26 Temmuz 2009 Pazar

YÖKTEN İYİ HABER




Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) 1999 yılında aldığı kararla, İmam Hatip Liselilerin önünü kesebilmek için bütün meslek liselilerin öğrenim haklarını çalmış ve engellemişti.

Yirmi sekiz şubat sürecinin öğretim üyesi kılıklı YÖK üyesi taşeronları tarafından alınan bu karar bugüne değin yüz binlerce meslek liselinin hayatını değiştirmiş, zorlaştırmış ve karartmıştır.

İdeolojik sapıklıktan başka sermayesi bulunmayan bu YÖK üyelerinin büyük çoğunluğu şu anda Silivri dolaylarında ikamet etmektedir.
Bugün ise YÖK aldığı kararla 10 yıl süren barbarca dönemi sonlandırmış ve önümüzdeki yıldan itibaren özelde İmam Hatip Liseleri'ni bitiren öğrencilere ve genelde tüm meslek liselilere ÖSS'de katsayı uygulaması yapılmayacağını açıklamıştır.
Gecikmeli dahi olsa YÖK’ün bu kararı, Türkiye’nin normalleşmesi ve ideolojik sapkınlığın üniversitelerden tasfiyesi adına umut vericidir.
Ancak; YÖK kararları Danıştay denetimine tabidir ve YÖK’ün aldığı bu kararı idari yargıya götürebilecek, ilke yoksunu, yarasa kılıklı “habis ur”lar halen bulunmaktadır.
Her şeye rağmen YÖK’ün bu kararının bir başlangıç olmasını dileyerek kararda imzası bulunan bütün YÖK üyelerine teşekkür ediyoruz. Ve fakat anayasal bir hak olan öğretim özgürlüğünün önündeki diğer bütün engellerin de geciktirilmeden kaldırılmasını istiyoruz.
Kılık kıyafet tercihleri nedeniyle üniversite sınavlarına giremeyen, sınava bir şekilde girse bile üniversitelerde başörtüleriyle öğrenim göremeyen kız öğrencilere yönelik hiçbir yasal dayanağı bulunmayan keyfi uygulamaların sonlandırılmasını istiyoruz.
Laikliğin devletin bütün dinlere eşit mesafede olması şeklinde algılandığı bütün normal ülkelerde olduğu gibi, Kur’an öğrenimine 12 yaş sınırı getiren ve diğer benzer yirmi sekiz şubat darbe sürecinin bütün ürünlerinin rafa kaldırılmasını istiyoruz.
Siyasi iktidara düşen, bu tür habis ur’ların geçmişte kamuya yönelik yaptıkları bütün düzenlemeleri gözden geçirerek insan hakları temelinde düzeltici kararlara gitmesidir.
Bu işlemin karşılığını sandık başında yurttaşlar oy olarak verecektir.

Üstün BOL

23 Temmuz 2009 Perşembe

pabucumun laikçileri...

Üç ayların içindeyiz.
Geçen pazarı pazartesiye bağlayan gece de Mi’raç kandili olarak kutlandı, neredeyse bütün İslam coğrafyasında.
Üç aylar dediğimiz zaman süreci, Müslüman kitleler için büyük önem arz ediyor aslında.
En ehli keyf, en beynamaz olanlarımız bile bu sürede daha dikkatli davranıyor ibadetlerinde, bu ayı oruçla ve gece namazıyla süsleyenlerin yanı sıra…
Üç aylarda suç işleme oranlarının azaldığı da emniyet kayıtlarından biliniyor.

Bu üç aylarda da Cuma namazları geri kalan dokuz aya oranla daha dolu geçiyor, camiler doluyor ve taşıyor Cuma namazlarında.
Hiç dikkatinizi çekti mi bilmem, neredeyse üç beş aydır Cuma namazı saati 13.00’ten sonrasına denk geliyor.
Türkiye’nin en batısında ise 13.15’te ancak giriyor Cuma saati.

