemez bir hal alır.

1924 Anayasasını referans alan zihinler etnik ve dini kimlikleri devlet için tehdit olarak görmüş, etnik anlamda “Türk”leştirme dini anlamda “Sünni”leştirme (bu bağlamda diğer mezheplere rağmen Hanefileştirme) yoluna gitmiştir. Devlet elbette Sünnilik ve Hanefilik kavramlarına “kendince” anlamlar yüklemekte ve bu anlama/tanıma uymayanlara da rüştünü ispatlamaktadır! Bu projeye itaat etmeyen, etnik ve dini kimliğini muhafaza etmeye çalışan herkes doğal düşman olarak algılanmış ve gerektiğinde bu düşmanlar “hal” yoluna gidilmiştir.

1924 Anayasasının çizdiği doğrultuda toplum değiştirilmeye, insanlar eski bağlarından, kimliklerinden kopartılarak yeni bir kültür inşa edilmeye çalışılmıştır. Dil devrimi, kılık kıyafet devrimi, ölçü ve tartıda yapılan değişiklikler, takvim düzenlemesi, eğitim ve dini bürokraside düzenlemeler ulus devlet projesinin başarısı için yapılan çalışmalardır. Bu proje 1924 yılından bugüne kadar millet hafızasına farklı dozlarda enjekte edilmiş, kimi siyasi hareketlerin korkuyla karışık ve çekinik itirazları en ağır şekilde cezalandırılarak bütün muarızlar hizaya sokulmaya çalışılırken, ulus devlet projesinin askeri ve siyasal bürokrasinin hücrelerine kadar yerleşmiş olduğu tetkik edilmiştir. Bugün için dahi devlete vaziyet eden siyasi otorite değişmiş olmasına rağmen, hastalığın tam olarak bünyeden atılabildiği söylenememektedir.

Gelinen noktada varlığını baskı ve şiddetle kabul ettirmeye çalışan ulus devlet projesi iflas etmiştir. Bu proje ardında gözyaşı, zulüm ve ödenmiş bedeller dışında hiçbir şey bırakamamıştır.

 Yeni Paradigma

 

Anayasalara ihtiyaç duyulmasının nedeni mevcut anayasanın günün ihtiyaçlarına karşılık veremeyeceğinin anlaşılması ve gelecek tasavvurunun mevcut anayasa ile kurulamayacağının görülmesidir.

Güvenlik temelli politikaların Kürt sorununu çözemediği, Kürtler dışındaki diğer etnik kimlikleri de tanımadığı, bununla birlikte onlarca yıldır dindar insanlar üzerinde gerek kılık kıyafet özgürlüğü, gerekse örgütlenme hakları üzerinde demoklesin kılıcı gibi sallanan bir anayasa yapısının olduğu, Müslümanlar dışında farklı dine mensup ülke yurttaşlarının ayrımcılıkla karşı karşıya kaldığı görülmektedir.
Diğer yandan ülkenin kendine referans aldığı liberal kapitalist düzen göz önüne alındığında “Açık Pazar” kriterleri açısından da mevcut anayasa yeterli gelmemektedir. Kamuoyunda oluşan “yeni anayasa” talebinin aslında bu iki temelden kaynaklandığı söylenebilir. Bir yanda hak ve özgürlükler temelinde talepleri içeren bir muhteva, diğer tarafta neo liberal, kapitalist çizginin “ticari” kaygılarından oluşan bir siyasa!

Her ne gerekçeyle temellendiriliyor olursa olsun yeni anayasa seçimlerden sonra ülke insanının en temel beklentisidir. Yeni anayasa çalışmalarında toplumla siyasal partilerin durduğu yeri belirleyen unsur da 1921 ve 1924 anayasalarıdır. Geniş toplum kesimleri (özellikle yaşanan sorunlara çözüm arayan halk kitleleri) 1921 anayasasının kapsayıcı, bütünleştirici yapısını referans alırken mecliste temsil edilen neredeyse bütün siyasal aktörlerin ulus devletçi 1924 anayasasından yana olmaları manidardır. Neredeyse bütün siyasal aktörlerin değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddelerde mutabakata varması (kimisi kerhen de olsa) dikkat çekicidir.
Anadilde eğitim ve vatandaşlık tanımı gibi normal ülkelerde tartışılması dahi abes olan konuların anayasanın önündeki en temel engeller olarak siyaset mekanizması tarafından sunulması ise ulus devletçi yapının bünyelere ne oranda sirayet ettiğini göstermesi açısından önemlidir.

Yeni anayasa her sorumluluk sahibi birey için, bugüne kadar hakları çiğnenen, gaspedilen, dezavantajlı hale getirilen gruplara karşı adalet borcu olduğu gibi, bizden sonraki nesillere yaşanabilir bir ülke bırakma ödevidir. Bu çerçevede her birey üzerine düşen sorumlulukları hakkıyla yerine getirmelidir.

5 Şubat 2012 Pazar

ALLAH DİLERSE MEHMET SILAY’A İSKİLİPLİ’NİN MEZARINI BULDURUR





1994 Yılı olmalı.
Ev’le aram bozuk, derslerim kötü, okula gittiğim yok, kafam dumanlı, beş parasızım. Her şey üstüme üstüme geliyor sanki.
‘Kelebekler Sonsuza Uçar’ diye bir film çekmiş Mesut Uçakan.
Milli Gazetede okuduğumuz satırlardan hatırlıyoruz İskilipli Atıf Efendi’yi.
Köksal abi filmi Trabzon’a getireceğini söylüyor. O vakte kadar yapılmış bir şey değil bu.
İnanamıyoruz, hayal gibi geliyor, ama oluyor işte. Hem de öyle bir oluyor ki ortada ne bir sözleşme var, ne bir anlaşma. Güvene dayalı bir iş bu. Film gösterime girecek izlenecek, gelirin şu kadarı yapımcıya gidecek
Hoş, senet sepet isteseler kim nasıl verecek, yok öyle bir şey.
Filmin afişleri geliyor, süslüyoruz Trabzon’u, Kalkınma mahallesine asıyoruz Üniversiteye yakın diye. Kredi Yurtlar’da her odaya el ilanı bırakıyoruz. Davetiye bastırıyoruz, yurtlarda, okulda her yerde satıyoruz, esnafı dolaşıyoruz.
Derdimiz ne?

