Size bağlı kurumlarla kötü ilişkilerim eskiye dayanır Sayın Bakan.
Tören sırasında elimi arkamda tutuğum için bir faşist görevlinizden ağır sözler işitmiştim vaktiyle.
Çalışanlarınız o kadar faşistti ki evde TV açılışlarında veya kapanışlarında istiklal marşı okunurken gayri ihtiyari ayağa kalkar, sonra sağıma soluma bakıp kimse yoksa öyle otururdum.
Dört yıl önce MAZLUMDER genel başkanına bir panelde “Ben çocuğuma üniforma giydirmeyeceğim” demiştim de bunu söylerken olabileceklerden ben bile korkuyordum.
Çok şükür kara önlüklerden kurtuldu çocuklar ama bu sefer hazır giyim sanayinin tekellerine kurban edildiler.
Lisedeyken parasız yatılı okuyan arkadaşlarım vardı. Bizim her gün defalarca yapabildiğimiz şeylerden dolayı dayak yemiş olarak gelirlerdi Pazartesi okula.
O zaman dayak hafta sonları atılırdı, mümkünse cumartesileri.
Pazartesiye izi kalmasın diye. Şimdi düşününce parasız yatılı arkadaşların davranışlarını hatırlayınca neredeyse öğrenim hayatım boyunca tanıdığım bütün parasız yatılıların psikolojik sorunlu olduğunu kavrıyorum, sizce niye?
Diyeceksiniz ki eski bakanların kara kaplı defterlerini de mi bana yüklüyorsun. Devlette devamlılık esas değil midir Sayın Bakan? Ha siz, ha ötekiler ne fark eder?
Köprünün altından çok sular aktı. Ve bugün bir baba olarak buradayım. Sizin okullarınıza hiçte istemeyerek çocuğunu gönderen bir baba…
Okullarınızda maşallah adalet diz boyu!. Hiçbir öğrencinin, hiçbir velinin öğretmen seçmesine veya öğretmenlerin öğrenci seçmesine izin vermiyor okul yönetimleriniz.
“Her şey kura ile belirlenecek, hiç kimsenin hakkı yenmeyecek” diye konuşuyor okul müdürleriniz. Gerçekten de öyle oluyor. Kura çekiyor listedeki herkes.
Neredeyse her şeyin adil olacağına ben bile inanacak oluyorum.
Neyse sonra öğreniyoruz ki listede olmayan ve kuraya girmeyen öğrenciler var. Onlar doğrudan öğretmenlerine atanmışlar. Hani bir terslik olur kurada diye…
Önlem olarakda ya kayıtları kuradan sonra yapılmış kimi öğrencilerin, ya böylesi bir önleme bile gerek duyulmamış.
Allah’ıma bin şükür böyle olmasaydı nasıl bir hayal kırıklığı yaşardım anlatamam!
Şimdi sizin adaletli müdürünüz ortalıklarda dolaşıyor ve ben en müsait fırsatta birkaç çift söz edebilmek, yerin dibine sokup çıkarabilmek için etrafında dolanıyorum. Hem de takım arkadaşlarının yanında.
Kayıt sırasında para istemediler benden. Aslında buna üzüldüm çünkü para lafı geçer geçmez savcılığa verilecek bir dilekçe hayalleri kuruyordum, ne çok eğlenecektim olmadı.
Ama onun yerine okul aile birliklerinde tırtıklayalım bunları diye düşünmüş memurlarınız.
Ben de öyle tahmin etmiştim zaten. Veli toplantısını dört gözle bekliyordum. Yine şaşırtmadı sizinkiler çok şükür.
Ama arkanızdan konuşan çok personeliniz var haberiniz olsun. “Bakmayın siz Bakanlığın söylediklerine” diyor müdür yardımcılarınız.
“Onlarda biliyor okulda bu işlerin nasıl yürüdüğünü. Kamera önlerinde konuşmak başka, okulun yakacak giderlerini, temizlik giderlerini karşılamak başka”
“Yakacak için, temizlik için ödenek vermiyor Bakanlık. Yazılarımız aylarca bekletiliyor sonrada olumsuz yanıt ile geri dönüyor.”
“Bu çocuklar sizin isterseniz soğukta okutun, pis sınıflarda ders yapsınlar. Ya katkıda bulunacaksınız okula, ya da üzgünüz yapabileceğimiz bir şey yok!”
İnanın gözlerim yaşardı. Bu yöneticiler gerçekten tecrübeli bu işlerde.
Aslında bakanlığınıza bilgi edinmeden de soracağım hangi okula ne kadar yakıt gideri, temizlik gideri tahsis ettiniz diyeceğimde siz bunu şimdiden sordu kabul edin de cevaplayın lütfen.