Cuma namazı kılanlar bilirler, ilk sünnetiydi, hutbesiydi farzıydı en az 45 dakika sürer Cuma namazı.
Oda farzından sonra terk etmek şartıyla.
Son sünnetine kadar kılayım derseniz, tesbihatıyla birlikte bir saat onbeş dakika.
Serbest meslek sahibi iseniz çok sorun değil, zira Allah Cuma saati işi – gücü, alışverişi bırakın ve namaza koşun diyor.
Peki ya devlet memuru iseniz…
Diyanet İşleri Başkanlığı eskiden ileri saat uygulamasında genelge yayınlar ve ezanın geciktirilerek okunmasını, namazında 12.30 da kılınmasını isterdi.
Böylece devlet memurları Cuma namazını kaçırmamış olurlardı.
Ancak bu uygulama ileri saat uygulaması ile sınırlı.
Ve namaz vaktinin saat 13.00’ü bulduğu durumlarda bir anlam ifade etmiyor.
Memurların Cuma namazı kılabilmesi kamu idarelerinde ki yöneticilerin keyfine teslim edilmiş oluyor o halde.
Çoğu idareci personeline müsamahalı davranıyor elbette ama bu müsamahanın heran değişebileceği de geçmişten biliniyor!

Kaldı ki laik olduğunu iddia eden bir devlette, devletin yurttaşlarının dini özgürlüklerini temin etmesi ve kolaylaştırıcı düzenlemeler yapması elzem.
Ancak bu söylediğim dinlere eşit mesafede duran ve ayrımcılık yapmayan laik ülkeler için geçerli.
Türkiye gibi nihilist laikçi geleneğiyle meşhur ülkelerde geçerli değil!

Devlet laikçi gelenekten kurtulsa ve bütün inançlara aynı mesafede dursa ne olacak?
Sorun çözülecek mi?
Elbette hayır.
Bu kez laikçiliği fundamental bir sapkınlık halinde benimsemiş türk solu çıkacak karşımıza.
Bar solculuğu ve gazino devrimciliğinden mülhem bu kökten laikçi akım bütün kuvvetleriyle yüklenecek siyasi iktidara.
Çelişkiye bakın ki, din elden gidiyor nidalarıyla Selanik ordusu da yürümüştü İstanbul hükümetinin üzerine…
İT (ittihat ve terakki) geleneği çağlar üstü bir derin yapılanmayla yine karşımızda!

İşin garibi bu baradam’lar ve gazino magandaları iman ettikleri laikçilikte bile samimi değiller.
Putlarını yeme konusunda genetik yatkınlığa da sahip olan bu canlı türleri işlerine geldiğinde dini alanın nimetlerinden de fütursuzca yararlanabilirler.

Ramazan ayında oruç tutanlarla birlikte mesaiden erken ayrılırlar mesela.
Mesaiyi erken terk etmenin laikçiliklerine halel getireceğine küçücük beyinleri ihtimal vermez.
Kurban ve ramazan bayramlarında 9 günlük tatil keyfini en çok onlar çıkarır.
Ve dini alanın bayramlarından istifade etmede de herhangi bir sakınca görmezler.
Zira tatlı su laikçiliği hücrelerine öylesine işlemiştir ki…

Bugüne değin, oruç tutmadığı için mesaiden geç ayrılan veya dini bayramların tatillerini reddeden bir laikçiyle karşılaşmadım hiç.
Muhtemelen benden önceki nesilde görmedi ve muhtemel ki benden sonraki nesilde görmeyecek böylesine namuslu bir laikçi!

Evet haklısınız, ahlak sahibi olmak ayrı bir şey, ayak takımından olmak başka!
Üstelik fikir namusu da herkesin taşıyabileceği bir yük değil…




Cyrano De Bergerac
20.07.2009

EZRA NAWİ

Ezra NAWİ adını çoğunuz hiç duymamış olmalı.
Bir kısmınız belki bir kulak aşinalığına sahip sadece.
Rachel Corrie adını ise, Müslüman hassasiyetine sahip olalım veya olmayalım
hepimiz biliyoruz oysa!
Neden?
Rachel öldü çünkü!
Her “ölü sevici” toplumda olduğu gibi, Rachel’de adını ölerek kazıdı toplumsal hafızalara.

Hrant Dink’i düşünün şimdi.
Ölüsünü, dirisinden daha makbul kabul etmedik mi?
Oysa yaşarken bir değerdi, Hrant DİNK.
Ermeni olmasından, yazar olmasından öte bir değer.
İnsandı Hrant DİNK ve sadece bunun için yaşamalıydı.