Kah yarı dolu salona, kah boş koltuklara oynuyor film. Ama olsun, çıkan ağlayarak terk ediyor salonu, bizde ağlıyoruz ama herkes gizlemeye çalışıyor ağladığını. Zaman herkesin güçlü olduğunu gösterme zamanı, ağlamayı zayıflık kabul ediyoruz belli ki.
O günlerden zihnime yerleşmiş olmalı Haluk Kurtoğlu’nun İskilipli hali.
Ulucanlar cezaevi önünde yapacağımız anma için fotoğraf seçerken hiçbirini beğenemiyorum fotoğrafların.
Zaten Rahmetlinin çok fotoğrafı yok.
Neyse ki Mehmet Sılay İskilipli Atıf’ın daha büyük ölçüde birkaç fotoğrafını getiriyor da pankart ve afişlerde kullanabiliyoruz bu fotoğrafları.
Ama hala içim rahat değil. Haluk Kurtoğlu’na benzemiyor bu fotoğraflar. Birkaç gün sonra alışıyorum, İskilipli Atıf Hoca bu diyorum filmdeki sadece bir benzetmeydi. Nihayet…

Ulucanlar Cezaevi önünde bekleşirken, kalabalığa bakarken, afişleri pankartları açarken aklımdan geçenler üç aşağı beş yukarı bu şekildeydi.
Birazdan şapka kanununa muhalefetten idam edilen İskilipli Atıf, Ali Rıza Efendi ve Şalcı Bacı için iade-i itibar isteyecektik, itibarı tartışmalı olanlardan!
Gündüz sıcaklığı eksi onları bulan Ankara’da bugün hava güzeldi, jest yaparcasına. Arkamda kadın, erkek, çocuk üç yüzün üzerinde insan hep bir ağızdan “İskilipli Atıf Onurumuzdur” diye bağırıyordu. Sustum ben, hiçbir slogana katılmadım.
O sırada Trabzon’da, Hamamizade İhsan Bey Kültür merkezinde film izliyordum! Atıf Hoca rüyasında efendimizi görüyor, “Bana gelmek istemez misin, Atıf” hitabına savunmasını yırtarak mukabele ediyordu.

Her şey bitti sonra, basın açıklaması bitti, Mehmet Sılay söyledi söyleyeceklerini, Mehmet doğan söyledi. Atıf efendi ve Ali Rıza bey’in cezaevinde tutuldukları koğuşlar gezildi, darağacına çekildiği yerde buğuzlar edildi.

Sonra Kimsesizler Mezarlığına götürdü Mehmet Sılay bizi. İskilipli Atıf’ın mezarını ne zorluklarla bulduğunu anlattı. Bu öyle bir hikaye ki, Allah istemeseydi İskilipli’nin mezarını hiç kimse bulamazdı. Şöyleki;

Mehmet Sılay İskilipli’nin mezarını araştırırken Ulucanlar cezaevinde kayıt bulmaya çalışıyor. Yangınlar geçirmiş cezaevi, kayıtlar yanmış. Vazgeçmiyor Sılay Millet Meclisi arşivine dalıyor. Orada da kayıtlar sınırlı. İdamın ardından bir köşeye defnedilmiş, ailesi de bilmiyor yerini. Korkudan araştıran, ziyaret eden, soran eden de yok. Sonra yol geçiyor mezarın üzerinden, mezar naklediliyor birkaç görevli nezaretinde. Nakledenlerden sadece birisi biliyor mezarın kime ait olduğunu!
Sonra birgün Mehmet Sılay doktorluk yaptığı hastanede İstiklal Mahkemesi Zabıt katiplerinden birinin oğlunun çalıştığını öğreniyor. Katip zulme katiplik ettiği için vicdanen rahatsız yaşıyor onlarca yıl.
Zabıt Katibi hem katiplik yapıyor, hem define katılıyor hem de mezar nakledilirken başında duran birkaç kişiden biri…
Mezarın ne bir taşı ne de bir işareti mevcut. Kimsesizler mezarlığında bir ağacın dibinde.(Şimdiki Şafaktepe parkında büyük bir marketin hemen arkasında, fotoğraflarda karla kaplı, dua edilen yer)
Zabıt katibi bayramlarda, mevlid gecelerinde gelip İskilipli Atıf’a fatiha okuyor ve hemen, kimselere görünmeden kaçıyor oradan. Zaman zaman sıkı sıkı tembih ederek oğlunu da getiriyor mezar başına ve bir gün burada kimin yattığını ve neden fatiha okuduklarını anlatıyor oğluna. O kadar iyi tembihliyor ki oğlu yıllarca hiç kimseye bahsetmiyor babasıyla arasındaki bu sırrı, eşine bile!
Zaman zaman mezarın başına geliyor, fatihasını okuyor, yaşatıyor babasının sünnetini.
Sonra Mehmet Sılay bu bilgi üzerine zabıt katibinin oğlu ile arkadaş olmaya çalışıyor ama adam öyle temkinli ki bir türlü girmiyor mevzuya, anlatmıyor. Güvenmiyor da üstelik. Ancak iki yıl sonra Mehmet Sılay’a güvenebileceğine kanaat getiriyor ve anlatıyor babasından dinlediklerini. Bir akşam üzeri Mehmet Sılay’ı mezarın başına getiriyor işte burada diyerek hemen uzaklaşıyor oradan. Sonra filmlerdeki gibi gizli bir kazı çalışması ile bulunuyor Atıf efendinin kemikleri. Çorumdan akrabalarından bin bir nazla! kan, saç ve doku örnekleri alınıyor. DNA testi birebir örtüşüyor akrabalar arasında. Sonrası malum kemikler bir torbaya doldurulup çoruma götürülüyor, cenaze namazı kılınarak defin gerçekleştiriliyor. Törene üç kişi katılıyor sadece! Korku hala egemen memlekette, akrabaları dahi çekiniyor törene katılmaktan… Ve her şey yine gizlilik içinde yapılıyor. Bir adam elinde bir torbayla kemik taşıyor Ankara’dan Çorum’a, izahı öylesine zor…

Film bitiyor burada.

Mehmet Sılay bu kadar içten dua etmeseydi İskilipli Atıf Efendinin mezarını bulmayı lütfeder miydi Mevla?
Mevla buldurmak istemeseydi, Mehmet Sılay bu kadar içten dua edebilir miydi?

İnna lillahi ve inna ileyhi raciun.