Okulun ilk günü erkenden bir sınıfa bakalım dedik diğer velilerle, af buyurun sınıfı üç harfli bir kelime götürüyordu. Sınıfın hemen yanı başında da iki hizmetli sohbet ediyor.
Niye temizlemediniz diye çıkıştık da apar topar ders ziline beş dakika kala kuru kuru süpürdüler sınıfı. Tabi bu seferde ortalık toz duman oldu. Ve biz zavallı veliler o iğrenç sınıfa soktuk çocuklarımızı.
Buraya kadar her neyse yedik yuttukta asıl açılış töreni bir faciaydı. Beden eğitimi öğretmeniniz eşofmanla çıkıp kürsüye rahat hazrol çektirip askeri disiplinin ilk işaretlerini verdi. Ama işin garibi eşofmanlı öğretmeniniz kızlara pantolon giymek yasak diye fırça attı.
Bende tabi sen niye giyiyorsun deyiverdim doğal olarak. Beden öğretmenleri giyebilirmiş.
İyide orası beden eğitimi dersi değil. Okul açılış töreni saf öğretmenim benim.
Senin kılık kıyafet yönetmeliğinde açılış törenlerine streç eşofmanla gidilir mi yazıyor?
Ve sonra sıra geliyor ant’laşmaya.
Türküm, doğruyum, çalışkanım, yasam…
Ben bir Türk olarak bu andı her duyduğumda iğreniyorum.
Bir şey bu kadar mı faşistçe olabilir. Bu kadar mı ırkçı olabilir.
Hele hele Varlığını Türk varlığına armağan etme sahnesi yok mu…
Ne kadar ikiyüzlüce, ne kadar pornografik.
Ben bu kadar iğrenirken bir Kürt yurttaşın bunları her sabah bağıra çağıra söylediğini düşününce utancım bin kat daha arttı.
Ne utanılası bir durum. Sizin içinde bütün Türk’ler içinde.
MAZLUMDER bas bas bağırıyor iki yıldır ANDIMIZ KALDIRILSIN diye.
Siz hala varlığını Türk varlığına armağan etmesini istiyorsunuz Kürtlerin.
Kaldı ki ben bir Türk olarak bile armağan etmiyorum, Kürtler niye etsin. Armağan almaya alışmış sizinkiler, Özal işi, memurum işini bilir durumları…
Asimile edici, yok sayıcı, inkar edici bir tutum.
Bu aslında sayın Başbakanın Kürt Açılımını da sabote ediyor.
İnkar da ediyor bir yanıyla.
Güvenilmez kılıyor.
Ben kızıma her sabah, her akşam bugün okulda ne yaptığını sorduğumda “Atatürk” diyor kızım.
Matematikten ne öğrendin kızım “Atatürk”
Başka bir şey öğrenmedin mi kızım “Ama baba Atatürk.
Ve ben kızıma artık her sabah, her akşam diyorum ki.
Kızım okulda öğrendiklerinin hepsine inanmak zorunda değilsin.
Kızım öğretmenlerinde yalan söyleyebilir. Bazen isteyerek, bazen istemese bile…
Kızım bazen öğrendiğin her şeyin yalan olabileceğini unutma. Kızım bazı şeyleri unutmak için öğrenirsin unutma!
Kalbini özgür tut kızım,
Zihnini hiçbir ön kabule teslim etme.
Sorgula kızım, sorgulamadan inanma…
Askerlik zamanlarım geliyor aklıma günde beş vakit tövbe ettiğim günler attığım her adım için Allah’tan özür dilediğim zamanlar.
Ve şimdi yine aynı ruh hali içindeyim. Sabah okula bırakırken tövbe ediyorum. Akşam eve gelirken tövbe ediyorum. Çocuğumun zihnini yalan ideolojisiyle, yalan tarihiyle kirlettiğim için…
28 Şubat’ta askerdim ben… Bu kadar zamanda hiç bir şey mi değişmez bir ülkede…
Şimdi bir baba olarak bana bir yanıt verin Sayın Bakan.
Ama içinde tarih kitaplarınızda olduğu gibi yalan bulunmasın!
Kurumlarınız terbiye etmeye çalışıyor Sayın Bakan. Ve bu kurumlar TC tarihi boyunca aynı terbiye edici argümanlarla hareket ediyor. Bütün alanlarda görebildiğimiz ilerleme, gelişme, değişme sizin bakanlığınızda zerre görülmüyor.
Resmi ideolojiye tapan kullar yetiştirmek istiyorsunuz. Sizden öncekilerde bunu istiyordu ve siz zerre değiştirmediniz bu düzeni...
Ve unutmayın ki Bizler Allah ve Rasulü’nün izi dışında bütün terbiye edicileri terbiye etmekle mükellefiz.