Muhsin Yazıcıoğlu mesela.
Otuz yıllık bir mücadelenin sonucunda sırf öldüğü için bir il belediye
başkanlığı kazanabildi partisi.
Hrant Dink, Yazıcıoğlundan; Yazıcıoğlu Hrant Dink’ten hoşlanmazdı muhtemelen.
Ama ne gariptir ki her ikisi de toplumun aynı ölü sevicilik oyununun figüranları oluverdiler.

Hrant Dink’e sosyal faşizm adına salya akıtan köşe yazarı takımı
ölümünün ardından nasılda sahte gözyaşları akıttı.
Yazıcıoğlu’nun vefatı da başta siyasi rakipleri olmak üzere bütün kökten düşmanları
açısından timsah gözyaşları resitaline dönmüştü.

Ve şimdi Ezra Nawi…
Ezra Nawi Irak doğumlu bir Yahudi!
Suçu: bir siyonist askeri buldozerinin Güney El Halil bölgesindeki Um El Hir’de bulunan Filistinli yerleşimcilerin evlerini yıkmasını engellemeyi denemek.
Ezra Nawi bu deneme nedeniyle siyonist güçlerce tutuklanıyor ve sözde mahkeme 2007’de gerçekleşen bir saldırıyla bağlantılı olduğu gerekçesiyle Nawi’yi suçlu buluyor.
Eğer uluslar arası müdahale ve kamuoyu baskısı olmazsa NAWİ temmuz ayı içerisinde hapse girecek.

Ezra Nawi Siyonist rejimin muhalefeti nedeniyle cezalandırdığı ilk ırkdaşı değil!
İsrailli bir Yahudi olan Tali Fahima’da(1) Filistinlileri anlamaya çalıştığı ve gerektiğinde Filistinliler için canlı kalkan olabileceğini açıkladığı için yargılanmadan üç yıl hapis cezasına çarptırılmıştı…
Tali Fahima’nın başına gelenler Ezra Nawi’nin yargılanma süreci hakkında ipucu verebilir bize...


İşgal edilmiş topraklarda Yahudi yönetimine isyan bayrağı açan, askerlik yapmayı reddeden, askerliği kabul etse bile savaşmayı kabul etmeyen ve fakat sürekli baskı altında tutulan azımsanamayacak bir kitle var.

İşgal yönetimi şimdilik baskı ve ceza yöntemiyle hem uluslar arası kamuoyunu yanıltabiliyor, hem de iç baskıyı sindirebiliyor.
Ancak bu baskıcı tutumun daha ne kadar işe yarayacağı tartışılır.

Ezra Nawi sorununda kafaları karıştıran bir başka konu ise, insan hakları savunucularının Ezra Nawi’yi savunurken kullandıkları dil ve mücadelenin sunuluş şekli.
Avrupa’da yürütülen Ezra Nawi’ye özgürlük kampanyalarında ve kampanyaların yazılı metinlerinde “eşcinsel” vurgusuna özel bir yer veriliyor.
Ezra Nawi’nin cinsiyet kavramına bakışı ile takındığı tavır arasında bir ilişki yok.
Nawi eşcinsel olduğu için Filistinlilere destek vermiş değil.
Bir Vicdani sorumluluğun neticesi bu.

O halde her iki satırda bir Ezra Nawi’nin arızi durumuna vurgu yapılmasının ve bütün kampanya ve propagandanın bu eksende yürütülmesinin ne anlamı olabilir?
Hemen söyleyelim: Ezra Nawi üzerinden “eşcinsellik” kavramına legal bir alan oluşturmak!
Bu nereden bakarsanız bakın ahlaksızca bir yaklaşım.
Zira Filistinde yaşanan insan hakları ihlallerini eşcinselleri akredite etmek için kullanma çabası hiçbir ahlaki kriterle tevil edilemez.

Öte yandan bu tarz kapitalist/pazarlamacı yaklaşımlarla kampanyalar sürdürülüyor diye Ezra Nawi’nin cezaevine girmesine de razı olacak değiliz.