8 Ocak 2012 Pazar

Allah Büyük, İktidar Geçici




Yıl 1925 Türkiye Büyük Millet Meclisinde “Şapka Devrimi” görüşülmektedir. Meclisin Müslüman aza’ları şapka devrimine ilişkin tasarının Anayasa’ya aykırı olduğunu söylediklerinde büyük “atılgan” ve Adalet Bakanı M. Esat Bozkurt çok sert şekilde mukabele ediyor, adeta tehditkâr bir dille şöyle diyordu: "Hürriyetin nasibi, irticanın elinde oyuncak olmak değildir? Ülkenin çıkarlarına olan şeyler hiçbir zaman anayasaya aykırı olamaz, olmaması mukayyettir (belirlenmiştir)."
Meclis buz kesmişti. Topal Osman ortalıkta dolaşıyordu. Aralık 1923’te Ali Şükrü Bey bu eşkıya tarafından katledilmişti.

İrtica o gün de geçer akçeydi ve İrtica ile yaftalananlar başlarına ne gelebileceğini biliyordu. Bu şartlarda olanlar oldu, yasa meclisten geçti. Takvimler 25 Kasım 1925’i gösteriyordu ve aslında her şey yeni başlıyordu.

Şapka devriminin tatbikiyle birlikte Anadolu’da Müslüman ahalide huzursuzluklar artmaya başladı. Rejim, muhalefet edenlere çok sert tedbirler aldı. Para cezaları uygulandı, uslanmayanlar hapis cezasıyla cezalandırıldı. Hala isyan edenler idam edildi (bakınız İskilipli Atıf Efendi).
Bunca “rutin” işlem arasında dikkat çeken bir başka gelişme yaşandı. Rize’de Müslüman ahali şapka giymeyiz, vergi vermeyiz diye ayaklandı. Aslında ayaklanma değil, bir ihtardı bu. Kimse silah çekmedi, kimse öldürülmedi, kamu kurumları işgal edilmedi. Ahali sesini yükseltti sadece.
Takvimler 12 Aralık 1925’i gösteriyordu. Sekiz alim şapka giymeyeceklerini, sarık saracaklarını beyan etmiş, bir takım ahali de zabıta karakoluna kadar yürüyerek nümayiş yapmıştı.
Devlet, bu isyana sessiz kalamazdı elbette. Hamidiye zırhlısı ( evet zırhlı, bildiğiniz savaş gemisi) Rize’yi top atışlarıyla vurdu. Müslüman ahali şer’rinden korktuğu devlete boyun eğdi, ama teslim olmadı. Türkü yaktı ardından, yüzyıllar sonra da devlet alnında kara bir leke olarak taşısın diye: “Atma Hamidiye atma”

Olaylar sona erince İstiklal Mahkemesi kuruldu Rize’de. Bir gün içinde yargılama tiyatrosu gerçekleştirildi: 8 kişi idam cezasına, 55 kişi beş yıl ila on beş yıl arasında hapis cezasına çarptırıldı.

*

Yıl 2011, Aralık ayının 28’i…
Şırnak’ın Uludere ilçesinde “sınır ticareti” yapan Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları mensubu oldukları ülkenin uçakları tarafından vurularak katledildiler.
Kimilerine göre kaçakçılık suçtu. Ülke ekonomisi bu yüzden geri kalıyordu. Bu düşünce sahipleri bu görüşlerini Dubai’den getirttiği bilgisayarda yazıyor veya Çin’den aşırdığı cep telefonuyla konuşuyordu. Ülkenin en büyük akaryakıt kaçakçısıyla devlet bizzat pazarlığa oturmuş ve anlaşma imzalamıştı birkaç yıl önce. Ama olsundu, kaçakçıydılar sonuçta, kalkınmamız için öldürülmeleri gerekiyordu.

Kendini ülkenin sahibi gören kimi beyaz renkli canlılarsa güvenlik öncelikleri nedeniyle “olur böyle şeyler” tadında yazılar yazdılar. Gece yarısı ayırt edilemeyebilirdi silahlı ve silahsız gruplar. 35 Kişi öldü diye güvenliğimiz için kahramanca çarpışan askerlerimize söz söylenebilir miydi? Hem biz yataklarımızda mışıl mışıl uyuyalım diye öldürüyorlardı onlar. Bakın Amerika da, Afganistan’da kaç sivili öldürüyordu yanlışlıkla neredeyse her gün, oluyordu böyle şeyler. Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin insan hata yapabiliyordu ve yapabilecek bir şey yoktu.

İşin garip yanı ise beyaz sahiplerin bu sözlerine teslim olan kölelerin papağan gibi bu sözleri tekrarlamasıydı. Bu köleler fakirdiler, ezilmişlerdi. Bazen işyerinde, bazen asker ocağında, bazen devlet kapısında aşağılanmışlardı ama tecavüzcüsüne aşık olacak kadar geçmişlerdi kendilerinden. Kimilerinin ikbal kaygısı vardı belki, kimileri köprüyü geçinceye kadar dayı demenin derdindeydi. Kimisi ise gerçekten aşıktı failine.

Uludere’de doğmuş olsaydı kaçakçılık yapmak zorunda kalacak insanlar, üstelik sahip olduğu her şeyi kaçak yollarla elde etmiş olanlar ahlak zabıtalığı yapıyordu garip bir biçimde.

Ama daha kötüsü de vardı elbette. “Kimsesizlerin kimi” iddiasıyla iktidara gelenler kimin neyi olduğunu ispat edercesine “Özür mözür dileyemeyiz, parası neyse veririz” tadındaydılar.
Aynı ağızlar daha birkaç hafta önce “Dersim katliamı” için özür dilemişlerdi oysa. Adli ve idari inceleme başlattıklarını söyledikleri gün, soruşturmayı etkileyecek “herhangi bir kasıt olmadığına” dair peşin hükümlerini de ifade ettiler. Şimdi hangi müfettiş Başbakan’ın sözü üstüne kasıt bulunduğunu rapor edebilir? Hangi rapor hakikati anlatabilir bize…

1925’ten 2011’e devlet cephesinde yeni bir şey yok. Reisi Cumhur’un adı değişiyor, Başvekil’in adı değişiyor. Mahmut Esat Bozkurt yok Adalet Nazırlığında. Topal Osman arıza çıkaranlara çemkirmiyor gözleriyle...
Her şey değişiyor. Teknoloji değişiyor, devlet yeniliyor kendini.
Zırhlılar değil, uçaklar bombalıyor artık.
Ölenlerin yasını tutmak kalıyor bize.