25 Eylül 2010 Cumartesi
9 Eylül 2010 Perşembe
REJİM MUHAFIZI SOLCULAR
Saddam’ın Cumhuriyet Muhafızları vardı.
İran’ın Devrim Muhafızları hala var.
Cumhuriyet Muhafızları en seçkin, en eğitimli, en disiplinli birlikleriydi Saddam’ın…
Ve tabiî ki en sadık birlikleri…
Gerektiğinde canlarını liderlerine feda etmek için yetiştirilmişlerdi.
İran’da hala en seçkin birlik Devrim Muhafızları…
Devrim Muhafızları Saddam’ın birliklerinden farklı olarak rejim için canlarını feda etmek üzere yetiştirildiler.
Lidere sadakatten ziyade davaya sadakat onların ki…
Cumhuriyet Muhafızları tek kurşun sıkmadan yerle bir oldular.
Şimdi tarihte yer işgal ediyorlar sadece.
Devrim Muhafızları ise hala isimlerinin keyfini sürüyor, çok sıkıntı da yaşamıyorlar…
Her iki birliğinde ortak özelliği rejimle, liderle aynı istikamette kurulmuş olmaları…
Yani aynı fikirde oldukları bir lideri/rejimi veya ortak çıkarlarını korumak var oluş nedenleri…
Olağan olan da bu zaten…
Türkiye’de ise son on yılda değişik bir rejim muhafızlığı türedi.
Adına solcu dedikleri ama gerçek solcuların tırnak içinde “solcu” dediği garip bir tür bu…
Daha düne kadar birbirleriyle savaşmaktan, birbirleri ile dalaşmaktan başka icraatları olmayan sol guruplar ortak rejim tehdidine karşı birlikte hareket ediyorlar şimdi.
ÖDP, Halk Evleri, TKP ve EMEP’ten bahsediyorum…
AKP’ye ve onun anayasa değişikliği paketine ve bu paketi destekleyen herkese karşı sistemli bir saldırı örgütlüyor bu yapılanma…
Onlara göre anayasa değişikliği paketi AKP’nin yargıyı ele geçirmek için yaptığı bir manevra.
Geri kalan değişiklikler bu manevranın sosu niteliğinde.
YÖK’ü nasıl ele geçirdiler ve üniversitelerde gericiler mantar gibi çoğalıyorlarsa yargıyı da ele geçirip cemaate, hacıya, hocaya, amerikaya teslim edecekler.
Bu söylem Halk partisi söylemi, bu arkadaşların yıllardır iğrendiklerini söyledikleri Halk Partisi söylemi…
Rejimin sahipleri AKP’ye karşı bu argümanları kullanabilir ve bu durumda hiç kimse onları suçlayamaz.
Çünkü 300 yıllık bir saltanatın çöküşünden bahsediyoruz ve bu çöküş elbette canlarını yakacak.
Piyasada “beyaz Türk”, “beyaz Kürt” dediğimiz bu tarikat elbette vaveylayı koparacak.
İyide onlarca yıldır solculuk yapan veya yaptığını iddia eden bu çocuklara ne oluyor?
Bu çocuklar değil mi neredeyse ayda bir rejimin jopunu sırtında hisseden.
Bu çocuklar değil mi polisle, askerle üniversitelerde, caddelerde yumruk yumruğa dövüşen…
Nasıl oluyordu kavgalı oldukları bir rejimle, Kemalizm’le kardeşlik kurabiliyorlar.
Nasıl oluyor da “Cumhuriyet tehlikede” sloganları atabiliyorlar.
Nasıl oluyor da hem Sosyalist, hem Marksist, hem Kemalist olabiliyorlar.
Üstelik bunu yaparken eski yoldaşlarını alıyorlar karşılarına…
Devrimci Sosyalist İşçi Partisi’ni dövüyorlar mesela.
“Yetmez Ama Evet” standlarını basıyorlar…
Kim “Yetmez Ama Evet”çiler DSİP, Genç Siviller, MAZLUMDER…
Diğer demokratik guruplar, özgürlükçüler, liberaller…
Roni’ye boya fırlatıyorlar İzmir’de…
Osman CAN’a, Ferhat KENTEL’e, DİLİPAK’a…
İstanbul’da Adalet hanıma saldırıyorlar yumurtalarıyla.
Kimi zaman yumurtalarını otel önüne bırakıyorlar.
“Yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır.” Diye.
Osman CAN bütün programlarını iptal ediyor.
Ailesi ve kendisine yönelik tehditlerden dolayı.
Roni her ne kadar solun adam öldürmek gibi adeti olmadığını düşünse de ben aynı fikirde değilim!