Ölü sevicilerle aranızda bu kadar da fark olsun artık…

Cyrano de Bergerac
10.07.2009




(1) Tali Fahima hakkında bakınız. http://www.mazlumderistanbul.org/default.asp?sayfa=makale_detay&makale=13

2 Temmuz 2009 Perşembe

Üçüncü şahsa mektup: “Alışmak felakettir”

Flaş! Flaş! Flaş! diye başlıyor İnternet haberciliğinin ritüeli…

En muhafazakâr olanımız “Son Dakika” fetişisti oluyor.

Haber başlıkları saklambaç veyahut körebe gibi…

Tıkla beni tıkla ki reklam pastam büyüsün diye bağırıyor haber siteleri.

Alışıyoruz.



Üç aylar girince umre fiyatları yüzde yirmi artıyor.

Petrolün varil fiyatına zam gelmedi, gelen mübarek üç aylar fiyatlara ne oluyor?

Üç aylar girince maliyetimi artıyor umre'nin?

Yoksa Suud şeyhimin ve şeyhimin yerli yaverlerinin avuçlarının içi mi kaşınıyor?

Alışıyoruz.



Daha dün, bizimkiler! değil, sizinkiler iktidardayken baş örtüsü için dolarken alanlar, şimdi kimseden çıt çıkmıyor.

Bizimkiler(!)in uğraşması gereken bir sürü sorun varken birde başörtüsü meselesini kaşımayalım diyor hacı amcalar.

Hem baş örtüsü eşlerin kariyerine de engel oluyor.

Şimdi yeni moda bu, “ağabiler bişey biliyoda söylüyo oğlum, sen ne zannediyorsun…”

Alışıyoruz.



Eskiden sadece ÖSYM ve üniversite kapılarında olurdu ikna odaları, artık muhafazakar belediyelerimizde personel alırken baş açtırıyor.

Yetmez başını açtırmak, belediye hastanelerinde kilonu tartıcaz diye elbiselerini çıkartıp uzun bir gömlek giydiriyor başörtülü kızlara, belediye hastanelerimizin sapık doktorları!

Ağabeylerimiz, “Aman gözler üzerimizde tartışmayın, rica edin arkalarını dönmelerini, bakmasınlar” diyor.

Alışıyoruz.



Daha küçücük çocuklar polise taş attı diye örgüt üyesi olmakla yargılanıyor,

Küçük bedenleri, küçük beyinleriyle mahkum etmeye çalışıyor birileri.

Güneydoğuda faili belli cesetler çıkıyor gün yüzüne,

Cumartesi anneleri hala çocuklarını arıyor!

Hiçbir şey yokmuş gibi devam ediyoruz yaşamaya

Alışıyoruz çünkü.



Kur'an kurslarına ilköğretimi bitirmeyenlerin gitmesi yasaklanıyor yıllar önce.

15 yaşına gelinceye kadar dinle teması kesilmeye çalışılıyor çocuklarımızın.

Pedagoji'nin, insan haklarının canı cehenneme!

Yaşasın faşist diktatorya…

Alışıyoruz.



.

Alışmak felakettir oysa.

Mü'minin felaketidir alışmak,

“Gözlerin gözlerime değince
felaketim olurdu,ağlardım”

Diyor Attila İlhan üçüncü şahsa şiirinde…


cyranodebergeraco@gmail.com

14 Haziran 2009 Pazar

ÖSYM SUÇ İŞLİYOR!




Son Öğrenci Seçme Sınavı (ÖSS) 14 Haziran Pazar günü yapılacaktır. Bu sınav bundan öncekilerde olduğu gibi yine ayrımcılık esasına dayalı olacaktır. Öğrenci Seçme Ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM) başkanı yaptığı açıklamalarda “Su için, gezin dolaşın ve başınızı açın” anlamına gelen sözler sarf ederek ayrımcılığın ve haksızlığın ÖSYM bünyesinde nasıl şekil bulduğunu beyan etmiştir.

Anayasa ve uluslararası sözleşmelerde eğitim özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü ve eşitlik ilkeleri güvence altına alınmışken ÖSYM’nin darbe günlerinden kalma düzenlemelerle tüm bu hakları ihlal edebilmesi kabul edilemez.