Uludere için 70 yıl daha beklemeliyiz. Devlet 70 yıl sonra özür dileyebiliyor belli ki. Hükümet, bizi “devlet gibi sevmeye” devam ediyor.

Şükür ki Allah büyük ve iktidar geçici…
1925 Rize’sinin ahalisi Uludere vakasını duysaydı ne düşünürdü acaba?
Üstelik kendi çocuklarının hükümete vaziyet ettiğini bilseydi…

Allah büyük şüphesiz, şüphesiz iktidar geçici…

13 Kasım 2011 Pazar

Üzüntü ve Muz Kabuğu



Birkaç hafta önce Gazeteciler ve Yazarlar Vakfından Cemal Uşşak’ın Radikal gazetesine verdiği bir mülakatla başladı her şey. Kısaca Kürt meselesinde Müslümanların –isterseniz Dindar / İslamcı diye de okuyabilirsiniz.- durduğu yeri, Müslümanların Kürt meselesindeki sorumluluğunu sorgulayan ve “Özeleştiri” yaptığını iddia eden bir metin vardı karşımızda.

Bu özeleştiriyi iki kısımda değerlendirmek gerekiyor. Birincisi Cemal Uşşak’ın içinde bulunduğu daireden yapmış olduğu Özeleştiri; ikincisi ise, daha geniş anlamda Müslümanlar / İslamcılar “biz” üzerinden söyledikleri.

Değerlendirilmesi gereken bir başka alan ise mülakatın sonuçları itibariyle klasik sol öğretide estirdiği rüzgar ve bunun kronik yansımaları.

Baştan belirtmeliyim ki Cemal Uşşak’ın mülakat boyunca sarfettiği sözlerinde samimi olduğundan şüphe etmiyorum. Aidiyet hissettiği, birlikte yol aldığı arkadaşlarının tutarsızlıklarını son derece iyi gözlemlediğinden de eminim.

Diğer yandan “biz” kavramının neye tekabül ettiğine ve “biz” kavramını kullanmaya ilişkin eleştirilere hiç girmeyeceğim. Esasen söyleyeceklerimde Cemal Uşşak’a yanıt olsun diye değil, genel olarak bir bilinçaltını ifşa etmeye yönelik olacak.

Özeleştiri Milattır

Son yıllarda gerçek anlamda yapılmış en önemli özeleştiri örneği “Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım" kitabıyla Hasan Cemal tarafından gerçekleştirildi. Hasan Cemal uzun yıllar içinde bulunduğu sol camianın yaptığı yanlışları, kendi işlediği günahları bir bir deşifre ediyor ve aslında kendisiyle helalleşiyordu.

Hasan Cemal’in bu çıkışı kendisi için bir milattı ve Hasan Cemal bu milattan itibaren eski hatalarını bir daha yapmayacağını, eski günahlarını bir daha tekrarlamayacağını söylüyordu. Hasan Cemal’den sonra başka “özeleştiri” yapanlarda oldu, bunların bir kısmı şartların gereği olarak özeleştiri kavramının arkasına sığınırken bir kısmı gerçek bir pişmanlıkla yeni bir milat ile yollarına devam ettiler.

“Özeleştiri” kavramını “Milat” kavramıyla birlikte anmadığınız zaman sadece bir laf kalabalığı etmiş oluyoruz. Çünkü pişmanlık içermeyen, tövbe içermeyen ve yapılan hatalardan dersler çıkararak, bir daha işlememe azmi göstermeyen bir özeleştiri, yalnızca dedikodu kabilinden bir mızmızlanma olabilir.

Cemal Uşşak’ın aidiyet hissettiği yol arkadaşlarının gazete ve televizyonlarına bakıldığında; bu gazetelerde atılan manşetler göz önüne alındığında; televizyon kanallarında gösterilen dizi film ve haberlerin içeriğine bakıldığında söz konusu edilen özeleştiriye ilişkin izler göremiyoruz.

Kürt meselesine sadece güvenlik merkezli bakan bir haber konsepti, en basitinden Kürtleri; güzel Türkçe konuşanları iyi Kürt, şive ile konuşanları kötü Kürt olarak tasnifleyen bir dizi film propagandası “özeleştiri” başlığı adı altında sunulan bütün sözleri yalanlıyor.

Buradan bakıldığında Cemal Uşşak’ın cemaati açısından bir özeleştiriyi gerek görmesi takdire şayan olmakla birlikte bu özeleştirinin herhangi bir sonuç doğurmaması, yanlışlardan vazgeçmek gibi erdemleri ıskalaması nedeniyle havada durduğunu söylemeliyiz. Herhangi bir milada sebebiyet vermeyen, etkileri özeleştiri yapan grupta fark edilmeyen bir özeleştiri yok hükmünde değil midir?

Evet Dindarlar Kabahatlidir Ama…

Dindarların Kürt meselesinde sınıfta kalması, Kürtlerin doğuştan sahip oldukları haklarına –ana dilde eğitim vs.- kayıtsız davranması geniş toplum kesimleri açısından bakıldığında doğrudur. Dindarların birey olarak Kürt meselesinde sınıfta kaldığı söylenebilir ancak; dünyanın hiçbir yerinde tabandan gelişen bir devrim yoktur. Yani kitlelerin tamamen erdem üzerine ittifak ettiği bir hareket olağan değildir. Toplumu yönlendiren Kanaat önderleridir ve bu önderler tamamen tekamül etmemiş olsa dahi bir toplumu devrime ulaştırabilir.

Dindarlarda tek başına homojen bir yapı değildir ve pek çok konuda farklı fikirlere sahiptir. Dolayısıyla dindarların Kürt meselesinde veya başka bir konuda tam bir ittifak halinde olmasını beklemek komik olacağı kadar imkânsızdır da. Ancak kanaat önderlerinden Kürt meselesine ilişkin İslami bir duruş beklemek hepimizin hakkıdır.

Bu kanaat önderlerinden Kürt meselesine kayıtsız kalan, kardeşlerinin canı yakılırken sırtını dönen ve görmezden gelen var ise –bizce de vardır- bu kanaat önderlerinin bir an önce yeni bir milat ile yola koyulmaları ve bugüne kadarki duyarsızlıkları için Kürt kardeşlerinden af dilemeleri elzemdir. Anlaşıldığı kadarıyla Cemal Uşşak bu kanaat önderlerinden bazılarını tanımakta ve bilmektedir!