Çünkü Marksist kapitalistlerin, sağcı kapitalistlerle iş tuttuğu bir yerde her şeyi beklemek mümkün.
Rejimin muhafazası için kendine Marksist muhafızlar bulmuş kapitalist-faşist bir sistemin yaptırabileceklerinden korkmak gerekmez mi?
Irak’ın, İran’ın ya da başka kapalı devre devletlerin muhafızlarının olması hiç şaşırtıcı değil.
Ama kendine Muhalif, Marksist, Sosyalist gibi sıfatlar yakıştıran gurupların rejim için kendini siper etmesi akıl alır gibi değil.
İran’ın devrim muhafızları iman ettikleri düzen için muhafızlık ediyorlar oysa siz içine tükürmek için fırsat kolladığınızı, yıkmak için bedel ödediğinizi, şehitler! verdiğinizi iddia ettiğiniz bir düzen için tetikçilik yapıyorsunuz.
Zillet budur işte…
Rezillik bu!
31 Ağustos 2010 Salı
BİTARAF, BİŞEREF!

İlk Başbakan söyledi “Tarafsız olan bertaraf olur” diye.
Etrafında kızılca kıyamet koptu.
Meğer sloganın aslı devrim sonrası İran’ında liberallere karşı kullanılırmış.
İRAN devriminden yana Müslümanlar, liberal Müslümanlara “Bitaraf, Bişeref” diye seslenirmiş miting alanlarında.
Yani “Tarafsız şerefsizdir!”
Bu sloganı zihnime kazıyan Başbakan’ın demeçleri, referandum mitinglerinde söyledikleri değil.
Son birkaç dakikadır zihnimde zonkluyor “Bitaraf, Bişeref”
Öğleden önce elektronik posta ile bir link gönderildi mail hesabıma.
İşyerinde bakamadım.
Akşam iftarı beklerken korka korka açtım videoyu.
Uzunca bir uyarı vardı izleyeceklerime ilişkin…
Benimle birlikte Başbakana, Cumhurbaşkanına, Dışişleri Bakanına, TBMM Başkanına da gönderilmişti.
Yedi buçuk dakika süren bir tecavüz videosu!
Onlarca amerikan askeri Irak’lı bir kadına tecavüz ediyor!
Tamamını izleyebilmek mümkün değildi.
İnsanlık onurunun bunca çiğnendiği bir coğrafyada gördüklerim yaşananların yanında o kadar küçük ki.
Bunu anlamak için internette küçücük bir araştırma yapmak yeterli.
Ellerim titriyor, klavyede harfleri bulmakta zorlanıyorum.
Kapatmadan söylemeliyim.
Ne kadar amerikancı varsa, ne kadar amerikan muhibbi…
amerikayı özgür dünya diye pazarlayan ne kadar satılmış varsa…
adı ister liberal olsun, ister solcu…
Hepsinin canı cehenneme!
Irak’ta, Afganistan’da yaşananlar karşısında tarafsızlık zırhına saklanan ne kadar yaratık varsa,
amerikan çıkarları için dünyanın herhangi bir yerinde jandarmalık yapan ne kadar ülke/askeri birlik varsa,
amerikadan korktuğu kadar Allah’tan korkmayan ne kadar necaset varsa hepsine İran’lıların diliyle sesleniyorum.
“BİTARAF, BİŞEREF”
Hepiniz şerefsizsiniz.
Ve birazdan akşam ezanı okunacak, hep birlikte iftar edeceğiz…
Sizden farklı olarak benim beynimde sürekli Irak’lı kadının feryatları yankılanacak.
Bu ayıp hepimizin, bu kir hepimizin…
Ve bu kir’in hesabını hepimiz vereceğiz.
Tarafsızlar da verecek!
20 Ağustos 2010 Cuma
FAİZSİZ BES’LENME ZAMANI!

Çok değil daha doksanlı yıllarda yediğimizden - içtiğimize, giydiğimizden - konuştuğumuza kadar hayatımızda ne varsa “islama uygun” mu değil mi diye başlardık tartışmalara…
Yaşı müsait olanlar Türk Edebiyatı dergisinin ilk banka (Ziraat Bankası) reklamını aldığında çıkan gürültüyü hatırlar.
Sonra banka reklamına karşı olanlarla, “bir fırsat olsa da biz de nasiplensekciler” arasında sürdü tartışma…
Geldiğimiz noktada ise faiz kullanmakta en küçük bir tereddütte bulunmayan küçük, orta ve büyük ölçekte şirketlerimiz var artık.
O çok övündüğümüz Anadolu sermayesi de, o çok övündüğümüz helale haram katmayan küçük esnafımızda bankalardan nasibini kolaylıkla alıyor artık.