Anayasanın 13. maddesinde:” Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir”, Anayasanın 24. maddesinde: “Herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.” Anayasa 42. maddesinde: “Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz.” Denilmektedir. Anayasal hiçbir düzenlemede başörtüsü yasağı bulunmadığından münferit mahkeme kararlarından yola çıkılarak yasak ihdas edilmesi
hukuki değildir.

Dolayısıyla kanunla konulmuş hiçbir yasak yok iken eğitim gibi temel bir hakkın engellenmesi Türk Ceza Kanununda düzenlenen eğitim ve öğretimin engellenmesi niteliğinde bir suçtur. Bu suçu işleyen kim olursa olsun cezalandırılmalıdır.

Sınav bina sorumluları, salon görevlileri ve gözetmenler memur olduklarından konusu suç teşkil eden bir fiili hiçbir suretle yerine getiremezler. Anayasanın 137. maddesinde kanunsuz emir başlığı altında: “Konusu suç teşkil eden emir, hiçbir suretle yerine getirilmez; yerine getiren kimse sorumluluktan kurtulamaz.” Denilmektedir.

Kılık kıyafetleri nedeniyle sınava alınmayan başı örtülü öğrencileri durumu bir tutanakla tespit ederek ÖSYM başkanı, bina sorumlusu, salon sorumlusu ve gözetmenler hakkında savcılıklara suç duyurusunda bulunmaya davet ediyoruz.
Mazlumder Ankara şubesi sınav günü yaşanabilecek olası haksızlıklara karşı açık olacak ve sorun yaşayan öğrencilere ve ailelerine hukuki yardım sağlayacaktır. İnternet sayfamızda durum tespit tutanağı yayınlanmaktadır.
Başvuru telefonlarımız: 0 543 349 05 06
0 312 435 77 95


Üstün BOL

10 Haziran 2009 Çarşamba

YÖK OLMASIN, YOK OLSUN!



Öğrenci Seçme Sınavı (ÖSS) bu yıl son kez gerçekleştirilecektir. Ancak; Öğrenci Seçme Sınavı (ÖSS)’nın son kez gerçekleştirilecek olması eğitim sistemimizdeki çarpıklıkların son bulması anlamına gelmemektedir.

İlköğretimden itibaren yarış atları gibi koşturulan çocuklarımız, ÖSS sınavı ile sonu gelmeyecek olan bir başka yarışa sokulmaktadır. Karşısındaki herkesi rakip olarak gören yenmesi, geçmesi gereken bir engel olarak algılayan genç beyinler ömür boyu sürecek bir travmanın mahkûmu olarak yetiştirilmektedir.

Varlığı tartışılması gereken Milli Eğitim sistemi tüm bunlar yetmezmiş gibi gençlerimizi dershane tröstlerinin insafına terk etmektedir. Dershane sektörü ülkenin eğitim politikasını belirlerken aynı zamanda devlet okullarında eğitim kalitesinin düşmesinin en önemli faktörüdür.

Dershane sistemi ile ücretsiz olması gereken eğitim hakkı paralı hale getirilmekte, eğitim de tüm diğer değerler gibi kapitalizme kurban edilmektedir. Dershane sistemi paralı eğitime geçiş sürecidir ve devlet, eğitimi paralı’ya ihale ederek sorumluluklarından kurtulamaz.


Sistematik problemlerinin yanısıra bu sınavda bundan öncekilerde olduğu gibi eşitsizlik temeli üzerine kuruludur. Katsayı uygulaması ile ideolojik sapkınlık gösteren kamu otoritesi öğrencilerinin bir kısmının hakkını yıllardır gasp etmektedir.

Öğrencilerin geleceklerinin üç saatlik bir sınava bağlanması yetmezmiş gibi bu üç saatlik sınavda tehdit! olarak algılanan kimi öğrencilerin haklarının bunca fütursuzca çiğnenmesi kabul edilemez.

Buda yetmezmiş gibi hangi nedenle olursa olsun başını örten öğrencilerin sınava alınmayacak olması bir başka ayrımcılık örneğidir. ÖSYM başkanı “sınava başı açık olarak girileceğine” dair hükmü hangi anayasal düzenlemeden aldığını açıklamak zorundadır.