Öte yandan kimi tanıdık kanaat önderlerinin kayıtsız tutumları nedeniyle yıllardır Kürt meselesinde adil bir duruş sergileyen örgütlerin yok sayılması, Mazlumder’in Kürt meselesine ilişkin duruşundan bahsedilince “sadece Kürt illerindeki şubelerin gayretleri” denilerek küçümsenmeye çalışılması bir hakkın çiğnenmesidir.

Mazlumder 1990 yılında Kürt Raporu’nu yayımladığında nerede duruyorsa bugünde aynı çizgidedir. “Kürt” kelimesini telaffuz etmenin bile tehlikeli görüldüğü bir zaman diliminde Kürt raporu yayımlayan bir örgütün çalışmalarının dernekteki Kürtlerin faaliyetleri olarak sunulması hem Mazlumder müktesebatını yok saymak hem de dernekte görev yapan ve Kürt meselesi hususunda sözünü söylemekten çekinmeyen Türk kökenli şube başkanlarına ve yönetim kurulu üyelerine bühtandır.
Sadece Mazlumder değil elbette, Özgürder’in de Kürt meselesinde durduğu yer çok nettir.

Üstelik Milli Görüş hareketinin ve özellikle hareketin lideri konumundaki Rahmetli Erbakan’ın bakış açısını ve yapmaya çalıştıklarını yok saymak, ödediği bedelleri görmezden gelerek küçük siyasi beklentilerle hareket etmekle suçlamak kabul edilebilir gibi değildir.

Cemal Uşşak burada saydığım hareket ve isimleri İslami camiadan kabul etmiyorsa söylediklerinde haklıdır. Ancak burada söz edilen hareketler İslami camianın bir parçası ise başka bir hata yapıyor demektir. Öte yandan “Biz Müslümanlar” ifadesinin kapsamını aidiyet kurduğu camia ile sınırlı tutuyorsa özeleştiri mantığının temelinin doğru olduğunu kabul etmeliyiz. Çünkü bu temel ekseninde Kürt’lere yönelik pek çok haksızlık bizim de bilgimiz dahilindedir.

Kürt meselesi gibi hassas bir meselede devletçiler tarafından Kürtçü olmakla itham edilirken, örgüte yönelik eleştirilerinden dolayı milliyetçi, ırkçı, devletçi olarak suçlanan ve ne Musa’ya ne İsa’ya yaranamayan Mazlumder’in hukukunu ve yirmi yıllık müktesebatını görmezden gelmek, Mazlumder’e emek vermiş, bedel ödemiş öncülerinin hukukunu çiğnetmek olacaktır.

Bununla beraber Mazlumder dahil olmak üzere İslami camianın kendi içinde bir özeleştiri yapması, yapabildiklerini ve yapamadıklarını değerlendirmesi elbette ve muhakkak önemlidir. Ancak bu özeleştiri asla fedakârlıkları inkâr ederek gerçekleşebilecek bir özeleştiri değildir.

Çok Kullanışlı Propaganda Malzemesi

Söz konusu mülakatın yayımlanmasının ardından hiçte beklenmedik bir şekilde televizyon ekranlarında, gazete sayfalarında bir tartışma başladı. Eski tüfek solcular televizyon ekranlarında artık ezberlediğimiz görüşlerini yenilediler.

Onlara göre Sünni Müslümanlar devlete tapan, devleti kutsal kabul eden ve devlete yönelik her kalkışmada kökten devletçi bir tutum sergileyerek hak hukuk gözetmeksizin güçle ittifak eden canlılardı.

Sünniler ve özelde Hanefiler bu devletçi tutumlarıyla korunmuşlar, gözetilmişler ve devlet mekanizmasının işleyişinde başat rol almışlardı.

Bu eski tüfek solculara göre din zaten ontolojik olarak güce iman etmeyi; dindarlık da bencilliği, çıkarcılığı gerektiren bir tutumdu.

Yani dindarların bir kısmının yanlış tutumlarından yola çıkarak ve fakat dindarların diğer bir kısmının adil duruşunu görmezden gelerek dinin ve dindarların bir bölümünün suçlanması için biçilmiş kaftandı bu “özeleştiri”.

Başka konularda tavırlarını sorguladığımız da bizi toptancılıkla suçlayan sol camia, her nedense kendisi toptancılık yapmaktan hiç çekinmiyor. Buna şimdilik “çelişki” diyerek geçelim. Ama hafızalarımıza da kaydedelim.

Başörtüsü Yasağı Sürüyor



Ak Parti tabanına göre başörtüsü sorunu çoktan çözüldü. Daha kötüsü Akparti yöneticileri de buna inanıyor.

“Şurada da sıkıntı var” dediğinizde koca bir duvar üzerinize, üzerinize yürüyor.

“Her şey bir anda olmuyor”, “On yıl önce düşünülebilir miydi, böyle bir şey”, “Sizde çok insafsızsınız canım, elinden geleni yapıyor hükümet”, “Her şeyin bir sırası var”, “Şapka giysinler canım, köprüyü geçinceye kadar”…

Böyle uzayıp gidiyor duvardan yansıyanlar…

Başörtüsü meselesiyle uzun zamandır ilgilendiğim için ne olup bittiğini yakinen biliyorum. Sokakta yürürken, bir üniversite önünden geçerken, içeride başörtülü olup olmadığına, giriş çıkışlarda sorun yaşanıp yaşanmadığına özellikle dikkat ediyorum.

Öyle günlerden birinde birkaç hafta önce Tandoğandaki Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesinin önünden geçerken, yine adımlarımı yavaşlatıp etrafı kolaçan ederken karşılaştım onlarla.

Kampus girişindeki güvenlik kulübesinin hemen arkasında görünmemeye çalışarak başlarını örtüyorlardı. Ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, açık alanda üç-beş metrekarelik bir kulübenin arkasında görünmeme ihtimalleri yoktu.

Yüksek Öğretim Kurumu’nun bütün iyi niyetli çabalarına rağmen sayıları hiçte azımsanamayacak sayıda üniversitede ilkel bir direnç hala sürüyor.