Birkaç haftadır televizyonlarda, gazetelerde, dergilerde faizsiz BESlenme (Bireysel Emeklilik Sistemi) reklamlarını görüyorsunuz.
Ne var bunda diyeceksiniz neredeyse yirmi yıldır bankalar bireysel emeklilik adı altında işlemler yürütüyor.
Ama bu sefer farklı! İlk kez İslami! Referanslı bir banka / Türkiye Finans, Garanti Bankasıyla iş tutarak faizsiz BES’lenmeye davet ediyor bizi!
Üstelik güzelde bir isim bulmuşlar “Organik Beslenme”… Çok merak edenler http://organikbes.com.tr adresine bakabilir.
Düşünsenize Garanti Bankasının okumuş çocukları oturmuşlar bu Müslüman kardeşlerimiz bireysel emeklilikten istifade edemiyor, biz bunlara faizsiz, helal bir emeklilik sistemi kuralımda kardeşliğimiz artsın diye düşünmüşler, kendilerine camiadan bir partner gerekince de Türkiye Finansın kapısını tıklatmışlar.
İşte çağdaş Türkiye bu! Hoşgörünün, diyaloğun, birlikte yaşamanın dibi!
Hem faizsiz, hem helal ama internet sitesinde bu kavramlar öyle gözünüze soka soka vurgulanmıyor.
Satır aralarında Hayrettin Karaman hocadan alınmış bir görüşle “anlayın artık”’a getirmişler. Üstelik Türkiye Finans’ta bir marka camia için!
Ben ilahiyatçı değilim Karaman Hocayla aşık atacak değilim.
Ama Gerçek Hayat’ın geçtiğimiz hafta yayınlanan 512. Sayısında tam sayfa yayımlanan ilanı görmeseydim ve üstelik Milli Gazete’de BES’lenme ilanları çıkmamış olsaydı muhtemelen dikkate almayacaktım.
Hatta ilan Yeni Şafak’ta çıkmış olsaydı bile görmezden gelebilirdim!
Şimdi soru şu…
Gerçek Hayat veya Milli Gazete Garanti Bankası reklam vermek istese yayınlar mıydı?
Yayınlamazdı sanırım.
Garanti Bankası da niye ölü toprağa tohum serpsin ki, onlarda muhtemelen bu kendi açılarından çorak araziye reklam vermezdi…
Ama Türkiye Finans’la ortak iş yapınca Milli Gazete de, Gerçek Hayat’ta yayınlar reklamlarınızı!
Nereden nereye savrulduğumuzu iktidarın nimetlerinin biz sıradan Müslümanları nasıl bir kumpasın içine aldığını ve bu kumpasta kendi rızamızla ve zevk alarak hayatımıza nasıl devam ettiğimizi görmek zorundayız artık!
Modernleşme dediğimiz şeyin bizi sürüklediği yer neresi?
Bu yerin sınırları neler?
Nereye kadar taviz verebiliriz?
Bırakın taviz vermemeyi, vereceğimiz tavizlerin bir sınırı var mı?
Ben şimdi Gerçek Hayatın ve Milli Gazetenin fıkıhçılarından faizli işlem yapan bir bankanın reklamını almak -hülle yoluyla bile olsa- caiz midir? Öğrenmek isterim.
Geçtim antikapitalizmi, anti emperyalizmi!
Dilerim ki bu bir sehiv olsun.
Yoksa eyvah halimize!
18 Temmuz 2010 Pazar
Lanet Olsun!

Doksanlı yıllarımın başlarındayım.
“Geleneksel Sol” bir anlayıştan İslamcılaşmayla sonlanacak bir sürece hızla sürükleniyorum.
Kredi yurtlar kurumunda örgütlenmiş, okulla ilişiği “Ununu Eleyip Eleğini Asmaktan” ibaret olan bir sürü “Ser-hoş” la beraberim.
Milli Görüş’ün yeni yeni palazlandığı, kamuoyunda bolca yer almaya başladığı zamanlar…
Bir Hamal Hasan Amcamız vardı, elleri öpülesi…
Semt pazarlarında sırtında küfesiyle alışveriş yapanların eşyalarını taşırdı.
Eşyalarını taşırken de yol boyunca insanlara Milli Görüş anlatırdı…
Bazen sert tartışmalarla biterdi bu yolculuk.
Ya bir kokanaya denk gelirdi, ya da başka bir partinin partizanına.
Hasan Amca ısrarla, hak bildiğini söylerdi bazen yumuşak yumuşak bazen sokak ortasında bağıra bağıra.
Öğrenci evlerinin ihtiyacı olduğunda en büyük yardımı Hamal Hasan Amca yapardı, il başkanlarının, ilçe başkanlarının bilmem ne başkanlarının hep mazereti olurdu.