Herhangi bir anayasal düzenleme olmadan, münferit mahkeme kararlarından yola çıkarak genele yönelik yasaklar ihdas eden kamu otoritesi birkaç yüzyıl geride kalmıştır.
Herhangi bir yasal düzenleme olmaksızın kılık kıyafetleri nedeniyle sınava girişleri engellenen veya başörtülerini açmaya zorlanan öğrenciler bina sorumlusu, salon başkanı ve gözetmenler hakkında savcılıklara suç duyurusunda bulunabilirler. Bu durumdaki bireylerin izlemesi gereken yol haritası sınavdan birkaç gün önce internet sayfamızda yayınlanacak ve sınav günü Mazlumder şubeleri hukuki yardım sağlamak amacıyla açık bulunacaktır.

ÖSYM’yi ve tüm ilgili kurumları yurttaşları arasında ayrımcılığa neden olan bu tür bağnaz yaklaşımlardan uzak durmaya ve özgür ve parasız eğitimin önündeki engelleri kaldırmaya davet ediyoruz.


Üstün BOL

7 Mayıs 2009 Perşembe

DANTON: “BİR ADALET PARODİSİ”




DEVRİM SATÜRN GİBİDİR; SÜREKLİ OLARAK KENDİ EVLATLARINI YER

Yönetmen :Andrzej WAJDA
Oyuncular :Gerard DEPARDIEU (Danton), Wojciech PSZONIAK(Robespierre)
Rokand BLANCHE, Partice CHEREAU, Emmanuelle DEBEVER, Krzysztof GLOBISZ, Ronald GUTTMAN, Gerard HARDY, Tadeusz HUK

Oscar ödüllü Polonya’lı yönetmen Wajda’nın en önemli filmlerinden birisi Danton. Film ise İngiliz Film ve Televizyon Sanatları Akademisi (BAFTA) tarafından en iyi yabancı film ödülüne layık görülmüş.
Yönetmen filmiyle ilgili röportajlarda bir doğu-batı denklemi kuruyor ve Danton’un batı’yı, Robespierre’in ise doğuyu temsil ettiğini söylüyor. Ona göre eşitlik, adalet, özgürlük kavramları batıyla bütünleşmiş kavramlar doğu ise bunların tam tersini ifade ediyor. Ancak film dikkatle izlendiğinde iyi olarak tasnif edilen Danton ve arkadaşlarının aslında kötülerle pek çok ortak yanının olduğu da ortaya çıkıyor. Yönetmen muhtemelen ideolojik veya dini duruşuyla ilgili kaygılarını yansıtıyor röportaja ve kendince denklemini film üzerinde sağlamaya çalışıyor.

Yönetmen film üzerinde ustalıklı sahneler inşa etmiş ancak bu inşada Gerard Depardieu’nun katkısını unutmamak gerekiyor. O yüzden film için yönetmenin yanı sıra bir Gerard Depardieu filmi demek çokta yanlış olmaz. Ve fakat seslendirmenin çok kötü olduğunu ve bazı sahnelerde iğrendirdiğini de göz önüne alarak orijinal sesinden altyazılı olarak izlenmesini tavsiye edebilirim.

Film, 1789 ihtilalinin üzerinden birkaç yıl geçmesiyle başlıyor. Danton ve Robespierre devrimi gerçekleştirmiş iki kahramanken devrim ile devrimin ilkeleri arasındaki tercihte yolları ayrılıyor. Danton bu ayrışmada gönüllü bir sürgünü tercih ederek Paris’ten ayrılıyor ve film Danton’un bu gönüllü sürgünden Paris’e dönmesi ve bundan sonraki süreci ele alıyor.
Danton’un sürgünde geçirdiği birkaç yıl içerisinde Paris’te çok şey değişmiştir. Devrim, devrimin ilkelerinin önüne geçmiş, devrim komitesi iktidarını muhafaza edebilmek için tehdit ve tehlike olarak gördüğü herkesi giyotine göndermektedir. Yargının, hukukun ayaklar altına alındığı, basının sürekli kontrol altında tutulduğu sokakta despotizmin ve gizli polisin cirit attığı bu dönemde Danton aslında ölümü göze alarak yurttaşlarına ve devrim komitesine devrimin ilkelerini yeniden hatırlatmayı istemektedir.