Zaman zaman “Açta o güzel saçlarını göreyim” diye başlayan hakaretler, zaman zaman “Hepimiz Atatürk çocuğuyuz, aç saçlarını” şekline bürünen, zaman zaman “Salonu terk etmezsen, derse başlamam” diyerek diğer öğrencilerle başörtülüleri karşı karşıya getiren bir saldırı bu.

Öğrenciler bu ifadeleri doğrusu “nazik” buluyor. Çünkü işittikleri öyle sözler var ki, onların yanında bunlara razılar!

Bunun dışında her ders, derse başörtülü girdi diye tutanak tutan ve bunu üniversite yönetimine ileten öğretim üyeleri, “Biz YÖK, MÖK tanımayız karar aldık bu şekilde derse giremezseniz” diyen hocalar da var.

Yetmezmiş gibi özel güvenlik güçlerini öğrencilerin üzerine salıp, otobüsten indirmeye çalışan, yerleşke kapılarında öğrencilerinin girişlerine engel olan üniversiteler de var.

İşin ilginç yanı özel güvenlikçiler başörtülüleri kovalarken namazı kaçıracakları için de kızıyor başörtülü öğrencilere.

Ama belki en acısı şu…

Anadolu’nun göbeğinde bir üniversitede derslere başörtülü girmeye çalışan bir öğrenciye, en yakın başörtülü arkadaşı “Bir daha görüşmeyelim, yan yana gelmeyelim, başımızı derde sokacaksın” diyor.

Oysa senin başın bundan daha büyük bir derde nasıl girebilir ki! Farkında değil…



Yaklaşık iki yıldır Türkiye’nin bütün üniversitelerinde başörtüsü sorununu takip ediyoruz.

Bu süreçte gelinen noktayı da çok iyi biliyor ve küçümsemiyoruz. Bir zamanlar kampüse başörtülü girişi bile hayal edemediğimiz üniversitelerde yaşanan olumlu gelişmelerden de haberdarız.

Ancak; Akparti hükümeti “Bu işi fiilen çözelim” diyerek büyük bir yanlış yapıyor.

Yasakçılar da, fiili bir yasak uygulamışlardı unutmayalım. Anayasa mahkemesi kararının arkasına sığınarak, birkaç yönetmelik uydurarak sağlamışlardı başörtüsü yasağını.

Bu saatten sonra yasalarda başörtüsü yasağının suç olduğuna dair bir madde görmeden rahat edecek değiliz.

Başörtüsü yasağının sürdüğü üniversite, fakülte ve bölümlerin listesini vermeden önce bir borcu ödemeliyim. Uzun zamandır, başörtülü arkadaşlarımıza “özgür üniversite” google grubu üzerinden hukuki yardım sunan, yüz yüze görüşen, üniversitelerle ve YÖK’le direk temasa geçen, nasıl davranmaları, nerelere başvurmaları, nasıl tutanak düzenlemeleri gerektiği hakkında yardımda bulunan Avukat Fatma Benli ve Avukat Şerife Gül Arıman’a teşekkür borçluyum.

Hem kendi adıma, hem de başörtülü arkadaşlarım adına. Sağolsunlar, iyi ki varlar.

Not: Özgür üniversite grubuna katılmak isteyen “başörtülü” arkadaşlarımızın Mazlumder Ankara Şubesinin ankaramazlumder@gmail.com elektronik posta adresine okudukları üniversite, fakülte ve bölümü belirten bir mail atmaları yeterli olacaktır.



Başörtüsü yasağının uygulandığı üniversite, fakülte ve bölümler…

1. 9 Eylül Üniversitesi / İlahiyat Fakültesi, yüksek lisans hazırlık / derslere başörtülü alınmıyor.

2. Ankara Üniversitesi / Eczacılık Fakültesi / Başörtülü kampus girişi yasak

3. Marmara Üniversitesi / Atatürk Eğitim Fakültesi / diplomada Başörtülü fotoğraf yasak

4. Erciyes Üniversitesi / Sağlık Bilimleri Fakültesi / Beslenme ve Diyetetik Bölümü / bazı öğretim görevlileri başörtülü öğrencileri derslere almıyor

5. 9 Eylül Üniversitesi / FTR Yüksek okulu / öğrenciler derslere gürültü çıkarırlarsa girebiliyor, öğretim görevlileri tutanak tutuyor. Disiplin cezasıyla tehdit ediyor.

6. Çukurova Üniversitesi / Mimarlık Fakültesi / hakaret ediliyor, başörtüsü zorla çıkarılmaya çalışılıyor.

7. Çukurova Üniversitesi / İstatistik bölümü / tutanak tutuluyor. Diğer bölümlerde zorla açtırılıyor

8. Başkent Üniversitesi / tüm fakülte ve bölümler / rektör yardımcıları sorun yok derslere girebilirsiniz diyor, Rektör başörtülü öğrencileri yanına çağırıp başlarını açmalarını istiyor. Tutanak tutuluyor.

9. 9 Eylül Üniversitesi / İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi / Çalışma Ekonomisi Bölümü/ sözlü hakaret ediliyor: “Belgeler, YÖK umurumda değil, seni böyle derse alırsam kendimden utanırım”, “Biz Atatürk’ün kızlarıyız, çıkar o güzel saçlarındaki örtüyü”, “üniversite yönetimi karar aldı, başörtülüleri derse almayacağız”

10. Akdeniz Üniversitesi / Hemşirelik Bölümü / öğrenciler başlarını açmaları için tehdit ediliyor.

11. Boğaziçi Üniversitesi / İngilizce öğretmenliği son sınıfta bazı öğretim üyeleri derse almıyor.

12. Marmara Üniversitesi / Hukuk Fakültesi / bazı öğretim üyeleri derse almıyor, öğrenciler notla tehdit ediliyor, rencide edici sözler kullanılıyor.

13. Boğaziçi Üniversitesi / Batı Dilleri Bölümü / bazı öğretim üyeleri öğrencileri şapkalı dahi derse almıyor, yabancı öğrenciler de dışarı çıkarılıyor.

14. Mersin Üniversitesi / Maliye Bölümü / bazı öğretim üyeleri derse almıyor.

15. Dumlupınar Üniversitesi / Fen Edebiyat Fakültesi / Biyoloji Bölümü Başörtülü öğrencileri derse almıyor.

5 Eylül 2011 Pazartesi

ABDULLAH DEMİRBAŞ YURT DIŞINDA TEDAVİ EDİLSİN!