Hasan Amcanın olmazdı.
Bir sürü deli adam vardı, okulda.
Erzurum’da seçim anketi yapılacak diye bir otobüs dolusu insan bir gece yarısı Erzurum’a gider, aynı günün akşamı geri dönerdi.
Çaykara’nın dağ köylerinde karın tokluğuna gezilirdi gün boyu.
Bazen köyün köpekleri düşerdi peşimize, bazen yuvarlanırdık Karadeniz’in engebeli arazilerinde.
Meydan’dan başlayıp Uzun sokak’tan, Maraş caddesinden çıkardık gece yarıları…
Ellerimizde suyla çoğalttığımız yapıştırıcılar ve yüzlerce parti afişi.
Boş bulduğumuz her duvara, ağaca, meydana, parka aklınıza ne gelirse afiş yapıştırırdık.
İnsanlar uyurken biz sokaklardaydık.
Afişlerini yapıştırdıklarımızda mışıl mışıl uyurdu sıcak yataklarında.
Çıkmadığımız elektrik direği kalmamıştı Trabzon’da…
Bez afiş asmadığımız tek bir elektrik direği...
Sokaklarda sabahlar, sabah 8’de derse yetişeceğiz diye kendimizi avuturduk.
Oysa hiçbir sabah dersine gidememiştik daha.
Derse gidebildiğimiz zamanlar parti rozeti takardık ceketimizin yakalarına…
Nedense solcu hocalarla değil de, sağcılarla atışırdık bu yüzden!
İşte bu yüzden tıp fakültesini 12 yılda bitirenimizde, mühendislik fakültesini 8 yılda bitirenimizde olurdu.
Daha bir kere lanet olsun dememiştik.
Yaptığımız şey’in anlamını kendi içimizde sindirmiştik.
Kimin milletvekili olduğuyla, kimin beladiye başkanı seçildiğiyle ilgilenmiyorduk.
Şahısların ötesinde bir aşkınlıktı yaşadığımız.
Aklı başında ağabeylerimiz vardı.
“Lidere sadakat şerefimizdir” demedik hiç!
“Davaya sadakat şerefimizdir” diye bağırdık.
Üniversite yıllarında birlikte ter akıttığım arkadaşlarımdan pek azı çizgisini değiştirdi.
O dönem özel bir dönemdi ve her türlü menfaat ilişkilerinin üzerindeydi.
O ekipten neredeyse hiç kimse bu güne kadar birkez olsun başka bir partiye oy vermedi.
Seviye düşünce boş kullandı belki ama başka partiye yönelmedi.
Ve şimdi 28 Şubat rezaletinin ardından siyasal hareket kendini bulmaya başlamışken, Numan bey’in etrafında bir kenetlenme yaşanırken, üzerini örttüğümüz umutlarımız canlanırken saltanat kavgalarının ortasında bulduk kendimizi…
Birileri sınırsız itaat istiyor bizden.
Bize Allah’tan başkasına kul olmamayı öğretenler kulluk bekliyor bizden…
Eğitim eksiğimiz var biliyoruz!
Hainiz evet, Ne gam!
Şikayet etmiyoruz halimizden, eğitimsizliğimizden de hainliğimizden de razıyız.
Lanet olsun diyeceğim şimdi.
Lanet olsun!
Hamal Hasan Amca sağ mıdır acaba?
Cyrano
16 Haziran 2010 Çarşamba

TEBRİKLER İSRAİL!
Çok değil bir yıl önce domuz gribiyle yatıp, domuz gribiyle kalkıyorduk.
Televizyon ekranları, gazete sayfaları, mahalle kadınları, kahvehane müdavimleri en değme doktora taş çıkartacak bilgiyle doluydular.
Dünya Sağlık Örgütü’ne göre yeryüzünün gördüğü en büyük mikrobik salgınla karşı karşıyaydık.
Önlem alınmazsa bütün dünyada milyonlarca insan ölebilirdi.
Alınabilecek önlem ise dünyada sadece iki kardeş firmanın ürettiği ismi gereksiz bir aşıydı.
Sağlık Bakanı Recep AKDAĞ da Dünya Sağlık Örgütü ile paralel düşüncedeydi.
Gazetecilerle yaptığı bir görüşmede kameralar önünde bu salgın sonunda Türkiye’de 4000 kişinin ölmesini beklediklerini açıklamıştı.
Salgının ve paniğin ilk günleriydi daha…
Milyonlarca doz aşı alındı, ilaç sanayinin efendileri ihya edildi.
Risk gurupları aşılanacaktı. Çocuklar, yaşlılar…
“Çocuklarınızı aşılatmayın” diyordu Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi.