Devrim komitesinin ve Robespierre’nin despotizmi ayakta tutmaları içinde her zaman bir gerekçe vardır ve bu gerekçe tarih boyunca bütün toplumlarda karşılık bulmuştur: “ülke çıkarları”, “devrimin yaşaması”, “vatan sevgisi”
Oysa bu kavramlar arkasında korunan aslında devrimin de, ülkenin de, toprakların da önüne geçmiş olan kişisel iktidardır.

Devrim komitesi gücünü ispat etmek, halka hissettirmek ve tehditleri bertaraf edebilmek için güçlü bir gizli polis teşkilatı kurmuştur. Gizli polis yakaladıklarının boynunu yargısız giyotinin dudakları ile öpüştürmektedir. Bu o kadar vaka-i adiyedir ki ekmek kuyruğunda karnesi kontrol edilmek istenilen bir kadın bile giyotinle tanıştırılmaktan korkmaktadır.

Filmin hemen girişinde Robespierre iyice hasta olarak görülür. Bu yönetmenin seçtiği bir kurgudur zira Robespierre iktidarı temsil etmektedir ve asıl hasta olan rejimdir. Özel hayatında hasta olmasına ve ayakta bile zor durabilmesine rağmen kongreye giderken makyajla imaj tazelenmekte, kamuoyuna farklı bir görüntü sunulmaktadır.

Danton Paris’e dönerken aslında sonunun ne olacağını bilmektedir. Şehir meydanındaki giyotini görmesi başına gelecekleri tahmin etmesini sağlar. Ancak; Danton kendi ölümünün yurttaşlarının uyanışına vesile olacağını düşünmektedir ve bu uyanış, diriliş için bedel ödemeye razıdır. Muhaliflerin, halkı isyan ettirerek kongreyi basması fikrini, devrim komitesinin yakalanarak cezalandırılması taleplerini, silahlı bir başkaldırı teklifini bu nedenle hep reddeder. O kanla olacak bir devrimin Robespierre’nin vücudunda şekil bulan devrimle aynı sonuca ulaşacağını ve yozlaşacağını düşünmektedir.

Devrim komitesi Danton’un döndüğünü öğrenir öğrenmez infaz kararını almak ister. Robespierre ise başta Danton’un devrime katkıları nedeniyle ve halk nezdindeki teveccühü nedeniyle ondan uzak durmak ama etrafındaki muhalifleri saf dışı etmek istemektedir. Aslında korkmaktadır, çünkü o bir halk kahramanıdır ve halktan korkmaktadır.

Filme yönetmenin ustalıkla çektiği sahneler damgasını vurmaktadır. Bunlardan bir tanesi Danton ve Robespierre’nin otelde buluşma sahnesidir. Danton baskın bir karakter olarak Robespierre’in kadehini tamamen doldurur. Çünkü o’nun zor durumda kaldığını, kadehteki şarabı döktüğünü görmek istemektedir. Bu aslında kontrolün kendinde olduğunu ve kazananın kendisi olduğunu/olacağını karşısındakine kabul ettirme çabasıdır.
Yine buluşma sahnesinde Danton’un Bruno’ya bütün odaların boşaltılması talimatı vermesi de yönetmenin doğu-batı denklemini tamamen yıkmaktadır. Bruno oteli zevkle boşaltacağını söyler ve bir puro yakar o sırada suratında iktidar sahibi olmanın, güçlü olmanın verdiği çirkin bir sırıtma vardır ve bütün odalara teker teker girerek içeridekileri tekme tokat dışarı atar.
Aslında Danton’un arkadaşları da Robespierre’in kabinesindekilerden farklı değildir. Tek fark durdukları yerdir. Danton iktidar’da olduğunda etrafındakiler iktidar adına Robespierre’in yaptıklarından başka bir şey yapacak değildir!