Uzun zamandır güvenlik-terör denklemiyle terbiye edilmeye çalışılan halklarız.
Güvenlik öncelikli yaşayanlar işledikleri suçları terör kılıfıyla bir güzel örtüyor. Üstelik böyle olunca geniş tabanlı bir kitle arkanızda duruyor.

Diğer taraftan işin terör tarafı da boş durmuyor ve güvenlik kaygısını derinleştirmek için elinden geleni yapıyor.

Taraflarının gerilimden beslendiği bir oyun bu. Bir taraf ödeneklerinin artırılması ve sorgulanamazlığının teyidi için terörü kullanıyor, diğer taraf iktidar alanını doğrudan şiddete dayıyor ve şiddetin sona ermesi durumunda –barış tehlikesi- iktidar alanının zayıflayacağını ve giderek gücünü kaybedeceğini düşünüyor.

Bu tavır/lar karşısında Türk ve Kürt halklarının ne kadarının kurban edildiği, önemsiz istatistik değer olmaktan öte anlam ifade etmiyor.

Ölümlerin kutsandığı yaşamın ise önemsizleştirildiği bir süreçten geçiyoruz.
Herkes diğer tarafın ölülerini sayıyor.

Bir futbol maçı izler gibi.
“Buda mı gol değil, buda mı değil” tezahüratları eşliğinde.

Şiddet hepimizin gözlerini kör ediyor, farkında değiliz.
Kendi ölülerimize karşı ötekilerin ölülerini lanetliyoruz. Biri diğerinden “leş” diye bahsediyor. Birinin ve diğerinin kim olduğu önemsiz.

Giderek kör oluyoruz. Kalbimizde biryer katılaşıyor. Sis perdeleri iniyor vicdanlarımıza.
Tedavi görmesi gereken tutukluların tedavi haklarını engellemeyi gol atmak gibi görüyoruz.

Güler ZERE geçtiğimiz yıl uzun uğraşlardan sonra son isteğine uygun olarak evinde ölmeyi başarabildi.
Cumhurbaşkanı artık tedavi edilemeyecek durumda olan ZERE’yi affederek son isteğinin yerine getirilmesini sağladı.

Hatırlayın o günkü tartışmaları. Neye yaradı o tartışmalar?
ZERE’nin “terörist” olması, “suçlu” olması başka bir şeydir, tedavi hakkını kullanması ve ömrünün son günlerini evinde geçirmesi başka!

Hasta Paşa Olunca / Güven Erkaya Örneği

Hayat adil değil der materyalistler.
Kimileri birkaç sıfır önde başlar maça.

Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya kuvvet komutanlığı sırasında Karaciğer rahatsızlığı yaşıyor ve tedavi görüyor.

Ancak yeterli olmuyor ve Erkaya’nın yurt dışında tedavi edilmesi zorunluluğu doğuyor.
Mevzuata göre birinci derece devlet memurları dışında yurt dışında tedavi imkanları sağlanamadığı için Erkaya Başbakan Baş Danışmanlığına getiriliyor.

Başbakan Mesut Yılmaz ile Başbakan Yardımcıları Bülent Ecevit ve İsmet Sezgin'in imzasını taşıyan görevlendirme yazısı Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından onaylanıyor.

Tüm bunlar Güven Erkaya yurt dışında tedavi edilebilsin diye yapılıyor. İyide yapılıyor, Erkaya’yla ahirete taalluk eden husumetime rağmen neden yapıldı demiyorum.

ABDULLAH DEMİRBAŞ’da İNSAN, EN AZ GÜVEN ERKAYA KADAR!

Oysa bir başka insan aynı hakkı kullanmak istediğinde burnundan getiriyoruz.
Teröristten, katilden, binbir türlü küfürden geçilmiyor. “Entel - dantel işler” diyor en terbiyelimiz.

Abdullah DEMİRBAŞ, Diyarbakır Sur Belediye Başkanı. Kalp- Damar Sorunları, Akciğer Sorunları yaşıyor ve Kanser tedavisi görüyor.

KCK davasında tutuklanan DEMİRBAŞ sağlığının tutuklu yargılanmasına müsait olmaması nedeniyle serbest bırakıldı ve yurt dışına çıkış yasağı konuldu. İstanbul Üniversitesinden alınan raporlar DEMİRBAŞ’ın yurt dışında tedavi edilmesi gerektiğini söylüyor.

Tıp ilerledi aynı tedavi Türkiye’de de yapılabilir geyiği yapmayın lütfen, yapılsa üniversite yurt dışında tedavi edilsin raporu vermezdi herhalde!

Yaşam hakkı vazgeçilemez ve ertelenemez bir insan hakkıdır. Sürdürülen yargılama ve yurtdışına çıkış yasağı nedeniyle DEMİRBAŞ’ın sağlığının telafisi mümkün olmayan ve geriye dönülemez bir noktaya gelmesi kabul edilemez bir insan/yaşam hakkı ihlali olacaktır.

DEMİRBAŞ şüpheli olarak yargılandığı KCK davasında suçlu bulunsa dahi yaşam hakkı ertelenemez bir hakdır.

Ve hiçbir gerekçe, hiçbir güvenlik algısı bir yaşamı göz göre göre ölüme gönderemez.
Suçlu bulunsa dahi durum böyle iken, ya suçlu değilse!

Ve KCK davasından beraat ederse…
Başkaları beni çok ilgilendirmez ama o zaman kafasını kuma sokan dindarların yatacak yeri yoktur!

NOT: MAZLUMDER Tarafından başlatılan ve Abdullah DEMİRBAŞ’ın yurt dışında tedavi edilmesi edilmesine imkan tanınmasını isteyen kampanyasına linke tıklayarak ulaşabilirsiniz. http://demirbasyurtdisindatedaviedilsin.blogspot.com/

20 Ağustos 2011 Cumartesi

Ezber bozan Ramazanlardan, Ramazan ezberlerine




“Nerede o eski ramazanlar” diyecek değilim.

Her Ramazan’ın kendine has güzelliği olduğuna inananlardandım. Taki bu ramazana kadar.

28 Şubatta bile Ramazan günlerinin bir huşusu, bir ahengi vardı.

Hiçbir şey beyaz kadar çok kirlenmemişti henüz.

Her Ramazan bir ezber bozma adımı olurdu eskiden.

Horoz kurban edenlerden, namaz vakitleriyle oynayanlara; teravih vardı yoktu saçmalıklarından “oruç tutmadı dayak yedi” haberlerine kadar her şey aynıydı oysa!