“Bu da tıpkı öncekiler gibi kapitalist düzenin dümenlerinden biri.”
Sağlık Bakanı dava açacağını söylüyordu, kamuoyunu yanlış bilgilendirenler hakkında.
Çünkü aldığı materyalist tıp eğitimi Dünya Sağlık Örgütüne biat etmesini gerektiriyordu!
Belki siyaseten doğruydu Sağlık Bakanı'nın yaptıkları, belki…
Çocuğumuza domuz gribi aşısı yaptırmadık.
Bu hiç te kolay olmadı. Ailemizin doktorları, sağlık çalışanları da aşı yaptırmamızı tembihliyorlardı.
Çünkü onlarda klasik tıp eğitimi almışlardı ve Dünya Sağlık Örgütü'nün insanlığın geleceği ile ilgili bir konuda yanlış yapmayacağını düşünüyorlardı.
Unuttukları bir şey vardı oysa.
Dünya Sağlık Örgütü uluslararası bir şebekenin pazarlamacı taşeronuydu!
*
Alin Taşçıyan! Star gazetesinde sinema yazıları yazıyor.
15 Haziran günü yayımlanan yazısında kendince bir empati geliştirmeye çalışıyor.
Diyor ki Taşçıyan:
“Ben İsrail’in üç büyük kentini gezmiş, bu ülkenin kurucularının çektiği çileyi derinden hissetmiş, uygarlıklarını takdir eden, birkaç İsrailli arkadaşı, birçok da tanıdığı olan biriyim. Hepsi de sinema yazarı ve/veya sinemacı. Onlardaki demokrasi inancı, gündelik yaşamlarına egemen olan teröre rağmen hayata bağlılık ve direnç, onca baskıya rağmen açık ve etkin muhalefet etmelerindeki cesaret beni hep etkilemiştir.
Öte yandan Gazze ve diğer bölgelerdeki Filistinlilerin her gün çektiği çilenin katlanılır bir şey olmadığını da biliyorum. Gerek Filistinli gerek İsrailli gerekse dünyanın başka yerlerinden gelen yönetmenlerin çektiği belgesellerden biliyorum. Bu çileyi gözleriyle görmüş ve Filistinlilerle paylaşmış olanlar dahi iç politikaya yönelik son derece kaba ve saldırgan üsluplu tartışmalarda Mavi Marmara gemisinin misyonunu ve yolcularını savunmaktan esas meseleye dikkat çekecek fırsatı bulamıyorlar. İç kamplaşmalarımız bizi o denli merhamet ve dayanışmadan uzağa sürüklüyor ki birbirimize “laf çakmaktan” kendimizi bir Gazzelinin yerine koyacak empatiyi kuramıyoruz.”
Empatiye sonra geleceğiz. Ama önce yazının bu kısmında işlenen cinayetlere değinmeliyiz.
Sanırsınız ki bu zavallı İsrailliler devletlerini kurabilmek için büyük acılar çekmiş, çileyle yoğrulmuş, bedeller ödemiş Budist rahipler!
Üstelik demokrasi inançları, hayata bağlılıkları ve dirençleri, gündelik hayata egemen olan teröre karşı cesaretleri son derece etkileyici…
Hakkını yemeyelim, Taşçıyan hem bu paragrafta, hem de yazının diğer kısımlarında Filistinlilerin çektiği acıları da anladığından bahsediyor.
Aman ne saadet!
Ve niyeyse Filistinlilerin acıları mağaza vitrinlerinde asılı teşhir ürünlerine benziyor!
Beğenilen, izlenilen ama satın alınmayan!
Silahlı bir çetenin dünyanın her yerinden akın akın Filistin topraklarını işgal ettiğini, Filistinlileri yerleşik topraklarından katliamla, vahşetle sürdüklerini unutuyor.
Dünya Hitler’in günahını çıkarsın diye milyonlarca insanın evlerinden topraklarından sürülmesini, öldürülmesini, işkenceye uğramasını “İsraillilerin çektiği acılar” diye yorumluyor.
"Alin Taşçıyan muhtemelen 1915 olaylarında etnik bağının bulunduğu insanların yaşadığı acılarla empati kuruyor." Ama yanlış yerden...
Empatinin birinci kuralının katille değil maktulle kurulması gerektiğini, empatinin zalimle değil, mazlumla yapılması gerektiğini atlıyor.
Atlıyor diyorum çünkü diğer durum kasıt aramamı gerektiriyor ki şimdilik bundan imtina ediyorum.
Filistin’e yardım konvoyunun olaylı seyri sonrasında Türkiye basınında İsrail avukatlığı yapan çok yazı yayımlandı.
Bunca rezalet arasından, daha kötü, daha iğrenç örnekleri arasından neden Taşçıyan’ın yazısına yönelttik dikkatimizi de diğerlerini görmezden geldim.