Bu buluşma Danton’un sonunu getirecek buluşmadır, çünkü O teslim olmamıştır. Buradan sonra bir “Adalet parodisi” başlar.
Kongre üyelerinin Danton ve arkadaşlarının tutuklanması üzerine sergilediği tepki ve bu tepkiye Robespierre’in kürsüden verdiği karşılık dikkat çekici bir vücut dilini ortaya çıkarır. Robespierre kürsü yüksek olmamasına rağmen ve boyu kısa olmadığı halde parmak uçlarında yükselerek konuşmaktadır. Çünkü korkmaktadır! Bundan sonra Danton’un en yakın arkadaşları satın alınmaya çalışılır ve bunda yeterince başarılı da olunur. Yan yana yürüdüğü arkadaşları Danton aleyhine kongrede konuşarak hayatlarını kurtarırlar ve daha da vahimi imzaladıkları ifadeler ile mahkemede söz hakkının alınmasına da neden olurlar.

Mahkeme boyunca Danton ve arkadaşlarının kalpazanlarla, hırsızlarla birlikte mahkeme edilmeleri, güvenilir mahkeme üyesi bulunamadığı için üye sayısının 12’den 7’ye indirilmesi, gazetecilerin not almasının engellenmesi ve mahkeme başkanının satın alınarak ilk celsede idam karının alınmak istenmesi bu parodinin önemli noktalarıdır.

Filmin önemli vurgularından biri ise dezenformasyonun halk kitleleri üzerinde etkisini göstermesidir. Başta sürekli arkasında hissettiği halk desteğini kaybetmiştir Danton. Son duruşma boş salonda yapılır ve artık “Danton’a ölüm” diye bağıran hatırı sayılır bir kalabalık vardır.

Danton ve arkadaşları giyotinle idam edildiklerinde idamı izleyen halktan kimse itiraz etmez ve en küçük bir tepki yükselmez. İdamı Robespierre’e haber verirken halkın tepkisiz kaldığı özellikle vurgulanmaktadır ve idamdan çok halkın tepkisizliği önemsenmektedir. Çünkü idam gerçekleşene kadar halktan korkulmaktadır.
Robespierre/rejim hasta yatağındadır ve ölümünü bir süre daha ertelemiştir. Sadece bir süre daha ertelemiştir!

Danton’da karşımıza çıkan konu 1794’te geçmiş olmasının ötesinde bir genellik ihtiva eder. Dünyanın pek çok yerinde iktidar sahiplerinin ilkelerini bir kenara bırakarak ve vatan millet Sakarya üzerine nasıl bir iktidar kurduğunu hepimiz gözlemlemişizdir. Gerektiğinde bu iktidarı korumak adına darbe yapmak, darbe sürecinde insanları satın almak, satın alınmayanları idam etmek, sorgulanmamak ve hesap vermemek bu toprakların çokta yabancı olduğu şeyler değil.
Film kahramanlarını günümüze uyarlayacak olsak onlarca Robespierre, onlarca polis şefi, onlarca mahkeme başkanı sayabiliriz. Ancak bu ülkede Danton kimdir dediğimizde bir karşılığı yoktur. Çünkü kurtarıcı olarak gördüklerimiz, kendi iktidarlarını kurmak temelinde mücadele etmektedir. Ölmeden önce elde edilecek bir zafer ve ölmeden önce nimetlenilecek bir iktidardır çakma Danton’ların hayali.
Oysa filmde Danton en başından itibaren ölüme gittiğini bilmektedir. Ve ölümünün kendisinden sonra bir dönüşüme neden olacağını düşünmektedir.

Ölümü göze alan ve kendi ölümünden sonra yeşermesi beklenilen bir direniş bu topraklarda yer bulamamıştır. O yüzden sıklıkla muhtıralar ve darbeler yaşamaktadır bu ülke…

Film boyunca pek çok yaldızlı cümle kurmuştur Danton. Bunlardan en güzeli ile bitirelim:
“Şanlı mahkeme! Hırsızların yuvası, şantajcıların, pezevenklerin ocağı! Sana tek bir şey söyleyeceğim. Sen tükürmeye bile değmezsin!”

ÜSTÜN BOL

TEZAT KAVRAMLAR: AHLAK – NAMUS – GAZETECİLİK

  TEZAT KAVRAMLAR: AHLAK – NAMUS – GAZETECİLİK Bütün genellemeler gibi yanlış bir yerden konuya girdiğimi biliyorum. Ama bütün genellemele...