Eskiden Yaşar Nuri’ler, Zekeriya Beyaz’lar olurdu laik medyamızın Ramazan ekranlarında.

Birkaç uygunsuz laf eder geçerdik, takmazdık, işimize bakardık.

Şimdi öyle değil oysa, kerameti kendinden menkul yeni rol modellerimiz var.

“Ebuzer sosyalistti” diyecek kadar ileri gideni de, bir ileri iki geri oynayanı da var.

Yarın öbür gün ne olur olmaz diye sermayeyi tüketmek istemeyeni de mevcut.

Bu ramazan daha bir ezber geçiyor gerçekten.

Eski ve üzeri tozlanmış fasılalar açılıyor birer birer.

Ama eski ramazanlardan farklı olarak bizi kendimize getirecek akil adamlarımız yok artık karşımızda!

Ya da var da, ortalığa çıkamıyorlar belki…

Bir gece Hilal Kaplan’ın Muhalif programında Ebubir Sifil’i görebildik ondan sonrası yok.

Eskiden sahur programlarını, iftar programlarını iple çekerdik, bir şey kaçırmamak için aile ferdleri uyarırdı birbirlerini.

Şimdi ise çoğu evde izlenmiyor bu programlar. Ve izlenmemesinin nedeni biz olmamalıyız, başka bir şey daha olmalı!

Sanki bütün TV kanallarının kadrolu ramazan memurları var.

Dön dolaş yine kürkçü dükkanı…

Ramazan Kurban Ediliyor!

Kitap fuarları bile eskisi gibi değil.

Dün bir dostumla yeni kitap var mı diye konuştuk, yok!

Koskoca yayınevleri eski kitaplarını koyuyor raflara. Birkaç popüler ismin, birkaç popüler konuda yazdıkları kitaplar dışında bir ölüm sessizliği hakim.

Eskiden “Yeni şeyler söylemek lazım cancağazım” diyenler yine terk etmişler siperleri…

Üstelik sadece bu kadar da değil kötüye gidiş.

Kocatepe Kitap fuarında hiç utanmadan “Zemzem” satıyor bir esnaf!

“Bir buçuk liraya soğuk zemzem”

Allah ıslah etsin seni be adam!

Hemen Kocatepe kitap fuarının altındaki alışveriş merkezinde Türk Hava Kurumu stand açmış ve fitre ve zekat topluyor.

“Toplanan zekat ve fitrelerden Sosyal Dayanışma Vakfına %40, Diyanet Vakfına %3, THK’na %53... pay aktarılmaktadır.”

THK’nun topladığı zekat ve fitreleri nereye harcadığı, nasıl harcadığı az çok hepimizin malumu.

“Yeni yıl kutlamaları sizin fitre ve zekatlarınızla karşılanmıştır.” “Planör uçak eğitim kurslarının giderleri fitre ve zekatlarınızla karşılanmıştır.”

Üstelik THK’nun fitre ve zekat toplaması dinen caiz olmadığı gibi, kanun önünde de sorunludur!

Hepsi bu değil!

İlk duyduğumda sempatiyle yaklaştığım israf iftarlarına dikkat çekmek için düzenlenen yer sofrası iftarları da çizgisinden sapmış durumda.

Ramazan kişinin nefsine karşı giriştiği bir eylem iken, artık ötekine karşı kullandığı bir silah haline dönüşüyor.

Lüks otellerde iftar açanlarının yüzde kaçı oruçludur bilmem.

Ama oran çok düşük seviyelerde olmalı. Bir adet, bir ritüel, bir toplanma nedeni haline dönüştürülmüş ve çoğunlukla laik dinci güdülere hizmet eden bir organizasyonun nesini protesto edeceksiniz?

Dindar bir camia, kitle bir israf iftarı düzenliyorsa o iftar sofrasının önünde dizilelim hepimiz ve sesimizi yükseltelim.

Hem uyaralım ayağı kaymakta olanları, parası ahiretini kirletenleri ve dur diyelim.

Hem Müslümanları uzak tutalım ve vicdanlarına seslenelim.

Ama öyle olmuyor işte.

Kimi adamlar çıkıyor ve diyor ki: “Bu sosyalistlerle Müslümanların bir araya geldiği ilk eylem”

Hem içerik doğru değil, hem söyleyiş biçimi.

Müslümanlarla sosyalistlerin bir araya gelmesi iyi birşeyse bu daha önce çeşitli kereler yapıldı. Ortada bir ilk falan yok.

Öte yandan nedir bu sosyalist öykünmesi!



Protesto İftarlarına Gelenler Kim?

Tuna Kiremitçi, Ece Temelkuran, Sırrı Süreyya Önder…

Son iftara CHP İstanbul kadın kolları da katılmış, vay canına!

Ağzı iftar, oruç görmemiş insanlar oruç tutanlara racon kesiyor!

Tuna Kiremitçi twitter hesabında “dincilerin” rahatsızlığından mutlu olduğunu söylüyor. Zekasınca birkaç üstü kapalı hakarette ediyor.

Ece Temelkuran, “Londradaki fakirlere bakmaya gideceği için” iftara katılamadığını söylüyor, ama başka bir iftara katılmak istediğini yazıyor.

Sırrı Süreyya Önder’in iftardaki konuşması ise siyasi pozisyonuna zemin hazırlamaktan öte değil. “Paylaşmak yoksa barış içinde yaşayamayız”

Allah Aşkına bu mudur ramazan algımız?

Kimsenin oruç tutup tutmaması beni ilgilendirmiyor.

Ama lütfen ağzı oruç görmemiş hiç kimse birilerinin yanına sığınıp Müslümanlara racon kesmesin!

Ömrü hayatında oruç tutmayıp protesto iftarı gösterisinde! Ramazan ayının faziletlerinden dem vurmasın.

Paylaşmanın ne demek olduğunu bari müsaadenizle sizden iyi bilelim!

Hadi hepsi bir yana da O CHP Kadın kollarıyla yan yana durmaktan hiç sıkılmadınız mı?

TEZAT KAVRAMLAR: AHLAK – NAMUS – GAZETECİLİK

  TEZAT KAVRAMLAR: AHLAK – NAMUS – GAZETECİLİK Bütün genellemeler gibi yanlış bir yerden konuya girdiğimi biliyorum. Ama bütün genellemele...