Çünkü Taşçıyan’ın bir vicdan taşıdığına inanmak istiyorum!
Peki bu meselenin domuz gribiyle ilişkisi ne?
Doktorlar ve Sağlık Bakanlığı nasıl uluslararası çetelere ve uluslararası şebekenin materyalist eğitim sistemine biat etmişse, Taşçıyan da farklı bir alanda aynı materyalist şebekenin tornasından geçmiş gibi duruyor!
İsrail'e yönelik en küçük eleştiriye bile tahammülü olmayan bu şebeke hemen “antisemit” gardını alarak karşı saldırıya geçiyor.
İslamcılar, dincilerde bu zokayı kolaylıkla yutan guruplar arasında, ama salgın asıl liberaller, solcular arasında yayılıyor.
İslamcılar'ın bir şekilde tedavisi mümkün ama liberallerin tedavisi neredeyse imkansız görünüyor.
Alin Taşçıyan bu yazıyı görünce muhtemelen beni anti-semit olmakla itham edecek.
Bir de muhtemelen dinci-yobaz diyecek.
Desin.
Zihni iğfal edilmiş olmaktan yeğdir yobaz olmak!
Cyrano de Bergerac
9 Haziran 2010 Çarşamba
CEYLAN'IM

Uzun zaman oldu Ceylan’ım…
Ailen dışında seni hatırlayan da kalmadı.
Birkaç MSN iletisinde fotoğrafın süslüyor ekranları.
Kimileri anlam veremiyor “Kim bu kız?” diye soruyor Ceylan’ım.
Fenerbahçe’nin bir ayaktopçusu kadar yok tanınmışlığın.
Türk faşistleri de, Kürt faşistleri de senin üzerinden kuruyor tüm denklemlerini.
Sen ise hatmettiğin Kitab’ın sahibinin ellerinde kim bilir kimlerlesin şimdi?
Ardında bıraktığın bunca gürültü patırtı arasında belki gülüyorsun yaşananlara, belki kızıyorsundur adını kirletenlere…
Eğer merak ediyorsan geride ne oldu ne bitti diye…
Sen gittikten sonra değişen bir şey olmadı Ceylan’ım…
Annenin gözleri hala yaşlı…
Geçen gün bir kardeşini daha gönderdik yanına,
Adı Diren! Oralardaysa selam söyle ona da…
Sen alışmış olmalısın Ceylan’ım…
Kimilerinin politik çıkarlarına adının karışmasına
Diren’e söyle oda çok takmasın kafasına.
Kürtlerin Türklerden devşirdiği politik denklemler.
Türklerin Kürtlere pazarladığı faşizan ilkeler!
Ölümlerden beslenen bir siyaset ve öldükçe büyüyen öfkeler.
Kendileri ölmedikçe öfkeyi büyütenler, başkalarının ölümünden hayat bulan kahrolası dengeler…
Kimse barış istemiyor Ceylan’ım…
Kimse hiçbir yerde barış istemiyor.
Senin adın bir eylemin gerekçesi olabiliyor sadece.
DireẬn, bir eylemin adı sadece.
Ve Furkan gelir birazdan…
Ağabeylik yapar size.
Ne Türklük kalır, ne Kürtlük kalır aranızda.
Bir Allah’ın eşit kardeşleri olursunuz yeniden.
Ve birileri Diren’i pazarlar Furkan’ın karşısına.
Ve diğerleri Ceylan, seni sürer alışverişin ortasına!
Sözüm ona antikapitalistlerin bunca kapitalizme bulaştığı,
kirliliğin bunca her yerimizi sardığı bir dünya…
Herkes birbirinden kirli Ceylan’ım…
Herkes birbirinden…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
TEZAT KAVRAMLAR: AHLAK – NAMUS – GAZETECİLİK
TEZAT KAVRAMLAR: AHLAK – NAMUS – GAZETECİLİK Bütün genellemeler gibi yanlış bir yerden konuya girdiğimi biliyorum. Ama bütün genellemele...
-
Ardımda hiçlik dereleri Önümde varlık gülleri Ellerim Kerem’in elleri Uzaktan çocuk haberleri Dediler ki Kerem ölmüş Güzellikler deren...
-
Süzme çeşmin gelmesin müjgân müjgân üstüne Urma zahm-ı sîneme peykân peykân üstüne Rîze-i elmâs eker her açtığı zahma o şûh Lûtfu var olsun ...
-
RÜZGÂR GÜLLERİ CYRANO DE BERGERAC 09.10.2024 Eskiden üniversiteler şimdiki gibi laylaylom yerleri değildi. Orada bir kimlik inşa edilir,...